Şu anda arşiv sayfalarında bulunmaktasınız. Konunun orjinali için tıklayınız:

Şizofreni hastalığı ve hasta yakınları paylaşım/bilgilendirme köşesi


Nihil
30-12-11, 06:12
-21-

İKİNCİ DEFA HASTANEYE YATIŞ

İkna ederek doktoruna götürdüm. Doktoruna son durumunu anlattığımda "hastaneye yatıralım" dedi. O an hem sevindim, hem de çok üzüldüm. Sevinmiştim, oğlum iyileşir diye. Çünkü o ana kadar hastalığı geçer diye düşünüp, çırpmıyordum. O an iyice anlamıştım, oğlum gerçekten çok hastaydı. Ne kadar uğraşsam da başaramayacağım kadar hastaydı. Doktoru, "Serdar seni biraz hastanemizde misafir edelim, ne dersin?" dediğinde, kabul etti.

O gün yatırdık. Hastaneye yatış, o yatış. Çok uzun yıllar alacaktı. Bu arada babası da kendisini iyice alkole kaptırmıştı. Sanki yaşadığımız bu sıkıntılar kabuslar yetmiyormuş gibi bir de alkol başımıza bir kara bulut gibi çökmüştü. Ben artık, hastane ve ev arasında mekik dokuyordum. Oğlumsa her gün daha kötüye gidiyordu. Artık eski sağlıklı oğlumuzu tamamen kaybettiğimizi iyice anlamıştım ve tarifi imkansız acı çekiyordum. Hastanenin koridorundaki taşlara imreniyordum. Keşke taş olarak dünyaya gelseydim. Ne yazık ki ben anneydim.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'nin profesörleri, doktorları ve tüm çalışanları ellerinden geleni fazlasıyla yapıyorlardı. Fakat benim oğlum, çok dirençli bir hasta idi. Hiçbir ilaca cevap vermiyordu. Çok zor günler ve aylar geçiriyorduk. Yoğun ilaç tedavisi görüyordu. Her gün çok sayıda iğne yapılıyordu. Bense artık eve gidemiyordum. Yanında refakatçi kalıyordum. Çok zor yıllardı. Allah'ım, bu bir kabustu! Hastahaneye ilk yattığı zamanlar her gün hemşire hanımlar ilaçlarını saatinde veriyorlardı. Biz içtiğini zannediyorduk. Bir gün ilacını camdan atarken gördüm. Hemşire hanımlara söyledim. O günden sonra hemşire hanım da ben de çok dikkat etmeye başladık. İlk zamanlar ilacı kabul etmiyordu, zamanla alıştı.

Bazen, keşke beni bu kötü rüyadan uyandırsalar, oğlum yine eskisi gibi okuldan gelince, daha içeriye girmeden "anne, ne pişirdin" dese diye hayal kuruyorum, "anne, dersim çok" demesini hiç unutamıyorum. Bir anda her şey o anda film şeridi gibi gözlerimin önünden kayıyordu. Ardahan'da o küçücük elleriyle kışın kızak yapardı. Kardeşini kızakla kaydırırdı. Küçükken kardeşini ne de güzel oyalardı. Onunla sürekli oyunlar oynar, ben evde olmadığım zamanlar nasıl da sahip çıkardı. Yine dördüncü sınıfta, öğretmeni sınıfta birkaç kişinin saçlarını kesmişti. Bunlardan biri de Serdar'dı. Eve geldiğinde çok üzülmüş, arkadaşlarının önünde mahcup olduğunu söylemişti. Ardahan çok soğuk olduğundan, üşütüp grip olur, hasta olur diye saçlarını kesmiyorduk. Bir an bunları düşünürken, çıldıracak gibi olurdum. Hastanede onun yaşadığı kabusları ben de yaşardım. Çok dirençliydi. O kadar ilaca, her gün yapılan iğnelere, serumlara rağmen yine de fazla bir iyileşme olmuyordu.

Nihil
30-12-11, 07:12
-22-

Hep hastaneden kaçmak, gitmek istiyordu. Birkaç kez kaçtı. Biz yakalayıp, geri getirdik. Bir defasında yine hastaneden kaçtı. Peşinden koştuk ama yetişemedik. Hemen bir minibüse binip onu takip ettik. Yetişip güçlükle hastaneye getirdik. Sürekli olarak kaçmayı düşünüyordu. Artık alışmıştım. Hergün odasındaki eşyalarını toplayıp, "eve gidelim" diye bana bağırıp; "neden gitmiyoruz, beni neden burada tutuyorsunuz" diye isyan ediyordu. Sağolsun doktorlar hemen yetişip, iğnesini yaptırıp, onu sakinleştiriyorlardı. Fakat birkaç saat sonra yine başlıyordu. Özellikle geceleri geç saatlerde "hastaneden gidelim" diye tuttururdu. Nöbetçi doktor, hemşire ve görevliler, onu ikna edemiyorduk. Şaşırıyordum ne yapacağımı...

Sürekli doktorlarına ve bana; "beni mahsus hastanede tutuyorsunuz, ben hasta değilim çıkarın beni. Ben Amerikalı'yım, bırakın gideyim" diyor, bağırıyordu. Bazen hastahanenin çıkış kapısında saatlerce bekliyor; "benim annem babam Amerika'dan beni almaya gelecek, uçak beni bekliyor, bırakın gideyim" diyordu. Zorla ikna edip odasına getiriyordum. Çok sıkıntılı dönemlerinde, kendisine ve çevresine zarar vermesin diye yatağına bağlanıyordu. Yine bir gün yatağa bağlanmıştı.
Sürekli aynı şeyler...
Kediler... Siyah cüppeli kel bir adam... Türbanlı bir bayan... Ruhlar cinler ve Amerikalı'yım...
Sürekli bu halisünasyonlarla uğraşıp, bağırıp çağırıyordu. Bana annesi olmadığımı, annesinin babasının Amerika'da oturduğunu, bizim kendisini onlardan çaldığımızı, annesine gitmek istediğini söylüyordu. Bana "annem değilsin"
diyen oğlumun yine de ara sıra anne demesine çok seviniyordum çünkü oğlumda hala anne sevgisi vardı ve bu benim için çok büyük bir umuttu.

Yine bir gün yatağına, bağlanmıştı. Birkaç saat sonra bana "anne, elimi çöz" diye sinirlenmeye başladı. Ben "çözemem"dedim.
"Çöz, yüzüm kaşınıyor" dedi. "ben kaşırım" dedim. Yalvarmaya başladı. "Çöz, bir sigara içeyim" dedi ve dayanamadım çözdüm.
Yüzünü kaşıyıp, bir sigara içtikten sonra kolunu uzatıp,
"beni bağla anne" dediğinde bir taş gibi kaskatı kesildim. Boğazımda hıçkırığım düğümlendi.
Yanında ağlayamadım. Sabırla elini bağladım. "Yavrum, bu nasıl zalim bir hastalıktı. Seni ne hale getirdi. Allah'ım, bana sabır ver" diye çıkıp salonda ağladım. Allah hiçbir anne ve babaya göstermesin. Çok zor. Yavrumun bu hali bana ölümden de acı geliyordu. Allah'ım... Biz ne hale geldik? Hiç aklımıza gelmeyen, hele Serdar'ıma hiç yakışmayan bir zalim hastalık, evimizin, hayatımızın tüm neşesini mutluluğunu nasıl da alıp götürmüştü.

Geceleri camdan, şehrin çok uzakta olan ışıklarına bakıp, "acaba eşim, yavrum ne yapıyorlar" diye çok endişelenir, üzülür, zaman zaman da özleyip, ağlardım. Sık sık eve telefon açıp, babası yavrumuzu sorduğunda iyi olduğunu söylerdim ki, üzülmesinler. Halbuki oğlumuz hiç de iyi değildi.
Sürekli halüsinasyonlarına inanıp, bazen çok kızıp, sinirlenirdi. Bazen doktorlarına "beni kurtarın ne olur" diye yalvarırdı. Zaman zaman kendini kaybediyordu. Kafasındaki seslere dayanamıyordu. Bana sürekli,
"anne söyle, bu sesler ne? Kim, kim benim içimde konuşuyor? Söyle!" diye bağırıyordu. Çok yoğun sıkıntı içinde idi. Sürekli; "duymuyor musun benim içimde konuşanı? Bak burnumdan da konuşuyorlar" diye bütün gün bana bağırıp, soruyordu. "Hayır sen yalan söylemiyorsun, sen çok haklısın. Sana beynin yalan söylüyor. Çünkü beyninde rahatsızlık var. Fakat sen iyi olacaksın". Sürekli bunu söylüyordum belki onu ikna edebilirim diye düşünüyordum. Ben bunları söyleyince daha da çok sinirlenip; "seni duymuyorum, söylediklerini anlamıyorum" diyerek bana saldırıyordu.

Bazen, "anne benim içimdekileri, beynimdekileri kov, çabuk kov gitsin, bak burnumdan da konuşuyorlar dinle anne, burnumda konuşanları dinle duymuyor musun" diyordu.
Bazen yalvarırdı, bazen çok sinirli bağırır "anne sesleri kov benden gitsinler, çok korkuyorum" derdi.
Bazen de yapılan iğnelerin etkisiyle biraz rahatlardı. O zaman da "ben iyi olamam, bu hastalığın ilacı yok" diye zaman zaman ağlıyordu.
Bazen beynim yanıyor anne başım fırın gibi dediğinde başını soğuk suyla yıkardım, biraz rahatlardı. Sürekli "ben sizin evladınızım, bana acımıyor musunuz? Kurtarın beni" diye bağırıyordu.
Kolunu uzatıyor: "Kolumu kesin, ayağımı kesin yeter ki beni bu seslerden kurtarın!" diyordu.
Zaman zaman da dalıp dalıp gidiyordu.

Nihil
30-12-11, 16:12
-23-

Bazen sanki karşısında biri varmış gibi konuşup, çok değişik bir ses tonuyla gülüyordu. Zaman zaman birden öfkeyle bir bağırıyordu ki, neye uğradığımızı şaşırıyorduk. Ben de de panik atak başlamıştı. Yerinden kıpırdarsa, ben aniden çok korkuyordum. Yanımda bir başkası yükses sesle konuşsa, öksürse çok korkuyordum. O sinirlenince elim ayağıma dolaşıyordu. Ne isterse hemen yetiştirmeye çalışıyordum. Neyi nereye koyduğumu hemen unutuyordum. Fakat kendime hep hakim oluyordum. Soğukkanlılığımı muhafaza etmeye çalışıyordum. Kendimi bırakırsam veya ona sabır göstermezsem daha da hasta olur diye düşünüyordum.

Bir gün iğnesi yapılmıştı, biraz rahatlamıştı. Ben başını okşarken elimle ensesini tuttum aniden bağırdı: "Ensemi tutma, cinler oradan beynime giriyor" dediğinde çok şaşırdım. O hastalığından böyle hissediyordu. Kafasındaki sesleri farklı algılıyordu. Zaman zaman "almıyorum senin kızını, almıyorum git başımdan giiiit" diye bağırıyordu. Ben "kime git diyorsun' diye sorduğumda, "siyah cübbeli kel bir adam benim kızımı al" diyor dediğinde şaşırdım.
Aniden kafasını duvarlara vuruyor, parmaklarını duvardaki elektrik prizine tutuyordu. "yapma" dediğimde "kafamdaki sesleri öldürmeye çalışıyorum" diyordu. Yine bir gün çok şiddetli atak yaşıyordu. Doktoru, iğne yaptırmak için ikna etmeye çalışıyordu, iğnesini yaptırmak istemiyordu. Çok kötü korku ve panik içerisindeydi. Bana bağırıp yalvarıyordu; "anne bana iğne yaptırma, doktor beni iğneyle öldürecek" diyordu. Doktor hanım, "tamam istemiyorsan yapmayalım, ama bak bir saattir iğneni yaptırmak için uğraşıyoruz, senin iyiliğin için, rahatlaman için; bak saat geç oldu, benim de evde bebeğim var, eve gitmem gerekiyor" dediğinde hemen; "tamam özür dilerim, yapın iğnemi" dedi. İki hasta bakıcı, ben, hemşire hanım, Serdar'ı ikna edememiştik. Doktor hanımın bebeğini duyunca ikna olmuştu. Doktor hanım Serdar'ın iyilikle yola geldiğini, şiddetten hoşlanmadığını söyledi. Haklıydı. Serdar hep iyilikle yola gelirdi. Sık sık doktorların odasına girip, "benim ne hastalığım var, neden beni çıkarmıyorsunuz, söyleyin" veya "beni siz hasta ettiniz, hasta olmam için beni burada tutuyorsunuz" gibi saçma sapan sözler söyleyip bağırırdı. Biraz sonra gidip özür dilerdi. Bunu her gün defalarca tekrarlardı. Sağolsun doktorlar oğluma çok sabır ve sevgi gösteriyorlardı. Zaman zaman hemşireleri bana şikayet ediyordu. Geceleri ona zarar verdiklerini söylediğinde, böyle bir şey olamayacağını, sürekli kendisinin yanında olduğumu söylediğimde; "anne hayır sen görmüyorsun, hemşirelerin cinleri, ruhları geliyor" diye tuttururdu. Bazen insanların onu başbakan yapmak istediklerini, kafasındaki düşüncelerini çaldıklarını söyleyip çok kötü korku yaşıyordu. Bunun gibi saçma sapan şeyler... Oğlum ne kadar da korkunç halüsinasyonlar içinde kıvranıyordu. Anlattıkları bizim için saçmaydı, fakat onun beynindeki gerçekleriydi. Ben kendi doğrularımı ona kabul ettirmeye çalışmıyordum. Zorlasaydım bana da güvenmeyecekti. Hafta sonları eve geldiğimizde korkuyor diye babası onun odasında yatıyordu. Bir müddet sonra, babasından da şüphelenmeye başladı. "Babam uyurken beni öldürecek" dediğinde babası da ben de çok üzüldük, ama biliyorduk ki ölüm korkusu oğlumuzun hastalık saplantılarındandı.

Evde olduğu zamanlarda, sanrıları, hezayanları artınca, "çabuk beni hastaneye götürün" diye bağırmaya başlardı. Çaresiz geceleri alıp götürürdük. Defalarca sabah taburcu olup gece hastaneye geri dönmüşüzdür.

Allah insanı çaresiz bırakmasın çaresizlik çok zor. Tek istediğim şey, çok yüksek dağların tepesine çıkıp haykırarak, bağırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında hiç ağlamıyordum. Sürekli ona polyanacılık oynuyordum. Morali iyice bozulmasın diye. Göz yaşlarım içime akıp kuruyordu, sanki artık yaşamanın benim için bir anlamı kalmamıştı. Sadece oğlumun iyileşmesini düşündükçe yaşamak istiyordum. Hayat devam ediyordu, güneş yine doğuyordu, yine akşam oluyordu ama benim için bir anlamı yoktu. Zaman mevhumunu kaybetmiştim. Evladımın hastalığı beynimde sabitlenmişti. O çaresizlik içinde kıvranırken, ben dünyada yaşadığımı unutuyordum. Demek ki insan acı çekmeyle ölmüyordu; aksine acılar beni daha çok güçlendirmişti. Hep dua ederdim. "Evladım iyileşsin Allah'ım benim canımı al" diye.

Nihil
30-12-11, 16:12
-24-

Ben iki evladımı kara toprağa zamansız vermiştim. Dayanmıştım fakat bu acılar çok derinden yaralamıştı beni. Evladım toprakta değil yanımdaydı, fakat benden çok uzaktaydı. Ulaşılması çok çok, zor olan bir yerlerdeydi. Ben gece gündüz hep ona ulaşmaya, yetişmeye çalışıyor fakat yetişemiyordum. Yine de bir gün evladıma kavuşacağımı biliyordum. Bir gün oğlum bize dönecekti. Sürekli "ne olur Serdar dön bize pes etme hastalığa" dediğimde zaman zaman "tamam" diyor, bazen de beni ne yazık ki hiç duymuyordu. Sık sık ellerini tutup "başaracağız korkma oğlum, ne olur dayan" derdim. Hep cesaret veriyor, sabretmesini sağlamaya çalışıyordum. Bazen 'Eyüp Peygamber' aklıma gelirdi. Hz. Eyüp yedi yıl hastalığına sabretmiş, peygamberlik mertebesine ulaşmıştı. Dualarımda "Allah'ım Serdar'ıma da Eyüp peygamberin sabrını nasip et, dayanma gücü ver, ızdırabı çok, yardım et Allah'ım" diye gece gündüz dua ediyordum. Hala da ediyorum. Bazen derinlere dalıp çocukluğumu ve ailemi düşünüyorum. Sarıkamış'ın orman kokan havasını, kışını ne kadar özlüyordum. Ailemi, yakınlarımı çok özlüyordum. Ne yazık ki hepsini çok zamansız kaybettim, sadece anıları kaldı. Benim ilk torun olmam, ailemin tek kızı olmam bana hep avantaj sağlamıştır. Annemin babamın ilk çocuğuydum, biraz da nazlı büyütülmüştüm. Ne yazık ki tüm sevdiklerim bu fani dünyayı terk etmişlerdi. Acılarımı üzüntülerimi paylaşacak, bana destek olacak hiçbir büyüğüm kalmadı. Keşke annem veya babam sağ olsalardı, onların manevi destekleri belki beni biraz rahatlatırdı. İnsanların her yaşta nasihate ve desteğe ihtiyaçları olduğu kanısındayım. Yine de eşimin desteğiyle dayanma gücü buluyorum. Bu hastalıkta aile birliği ve desteği çok önemli. Aile bağı güçlü olunca insan bir çok güçlüğün üstesinden geliyor. Allah'ım bu hastalığı verdiğin kulunu sahipsiz ve yoksul etmesin, işte o zaman çok zor bir yaşam olur.

BİZDEN ÇOK UZAKTA

Oğlum bazen bizden sanki çok uzaklarda, bazen bizim yanımızda oluyordu. "Allah'ım ne olur oğlumuz bize dönsün" diye yalvarırdım. Sanki yavrum bir girdap içinde dönüp duruyordu. Çok dalgındı. Sürekli içinden kendi kendine konuşup gülüyordu. Ben kafasını sallayıp gülmelerinden oğlumun, yine bizden, gerçek dünyadan çok uzakta olduğunu anlar kahrolurdum.

Eskiden olduğu gibi, "Serdar dediğimde "efendim anne" demesini, yavrumun eski halini ne kadar da özlemiştim. Ama o bizden çok çok uzaktaydı. Ne kadar koşsam da yetişemeyeceğim uzaklıktaydı. Bazen kendine gelirdi. Bir gün yapılan iğnenin etkisiyle biraz sakinleşti. Bana, "Anne, ben yaşayan bir ölüyüm" demişti. Bunu hiç unutamam. Nedense, banyoya elini yüzünü yıkamaya bile gitse banyoda çok fena oluyordu, kafasındaki seslere durmadan bağırıyordu. Onun bağırmalarına sağ olsun doktorlar koşarak gelirdi. O kadar yoğun sıkıntılarına, ağır hastalığına rağmen banyosunu yapar traş olurdu. Tabii ki bağırıp çağırarak, sanki banyoda biri varmış gibi. Üstünde bir leke olsa hemen üzerini değiştirirdi. Bir gün doktor hanım "Serdar'ın özel bakımını siz mi yapıyorsunuz" dediğinde "hayır kendisi yapıyor" diye söylediğimde "çok ilginç" dedi çünkü genellikle bu hastalar öz bakımlarını yapamazlar. Fakat oğlum yapıyordu.

Bir gün hemşire hanım, "bugün evinize gidin biraz dinlenin, ben nöbetçiyim Serdar ile ilgilenirim" demişti. Akşam üzeri eve geldim. Ne göreyim? Küçük oğlum odasında acılar içinde kıvranıyordu. Hemen alıp Tıp Fakültesi'ne geri döndüm. Oğlumu acile götürdüğümde böbrek sancısı olduğunu ve böbreklerinde taş olduğunu söylediler. Tedavisini yaptılar ve eve gidip bol su içmesini önerdiler. Eve dönmeden önce hastanenin üst katında yatan Serdar'ıma uğradım. Hemşire hanım sakin olduğunu söyledi. Eve döndük. Yolda, "nedir bu başımıza gelen Allah'ım, sen sonunu hayır eyle" diyerek ağlamaya başladım. Ertesi gün, diğer oğlumla ilgilenmem gerektiğinden hastaneye gidemedim. Ama aklım Serdar'daydı. Gece saat onbir sıralarında çok kötü içim sıkıldı. Eşime beni hemen hastaneye götürmesini söyledim. Hemen yola çıktık. Yol her zamankinden daha uzun gelmişti bana. Sanki bitmek bilmiyordu. Hastaneye geldiğimizde, hemşire hanıma hemen "Serdar nasıl?" diye sordum, "iyi odasında uyuyor" dedi. Odasına koştum, odası karanlıktı. Sadece gece lambası yanıyordu. Kendisi yatakta oturuyordu. Işığı yakınca şok geçirdim, sol kolunu yataktan sarkıtmış, yer kanla kaplanmıştı. Babası neden yaptığını soruyor, fakat o hiç konuşmuyordu. Hemşire hanım hemen doktoru çağırdı. Doktoru da hemşire de çok şaşırmışlardı. Acile götürdük, bileğine dikiş attılar, odasına çıkardık. Rengi çok solgundu. Hiç sesini çıkarmıyordu.

Günler sonra sordum; "neden yaptın, neyle kestin bileklerini" diye? 'Kafasındaki seslerin' sürekli bileklerini kesmesini söylediğini ve dayanamayıp kestiğini söyledi ama neyle kestiğini söylemedi. Biz ne kadar kesici hiç birşey bulundurmazsakta o neyle kestiğini nereden bulduğunu bize söylemedi.

Nihil
30-12-11, 17:12
Şizofreni'yi tanımak, hastalık sürecine vakıf olmak yakınlarımızın tavırlarını bilinçli gözlemlememize yardımcı olur.
Hastalığı tanıma ve hasta yakınına verilen destek kitapçığını da eklemek isterim.

Şizofreni Hastalığını Tanıma Rehberi- I

Şizofreni nedir?

Şizofreni, kişilerin düşünce süreçlerinde rahatsızlıklara yol açan karmaşık bir hastalıktır.

Bu hastalık, kişilerde halüsinasyonlar, delüzyonlar, düzensiz düşünceler ve alışılmamış konuşma şekilleri veya beklenmedik davranışlara yol açabilir. Bu semptomlar,
hastalıktan etkilenmiş kişilerin diğer insanlarla ilişki kurmakta zorlanmalarına ve dış dünyadan kendilerini soyutlamalarına neden olmaktadır.

Şizofreni hastalarının gerçeklik algıları etraflarındaki diğer insanlardan inanılmaz derecede farklı olabilir. Başkaları tarafından duyulmayan sesler duyduklarını iddia edebilirler,
diğer insanların akıllarını okuduklarını, düşüncelerini kontrol ettiklerini veya kendilerine zarar vermek için entrikalar peşinde olduklarına inanabilirler.

Gördükleri ve duydukları halüsinasyonlar ve delüzyonlar, şizofreni hastalarının insanlardan korkmalarına, kafalarının karışmasına,
sinirli tavırlar sergilemelerine ve kendilerini hayattan soyutlamalarına neden olur. Hastalık nedeni ile çevresindekileri yanlış yorumlayıp, yanlış davranışlar sergileyebilirler.
Konuşmaları ve davranışları öylesine düzensiz ve garip hale gelir ki, etraflarındaki insanları endişelendirebilir ve korkutabilirler. Tedavisine düzenli olarak devam etmeyen
ve alkol / madde kullananlar için çevreye zarar verme durumu söz konusu olabilir.

Şizofreninin semptomları ile baş etmek özellikle aile bireyleri açısından son derece zor olabilir. Bireyin hastalanmadan önce ne kadar aktif ve hayat dolu biri olduğunu bilmek
ve hastalık sonrasında hayatının ne derecede bozulduğunu görmek hasta yakınlarına tarif edilemez bir üzüntü yaşatır.
Hastanın bambaşka bir insana dönüşmüş olması, hastalığını kabullenmiyor ve hatta yardım etmek isteyenlere direnç gösterebiliyor olması
hasta yakınlarını derinden etkilemektedir.

Şizofreni, tedavisi hekimin tavsiye ettiği şekilde ve düzenli olarak devam ettirildiğinde, semptomların azaltılması ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır.
Şizofreni tedavisinde, hastaların teşhis konulduğu andan itibaren tedavilerine devam etmesi son derece önemlidir ancak hastalığın doğası gereği
hastaların bu bilinçte olması beklenemeyebilir. Bu nedenle hasta yakınlarının tedavi sürecinde sorumluluk alması gerekmektedir.

Nihil
30-12-11, 18:12
Tanıma Rehberi II

Şizofreni Kimlerde Görülür ve Sebebi Nedir?


Şizofreni, her 100 kişiden 1 'inde görülen bir hastalıktır. Şizofreninin ilk belirtileri tipik olarak ergenlik veya genç yetişkinlikte ortaya çıkar. Erkeklerde ve kadınlarda görülme riski eşittir. Ancak genellikle erkeklerde 16-25 yaş arasında, kadınlarda 25-30 yaş arasında şizofreni semptomları görülmeye başlamaktadır.

Şizofreninin sebebi olarak tek bir etken öne sürülemez. Şizofreninin birbirini etkileyen bir çok sayıda farklı etkene dayalı olduğu düşünülmektedir. Bu etkenler; kalıtım, doğumda ya da doğuma yakın bir zamanda anne karnındaki bebeğin beyninde oluşan bir travma, sosyal izolasyon ve/veya stres olarak sıralanabilir.

Uzmanlara göre şizofreni, beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletişim anormallikleri ile ilişkilidir. Şizofreni hastalığında görülen pek çok belirti, beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan dopamin ve serotonin adı verilen iki ileti sisteminin düzensizliği ile ilişkilidir. Hastaların büyük bir kısmının tedavisinde, bu maddelerin miktarını düzenleyen antipsikotik ilaçlar kullanılmaktadır.

Şizofrenide Görülen Belirtiler Nelerdir?

Pozitif semptomlar

Sağlıklı bireylerde görülmeyen, şizofreni hastalarında ortaya çıkan olgulardır.
• Halüsinasyonlar (varsam) (en yaygını olmayan sesler duymaktır)
• Delüzyonlar (sanrılar)
• Düşünme bozukluğu
• Ajitasyon

Negatif semptomlar
Sağlıklı bireylerin sahip olduğu, şizofreni hastalarında bozulmuş becerilerdir.
• Dürtü ya da girişimciliğin azalması
• Sosyal içe çekilme
• Hevesin/istencin azalması
• Duygusal olarak yanıt verememe (duygulanımda küntlük)
• Günlük etkinlikleri sürdürememe

Şizofreninin bu belirtileri genellikle zaman içinde değişkenlik gösterir. Belirtiler hastalığın yineleme (relaps) adı verilen dönemlerinde kötüleşir, düzelme (remisyon) adı verilen dönemlerinde iyileşme gösterirler. Az sayıda şizofreni hastası sadece bir psikotik atak geçirirken, çoğunluğu hayatları boyunca pek çok epizot yaşarlar. Kişiler bu ara dönemlerde nispeten normal şekilde hayatlarını sürdürürler, duygusal anlamda sağlıklı ve stabil bir tablo çizerler. Ancak kronik veya tekrarlayan tipte şizofreni hastalığa sahip kişiler uzun bir süre negatif belirtiler veya yetersizlikler ile başa çıkmak zorunda kalabilirler. Bu nedenle şizofreni hastalarının büyük bir kısmı uzun süreli ilaç tedavisine gerek duymaktadırlar.

Nihil
30-12-11, 18:12
Tanıma Rehberi III

Şizofreni Tanısı Almak

Tanı sonrası - duygular, sorular, endişeler ve korkular


Şizofreni tanısı alan hastaların ve hasta yakınlarının karmaşık duygular, endişeler ve korkular içinde olması, sorular sorma gereksinimi duyması son derece doğaldır.

Şizofreni, tedavisi olan ve tedavi için farklı seçeneklerinizin bulunduğu bir hastalıktır. Hastanız için gerekli olan tedavinin ne anlama geldiği hakkında kaygı duyabilir veya bu durumun sizin ve hastanızın günlük hayatınızı nasıl etkileyeceğini merak edebilirsiniz. Hastanızın hayatının bir daha eskisi gibi olmayacağı veya normal aktivitelerini sürdüremeyeceği düşüncesi ile korkabilirsiniz. Çevrenizdeki insanların konulan tanıya gösterecekleri olası tepkiler nedeniyle endişelendirebilirsiniz. Sizin ve hastanızın yaşadığı tüm bu endişeler ve korkular hekiminiz tarafından giderilecektir. Bu kitapçık tanı sonrası aklınıza gelebilecek olası soruların cevaplarını öğrenmeniz için sizlere yardımcı olmak üzere tasarlanmıştır.

Şizofreni, sizin ve hekiminizin hastanız için iş birliği yapması gereken bir tedavi sürecini zorunlu kılar. Hekiminiz tedavi sürecinde hastanız ile aşağıdaki konular üzerinde çalışacaktır.

• Hastanızın yaşadıkları ve gelecekte yaşamak istediği hayat hakkında konuşulması
• Hastanızın tedaviden beklentileri, tedavi hedeflerinin belirlenmesi ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağının tespiti
• Uzun dönem tedavi başarısının sağlanması ve belirtilerin kontrol altında tutulması için hastanıza en uygun tedavi seçeneğinin belirlenmesi
• Hastanızın durumunun ve tedavisinin düzenli olarak takip edilmesi, hastanızın durumu ile ilgili düzenli olarak bilgilendirilmeniz

Şizofreni hastaları hekim ile yaptıkları görüşmeler esnasında bazen iletişim kurmakta zorlanabilirler. Hekimin onayladığı zamanlarda hasta yakınlarının görüşme sırasında hastanın yanında bulunması, hastanın daha kolay iletişime geçmesini sağlayabilir. Bu nedenle, hastanızın tıbbi geçmişi hakkında bilgi sahibi olmanız, varsa daha önce kullandığı ilaçları bilmeniz hekime yardımcı olabilir.


Şizofreni Nasıl Tedavi Edilir?

Şizofreniyi kalıcı olarak tedavi etmek mümkün değildir. Ancak, belirtileri kontrol altına alarak ve hastaların daha iyi bir hayat sürmesini sağlamak için çeşitli tedaviler mevcuttur.

Tedavinin Amaçları

Hastanızın kendisi için uygun görülen tedaviyi sahiplenmesi için geleceğe dair bir takım hedeflerinin olması ve bu hedeflere ulaşabilmek için tedaviye ihtiyaç duyduğuna inanması gerekir. Hekiminiz öncelikle hastanız için kısa ve uzun dönem hedefler belirleyecek ve hastayı bu hedeflere ulaşması için tedavi süresince destekleyecektir.

Tedavi için kısa ve uzun dönem olası hedefler
• Semptomları iyileştirmek ya da ortadan kaldırmak
• Hastaneye yatırılmayı önlemek ya da azaltmak
• Yineleme (relaps) oluşumunu engellemek
• Yan etkilerden kurtulmak ya da en az düzeyde yan etki yaşamak
• Normal günlük aktiviteleri (iş, eğitim, kendi başına yaşamak, sosyal ilişkiler gibi) devam ettirebilir hale getirmek
• Belirtilerin hayat üzerinde artık olumsuz bir etkisinin bulunmadığı düzelme (remisyon) dönemine ulaşmak ve o düzeyde kalabilmek.

Hastanızın hedeflerine ulaşması ve ulaştığı hedeflerini sürdürebilmesi için ilaç tedavisi kadar sizin desteğinize de ihtiyacı olduğunu unutmamalısınız. Şizofreni ilaçları ne kadar etkili olursa olsun, düzenli ve hekim tarafından tavsiye edildiği şekilde kullanılmadığı sürece hastalarınıza hiçbir faydası olmayacaktır. Hastanıza verebileceğiniz en büyük destek, ilaçlarını düzenli ve sürekli kullanmasını sağlamak ve belirli aralıklar ile hekimine kontrol olmaya gitmesi için olanak yaratmaktır.
Hekiminiz hastanızın tedavisi ile ilgili ve gelecekteki öncelikleri açısından kendi kararlarını verebilmesini sağlayacak tüm bilgiyi dikkatli bir şekilde sunacaktır. Hastanızı hastalığı ve tedavisi ile ilgili sorular sorması konusunda cesaretlendirecek, tedavisi ile ilgili kendisinin de sorumluluk almasını teşvik edecektir. Ancak şizofreni hastalarının pek çoğunun hasta olduklarını kabul etmiyor olmaları, siz hasta yakınlarının tedavi sürecinde önemli bir rol oynaması gerekliliğini doğurmaktadır. Bu nedenle, hekim hastanız için en uygun tedaviyi tespit ederken, hastanızın durumu ve tedavisi ile ilgili bütün önemli süreçleri sizinle de paylaşacak ve tedavinin devamlılığına destek olabilmeniz için sizin koşullarınızı ve ihtiyaçlarınızı da göz önünde bulunduracaktır. Hastanızı tedavi eden hekim ile iş birliği içinde çalışmalı, hastanızın durumunu takip ediyor olmalı ve mevcut tedavi seçeneklerini hakkında bilgi sahibi olmalısınız.

Nihil
30-12-11, 18:12
Tanıma Rehberi IV

Tedavi Yaklaşımları

A. İlaç Tedavisi


Eski İlaçlar
Şizofreni tedavisindeki ilk etkili ilaçlar 1950'lerin ortalarında geliştirilmiştir. Bu ilaçlar, şizofreninin pozitif belirtilerini tedavi etmede başarılıdırlar ve hastaların hastaneye yatışını azaltmaktadırlar. Ancak, şizofreninin negatif belirtilerine karşı çok da etkili değildirler. Oysa negatif belirtiler, hastanın günlük hayatına devam edebilmesi ve sosyalleşebilmesi için kontrol altına alınması gereken son derece önemli belirtilerdir.

Yeni İlaçlar
Son on yılda şizofreni için geliştirilen ilaçlar daha etkili ve daha az yan etkisi olan ilaçlardır. Bu ilaçlar hem pozitif belirtilerin (halüsinasyonlar, delüzyonlar) hem de negatif belirtilerin (motivasyon düşüklüğü, duygulanımda küntlük, sosyal içe çekilme) tedavisinde kullanılabilir.
Bu ilaçların hap formunda olanları, solüsyon formda olanları, kısa veya uzun etkili enjeksiyon formda olanları bulunmaktadır.

Yan etkiler
Tüm diğer ilaçlarda olduğu gibi şizofreni tedavisinde kullanılan antipsikotik ilaçların da tedavi edici etkilerinin yanı sıra istenmeyen bazı etkileri de olabilmektedir. Daha eski ilaçlar özellikle EPS (ekstrapiramidal semptomlar) adı verilen kas spazmları ve gerginliği, titreme ve yerinde duramama gibi hareket sorunlarına neden olmaktadır. Hastaların bu hareket bozuklukları ile savaşabilmek için ek ilaçlar almaları gerekebilir. Özellikle eski ilaçların uzun dönem kullanılması durumunda ağız ve yüz bölgesinde görülen istemsiz hareketler oluşmaktadır ve bu istemsiz hareketlerin bazen tedavisi mümkün olmamaktadır.

Bu geri dönüşümü neredeyse mümkün olmayan yan etkilerin ortaya çıkma ihtimali yeni ilaçlar ile çok daha düşüktür. Yeni ilaçların bazıları kişilerin kilo almasına veya cinsel uyarılmada güçlük yaşamasına sebep olabilmektedir. Ancak bu yan etkiler nedeniyle ilaçlarını kesen şizofreni hastalarının şizofreni belirtileri ağırlaşmaktadır. Bu nedenle hastaların herhangi bir yan etki nedeniyle tedaviyi bırakmaya ya da dozunu değiştirmeye karar vermeleri kesinlikle doğru değildir. Hastalar kendilerini zorlayan bu yan etkileri hekimlerine bildirerek, hekimin alternatif bir tedavi seçeneği sunmasını istemelidirler. Hasta yakınlarının desteği bu noktada son derece önemlidir.

Bazı hastalar bu yan etkilerin hiçbiri ile karşılaşmadan tedavilerini başarı ile sürdürebilmektedirler. Bazı hastalarda ise yan etkiler sadece 2-3 hafta, hastanın vücudu ilaca alışana kadar sürmektedir. Bu süre boyunca hastanın tedaviyi kesinlikle bırakmaması gerekmektedir.

İlaç Tedavisine İlişkin Ön Yargılar
Hastalar ve hasta yakınları bazen şizofreniyi tedavi etmek için kullanılan antipsikotik ilaçlar hakkında kaygılanırlar. Kimi hasta ve hasta yakını yan etkiler hakkında endişelenirken, kimileri de bu tür ilaçların bağımlılığa yol açacağı konusunda telaşlanabilirler. Oysa, antipsikotik ilaçların bağımlılık yapma özelliği yoktur.

Antipsikotik ilaçlar hakkındaki diğer bir yanlış inanış, zihni kontrol eden kimyasal bir deli gömleği olarak çalıştıklarıdır. Eğer uygun dozda kullanılırlarsa, antipsikotik ilaçlar kişilerin özgür iradelerini ellerinden almaz. Bu ilaçların bazıları yatıştırıcı olabilir, ancak bu etkiye sakinleştirilmesi gereken bazı şizofreni hastalarının tedavilerinin başlangıcında ihtiyaç duyulmaktadır. Bilmeniz gereken, bu ilaçların faydasının yatıştırıcı etkilerine dayanmamasıdır. Bu ilaçlar, halüsinasyonları, delüzyonları ve ajitasyonu kontrol altına alma özelliği ile etkilerini göstermektedirler. Bu etkileri sayesinde, antipsikotik ilaçlar er ya da geç şizofreni hastasının çevresinde olan biteni daha doğru yorumlamasını ve insanlarla iletişim kurmasını sağlamaktadır.

Tedaviyi yarıda kesmenin sonuçları
Şizofreni ilaçlarını, hastaların semptomları ağırlaştığı zamanlarda (yineleme/relaps dönemi) kullanılarak hastayı iyileştiren ilaçlar olarak kullanmak son derece büyük bir hatadır. Şizofreni tedavisindeki en kritik başarı faktörü hastaların ilaçlarını hekimin tavsiye ettiği dozlarda ve kesinlikle ara vermeden kullanmasıdır. Hastanın durumu ne kadar iyi olursa olsun, ilaçlarını almayı bıraktığında hastalık daha ağır bir şekilde yeniden ortaya çıkacaktır. Hastanın geçirdiği her atak, hastanın durumunu daha da tedavi edilemez hale getirmektedir. Bu nedenle hastanız kendini iyi hissederken, iyileşmeyi sürdürebilmek için ilaçlarınızı almayı kesmemelidir. Genellikle, hastaların antipsikotik ilaçları oldukça uzun bir süre, bazen de tüm hayatları boyunca almaları gerekmektedir. Hastalığın yinelemesinin (relaps) en önemli sebebi ilaç alımının kesilmesidir. Hastalarınızın relaps dönemine girmelerini engellemek için ilaçlarını düzenli olarak kullanmalarına yardımcı olmanız gerekmektedir.

Elbette ki ilaçların düzenli kullanımı hastalar için olduğu kadar hasta yakınları için de başarılması zor bir durum olabilir. Ancak tedavisini kestiği zaman hastanızın neler yaşayacağını düşündüğünüzde bunun ne kadar önemli olduğunu anlayabilirsiniz. Yineleme (relaps) esnasında, hastalar iyice içlerine kapanırlar ve etraflarındaki kişilerin olup biteni anlamaktan aciz olduklarını düşünürler. Kişilerin gerçek ile kendi,gerçekleri arasındaki ayrım becerisi de azalabilir. Bazı hastalar bu dönemde.hastalanmaya başladıklarını anlarlar, ancak her zaman bu konuda bir şey yapamayabilirler. Hasta yakınları hastalarını yakından gözlemleyerek relaps ile ilgili sinyalleri almaya başladıklarında hemen harekete geçmelidirler. Bu sinyallerin en belirginleri; hastanın daha az uyuması, daha az yemek yemesi, uyanamamasi veya konsantrasyonunun düşmesidir. Eğer bu semptomlara erken müdahale edilirse, kişinin daha çabuk iyileşmesi ve hayatına devam etmesi sağlanabilir.

B. Psikososyal Tedaviler

Antipsikotik ilaçlar ile tedavi şizofreninin psikotik semptomlarını hafifletmede oldukça önemlidir. Ancak, hastalık kişinin hayatında ve davranışlarında başka etkilere de yol açabilir. Şizofreni hastalarının pek çoğu nispeten psikotik semptomlar göstermezken bile, etraflarındaki kişilerle iletişim kurmak, karar vermek, motivasyon, öz bakım, ilişki kurmak ve sürdürmek gibi günlük hayat becerilerinde büyük zorluklar yaşamaktadırlar. Şizofreninin genellikle kişilerin bağımsız sosyal beceriler geliştirdikleri erken yetişkinlik döneminde ortaya çıkması, hayatlarının bu alanlarını etkilemektedir.

Psikososyal terapiler, ilaç tedavisinin yerine geçmemekle birlikte, psikolojik ve sosyal açıdan kişinin hastalığını idare edebilmesine yardımcı olabilir. Bu tür tedaviler kişilerin kendileri, diğer kişiler ve olup bitenler hakkında daha doğru düşünmelerini sağlayarak hastalığın günlük hayatın üzerindeki etkisini azaltır. Psikososyal terapilerin pek çok değişik şekli mevcuttur ve çoğunun yaklaşımı kognitif/davranışsal yöndedir. Bunun anlamı, bu tür terapilerin kişinin normal bir şekilde düşünmesi ve davranması için onu desteklemek amacıyla yapıldığı, hastaların sosyal olarak işlev görebilme becerilerini geliştirmeye odaklandığı anlamına gelmektedir. Psikososyal terapi psikologlar tarafından tarafından birebir, grup ortamında, tüm aile ile veya eğitimler vasıtasıyla yapılmaktadır.

Rehabilitasyon
Pek çok hasta, problem çözme yeteneklerini geliştirmek, yaşam becerilerini kazanmak hatta tekrar işe girmek/okula başlamak için rehabilitasyon programlarından yardım alırlar. Hastaların iyileşme yolunda başka insanlarla ile tanışmasının büyük yardımı olabilir.

Psikoterapi
Psikoterapi, ilaç ve fiziksel yolların aksine duygusal ve ruhsal hastalıkların konuşma yoluyla tedavi edilmesidir. Hastaların bu yolla eğitimli bir kişi ile tecrübelerini paylaşması, kademeli olarak, kendilerini daha fazla anlamalarını ve yaşadıkları zorlukların üstesinden gelebilmek için yollar keşfetmelerini sağlayacaktır.

Bireysel Psikoterapi
Bireysel psikoterapi, hasta ile bir psikiyatrist arasında programlanmış düzenli görüşmelerden oluşmaktadır. Hekiminiz gerek duyuyorsa hastanızın durumu için en iyi terapi yaklaşımı ve bu yaklaşımın hastanın almakta olduğu diğer tedavilerin yanında nasıl uygulanacağını sizinle paylaşacaktır.

Bilişsel (kognitif) Davranışsal Terapi
Bilişsel (kognitif) davranışsal terapi, hastaların kendilerini, dünyayı ve diğer kişileri nasıl gördükleri ve yaptıkları hareketlerin düşünce ve hislerini ne şekilde ifade edeceği hakkında düşünmelerine yardımcı olur. Bu terapi kişilerin düşündüklerini ve yaptıklarını değiştirmeye yardımcı olur, kendilerini daha iyi hissetmelerine yardım edebilir. Semptomlar ve sıkıntıların geçmişten gelen sebeplerine odaklanmak yerine, kişinin şu andaki zihin durumunu iyileştirmek için yollar arar.

Nihil
30-12-11, 18:12
Tanıma Rehberi V

Hastanıza Nasıl Yardım Edebilirsiniz?

Şizofreni, hastaların psikolojisinde büyük değişiklikler yaratmasının yanı sıra hastaların fiziksel sağlıklarını da ciddi derecede etkiler.

Hayat tarzındaki en sık karşılaşılan değişim sigara içmeye başlamak ya da daha fazla sigara içmek olarak kendini gösterir. Bu alışkanlık kardiyovasküler rahatsızlıklar, solunum hastalıkları gibi fiziksel sağlık sorunlarında genel bir artışa yol açabilir. Bu sorunlar, yüksek derecede alkol tüketimi, uyuşturucu kullanımı, kötü beslenme ve yeterli egzersiz yapmama, kendine yeterli derecede bakmama, kişisel hijyene dikkat etmeme ve barınma koşullarının kötü olması ile daha da kötüye gidebilir.

Hayat tarzındaki bu değişimler ve kullanılan ilaçların yan etkileri kilo alımına yol açarak obezite problemini doğurabilir. Şişmanlık, kalp hastalıkları veya diyabet riskinin artmasına neden olur. Bu yüzden şizofreni hastalarının yıllık olarak genel kontrolden geçmesi gerekmektedir. Şizofreni hastaları gerekirse bir diyetisyenden yardım almalıdır.

Hastalar fiziksel sağlıkları ile ilgilerini kısmen ya da tamamen kesebilirler. Bu nedenle, yakınları hastanın tedavisine devam etmesini sağlarken, fiziksel sağlıkları ile ilgilenmelidir.


Formda Kalmak
Hastanız ruh sağlığında sorunlar yaşarken, kendisine bakması oldukça güç olabilir. Enerji düşüklüğü ve motivasyon kaybı, fiziksel olarak kendisini ihmal etmesi ile sonuçlanabilir. Kötü beslenme alışkanlığı, sigara ve alkol kullanımının artması ve egzersiz yapmaması sağlığının daha da kötüye gitmesine neden olur. Hasta yakınlarının şizofreni hastalarını sağlıklı yaşamaya teşvik etmesi, beslenmelerine dikkat etmesi ve düzenli egzersize motive etmesi önemlidir. Egzersiz yapmak, ciğerler ve kalp için yararlıdır, kas ve kemiklerin güçlenmesine yardımcı olur. Antipsikotik ilaçların kilo alımı yan etkisini en aza indirgemek için iyi bir yoldur.

Fiziksel yararlarının yanı sıra egzersiz, hastaların duygu durumunda ve konsantrasyonlarında iyileşmeye yol açabilir, anksiyete ve stresi azaltabilir. Bunun yanısıra, hastaların kendine güvenini ve motivasyonunu artırabilir. Bir grup ile birlikte egzersiz yapmak, kişinin başkaları ile tanışmasını teşvik eder, sosyal izolasyonunu azaltır ve sosyal becerileri geliştirir. Egzersiz hastanızı zorlamayacak düzeyde ve eğlenceli olmalıdır. Hastanız herhangi bir egzersiz programına başlamadan önce hekiminize danışmanız gereklidir.

Cinsel Sağlık
Sağlıklı cinsel ilişki, hayatın önemli bir parçasıdır ve hayat kalitesinin bir ölçüsüdür. Ancak şizofreninin başlangıcından sonra, cinsel ilişkiler daha zor bir hale gelebilir. Şizofreninin doğası gereği veya antipsikotiklerin yan etkileri sonucunda cinsel işlev bozukluğu ve cinsel istekte azalma ortaya çıkabilir. Ancak bu durum hastaların ilaçlarını almayı kesmemeleri gereken bir yan etkidir. Utanç duygusunu yenerek, hekimleri ile bu konuyu paylaşmaları gerekir. Hekimler ilaç tedavisini kesmeden, bu konudaki olası terapötik seçenekleri göz önünde bulundurur.

Ebeveyn olmak isteyen anne adayları, şizofreni tedavisinde kullanılan bazı ilaçların hamilelik esnasında kullanıma uygun olmadıklarının ve emzirmede (laktasyonda) değişimlere yol açabileceklerinin farkında olmalıdır. Bu gibi hassas konularda da hastanızı desteklemeli, ebeveyn olmak gibi büyük bir sorumluluğun alınması ve uygulanması aşamasında, hastanızı hekimin bilgisi dahilinde karar -vermeye ikna etmeli ve hekimin tavsiyelerini yerine getirmesi konusunda yardımcı olmalısınız.

Bunun yanı sıra, şizofreninin akut belirtilerini yaşarken, bazı hastaların cinsel isteklerinin artması ya da karakterlerinin dışında cinsel istekler yaşamaları mümkün olabilmektedir. Bunun bir sonucu olarak, risk düzeyi yüksek cinsel davranışlar içerisine girmeleri ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmalarının riski artabilir. Hasta yakınlarının bu gibi durumlarda son derece dikkatli davranması, hatta hekimden tavsiye alması gerekmektedir.

Şizofreni hastaları çevreye duyarsız hale geldikleri için, cinsel olarak istemedikleri bir harekete karşı koymayı başaramayabilir. Cinsel taciz vakaları ciddiye alınmalı ve gerektiği şekilde rapor edilmelidir.

Düzenli İlaç Kullanımı
Şizofreninin doğası gereği bazı kişiler ilaç kullanmaları gerektiğini anlayamayabilirler ve reçetelenen ilaçları almayı reddedebilirler veya hoşlarına gitmeyen yan etkilerden dolayı ilaç almayı bırakabilirler. Hastalığın doğası ilaç almayı hatırlamayı ya da istemeyi imkansız hale getirebilir. Bu nedenle, hasta yakınlarının tedavi sürecine dahil olmaları ile pek çok açıdan paha biçilmez yardımları dokunabilir. Bunlara, hastanın ilaçlarını alıp almadığını kontrol etmek, hastalara ilaçlarını düzenli almalarının önemini hatırlatmak veya ilaçlarını almaktan vazgeçtiklerinde daha önce bırakmak istediklerinde ne tür sorunlar ile karşılaştıklarını hatırlatmaları yararlı olur.

Şizofreni hastasının hastaneden çıktıktan sonra tedaviye devam ettiğinden emin olmak da oldukça önemlidir. Tedaviyi yarıda kesen ya da tedavinin takibi için randevulara gitmeyen bir hastada genellikle psikotik belirtilerde artış yaşanır. Hastayı tedaviye devam etmesi için cesaretlendirmek ve tedavi sürecinde ona destek olmak gerçekten önemli bir sorumluluktur. Tedaviden kopan bazı şizofreni hastaları, o kadar kötü bir hal alır ki, kişiler yemek, giyinmek ve barınma gibi en temel ihtiyaçlarını dahi gideremez, evsiz kalabilir ya da onları hapse düşürecek durumlara bulaşabilirler.

Hastalardaki Davranış Bozuklukları ve Şizofreni Belirtilerine İlişkin Öneriler
Hastalığın başlangıç döneminde, hastanız garip veya net bir şekilde yanlış olan ifadelerde bulundukları zaman nasıl tepki vereceğinizi bilememeniz doğaldır. Şizofreni hastası birey için, garip inançlar ve halüsinasyonlar oldukça gerçekçidir. Hastanızla bu psikotik belirtilerin gerçekliğine ilişkin tartışmaya girmeyiniz. Kişinin delüzyonları ile aynı fikirde olmak yerine, bunları aynı şekilde görmediğinizi veya onun ifade ettiklerine katılmadığınızı söyleyebilirsiniz, ancak bunları hastanızın hemen kabullenmesini beklememelisiniz. Hastanızın inançlarını sorgulamamaya dikkat etmelisiniz. Bunu yapmak kendine olan güvenini sarsarak iyice içine kapanmasına yol açabilir.

Hastanızla ilgili ne zaman ne tür semptomların ortaya çıktığının, ne tür ilaçların hangi dozlarda kullanıldığının ve tedavilerin sonuçlarının ne şekilde olduğunun kaydını tutmanız son derece olumlu olabilir. Bu sayede semptomları ve geçirilen süreçleri tanıyarak, hastanızın yineleme (relaps) için verdiği erken uyarı sinyallerini fark edebilirsiniz. Bu şekilde, psikozun geri dönüşü erken olarak tespit edilebilir ve hekiminizin müdahalesi ile tam etkili bir yineleme (relaps) önlenebilir. Ayrıca, geçmişte hangi ilaçların işe yarayıp hangilerinin sorun yaratan yan etkilere sahip olduğunu bilerek, hekiminizin en iyi tedavi seçeneğine karar vermesine katkıda bulunabilirsiniz.

Nihil
30-12-11, 18:12
Rehber beş bölümdü. Dilerim ışık olucak niteliktedir.
Serdar'ın öyküsüne kaldığım yerden devam ediyorum;

-25-

VE TABURCU OLDU

Bir yıl sonra taburcu olmuştu. Hastaneden eve geldik. Yattığı dönemlerde arada bir hafta sonu izinli eve geliyorduk. Fakat çok sıkıntılı olduğu için hemen hastaneye geri dönüyorduk.

Evet. Bir yılın sonunda eve gelmiştik. Fakat hiç de iyi değildi. Yaklaşık üç saatte bir iğne yapılıyordu, ilaçlarını saatinde düzenli içiyordu. Hiç te iyileşme göstermiyordu. Doktorları bize kötüleşirse getirin demişlerdi. Kısa bir zaman sonra evde daha da kötüleşti. Çok hırçınlaştı. Bir dediğini iki etmiyorduk. Geceleri yatmıyordu. Sürekli bana sorular soruyordu. Birini cevaplamadan ötekine geçiyordu. Artık takıntılarından ne yapacağımızı şaşırmıştık. Sorularına verdiğim cevabı anlamazsa, bağırıp çağırıp gece babasını ve kardeşini uykudan uyandırırdı. Hep beraber oturup onu ikna etmeye çalışırdık. Tabi ki başarılı olamazdık, o yine bildiğini okurdu. Zaman zaman "anne seni dövmek geliyor içimden, beni ya bağla yahut iğne yap çabuk!" diye bağırırdı. O bağırdığı zaman benim ellerim titremeye başlardı. Ve böylece kısa bir süre sonra hastaneye geri döndük.

Hemen yatışını yaptılar. Artık hastane bizim ikinci evimiz olmuştu. Yine ilaçlar ayarlandı. Ama oğlumu hiç etkilemiyordu, ilaçlara istenilen cevabı vermiyordu. Bir gün doktor hanım bana, "oğlunuza bir ilaç vermek istiyoruz, belki bu ilaç iyi gelir. Fakat bu ilaç ülkemizde yok. Yurt dışından getirtebilir misiniz" dedi. Çok sevinmiştim. Hemen reçeteyi alıp eve geldim. Birkaç gün içinde yurt dışından getirtmiştik. Hemen ilaca başlandı. Yavaş yavaş iyiye gidiyordu. Biraz rahatlamıştı. Bir ay olmuştu kullanalı. Hafta sonu eve gelmiştik. Ertesi gün oğlum öksürmeye başladı. Ateşi vardı. Rengi çok solgundu. Endişelenip hemen hastaneye götürdüm. Doktorları hemen tahlillerini yaptılar. İlaç kan tablosunu bozmuştu, ilacı hemen kestiler. Oğlum mikrop kapmasın diye bir sürü önlem aldılar. Başka ilaç vermediler. Bu oğlumun iyiliği içindi. Artık başka ilaç içmediği için çok kötü alevlenmeler başlamıştı. O ilaç kan tablosunu bozduğu için bir daha o ilaçtan kesinlikle verilmemesini söylediler. O zaman doktorları haklıydılar.

Evet bu ümidim de sönmüştü. Oğlum şimdi çok kötü bir durumda idi. Alevlenmeleri çok şiddetliydi. Yine yatağına bağlanıyordu. Hareketsizlikten olsa gerek, "topuklarım ağrıyor" diye arada bir sızlanıyordu. Bense sürekli ayaklarının altına (topuklarına) pamuk koyuyordum. Böylece günler geçiyordu. Ve yine eski ilaçlarına başlandı, iğneler yine vuruluyordu. Yine bizden, dünyadan uzaklaşmaya başlamıştı. Her zamanki gibi yine yanından hiç mi hiç ayrılmıyordum. Artık bizimle hiç konuşmuyor, beni hiç duymuyordu. Kendi dünyasına kapanmıştı, sadece zaman zaman bağırıyordu. Bazen korkunç bir ses tonuyla kendi kendine gülüyordu. Saatlerce dalıp bir noktaya bakıp kendi kendine konuşuyordu zaman zaman. "Sizin söylediklerinizi yapmayacağım, sizin emirlerinizi dinlemiyorum" diye kafasındaki seslere bağırıp duruyordu. Bense çaresiz onun bu haykırıp çırpınmalarını içim kan ağlayarak bazen de korkarak sabırla dinleyip, onu üzmeden yatıştırmaya çalışıyordum.

Sürekli onunla konuşmaya çalışıyordum. Onun sevdiği ve hoşlanacağını bildiğim şeyleri, ona sürekli anlatıyor, onunla konuşmaya, onu konuşturmaya çalışıyordum. Bir gün bir hasta annesi odamıza gelip, "sen duvarlarla mı konuşuyorsun" dedi. Ben, "Hayır, yavrumla konuşuyorum" dedim. O anne bana, "Oğlun seni duymuyor ki. Hiç mi bıkmıyorsun" demişti. Ben yine "oğluma bir şeyler anlatıyorum" dedim. "Oğlum şimdi belki beni duymuyor ama bir gün "o beyin" uyanacak uykusundan, oğlum beni duyacak, konuşacak" deyip, ağlamaya başladım. Korkuyordum. Köksal'ım ve Hakan'ım gibi bu yavrum da ellerimi bırakıp beni terk edecek... Bunları düşündükçe oğluma daha çok destek olmaya çalışıyordum. Hep kafamda çareler arıyor fakat bulamıyordum. Allah'ım hiç kimseyi çaresiz bırakmasın çok çok zor...​

Nihil
30-12-11, 19:12
-26-

Yine yılmadan, usanmadan oğluma, dünyada olup bitenleri, gazetelerdeki haberleri, akrabaları sürekli anlatmaya çalışıyordum. O benimle hiç konuşmasa da, beni hiç duymasa da...
Bir anne olarak sürekli çare arıyordum. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Çevremdeki insanlar hacı hoca öneriyordu. Ben, isteksiz de olsa duyduklarıma gidiyordum. O maddi ve manevi sıkıntılı yıllarımızda, hemen hemen Türkiye'nin yarısını dolaşmıştık. 'hacı hoca' derken, 'biyoenerji', 'akapunktur', 'hipnoz', 'bitkisel ilaç', hepsini denemiştik.
Şimdi düşünüyorum, çaresizlik insanı nerelere sürüklüyor. Yazık! Para ve zaman kaybı. Başka da hiçbir şeye yaramıyor. Yine de en iyisi müsbet ilim, gerisi boş şeyler. Hastalığının ilk yıllarında yine çok yanlış bir şey yapmıştık.
Serdar'ı 'hoca'ya' götürmüştük 'hoca' bir tasa su koydu. Oğluma bir şeyler okuduktan sonra "suya bak bir şeyler görüyor musun" dedi. Zaten oğlum hastalığından dolayı halüsinasyon görüyordu. Serdar saçma sapan bir şeyler söyleyince, hoca "tamam" dedi "bunlar senin cinlerin". Hocanın bu saçma konuşması bizim on yılımıza maloldu.

Böylece Serdar on yıl boyunca ruhlara, cinlere inanıp bize de kendine de çok zor yıllar yaşattı. Ben kendimi bu yüzden affetmiyorum. İnşallah bu yazdıklarımı hasta yakınları okur da benim yaptığım yanlışları yapmazlar. Doktor ve ilaçtan başka şey düşünmesinler. Yine eş dost hacı hoca öneriyordu. Bir gün eşim haklı olarak isyan etti bana "Duayı kendin oku, sen Alllah'a yalvar, anasın, Allah senin duanı kabul eder. Kullardan mı medet, yardım umuyorsun. Allah ile arana elçi mi koyuyorsun?" demişti. Haklıydı. Ama çaresizlikten, her şeyden herkesten yardım bekliyor insan. Ben o zaman gökteki yıldızlara bile yalvarıyordum, belki sesimi duyarlar diye ama nafile sesim duyulmuyordu. Yine de sürekli dua ediyordum, hala da ediyorum çünkü duaya inanan bir insanım. Çaresizlik insanı hep bir umuttur diye bir takım arayışlar içine itiyor, istemeden bir takım yanlışlara yöneltiyor. Biz böylece yavaş yavaş yılları deviriyorduk. Alışması, kabullenmesi zor olsa bile...

Gerçeği ne kadar erken kabul ederse insan, o kadar daha mantıklı hareket ediyor. Birkaç ay sonra yine hastahaneden taburcu olmuştuk. Ama hiç iyi değildi. Çok mutsuz, sinirli, şüpheci ve kendi dünyasındaydı. Sanki yıllardır o kadar yoğun tedaviler oğluma yapılmamıştı. Hezeyanları aynen devam ediyordu. Uzun bir seyahate çıkmanın belki yararı olur diye düşündük. Amcası görevi nedeniyle 'Elazığ'ın maden' kazasındaydı. Oraya çok zor bir yolculukla gittik, ilk günler biraz rahattı. Birkaç gün sonra yine sıkıntıları başlamıştı ve anladım ki nereye götürsek götürelim maalesef, oğlum hastalığı nedeniyle pek te farkına varmıyordu. Yine şüphelenmeye, insanlardan uzaklaşmaya başlamıştı.

Eve döndük. Evde yine çok huzursuz. Malum takıntılar devam ediyor, ilaçlarını içiyordu. Yemeklerden şüpheleri azalmıştı, artık yemek yiyordu ama sofraya oturunca, ne yediğinin sanki farkında değildi. Çok ta sinirli oluyordu. Bazen ani bir hareketle sofrayı yerle bir ediyordu. Sürekli bir şeyler arıyordu. Ne aradığını sorduğumda kulaklarına şiş batırıp sesleri öldürmek istediğini söylerdi. Bense evde ne kadar kesici, delici alet varsa kaldırmıştım. Yine de onu en çok rahatsız eden tabii ki seslerdi. Bütün gün ruhlarla cinlerle uğraşıyordu. Kendine de bize de hayatı zehir ediyordu. Bir gün aniden balkona koştu, kendisini aşağıya atmak istedi. Ben sadece "Allah'ım Serdar!" diye bağırabildim. Ani bir hareketle geri dönüp bana baktı. Bense donup kalmıştım, vazgeçti. Balkona koştuğumda bana sarılarak ağlamaya başladı;
"Anne; kurtarın beni bu seslerden, bu hastalıktan, yaşamaktan bıktım. Ben dünyada yapayalnızım hiç arkadaşım yok, günlerim acıyla, şüpheyle, korkuyla geçiyor, yaşamak istemiyorum" dedi. Ne kadar zordu. Koca dünya oğluma da bize de dar olmuştu. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada oğlum yapayalnızdı. Ben de artık yaşamaktan bıkmıştım.

Bir gece çok şiddetli atak ve alevlenme geçiriyordu. Sabaha yakın uyudu. Bense çaresizlikten ne yapacağımı şaşırmış, evladımın çektiği ızdırabın belki bin katını çekiyordum. Bir anda kararımı verdim, intihar edecektim. Fakat Serdar'ımı arkamda bırakmayacaktım. Odasına girdiğimde yavrum bir melek gibi uyuyordu. Birden kendime gelmiştim. Yok Serdar'ımı bu ızdırabıyla bu dünyada bırakamazdım. Kendi hayatım benim için önemsizdi. Ama yavrumu annesiz çaresiz bırakamazdım. Hastaneye gittiğimizde doktoruna ağlayarak anlattım. Doktoru çok üzüldü, "sakın böyle bir şey yapma, Allah'tan ümit kesilmez" dedi. Sabredin belki bir gün bu hastalığın çaresi bulunur demişti. Bilim çok ilerledi, yeni ilaçlar çıkıyor sabredin demişti. Evet; 'yeni ilaçlar'... Bu kelime beni çok mutlu etmişti, yine ümit doğmuştu.​

yasmi_n
30-12-11, 20:12
Okudum hepsini okumaya da devam ediyorum.Bazen okurken birinin hayal gücü diyorum ama hayır gerçek yaşanmış ve hala bir yerlerde yaşayanlar var göğsümün ortasına kocaman bir yumru tıkanıp kalıyor...

Allah'ım büyüktür bu yolda olanlara önce sabır versin ve sağlıklarına kavuştursun...

Nihil
31-12-11, 15:12
Merhaba yasmi_n; kitap bittikten sonra, başka şizofreni ailelerinin, yakınlarının yaşadıklarını ve hala yaşıyor olduklarını da ilave edicem. Belki hastalığın bu kadar içinde olmasaydım yazılanları dışarıdan okuyor olsaydım inanmakta zorlanabilirdim. Bakırköy akıl hastanesi diyip geçtiğimizde, diyip geçiyor oluyoruz. Benzer üzüntüleri onkoloji hastanesinde, otistik çocukların tedavi merkezlerinde ve bilemediğim başka hastalıklar ile mücadele edenlerde yaşıyor. Birebir kardeşimde yaşadıktan sonra şizofreni ile ilgili bilgiyi, bilgileri daha da sahiplenir oldum. Öğrendikçe devamını istedim. Öğrendiklerimi neden ilk başta bilmiyordum dedim, keşke bilseydim de erken davransaydım, öyle söylemeseydim, hasta olduğunu anlasaydım farklı davranırdım dedim. Hala da diyorum.

Kadınlar kulubü'de paylaşmak istedim ki, belki biri, belki birileri, okudukları sayesinde erken farketmiş olur. Erken davranmış olur. Dernekten haberi olmayan, tüm gün evde ne yapacağını bilmeyen kişi de haberdar olur ve hem kendisi hem hastası için daha iyisi için bir adım olur okudukları.

Keza şizofreni hastaları için devlet desteğindende habersizdim. 2022 yasası adı altında üç ayda bir 1000 TL küsür maddi yardım yapılıyor. Akabinde evde bakım aylığı adı altında hastaya bakan kişiye bu yıl itibari ile ilk yarıda 632 TL, ikinci yarıda 675 TL gibi aylık maaş bağlanıyor. (evde bakım aylığı %80 oranında özür ve ağır özürlü ibaresi olan raporlular için geçerli. söylenene göre bu yıl yapılacak değişiklik ile %80 oranın olması yeterli olacak, ağır özürlü ibaresi aranmayacak.mış)

Belli bir yüzdenin üzerinde (%40) raporu olan kişilerin müracaatları değerlendirildikten sonra şartları uyanların maaşlarını bağlıyorlar.
Belediye'ye ait toplu taşımaları ücretsiz kullanabiliyor. Özürlü kimlik kartı çıkartanlar maçlara ücretsiz girebiliyor, hava yolu, kara yolu ve deniz yolu ulaşımlarında belli oranlarda indirimleri oluyor.

Bu imkanlardan yalnızca şizofreni hastaları değil, bedensel zihinsel mağduriyeti olup belli oranda özürlü raporu var olan herkes yararlanabiliyor.

Nihil
31-12-11, 16:12
-27-

OĞLUM ŞİZOFRENİ

Bu ümitle hastaneden eve döndük. Fakat yine süreli sorular soruyor, bazen dalıp dalıp gidiyor ve aniden bağırıp kafasındaki seslerle sanki kavga ediyordu. Artık oğlumun takıntılarını biliyordum. Hastalığını biliyordum. Onu nelerin çok rahatsız ettiğini biliyordum. Hezeyanlarını biliyordum. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Oğlumun malum takıntıları; kedileri, cinleri v.s. gibi bu takıntılarıyla bütün gün uğraşıyor, geceleri uyumuyor, sabaha kadar bizi de kendini de çok yıpratıyordu. Gece bile iğne yapıyorduk. Bir iki saat ancak uyuyordu. Onun için de, bizim için de günler, aylar çok sıkıntılı ve acıyla geçiyordu.

Bense artık yıllardır uykuyu unutmuştum. Bir gün rengi kıpkırmızı oldu. Ne olduğunu sordum. Nefesini tuttuğunu, kafasındaki sesleri; cinleri, ruhları öldürmek istediğini söyledi, ilaçlarını saatinde içmesine rağmen yavrum çaresizlikten ne yapacağını şaşırmıştı. Babasıyla düşündük, taşındık. Bir de başka yere götürelim dedik. Başka küçük bir ilde bulunan "Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi"ne götürmeye karar verdik ve götürdük.

Doktorlar hemen yatışını yaptılar. Oğlum bu sefer bize zorluk çıkarmadı. Ne yazık ki yıllar önce, o ilk hasta olduğunda, bu hastaneden korku ve panikle çıkardığım yavrumu bu kez kendi ellerimizle getirip yatırdık. Yıllar önce doktor bey, "çıkarmayın, tedavi olsun, sonra kendi ellerinizle getirirsiniz" demişti. Ne kadar da haklıydı.

O gün akşama kadar oğlumdan ayrılamadım. Bahçede oturduk. Ertesi gün doktoru bulup, durumu hakkında bilgi aldım. Doktoru, "sen oğlunun hastalığını ve ne kadar hasta olduğunu biliyor musun" dediğinde, "evet biliyorum, paranoid şizofren" dedim. Doktoru şaşırdı. Ben evladımın hastalığını ilk hastalandığı yıldan itibaren okuyarak, onu inceleyerek kendim öğrenmiştim. Oğlumu inceleyerek, kitaplar okuyarak, araştırıp sorarak... Okuduğum bir kitap bana her şeyi anlatıyordu. Kitaptaki anlatılanla oğlumun çektikleri aynıydı. Artık emindim oğlum 'şizofreni'di. O geceyi hiç unutmam. O anda sanki benim için 'kıyamet kopmuştu'. Ben ki ne acılara dayanmıştım ama bu acı dayanılacak gibi değildi. 'Serdar'ı' ne umutlarla büyütmüştüm. 'Köksal'ımın', 'Hakan'ımın' büyümesini görememiştim ama Serdar'ım üniversiteye kadar gelmişti. Fakat kadere bak.. Ne kadar acımasız tokat atmıştı yavruma... Hiçte hak etmediği halde... Eşime oğlumuzun ne yazık ki 'şizofreni' olduğunu söylediğimde bana gayet sakin bir halde "kim değil ki", "sen hastalığın adına, nasıl bir hastalık olduğuna değil, nasıl yardım edip ona yardımcı olacağına, nasıl tekrar hayata döndüreceğine bak" demişti. Onun bu sözleriyle bir anda kendime gelmiştim. Haklıydı. Eşime çok teşekkür ederim. Bana her zaman destek olmuş, yol göstermiştir.

Bunca yıl, sağolsun doktorlar bana oğlumun şizofren olduğunu hiç söylemediler. Herhalde çok üzülür, umutsuzluğa düşeriz diye. Haklıydılar ama ben biliyordum. Ancak böyle bir hastalık, melek gibi yavrumu bu hale getirebilirdi. Yatışının dördüncü günü erkenden hastaneye gittim. Saat dokuz civarıydı. Hemşireye oğlumu sordum. Elektroşok yapıldığını söyledi. Biraz dışarıda bekledim. Ve içeri girip oğlumun kaldığı yeri görmek istedim. Hemşire hanım şaşırdı. "Olmaz" dedi. "Neden" diye sordum. "Bu serviste çok ağır hastalar var" dedi. Ben "Neden? Onlar da insan değil mi? Benim yavrum da orada yatıyor. Oradakiler de insandır" diye ısrar edince içeriye girdim. Yavrum yatakta yatıyordu. Şok yapılmıştı. Yavrumun o badem gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendinde değildi. Ağzında kalın bir sargı bezi vardı ve çırpınıyordu. Gencecik bir hasta yavrumuzun yanına oturmuş, onu tutuyor, yataktan düşmesin diye bekliyordu. Bana, ses çıkarmamamı söyledi. "Oğlunuz şok oldu. Uyuyor. Ben de onu bekliyorum. Kalkarsa tansiyonu düşer. Yere düşmesin diye onu bekliyorum" dedi. Birazdan ağzındaki bezi alırız dediğinde çok duygulandım. Biraz sonra oğlum uyandı. Kaldığı yeri gördüm. Oradaki doktorlara, hemşirelere, hastalara ve tüm çalışanlara çok üzüldüm çünkü devletimizi yönetenlerin insana, insan sağlığına ve çalışanına ne kadar önem verdiği çok bariz bir şekilde belli oluyordu. Aslında devletimiz çok güçlü ve asil bir devlet ama şimdiye kadar bizi yönetenler de kabahat. Neyse oğlumu alıp bahçeye çıkardım. Bizim peşimizden o genç hasta geldi. Elinde bir dilim ekmek, üzerinde reçel vardı. "Teyze bunu oğlunuza yedirin. Şoktan sonra tatlı iyi gelir" dedi. işte böylece o çok ağır hasta denilen insanlarla çok iyi dost olduk. Her gün gittiğimde yanıma gelip, sohbet ederlerdi. Hemşire hanım bir gün, "siz çok cesursunuz" dedi. "Ben yıllardır burada görev yapmaktayım, bu servise kimse girmezdi, hasta yakınları bile kapıdan içeri girmezdi" dedi. Ben de "bu cesaretten değil insana olan sevgimden, buradakiler de insan, onlar bizden farklı değil, benim oğlum da burada tedavi görüyor. Ben oğlumu ne kadar seviyor üzülüyorsam o insanların anneleri de en az benim kadar üzülüyorlardır" diyebilmiştim.

Nihil
1-01-12, 17:01
-28-

Bir ay sonra oğlum taburcu oldu. Eve döndük. 'Şokların' etkisiyle, iki ay biraz iyiydi. O iyi günlerinde yeni bir saz almış, sazını zaman zaman çalıyordu. Bir gün Kayahan'ın "Allah'ım, neydi günahım" ve "kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime, titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime" şarkılarını çalmaya başladı. Söylerken ağlıyordu. Oğluma ağlamamasını, iyi olacağını söyledimse de fazla ikna edemedim. İki ay sonra yine Tıp Fakültesi'ne yatırdık. Yine aylar ayları kovalıyordu. Küçük oğlum ve eşim yine yalnızdı.

Bazen eşim hastaneye gelmeyince, kardeşi gelirdi. Ona yiyecek birşeyler getirirdi. Oğlum hastanenin yemeklerini yemiyordu. Şüpheleniyordu. Zaman zaman doktorlarından da şüpheleniyordu. Bir gün bana "anne" dedi ve yine sustu. "Söyle oğlum ne olur söyle" diye ısrarla sordum. Geç te olsa cevap verdi. "Ben ölürsem çok ağlama, ama bil ki ben çok acı çekiyorum, bunu bilin" dedikten sonra yine derin bir sesizliğe gömüldü. Bir anda dünya başıma yıkıldı. Ben o anda kendimi zor salona attım, fenalaştım. Hemşire hanımlar sağ olsunlar çok ilgilendiler benimle. Doktor hanım bana bir iğne yaptırdı, moral verdi. Bu hastalığın insanı öldürmediğini söyledi. "Oğlunuzun söylediklerini ciddiye almayın, o çok ızdırap çekiyor ama hastalığından öyle konuşuyor" dedi. Oğlum ve onun gibi hasta olan insanlar ne kadar acı çekiyorlar bizler bunun farkında değiliz.

Kardeşiyle bir gün onu alıp hastanenin alt katındaki kafeteryaya götürdük. Biraz oturduk. Fakat çok sinirli ve tedirgindi. Alıp odasına çıkarırken birden kardeşine sarılıp pencereye doğru sürüklemeye başladı. Sonra onu bırakıp, kendini camdan atmak istedi. Çok korkmuştuk. Zorla ikna edip odasına çıkardık. Kardeşi de çok korkup etkilenmişti. Kardeşine hastaneye gelmemesini söyledim. Artık sık gelmiyordu. Onu hep uzak tutmaya çalıştık. Etkilenmesin diye... O yavrum da hep yalnız kalmıştı. Zaten yıllardır yalnızdı. Okula gidiyordu. Babası da kendini iyice içkiye kaptırmıştı. Babası çok üzülüyor, bir türlü kabullenemiyordu. Üzüldükçe içkinin dozunu artırıyordu. Yine de o yavruma elinden geldiğince yardımcı oluyordu; yemek yapıyor, ütüsünü yapıp okula gönderiyordu.

Yine de çok üzülüyordum. Çünkü ben ona yıllardır annelik yapamıyordum. O sıcacık yuvamız ne hale gelmişti. Hafta sonları bazen eve gelirdik. Evimiz sanki cenaze evi gibiydi. Herkes suskun, üzgün. "Allah'ım sen bize sabır ver, sen bana sabır ver" diye dua ederdim. Anlıyordum ki sabır ve cesaretle bunların üstesinden gelebilirdim. Başka çarem yoktu. Bir yandan hasta oğlum, bir yandan eşimin alkolü. Gün geçtikçe alkolün dozunu daha çok artırıyordu. Zaman zaman onunla uğraşmak Serdar'la uğraşmaktan daha zordu.

O sıkıntılı çaresiz yıllarımızda, bir de eşimin alkolü... Eşim aslında uysal bir insandır, fakat alkol onu sanki esir almıştı. Ona da hak veriyordum. Çünkü acıları beraber yaşamıştık. Çok genç yaşında acıları yaşamış, evlatlarımızı kendi elleriyle toprağa vermişti. Ve Serdar'ın hastalığı onu büsbütün yıkmıştı. Alkolle kendini avutuyordu. Ömründe hiç sigara bile içmeyen bir insanın kendini alkolle avutmasını anlıyordum. Eşime de sabredip anlayış gösteriyordum. Yine de sadece dua edip, hayata dört elle sarılıyordum. Bir gün yuvamız yine eski haline dönecekti. Bundan emindim. Bu kadar çaresizlik ve yoğun sıkıntılarıma rağmen bir gün herşeyin düzeleceğine inanıyor, sabrediyordum. Bir anne, bir eş olarak benim tek silahım sabır, sevgi ve zamandı. Hele de zaman her şeyin ilacıydı.​

Nihil
1-01-12, 17:01
-29-

Yine bir gün akşam üstü küçük oğlum hastaneye telefon açtı. "Anne eve gel, ben hastayım" dedi. Hemen eve gittim. Yavrum diş çektirmişti. Damaklarına dikiş atılmış, iki gündür yüzü şişmiş, hiç bir şey yiyememişti. Babası da iki gündür görevli, şehir dışındaymış. Çok ızdırap çektiğini, mecburen beni çağırdığını söyledi. Fakat Serdar'ı yalnız bırakamıyordum. Ne yapacağımı düşünürken o anda odamıza annesi ve babası 'Psikiyatri Profesörü olan ve kendisi de o zaman tıp öğrencisi olan 'Tolga' geldi, ondan rica ettim. "Serdar'ın yanında biraz kalır mısın? Eve kadar gitmem gerekiyor" dedim. "Tabii ki kalırım, siz gidin" dediğinde çok sevindim. Hemen eve gittim. Oğlumla ilgilendim ve gece hastaneye geri döndüm. Döndüğümde "Tolga" hala Serdar'ın yanında oturuyordu. O anda çok duygulandım. Anladım ki "Tolga" çok iyi bir doktor olacaktı. Şimdi Amerika'da psikiyatrist. TEŞEKKÜRLER 'Tolga' Küçük oğlumsa o dişinden çok ızdırap çekmişti

Bu oğlum sessiz, sakin, uyumlu bir yapıya sahip. Kardeşiyle çok iyi anlaşan, onu iyi anlayan, hastalığını iyi bilen bir insan. Bazen düşünüyorum ya aksi olsaydı. Bir de onunla uğraşmak zorunda kalırdım. Bu yönden şanslıydım.

Birkaç ay sonra taburcu olup eve geldik. Yine aynı sıkıntılar devam ediyordu. Gecemiz, gündüzümüz yine çok sıkıntılı geçiyordu. Babası kendini içkiyle avutuyordu. Bana da sabretmemi, bu hastalıktaki en iyi ilacın sabır olduğunu söylüyordu. Benim de sabretmekten başka hiçbir seçeneğim yoktu. Hep, "Allah'ım, bize sabır, yavrumuza şifa ver" diye gece gündüz dua ediyordum. Yıllardır hep yaptığım gibi, yanından hiçbir yere ayrılmıyordum. Onun sorularına cevap bulmaya çalışıyordum. Artık yıllardır akrabalardan hiç kimse de gelmiyordu evimize. Ne arayan, ne soran... Ailece iyice yalnız kalmıştık.

Bazen düşünüyorum. İnsanlar ne kadar acımasız ve anlayışsız. Siz hastayla, hastalıkla uğraşırken insanlar nelerle uğraşıyor. En yakın akrabalarınız da sizi terk ediyor. Önceden sizi ziyarete gelenler, arayıp soranlar ne yazık ki hastalığın adını duyunca sizi terk ediyorlar. Yıllardır sizi telefonla bile aramıyorlar. Sanki bu hastalık sızın ve evladınızın seçimiymiş gibi, sanki siz günah işlemişsiniz de bu da cezasıymış gibi... Önceleri çok üzülüyordum. Ama artık üzülmüyorum. Alıştım çünki. ​

YENA
2-01-12, 07:01
Nihil
-5-

Eşim ve yakınlarım beni psikiyatriste götürdüler. Doktor benim çaresizliğimi anlayıp bu kadar acı çekmemin yaşım itibariyle normal olduğunu söyledi. Bana en iyi ilacın zaman olduğunu, adece uyku ilacı vermelerini söylemiş. Allah'ım ani ölümü hiçbir kuluna göstermesin. Hele evlat acısını. Yavrumu sapasağlam evde bırakmıştım, birkaç saat içinde kaybetmiştim. Annemin ve babamın yokluğunu o zaman daha çok hissetmiştim. Bir anda kendimi yapayalnız, çaresiz hissettim. Allah'ım, bu dayanılmaz bir acıydı. O zaman bana bütün olanlar kötü bir rüya gibi geliyordu. Olamaz, böyle bir acı yaşanamazdı. Doktor olan komşumuz sürekli yatıştırıcı iğne yapıyordu. Ben yine herşeyin farkında idim. Tam Hakan'ı unutmaya çalışırken bu acı bana çok büyük haksızlık. Çok defa yaşamak istemiyordum, çok ağır bir yüktü çekdiğim ızdırap. Dayanamıyordum. Ölmek, evladıma kavuşmak istiyordum fakat eşim, komşular ve akrabalar buna izin vermiyorlardı. Çok acı çekmesine rağmen eşim bana destek oluyor, komşular ve akrabalar moral vermeye çalışıyorlardı. Fakat ben kendimi bir türlü toparlayamıyordum. Kendi kendime 'benim iki çocuğum daha var, eşim, yuvam var. Allahım bana sabır ver" diyordum. Fakat elimde olmadan çok özlüyordum. Mezarı Narlıdere'de, evimizin karşısındaydı. Sabahlara kadar balkonda oturup mezarını seyrediyordum. Sanki onu karanlıktan koruyordum. Sabah olunca hemen mezarının yanına gidip, akşama kadar oturup ağlıyordum. Eşim ve komşular beni zorla eve getiriyorlardı. Bu durum günlerce, aylarca sürdu. Ben nasıl unutabilirdim ki? Sapasağlam evladım bir anda ellerimin arasından uçup gitmişti. Bir daha asla göremeyecektim. Ev anılarıyla dolu, nasıl dayanabilirim? Çantasını, kitaplarını, önlüğünü ve de akşam olunca boş yatağını görmek çok acıydı, kendimi kaybediyordum.

Yavrum kara toprakta yatıyor, bense boş yatağında teselli arıyordum, işte o zaman beni kimseler teselli edemiyordu. Yakınlarım baktılar olmayacak özel eşyalarını saklayıp, odasını kilitlediler, aylarca açmadılar. Ne kadar yalvarsam da odasının anahtarını vermiyorlardı. Sadece yatağını koklamak istiyordum, çok çok özlüyordum. Demek ki zaman her şeyin ilacıymış. Üç yıl boyunca sürekli mezarına gidiyor akşama kadar oturuyordum. Mezar taşını okşuyor, onunla konuşup rahatlıyordum. Ben ne kadar konuşsam ağlasam da yavrum beni hiç duymuyordu, duyamadı, o artık yanımda yoktu, yine de oğlumla sanki hasret gideriyordum. Mezarına gitmediğim günler onu çok özlüyordum, sanki yavrum orada yalnız kalıyor beni bekliyor zannediyordum. Belki düşüyordur. Belki de karanlıktan korkuyordur diye sabahlara kadar balkonda oturuyor, onu koruyordum. Hep mezarını seyrediyordum. Sanki beni çağırıyor gibi geliyordu.
:KK14::KK14::KK14::KK14::KK14::KK14::KK14::KK14:

YENA
2-01-12, 08:01
Nihil
-29-

Yine bir gün akşam üstü küçük oğlum hastaneye telefon açtı. "Anne eve gel, ben hastayım" dedi. Hemen eve gittim. Yavrum diş çektirmişti. Damaklarına dikiş atılmış, iki gündür yüzü şişmiş, hiç bir şey yiyememişti. Babası da iki gündür görevli, şehir dışındaymış. Çok ızdırap çektiğini, mecburen beni çağırdığını söyledi. Fakat Serdar'ı yalnız bırakamıyordum. Ne yapacağımı düşünürken o anda odamıza annesi ve babası 'Psikiyatri Profesörü olan ve kendisi de o zaman tıp öğrencisi olan 'Tolga' geldi, ondan rica ettim. "Serdar'ın yanında biraz kalır mısın? Eve kadar gitmem gerekiyor" dedim. "Tabii ki kalırım, siz gidin" dediğinde çok sevindim. Hemen eve gittim. Oğlumla ilgilendim ve gece hastaneye geri döndüm. Döndüğümde "Tolga" hala Serdar'ın yanında oturuyordu. O anda çok duygulandım. Anladım ki "Tolga" çok iyi bir doktor olacaktı. Şimdi Amerika'da psikiyatrist. TEŞEKKÜRLER 'Tolga' Küçük oğlumsa o dişinden çok ızdırap çekmişti

Bu oğlum sessiz, sakin, uyumlu bir yapıya sahip. Kardeşiyle çok iyi anlaşan, onu iyi anlayan, hastalığını iyi bilen bir insan. Bazen düşünüyorum ya aksi olsaydı. Bir de onunla uğraşmak zorunda kalırdım. Bu yönden şanslıydım.

Birkaç ay sonra taburcu olup eve geldik. Yine aynı sıkıntılar devam ediyordu. Gecemiz, gündüzümüz yine çok sıkıntılı geçiyordu. Babası kendini içkiyle avutuyordu. Bana da sabretmemi, bu hastalıktaki en iyi ilacın sabır olduğunu söylüyordu. Benim de sabretmekten başka hiçbir seçeneğim yoktu. Hep, "Allah'ım, bize sabır, yavrumuza şifa ver" diye gece gündüz dua ediyordum. Yıllardır hep yaptığım gibi, yanından hiçbir yere ayrılmıyordum. Onun sorularına cevap bulmaya çalışıyordum. Artık yıllardır akrabalardan hiç kimse de gelmiyordu evimize. Ne arayan, ne soran... Ailece iyice yalnız kalmıştık.

Bazen düşünüyorum. İnsanlar ne kadar acımasız ve anlayışsız. Siz hastayla, hastalıkla uğraşırken insanlar nelerle uğraşıyor. En yakın akrabalarınız da sizi terk ediyor. Önceden sizi ziyarete gelenler, arayıp soranlar ne yazık ki hastalığın adını duyunca sizi terk ediyorlar. Yıllardır sizi telefonla bile aramıyorlar. Sanki bu hastalık sızın ve evladınızın seçimiymiş gibi, sanki siz günah işlemişsiniz de bu da cezasıymış gibi... Önceleri çok üzülüyordum. Ama artık üzülmüyorum. Alıştım çünki.
NE kadar doğru ve ne kadar acı...:KK43:

YENA
2-01-12, 08:01
Nihil,

inanılmaz etkilendim..KEsinlikle yaşanmış bir olay, hayal ürünü değil..
Süslü püslü cümlelere girmeden birebir dökmüş kağıda yazar..

Sizindemi kardeşiniz hasta.?
Erkenmi farkettiniz,geçmi.?

Geçmiş olsun tüm hastalara...

sevcan...
2-01-12, 12:01
Nihil
Evet, derneğin sitesi çok atıl kalmış, forumları da keza öyle. Halbuki bedensel engeli olan arkadaşların forumlarında güncel bilgilendirmelerine kadar aktif bilgiler mevcut, hareketli bir forum. Engelliler haftasında buluşma düzenlediler, İstanbul fuar merkezinde görme engeli olan, fiziksel engeli olan, ortopedik engeli olan... buluşup birliktelik düzenlediler.
Aslında şizofreni derneği, buluşmaların sürekli olmasını sağlıyor ama katılım çok yok. Düşünki İstanbul gibi bir ilde dernek de 20 kişi yok. Belki bilinmediği için, ki burada bahsetmemin sebeplerinden biri de okuyan arkadaşların ailesinde, yakınlarında veya uzaklarında şizofreni olan kişiler bilgi sahibi olsun. N'apmalıyım diyen arkadaşa böyle bir yer var, demek olsun. Tüm gün yalnız, odalarından dışarı çıkmayan, sabit noktaya bakarak gün geçiren ve hastalıkları artan hasta yakınlarına fikir olsun.bilgi olsun.

Hollanda gezisini bu sene de yapmayı planlıyorlar. Folklor grubuna katılan arkadaşları hollanda gezisi düzenleyecekler. Aysel Hanım başlarında olmak üzere yalnızca hastalara düzenlenen bir etkinlik, evvelki sene 9 gece 10 gün kalmışlar.
Bugün de senebaşı eğlencesi yapıyorlar, yeni sene ağacı süslemişler ama biz henüz gitmek için pek hazır değiliz galiba. Birkaç gün evvel doktora gidelim bahanesi ile kardeşimi derneğe ilk kez götürdüm. Eve geldikten sonra tüm gece uyumadı. Kimbilir neler düşündü, yanına gidip biraz konuşalım mı dediğimde hayır abla konuşmayalım dedi.
İnsan kendisinde kabul etmediğini başkasında görünce sinirlenirmiş. Hatırlamak istemediği kendisini görürmüş onda. kendisini görmek istemediği için de onu görmek istemezmiş.
Zaman geçmesi gerekiyor bu aşamayı atlatmak için. Şu sıra sesleri yoğun yoğun işitiyor, bekliyorum biraz zaman geçsin seslerden uzak olduğu
keyfi yerinde olduğu bir zaman konuşucam. Gönüllü gitmesine ikna etmem gerekli. Evden çıksın biraz. Tüm gün odasında, tüm gün. Uğraştığı, zihnini meşgul eden hiçbirşey yok. Normal insan için bile bu durum yıpratıcıyken onlar için hepten geriletici.
Bursa'da dernek var mı yok mu hiç bilgim yok ama, Ankara da İzmir de var, Bursa'da da olmalıdır diye düşünüyorum. bilgim olursa yazarım burada.

Derneği çoğu insan bilmiyordur muhtemelen, çünkü genelde insanlar bu rahatsızlığı saklıyorlar, araştırmada yapmıyorlar ve ne yazıkki hasta olan insanları geçtim aileleri bile kabul etmiyorlar bu rahatsızlığı, bari aileler bilincinde olsa doğru tedavi ile az da olsa etkileri aşılacak.

Aynen öyle kardeşinde kendisi rahatsızlığıyla yüzleşmekten kaçıyor aslında, umarım düşünür taşınır kendisi için iyi bir yer olduğuna kanaat getirir, çünkü ne kadar sosyal o kadar hastalık belirtisi değil mi?
Hiç evden çıkmıyor demek üzüldüm gerçekten,değin gibi normal bir insan bile bunalıma girebiliyorken sürekli evde, hatta oda da onlar için daha da zor :KK43:
İnşallah geçecek, bitecek, senin kardeşin de Serdar gibi aşacak...

hersey_mumkun
2-01-12, 15:01
benim kardeşim de malesef zihinsel engelli, aysel hanımın anlattıklarından yaşadıklarından çok etkilendim bazı cümlelerinde sanki annemin üzüntülerini dile getirmiş :KK43:
Allahım dertli olan herkese deva,sabır ve acil şifalar versin... yazınızın devamını bekliyorum

Nihil
2-01-12, 19:01
YENA
Nihil,

inanılmaz etkilendim..KEsinlikle yaşanmış bir olay, hayal ürünü değil..
Süslü püslü cümlelere girmeden birebir dökmüş kağıda yazar..

Sizindemi kardeşiniz hasta.?
Erkenmi farkettiniz,geçmi.?

Geçmiş olsun tüm hastalara...

Yena,, kardeşim de lise ikinci sınıftan sonra belirtiler başlamış aslında, fakat biz çok geç farkettik. Bizim kabullenmemiz, inanmamız epey zaman aldı. Sonrasında kardeşimi ilaçlar ve tedavi süreci için ikna etmek de ayrı bir zaman kaybıydı.
Şimdi 29 yaşında. geçtiğimiz sene ikibuçuk ay kadar klinik de yattı, hastalığını fark etmesi açısından yatışı çok faydalı oldu. Tam olarak kabul etmemiş olsa da artık hasta olduğunun farkında.

Hastalığın varlığını, öyküsünü, bilseydik, kardeşim neden böyle soruları sorar sormaz hekime giderdik.
Ebeveynin ego problemi varsa o da ayrı bir handikap. 'Benim oğlum ruh hastası olmaz' diyen anne baba da var. ki o evlat nasıl iyi olma sürecine girsin.

Hastalığın doğum esnasında bebeğin beynine oksijen gitmediğinden de oluşma riski varmış. Çok zor olan doğumlarda oksijen eksikliğinden beyin zarar görür, beyin hastalığı oluşma riski olurmuş. Bebeğin doğumda hiç ağlamaması bir belirti olabilirmiş.
Kardeşim hiç ağlamamış doğarken. Dakikalar sonra bi can belirtisi sesi gelmiş o kadar.

Nihil
2-01-12, 19:01
sevcan...
Derneği çoğu insan bilmiyordur muhtemelen, çünkü genelde insanlar bu rahatsızlığı saklıyorlar, araştırmada yapmıyorlar ve ne yazıkki hasta olan insanları geçtim aileleri bile kabul etmiyorlar bu rahatsızlığı, bari aileler bilincinde olsa doğru tedavi ile az da olsa etkileri aşılacak.

Aynen öyle kardeşinde kendisi rahatsızlığıyla yüzleşmekten kaçıyor aslında, umarım düşünür taşınır kendisi için iyi bir yer olduğuna kanaat getirir, çünkü ne kadar sosyal o kadar hastalık belirtisi değil mi?
Hiç evden çıkmıyor demek üzüldüm gerçekten,değin gibi normal bir insan bile bunalıma girebiliyorken sürekli evde, hatta oda da onlar için daha da zor :KK43:
İnşallah geçecek, bitecek, senin kardeşin de Serdar gibi aşacak...
Tereddütsüz inanıyorum buna Sevcan.. Allah'ın izni ile,, var bir zamanı demek ki.

hersey_mumkun
benim kardeşim de malesef zihinsel engelli, aysel hanımın anlattıklarından yaşadıklarından çok etkilendim bazı cümlelerinde sanki annemin üzüntülerini dile getirmiş :KK43:
Allahım dertli olan herkese deva,sabır ve acil şifalar versin... yazınızın devamını bekliyorum
Sevdiğim bir teyzem var, der ki; kızım derdimiz çok büyük ama Allah hepsinden büyük. Yaşadıklarımız sebepsiz nedensiz değil, engelli yaşayanlar boş boş yaşamıyorlar. Tanımlayamıyorum, inanıyorum sadece.
Senin kardeşin kaç yaşında? Zihinsel engelli derken, beyin ruh hastalığımı, kendi ihtiyacını görebiliyor mu? Doğuştan mı engelli?
Engelli haklarından yararlanıyor musunuz?

Nihil
2-01-12, 19:01
-30-

ESKİŞEHlR'E TAYIN

1995'te eşimin tayini Eskişehir'e çıktı. Sanki bu çektiklerimiz yetmiyormuş gibi anlamsız, çok zamansız bir tayin durumu idi. Çaresizdim. Oğlumuz hasta, hava çok soğuk, kış. Diğer oğlum okula gidiyor. Ne yapacağımı bilemiyordum. Eşimi ikna edip hasta çocuğumuzu evde, kardeşiyle bırakıp eşimle birlikte Ankara'ya gittik. Ertesi günü durumu Orman Genel Müdürlüğü yetkililerine anlattık ve tayini durdurdular.

Bursa'ya evimize geri döndük. Eve geldiğimizde oğlumuz ağır bir alevlenme geçirmişti. Kardeşini dövmüş, evde bir çok şeyi parçalamış, kırmış, kardeşine üç gün yemek yedirmemişti. Yemeklerde zehir var diye hep engellemiş. Hemen hastaneye götürdük, iğnesini yapıp, hemen yatışını yaptılar. Böylece sık sık hastane yatışlarıyla zaman su gibi akıyordu. Yıllar geçtikçe çok üzülüyordum. Evladımın hayatla bağları sanki günden güne kopuyordu. Yine de sabırla ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Artık hastalığını iyice öğrenmiştim ve oğlumun şüphelerine, halüsinasyonlarına çok zekice, onu yatıştırıcı cevapları vermeyi, onu kırmadan, sinirlendirmeden, dakikada bir anlamsız sorularını cevaplandırmayı öğrenmiştim. Ama yine de yeterli olmuyordum. Yıllarca hastanede, evde uyumamayı artık benimsemiştim. Adeta bir robota dönmüştüm. Yılları, ayları, günleri unutmuştum. Tek isteğim ıssız bir dağın çok yükseklerine çıkıp haykırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında ağlayamıyor, hep sabrediyordum. Öyle bir sabır ki; bana ayların değil yılların sabrı gerekliydi, bunu biliyordum. Fakat zaman zaman sabrımın da tükendiğini hissediyordum. O zaman ıssız dağları çok özlüyordum. Rahatça ağlayabilmek için... Belki de beni dağlar anlardı diye düşünürdüm. Zaman mevhumunu çoktan unutmuştum. Saatler, günler, aylar, yıllar benim için hiç önemli değildi.

Birgün hastanede camdan dışarısını seyrediyordum. Cama kar taneleri düştü. Birden irkildim ve "hangi aydayız" diye düşündüm. Fakat aklıma gelmiyordu. Hemşire hanıma sordum. Aralık ayında olduğumuzu söyledi. Şaşırdım. Aylar ne de çabuk geçiyor diye düşündüm. On bir yıl boyunca sekiz saat uyuduğumu hiç hatırlamıyorum.

Sabahlara kadar oğlumun baş ucundan ayrılamıyordum. Biraz uzaklaşsam hemen çağırıyordu. Gündüzleri de öyleydi. Biliyordum; yanından ayrılsam hemen "anne" diye çağırıyordu. Sadece serum takılınca sesini çıkarmazdı. Sürekli dua ediyordum. Tek sahibim Allah'ımdı. Ona yalvarıyordum. Yağan kara, yağmura... Açan çiçeklerinin yapraklarını okşayıp ağlayarak "ne olur
Serdar için sen de dua et" diye ağaçlara yalvarıyordum. Ne olur sizler de benimle dua edin Serdar'a. Allah'ım onun gençliğine acısın, şifa versin. Bazen, kendimi dünyada yapayalnız hissederdim. Balkondaki çiçeklerim benim dostlarımdı. Evde onlarla dertleşirdim.

Bir gün çok yağmur yağıyordu. Ben balkona çıkıp, ellerimi gökyüzüne açıp, yağan yağmuru biriktirip, çaresizlikten yağmura, "sen de, sen de dua et yavruma" diye saatlerce ağladım. "Allah'ım yardımcımız ol" diye hep dua ederdim. Yoldan geçen insanlara, çıkan gürültüye, konuşulan her kelimeye... Arada set oluşturmaya çalışıyordum ama nafile. Ben doğrularımla ona yeterli olamıyordum. Evimizdeki kapı zilini iptal etmiştik. Telefonun fişini çekmiştik. Televizyon açamıyorduk. Bunlardan müthiş rahatsız oluyordu. Televizyondaki spikerden dahi şüpheleniyor, onun ve bizim beynimizi yıkadıklarını, düşüncelerini okuduklarını söyleyip, sinirleniyordu. Konuşulan her kelimeden bir anlam çıkarıyordu. Yine bir gün babasına çok sinirli sinirli bakıp, aniden büyük sehpayı kaldırıp tam babasının başına atarken ben sadece "Serdar o senin baban", diyebildim. Hemen sehpayı yere bıraktı, ilk defa o hareketi sabrımı taşırmıştı. Babasına, "neden Serdar'a bir tokat atmadın, ya sehbayı başına atsaydı" dediğimde babası tokatın çözüm olmadığını, aksine ona ters etki yapacağını söyledi.
Evde nasıl hareket edeceğimizi şaşırıyorduk. Yok elinizi niye öyle tuttunuz, ayağınızı niye böyle koydunuz, niye öyle baktınız. "Bana hasta olmam için işaret ettiniz", gibi saçma sapan şeylerle sürekli bizimle uğraşıyordu.

Nihil
2-01-12, 20:01
-31-

Oğlum yirmi beşinci yaşına girmişti. Onsekiz yaşından, yirmibeş yaşına, nasıl bir hastalıkla mücadele ederek girmişti. Hayatının baharı zindan olmuştu. Bunca yılı hastaneler ve ev arasında geçirmişti. Bir gün profesör hanıma "artık hiç umudum kalmadı" dedim. Hoca "her zaman umut vardır, sabredin, çok iyi gelişmeler, çalışmalar var yurt dışında. Çok etkili ilaçlar çıkacak" demişti. Ben çok rahatlamıştım. Onun o sözünü unutamam. Yeni ilaçları beklemekten başka hiç umudum kalmamıştı.

Artık iyice anlamıştım. Oğluma şimdilik tıbbın yapacağı fazla da bir şey yoktu. Herşey denenmişti. Çok dirençli, ağır hastaydı. Oğlumla, çaresiz, ayları, yılları, sıkıntı ve acı içinde geçiriyorduk. 'şizofreninin' oğluma verdiği acıyla, yıkımla kahroluyorduk. Yine de yeni ilaçların çıkmasını ümitle bekliyorduk. Elimizden geldikçe onu rahat ettirmeye çalışıyorduk. Bazen, keşke oğlum küçük olsaydı, yine onu kucağımda sallayarak uyutsaydım diyordum. Hep o günleri arıyordum. Fakat artık hiçbir şekilde ona gücüm yetmiyordu. Küçüklüğünde uyumadığı zamanlar beşiğinin yanına radyoyu koyardım, müzik dinletince uyurdu. Bazen gözlerimi kapatıp derin derin düşünürdüm oğlumun şimdiki yaşadıkları keşke rüya olsaydı diye... Ne yazık ki şimdi ancak iğnesi yapılınca biraz sakinleşiyordu. O zaman saçlarını okşardım, ses çıkarmazdı. Fakat kalçalarında iğne yapacak yer kalmamıştı. Kalçaları taş gibi sertti. Sık sık alkolü pamuk koysak ta iyileşmiyordu. İğne yapılırken hiç ses çıkarmıyordu artık, yıllardır alışmıştı. Fakat baldırlarından vurulunca yalvarıyordu; "bacağımdan yapmayın çok acıyor". Hemşire hanım da "üzülüyorum Serdar ama kalçaların artık ilacı almıyor çok sertleşmiş" diyordu. Kollarında da artık hal kalmamıştı. Serumları ellerinin üzerindeki damarlara yapılıyordu. Yine de bu tedaviler benim oğlumun iyileşmesi içindi. Bu kadar yoğun tedavi yapılmasaydı kim bilir daha çok hasta olurdu. Çünkü çok dirençliydi.

Yine iğnesi yapılmış, rahatlamıştı. Başucuna oturup, saçlarını okşadım. "Geçecek aslan oğlum, badem gözlüm, sabret " diye onu iyice sakinleştirmeye çalıştım. Yüzüne baktım. Ağlıyor, o güzel gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bana bakıp; "anne neden ben, söyle neden ben hasta oldum? Ben kime ne yaptım? Karıncayı bile ezmedim" dediğinde, sanki o sözleri hançer gibi kalbime saplandı. Ben de kendimi tutamayıp, dayanamayıp ağladım. Yine de, o sıkıntılı haliyle, "ağlama anne, ben iyi olacağım" diye moral vermeye çalıştı. Eğer onbir yıl yaşadıklarımı, oğlumun ızdıraplarını yazsam, inanın onlarca cilt kitap olurdu. Sık sık ellerini tutup, "oğlum biz başaracağız, bu hastalığı doktorların ve ilaçların yardımıyla, bizim desteğimizle yenecek iyi olacaksın, başaracaksın" dediğimde bazen yüzünde bir umut belirirdi, bazen beni hiç duymazdı. Ben yılmadan sürekli tekrarlardım. "Başaracağız, ne olur hastalığa teslim olma Serdar" diye yalvarırdım.
Düşünün. Bir insanın hayatı, bir hastalıkla nasıl alt üst oluyor. Umutları yok oluyor, istikbali yok oluyor ve üstelik uzun yıllar, yirmidört saat acı içinde geçen bir ömür... Hem evladınızın hem sizin umutlarınız bir hastalıkla nasıl yok oluyor. Evladınız, yakınınız, düşünün... Bir anda kendini bir cehennemde buluyor. Ya annelerin yaşadığı acı? Cehennemden daha beter. Ben eminim ki evladı hasta olan tüm anneler benim gibi acı içindeler. Dünyada hiçbir hastalık 'şizofreni' kadar hastaya da yakınına da bu kadar acı, ızdırap ve yıkım vermiyordur. Düşündükçe kalbim kan ağlıyor.

Yavrum sürekli isyan ediyordu, beni hastaneden çıkarın diye. O haklıydı fakat iyileşebileceği tek yer hastaneydi. Hastanedeki odamızın keşke dili olsa kimbilir neler anlatır diye düşünüyorum. Yıllar boyunca ne sıkıntılarımıza şahit olmuştur. Öyle zalim bir hastalık ki en yakın akrabalarınız hastalığın adını duyunca, ne yazık ki sizden uzaklaşıyor. Desteklerine ihtiyacınız olduğu zaman hiç kimseyi bulamıyorsunuz. Yıllar geçtikçe daha iyi anladım; insanın annesinden, babasından ve kardeşinden başka gerçek dostunun olmadığını... Yeter ki sabretmesini bilelim.
Bir anne, biz şizofren hasta annelerinin çaresizliğini ve acılarını aşağıdaki dizelerle çok iyi dile getirmiş:
Biliyorum oğlum;
isteyerek üzmüyorsun beni
beyninde fırtınalar kopuyor
kurtaramıyorum seni.​

Nihil
2-01-12, 20:01
-32-

BİR GÜNLÜK ASKERLİK HATIRASI

[​IMG]
[​IMG]
Serdar ve Annesi Aysel Hanım

YorgunPenguen
3-01-12, 07:01
Nihil her sabah işe geldiğimde ilk buraayı açıyorum akşam bişey yazmışmısın diye. Çok büyük ilgiyle ve üzüntüyle okuyorum Serdar'ın başına gelenleri. Rabbim tüm şifa bekleyen hastalara şifa, ailelerine sabır versin. Şükürler olsun halimize. İşallah kardeşinde bu hastalığı çabuk atlatır.

Nihil
3-01-12, 15:01
-33-

ACABA NEREDE YANLIŞ YAPTIK?

Sürekli derin derin düşünüyordum. Biz nerede yanlış yaptık, nerede hata yaptık diye. Hep bir sebep arıyor fakat bulamıyordum. Elimizden geldiği kadar evlatlarımızı iyi yetiştirmeye çalışıyorduk. Vatana, millete, hayırlı bir insan olmasını istedik. Ama hayat süprizlerle dolu... Nedense bize hep acı süprizler sundu. Yine de beni en çok üzüntü ve kedere boğan şey, okulların açılması, yaşıtlarının askere gitmesi, evlenip yuva kurmalarıydı. Çok üzülürdüm. Allah'ım hiçbirini yavruma nasip etmedi. Her yıl okullar açıldığında derinlere dalıp düşünüyordum.

ilkokula başlaması...
Okula başlayınca ne kadar sevinçliydik. Kaderini bilemeden...

Derken ortaokul ve lise...
Okuldan eve gelişi, ders çalışması, oyun oynaması, günden güne boy atıp büyümesi...

Boyunun omuzlarımı geçmesi beni ne kadar da sevindirirdi. Çocukken her gün "denize gidelim anne" diyen oğlum ne yazık ki artık denizden çok korkuyordu.

Okulu çok sevmesi, başarıları... Şimdi ise üniversiteyi kazanmasına rağmen ne yazık ki okuma gücü ve isteğini yitirmesi...

Bunları düşündükçe sanki beynim parçalanıyor!

Hayır! Bu gördüğüm kötü bir rüya olmalı! Serdar'ım hasta olamazdı! Çıldıracak gibi oluyordum. Allah'ım sabır ver!

O yıllarda. Doğu ve Güneydoğu'da yüzlerce Mehmetçik şehit oluyordu. "Ne olurdu Allah'ım, oğlum da asker olup şehit olsaydı, bu hastalığa yakalanmasaydı. Bu ızdırabı, bu acıyı bize de, kendine de çektirmeseydi" diye çok dua ederdim. Şehit anaları ağlamasın, ben ağlayayım diye düşünürdüm. Çünkü benim yavrum çok ama çok hasta. Ben ona baktıkça her gün ölüyorum. Her gün daha da kötüye gidiyor. Allah'ım ya şifa ver, yahut ölüm diye ağlardım. Bir yandan da yeni ilaçların çıkması için dua ederdim. Küçük oğlum, biz hastaneden eve geldiğimizde o zamanlar abisinden korktuğu için eve girmeye korkardı. Zamanla onun gülmelerine, bağırıp, çağırmalarına alıştı. Artık o da abisine sahip çıkmaya başlamıştı. Evde kesici hiçbir şey bulundurmuyorduk. Sürekli intihar etmeyi düşünüyordu.

Vücuduyla ilgili takıntıları daha da artmıştı. Durmadan burnunun şeklinin değiştiğini, ayaklarının bacaklarının çok değiştiğini söyleyip, bize durmadan sorular soruyordu. Verdiğimiz cevaplarla ikna olmuyordu. "Beni kulak burun doktoruna götürün, ortopediye götürün" diye tutturuyordu. Çaresiz götürsek yine de ikna olmuyordu. Hastalanmadan önce çektirdiği resimlerine bakıp sürekli ağlıyordu. Resimdeki yüzünün, gözlerinin değiştiğini, farklı biri olduğunu söyleyip duruyordu. Ne kadar ikna etmeye çalışsak da inanmıyordu. Resimlerini yırtıp atıyordu.

Nihil
3-01-12, 15:01
-34-

YİNE HASTANE AMA BAŞKA BİR İLDE

Çok sıkıntılı günler geçiriyorduk. Bir gün eşimle düşünüp, çok büyük bir ilin hastanesine götürmeye karar verdik. Bir umuttur diye. Fakat benim için çok zor bir karardı, çaresizdik. Sağ olsun, doktorlar hemen yatışını yaptılar, iki ay tedavi gördü. Elektroşoklar yapıldı, ilaçlar verildi.

Taburcu oldu fakat hiç iyi değildi. Hastaneden ayrıldık ve minibüse bindik. Kardeşimin evine gelmek üzere hareket ettik. Yolda minibüs, yolcu almak için durunca, arabadan hızla inip, hastaneye doğru koşmaya başladı. Hem bağırıyor, hem de koşuyordu. Ben de peşinden koşuyordum. Yorulup bir parkta oturdu. Az ilerde de üç genç oturuyordu. O gençlere çok sinirli bakmaya başladı. Ben gizlice gençlere kalkmalarını söyledim. Gençler yavaşça kalktılar. Biraz oturduk. Yalvarmaya başladım, ikna oldu. Tekrar hastaneye döndük. Doktoru onu çok kötü bir durumda gördü. Gerçekten durumu çok kötüydü. Doktor Bey, yapacak başka birşey olmadığını, eve götürmemi söyledi. Çok zor bir yolculukla eve geri döndük. Yine iyileşme olmamıştı. Ben artık umudumu yeni çıkacak ilaçlara bağlamıştım. Evde ne kadar elektronik eşya varsa fişlerini, kablolarını kesiyordu. Uzaydan onu dinlediklerini söylüyordu. Düşüncelerinin okunduğunu, bizim onun hakkında konuştuğumuzu, 'rus ajanları' tarafından takip edildiğini, onu öldüreceklerini söylüyor ve yerinde duramıyordu. Sonra evde, balkondan kendini atmak istedi. Zor kurtardık. Aynı gece, salonda oturmuş, yine de ne olur ne olmaz diye bekliyordum. Biliyordum ki uyumuyor, yine de evin ışıklarını söndürüp oğlumun uyumasını her zamanki gibi bekliyordum.

Gece yarısı hızla mutfağa doğru koşup tedavi için aldığı ilacın bir kutusunu (50 tane) içti. Ben engel olmaya çalıştım. Beni hızla fırlatıp yere düşürdü. Kafamı çok kötü çarpmıştım. Bir yandan bana: "Neden beni dünyaya getirdin, acı çekmem için mi?" diye bağırıyordu. Babası yetişti. Fakat o ilacın hepsini içmişti. Hemen yine Tıp Fakültesi acil servisine yetiştirdik. Midesini yıkıyorlardı. Biz dışarıda bekliyorduk. Biraz sonra dayanamayıp bulunduğu yere gittim. Yanına vardığımda karnı çok şişmişti inliyordu. Kendinde değildi. Biraz sonra psikiyatri servisinden oğlumun doktoru da geldi, o gece nöbetçiymiş. Saat ikiyi geçiyordu. Bana, "burada biraz kalsın hemen yatışını yapalım, kliniğe gelsin" dedi. Sağ olsun her zamanki gibi doktor hanım çok ilgilendi ve böylece biz yine mekanımıza döndük.

Bursa Tıp Fakültesi'nin psikiyatri kliniğinin profesörlerine, doktorlarına, tüm çalışanlarına binlerce kez teşekkür ederim, hepsine minnettarım. Bize ve çocuğumuza çok destek oldular. Ve bir sekiz ay daha bu hastanede yattı. Eğer bu hastanede uzun sürelerle yatmasaydı, belki de bir ömür boyu ilaçlarını içmezdi. Buranın sayesinde ilaçlara alıştı. O çok zor dönemlerde bu insanlar bize hep destek oldular.
Profesör Sayın Bilgen Taneli Hocaya sonsuz teşekkürler. Profesör Suna Taneli Hocam o çok çaresiz yıllarımda, bana çok destek olup umut verdiniz, evladıma doktorluğun ötesinde bir anne şevkatiyle sabırla sahip çıkıp destek oldunuz size minnettarım. Sizlere ve çalışma arkadaşlarınıza sonsuz teşekkürler. Akrabalarımızdan göremediğimiz desteği, ilgiyi, sabrı bu değerli bilim adamlarından ve hastane çalışanlarından gördük. Yavruma sahip çıktılar, can siperane yardım ettiler. Eğer bu değerli insanlar da ilgilenmeselerdi, benim için artık yaşamın hiç bir anlamı kalmazdı.
Oğlum adına, ailem adına ve özellikle kendi adıma Sonsuz Teşekkürler...

Evet sonsuz teşekkür ederim o çaresizce çırpınmalarımızda evladımıza bize çok destek oldular.

Bazen düşünüyorum da, ben galiba dayanamazdım. Evladımın sürekli gözümün önünde çaresiz haykırışları, şüpheleri, anlamsız kelimeleri, saçma sapan soruları, çok tuhaf gülmeleri, duvarlara, herhangi bir yere çok şiddetli bağırması, kendisinin başka birisi olduğunu söylemesi, annesi babası olmadığımızı söylemesi, evladımın ızdırap ve çaresizliğine sabredilip dayanılması çok da kolay değildi ve ben bunlara dayanmasını uzmanlardan öğrendim. Bir gün geçeceğine inandım, inatla sabretmeyi öğrendim. Uzun yıllar sürse de bu sabrı gösteriyordum. Zaman zaman ben de kendimi bir girdap içinde hissediyordum. Sanki bu girdaptan hiç çıkamayacağız gibi geliyordu. Yine de kendimi toparlayıp sabırlı olmayı kendi kendime telkin ediyordum. Ben sabırlı olup oğluma sahip çıkıp yardım etmeliydim. Onun bana çok ihtiyacı vardı. "Allah'ım bana sabır ver" diye dua ederdim. Oniki yılı böyle sabırla, ümitle geçiriyorduk. Bazen ümitlerim bir güneş gibi, bazen de bir mum ışığı gibiydi. Bir gün bu umutsuzluğun yerini umut alacaktı.

Nihil
3-01-12, 15:01
-35-

İSTANBUL'A TAYİN

Eşimin tayini İstanbul'a çıkmıştı (1997). Ben çok sevinmiştim. Kardeşlerim, akrabalarımız İstanbul'daydı. Hiç olmazsa bana manevi destek olurlardı. Hemen İstanbul'a gittik, oğlumuzu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yatırdık. O hastanede iken evimizi taşıyıp yerleştirdik. Oğlumuz da tedavi oluyordu. Fakat benim hiç umudum yoktu. Bu hastanede yanında kalmıyordum. Dokuz yıldır ilk defa ayrı kalmıştık.

Yine de her gün ziyaretine gidiyordum. Doktoru yeni bir ilacın çıktığını, alabilirsek belki de bu ilacın oğlumuza iyi gelebileceğini söyledi. Fakat bu ilaç ta henüz ülkemize gelmemişti. Bu ilacı yurt dışından getirmemiz gerekiyordu. Reçeteyi alıp hemen eve geldim. Kısa sürede ilacı temin ettik. Doktorlar ilaca başladılar. Dört aya yakın bir süre iyiye gitti. Fakat dört ayın sonunda yine hastalandı. Zaten alevlenmeleri başladığında hemen anlıyordum. Yine kedilerle uğraşmaya, türbanlı bir kızın ruhundan ve kel kafalı siyah cüppeli bir adamdan bahsetmeye başlıyordu. Etraftan şüphelenmeye başlamıştı. Hemen hastaneye götürdük yine yatırdılar. Birkaç gün sonra doktorları yine yeni bir ilaçtan bahsettiler. Biz onu da yurt dışından getirttik. Yine hemen bu ilaçla tedaviye başlandı. Yaklaşık bir ay sonra taburcu edildi.

Fakat yine iyi değildi. Akşamları vücudunda çok şiddetli kramplar oluyordu, yine aynı halüsinasyonları başlamıştı, yine ızdıraplı günler geçiriyorduk. Her zamanki şüpheleri fazlasıyla başlamıştı. "Allah'ım sen yardımcım ol" diye dua ediyordum. Çok yoğun sıkıntısı vardı ve gergindi.

Evde yalnızdık. Bir şeyler olacak diye korkuyordum. Babası işe, kardeşi okula gidiyordu. Ben ne yapacağımı bilemiyordum.
Yavaşça korkarak, "oğlum seninle biraz dışarıya çıkıp hava alalım olmaz mı"diye lafımı bitirmeden birden fırlayıp beni dövmeye başladı. Hayır, bu benim oğlum olamazdı. Çaresiz hiç sesimi çıkarmadan, o vurdukça ben telefona doğru gidip sadece yan komşuyu çağırabildim. Telefonu elimden alıp parçaladı. Kapı zili çalınca kendisi açtı, sessizliğe gömüldü.

Komşu onu alıp evine götürdü, ben gizlice yatıştırıcı ilacını komşuya verdim, içirdi. Birkaç saat orada tuttular. Eve geldiğinde benden özür diledi ağlıyordu. "Anne ben sana vurmadım, sanki başkaları vuruyordu" diye üzülüyordu. Fakat yine sıkıntılıydı. Sürekli bir şeyler arıyor, kendini öldürmek istiyordu. Evde bulunan tüm kesici aletleri saklıyordum. Bazen banyodaki aynanın önünde saatlerce kendini seyrediyordu.

Yine günler, saatler, dakikalar çok sıkıntılı ve üzüntülü geçiyordu. Güneşin doğuşu benim için yeni sıkıntıların, yeni üzüntülerin başlangıcıydı. Oğlum hiç olmazsa geceleri bir iki saat uyuyordu. Ben biraz dinlenip gündüz soracağı sorulara ne cevap vereceğimi düşünüyordum.​

Nihil
3-01-12, 15:01
eliff_87
Nihil her sabah işe geldiğimde ilk buraayı açıyorum akşam bişey yazmışmısın diye. Çok büyük ilgiyle ve üzüntüyle okuyorum Serdar'ın başına gelenleri. Rabbim tüm şifa bekleyen hastalara şifa, ailelerine sabır versin. Şükürler olsun halimize. İşallah kardeşinde bu hastalığı çabuk atlatır.
Beterin beteri var Elif, çok haklısın. Kardeşim Serdar kadar zor yaşamadı, yaşamıyor. Serdar, dışında da yaşamış, içsel çatışmasını dışına da yansıtmış. Kardeşim hep içinde yaşadı, ilaç kullanmadığı zamanlar biz de evde bıçakları saklıyorduk, anneme küfür ediyordu, dışarı çıkıp akşama doğru bizi arıyor,beni ele geçirmeye çalışıyorlar, bir ordu adam peşimde gelin beni alın diyordu.
İlaçlarını düzenli kullanmaya başladıktan sonra, iğnelerini düzenli vurulmaya başladıktan sonra hiçbirisi kalmadı. Tüm gün odasında oturuyor şimdi, film izliyor, kitap okuyor, bekliyor, bazen sabit noktaya bakıyor, bazen seslerle cebelleşiyor.
En zorlayıcısı sesler şimdi. Geçenlerde evde yoktum, anneme vurmuş,, sonra gelmiş özür dilerim anne, ben istemedim sesler yaptırıyor demiş. ilk defa yaşadık bunu, çok korkmuştu annem. önemsemezce yaklaştım, gelmiş gitmiş anne, ilk defa olmuş yapmaz öyle şey gibi konuştum anneme de. tedirgin olmasın korkusu artmasın diye, söz ile kalmayıp davranışlarımla da teskin etmeye çalışabildim sadece.

YENA
3-01-12, 19:01
Nihil
Beterin beteri var Elif, çok haklısın. Kardeşim Serdar kadar zor yaşamadı, yaşamıyor. Serdar, dışında da yaşamış, içsel çatışmasını dışına da yansıtmış. Kardeşim hep içinde yaşadı, ilaç kullanmadığı zamanlar biz de evde bıçakları saklıyorduk, anneme küfür ediyordu, dışarı çıkıp akşama doğru bizi arıyor,beni ele geçirmeye çalışıyorlar, bir ordu adam peşimde gelin beni alın diyordu.
İlaçlarını düzenli kullanmaya başladıktan sonra, iğnelerini düzenli vurulmaya başladıktan sonra hiçbirisi kalmadı. Tüm gün odasında oturuyor şimdi, film izliyor, kitap okuyor, bekliyor, bazen sabit noktaya bakıyor, bazen seslerle cebelleşiyor.
En zorlayıcısı sesler şimdi. Geçenlerde evde yoktum, anneme vurmuş,, sonra gelmiş özür dilerim anne, ben istemedim sesler yaptırıyor demiş. ilk defa yaşadık bunu, çok korkmuştu annem. önemsemezce yaklaştım, gelmiş gitmiş anne, ilk defa olmuş yapmaz öyle şey gibi konuştum anneme de. tedirgin olmasın korkusu artmasın diye, söz ile kalmayıp davranışlarımla da teskin etmeye çalışabildim sadece.
Bir anne için dayanılması çok zor bir durum...
İlaçların etkisimi azalıyor zamanla,hastalık hep ilerliyormu.?
Bağışıklık kazanıyor sanırım değilmi.?

Allah yardımcınız olsun....

Nihil
4-01-12, 00:01
YENA
Bir anne için dayanılması çok zor bir durum...
İlaçların etkisimi azalıyor zamanla,hastalık hep ilerliyormu.?
Bağışıklık kazanıyor sanırım değilmi.?

Allah yardımcınız olsun....
Alevlenme dönemleri oluyor şizofreni hastalarının. hastalık belirtileri artıyor. sara nöbeti geçiriyor derler ya, veya migrenim tuttu derler, gibi benzetebilirim belki.
tetikleyen birşeyler vardır, bağışıklık kazanmasından ziyade yüzeye çıkartan, taşmasına sebebiyet veren birşeyler vardır muhakkak.

İlaç alımı olmazsa hastalık belirtileri artar ve ilerler, diğer hastalıklar gibi.
süreğen bir hastalık şizofreni. başlayıp biten değil. belirtileri artan ve azalan.
Düzenlenen ilaçlar vaktinde alınıyor ise zaman zaman belirtiler şiddetlenebilir ve söner. bu dönemlerde mümkün mertebe ılımlı hoşgörülü yaklaşmak gerekiyor. hastalığının getirdiği tedirginliğini tetiklememek için.

Sağolasın Yena. Kardeşim tek başına dışarı çıkıp geliyor, ilaçlarını düzenli bir şekilde alıyor, iğnesini yaptırmaya kendisi hatırlayıp gidiyor, alışveriş yapıyor, girmek istediği sınavlara hazırlanıp çalışıp giriyor. v.s. bunları yapamayan, kendini bilmeyen, sürekli gözetime muhtaç olan hastaları duydukça şükürler olsun diyoruz defalarca.

Nihil
4-01-12, 12:01
-36-

OĞLUM 12 YIL UYUDUKTAN SONRA UYANDI...

Bir gün çok sinirlendi. Yine kendini balkondan atmak istedi. Zor ikna edebildik. Akşam oldu, onu uyuyor zannettim. Babasıyla ne yapacağımızı konuşurken bir ara "oğlumuzu olmazsa bağlayalım" diye ağlayarak anlatıyordum ki birden yatağından doğrulup sadece bana bakarak, "yazıklar olsun size, yazıklar olsun insanlığınıza" dediğinde sanki dünya başıma yıkıldı. Babası onu ikna etmeye çalıştı. "Oğlum, annen senin iyiliğin için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Sen haklısın. Şunu unutma çok hastasın. Belki ilaçların sana yaramıyor, belki de yeterli değil. Hastaneye gidelim doktorunla görüşelim" deyince biraz ikna oldu.

Ertesi gün hastaneye gittik. Yine yatırdılar. Bu sefer benim artık bütün ümitlerim tükenmişti. Dokuz yılı dolmuş, yolun sonuna geldiğimizi anlamış, çok daha zor günlerin bizi beklediğini düşünmüştüm. Bir gün doktoru bana, "yıllar önce oğlunuzun tedavi olduğu, fakat kan tablosunu bozduğu için verilmeyen ilacı biz tekrar denemek istiyoruz, belki bu sefer iyi gelir, inşallah kan tablosunu bozmaz, siz kabul ederseniz, imza verin, oğlunuza bir daha bu ilaçtan verelim" dediğinde oğluma bir şans daha doğduğu için çok sevindim. Bir an aklıma yıllar önce bu ilacın verildiği, fakat kan tablosunu bozduğu için doktorların bu ilacı kesmiş, bir daha kullanmamasını söylemiş oldukları geldi. Bunu düşününce bir an vazgeçmeyi düşündüm. "Fakat ya bu sefer ilacı iyi gelirse" diye içime bir umut doğdu. Kabul ettim. Sağ olsun doktorlar tedaviye başladılar. Üç ay hastanede tedavi edildikten sonra taburcu edildi.

Fakat yine sıkıntılıydı. Yine arada bir sinirlenip bağırıyordu, gülmeleri devam ediyordu. Böylece aylar geçiyordu. Sık sık kontrollere gidiyorduk. Tabii ki yollarda binbir sıkıntılarla... Doktoruna ilacı saatinde içtiği halde sıkıntılarının devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru yeni çıkan bir ilacı da verdi. Diğer ilaçla beraber içmesini söyledi. Biz ilaçlarını muntazam içiriyorduk fakat sıkıntıları devam ediyordu. Sık sık kontrole götürüyordum. Doktoruna şikayetlerinin devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru ilaçlarına devam etmemizi, biraz zamana ihtiyacımızın olduğunu, sabretmemizi söylüyordu, ilaca devam etmesini öneriyordu. ilaçlarına devam ettikçe oğlumda epeyce bir iyileşme olmaya başlamıştı. Arada bir sıkıntılı oluyordu, ona da razıydık.

Derken iki yıl geçti.
Sanki uykudan uyanmış gibiydi,
inanamıyorduk. Oğlum ilaçlara iki yıl sonra cevap vermişti.
Akşamları erkenden uyuyordu,
geceleri hiç uyanmıyordu.
Gündüzleri daha da rahattı.
Bize artık saldırmıyordu.
Etrafta olan biteni anlıyordu.
O hastalandıktan sonra alınan eşyaları fark etmeye başlamış, "Bunları ne zaman aldınız" diye soruyordu.
Bizimle sohbet etmeye başlamıştı.
Hastalanmadan önce bana şakalar yapardı. Mesela mutfakta yemek yaparken gizlice gelir, yemek malzemelerini saklardı. Baktım yine o şakalarını yapıyor.
Bir gün ellerimi tutup öperek, "anne başardık değil mi" dediğinde ben çok şaşırdım.
Unutmamış benim "başaracağız oğlum" dediğimi.
Şaşırdığımı anlamış olmalı ki, "anne sen bana sürekli başaracağız oğlum ne olur dayan sabret demiyor muydun" dediğinde,
Allah'ım ben sanki rüyadan değil kabustan uyanmıştım.
Sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım. Demek ki beni duyuyormuş. Yıllardır verdiğim mücadele ve çabalarım boşa gitmemiş.
Oğlumun beyni uykusundan uyanmıştı.
Ama ne yazık ki oğlum yine de on sekiz yaşındaki bilgisiyle kalmıştı. Bazen kendi yaşındakilere "amca" diyor, bunun gibi şeyler.
Oniki yıl uyumuş, on iki yıl sonra uyanmıştı.
Bunca yıl neler değişmişti neler.

Artık bize düşen görevin bilincindeydim.
Ona oniki yılda kaybettiklerini kazandırmaya çalışıyoruz.
Oğlum "12 yıl uyumuş, 12 yıl sonra uyandı" diye düşünüyorum.

Nihil
4-01-12, 12:01
-37-

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, KA/4, KAT-2'nin değerli doktorları,
Timuçin Oral, Nesrin Kocal ve çalışma arkadaşları hemşireleri ve tüm çalışanları;
bu zor savaşımızda bize çok destek oldukları için kendilerine minnettarız.

Bir insanı hayata döndürmenin haklı gururunu sizler de yaşıyorsunuzdur.
Oğlum ve ailem adına, özellikle kendi adıma hepinize sonsuz teşekkürler...

Eskiden hastanenize binbir güçlükle, korku ve umutsuzlukla evladımla gelirdik. Şimdi ise yavrumla sohbet ederek neşe içinde geliyoruz.

Bu hastalığı yaşayan ve en yakınında olan insanlar bilir ne kadar zor bir hastalık olduğunu. Oğlumu hastaneden taburcu olduktan sonra kontrollerine ne kadar zorluk içinde götürüyordum. Kendi isteğiyle geliyordu buna alışkındı, fakat yollarda ya çok sıkıntısı oluyordu yahut ta ilaçların etkisiyle çok halsiz olurdu. Sürekli dinlenerek, yollarda oturarak giderdik.
Çok şükür bu yeni ilaçlar o kadar halsizlik yapmıyor.

Yıllar önce bir gün yine hastaneye kontrole gittiğimizde merdivenleri çıkarken bayıldı. Daha o zaman yirmi üç yaşındaydı. Ben etraftan yardım isterken, yavrum gözlerini açıp "anne korkma, ben iyiyim" demişti.
Bir keresinde hastaneden hafta sonu için doktorları izin verdiler. "Biraz eve gitsin, değişiklik olsun" dediler. Ben "gidelim oğlum" dediğimde gelmek istemediğini söyledi. Fakat ben oğlumun gelmiyorum demesinden, bakışlarından, bize küstüğünü hissettim. Evet küsmüştü, üzerine gitmedim. Saatlerce camdan dışarısını seyretti, sonra bana dönüp: "Anne ben size ne yaptım? Yıllardır hayatım kaydı, gençliğim hastanelerde geçiyor, ben hiç yaşamadım. Neden beni sürekli hastanede tutuyorsunuz?"
dedikten sonra sustu. Bir süre konuşmadı.
"Doktor hanım Serdar bize kusmuş diye ağlamaya başladım. Doktor hanım da üzgün bir şekilde "Üzülmeyin, başka zaman gidersiniz" demişti.

Bunun gibi çok hatıralar var. Halen aklıma gelince çok üzülür, zaman zaman ağlarım.

Evet çok genç yaşta şizofreni hastalığına yakalanan yavrumun ve onun gibi nice gençlerin yaşadığı çaresizliği, yıkımları, acı ve korkuları
ben uzun yıllar görüp bu hastalığın onlara ne kadar acı dolu yıllar yaşattığına şahit oldum.

Nihil
4-01-12, 13:01
-38-

NELER KAYBETTİK NELER KAZANDIK?

Uzun yıllar oğlumun, onun gibi hasta olan insanların ızdıraplarını, çaresizliklerini yakından görüp yaşadım. Bazen hastaneden eve gelirken evimin yolunu şaşırıp yanlış vasıtalara binerdim. Yarı yolda inip ağlayarak "Allah'ım bana sabır ver, bu kadar acı, bu kadar üzüntü çektim, çekiyorum, aklımı koru Allah'ım, evimin yolunu bile şaşırıyorum" diye hep dua ederdim. Dualarım kabul olmuştu herhalde. Çok şükür yeni ilaçlar çıktı oğlum iyileşiyordu. ON SEKİZ YAŞINDA UYUDU, YİRMİ DOKUZ YAŞINDA UYANDI. Ben bu yılları sanki oğlumun uyuyarak geçirdiğini düşünüyorum. Geçmişi bütünüyle unutmak istiyorum. Galiba beynim bana unutturmak istiyor. Bu kitabı yazarken bunu daha iyi anladım.

Koca oniki yılda yaşadıklarımızı ve hatırladıklarımı, yazmaya çalıştım. Allah'ım biz insanları ne kadar mükemel yaratmış. Her şeyi ne çabuk unutuyoruz, her şeye ne çabuk adapte oluyoruz. Oğlumun daha da iyi olup hastalığını kabullenmesiyle geçmişteki yaşadıklarımızı ben unuttum. Ama tek unutamadığım şey umutla beklediğim ilaçlardı. Her yeni çıkan ilaç bizler için çok önemli. Yakınlarımızın iyileşmesi için tek çare... Evet ilaçsız olmazsa olmaz. Bunu artık oğlum da, ben de, ailem de çok iyi biliyoruz. Bu nedenle bu ilaçları çıkaran firmalara, tedavi eden doktorlara, çok ama çok teşekkür ederim.

Zaman zaman düşünüyorum; çaresizlik on iki yıl bize neler yaşatmıştı. Bir de biz neler kazanmıştık;
evladımız iyileşmiş, babası alkolü tamamen bırakmıştı, babası kendini içkiyle avutmuştu. Ben de eşime bir kere bile "niçin içiyorsun" dememiştim. Bu nedenle çevremden eleştiri de alıyordum ama biliyordum ki bir gün eşim bu içkiyi bırakacak ve öyle de oldu. Sigara dahi içmeyen eşimin, kendisini yaşadığı sıkıntılardan dolayı alkole vermesini çok bulmuyor, zamanla içkiyi bırakacağına inanıyordum. Benim sabrım ve desteğim, oğlumuzun iyi olması, eşimin işini kolaylaştırdı ve alkol olayı da böylece bitti.

Eşimin zaman zaman, "sana çok teşşekür ederim, bana ve evladımıza çok sabır gösterdin, çok destek oldun" demesi beni çok mutlu ediyor. Evladım da olsa eşim de olsa ben insana yardım etmenin mutluluğunu yaşıyorum.

Diğer oğlum, ağabeyi hasta olduğunda ortaokul ikinci sınıftaydı. Sonra liseyi tamamladı. Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulu'nu okul birincisi olarak bitirip üniversite sınavına tekrar girip kazanıp Alman Dili ve Edebiyatını bitirdi. Şimdi Almanya'da, bir teknik üniversitenin bilgisayar mühendisliği bölümünde öğrenim görüyor.

Yarabbim yıllar ne çabuk geçmişti. Ben de ne yazık ki bu kadar acı ve stresli yıllardan sonra yüksek tansiyon hastası oldum. Yıllar önce çok ağır hasta olmuştum. Eşim beni hastaneye götürdüğünde acilen yatırmışlardı. Doktorlar eşime benim çok hasta olduğumu söylemişler. Gerçekten çok hastaydım. On gün hastanede yattım. Sadece "Allah'ım beni Serdar'a bağışla" diye dua ediyordum. Çünkü ben ölürsem yavrum çok perişan olurdu. Böylece zor günler geçirdim. Ben bir hastanede, oğlum başka bir hastanede yatıyorduk. On gün sonra ben iyi olmaya başladım. Doktorlar bu bir mucize demişlerdi. Yine de taburcu olur olmaz oğlumun yanına gittim. Yollarda zor yürüyordum. Ağır bir hastalık geçirmeme rağmen oğlumu yalnız bırakmak istemiyordum. Beni gördüğünde bir çocuk gibi sevinmişti. "Anne" diye koşarak gelmesi, beni de hemşire hanımı da ağlattı. Her gün "annem neden gelmiyor" diye sorup üzülüyormuş.
Oniki yıl acı, üzüntü ve çaresizlik bizi çok yıpratmıştı, fakat şimdi sabır ve sevginin ve azmin zaferini yaşıyoruz.