Şizofreni hastalığı ve hasta yakınları paylaşım/bilgilendirme köşesi


sevcan...
27-12-11, 07:12
Nihil
Serdar belki kötünün iyisi bir şansa sahip. Ne yazık ki şizofreni çoğunluk ile ergen yaşlarda kendini gösterdiğinden
aile ayırtedemeyebiliyor ki, genelde edilmiyor. Gencinde zıtlaşma dönemi
bırakın hastalığı kabullenmeyi, ilaçlarını içmeyi,, kimlik bulma arayışında olduğu bir dönem, kendi kendini otorite kabul ettiği bir dönem
ki, uzmana gitmeyi kabullensin. Değişiminin yanlışlığını kabullensin.

Serdar'ın merhamet timsali bir babası var. Tutamadığını tutan, tuttuğunu da koparıp devamını getiren dağ gibi biricik annesi var.
Çok yeni, henüz bir senelik evli Serdar. Kendisi gibi şizofreni hastası, güzeller güzeli de bir eşi var. Hep birlikte yaşıyorlar. İki evlat nerede Aysel Anne orada. Bir an yalnız bırakmıyor onları.
Allah mutluluklarını daim etsin inşallah... :) evlenmiş olmasına çok sevindim. Normal insanlar gibi bir hayat sürmelerini dilerim artık. Dualarım onunla ve tüm şizofreni hastalarıyla...

YorgunPenguen
27-12-11, 20:12
Yazınızın dewamını merakla bekliyorum. Bi insanın başına bu kadar acı nasıl gelebilir. Nasıl bir güçtür bu...

Nihil
28-12-11, 08:12
-18-

YİNE CEHENNEMİ YAŞIYORDUK

Fakat hiç de huzurlu değildik. Artık evimizin eski huzuru yoktu. Yıllarca ne acılara, nelere dayanmıştık. Yuvamızı, iki yavrumuzu mutlu etmeye, iyi yetiştirmeye gayret etmiştik. Fakat şanssızlık galiba peşimizi bırakmıyordu. Birinci ders yılı iyi geçmiş. İkinci sömestrde, Şubat ayında, ilaçlarını "ders çalışamıyorum, uykum geliyor" diye bırakmıştı. İlaçlarını bırakmasıyla çok kötü hasta olmuş.
Bir akşam evi aradı. Konuşamıyordu. Ses tonundan oğlumun yine çok hasta olduğunu anladım. Gece hemen Konya'ya hareket ettim. Sabah okulda oğlumu bulunca yıkıldım. Çok zayıflamıştı, çok dalgındı. Beni bile tanıyamamıştı. On gündür yemek yememiş, uyumamış, odasından bile çıkmamış.

Hemen Tıp Fakültesi Pikiyatri Kliniği'ne yatırdım. Bir ay tedavi gördü. Bu bir ay içinde babası da yanına gelmişti. Babası onu görünce çok üzüldü. Kolay kolay ağlamayan insan ağlamaya başladı. Dayanamamıştı. Çünkü oğlumuzu çok eviyordu. Ona onsekiz yaşına kadar bir tokat atmamıştı. her istediğini yapıyordu. Küçükken yaramazlık yaptığında ben sinirlenince, babasının arkasına saklanırdı. Bütün bunlar o anda film şeridi gibi hayalimde canlandı. Kendime, bağırıp ağlamamak için zor hakim olmuştum. Neden? Neydi evladımızın başına gelenler?

Bir ay sonra taburcu edildi, eve geldik. Yine ilaçlarını içmiyordu, yine çok hasta idi. Evde bir cehennem azabı çekiyorduk. Bir türlü ikna edemiyorduk. Ne ilaçları, ne de doktora gitmeyi kabul ediyordu. Korkunç şüpheler içinde kıvranıyordu. Bir takım insanların onu başbakan yapacaklarını, zencilerin, çinlilerin, cinlerin gelip ülkemizi yönettiğini söyleyip bütün gün bu saplantılarıyla korku içinde dolaşıp duruyordu. Artık komşulardan da şüpheleniyordu. Aniden yerinden fırlıyor "alttaki komşu benim hakkımda konuşuyor" diye bağırmaya başlıyordu. Yolda yürüsek veya bir yere gitek, her şeyden herkesten şüpheleniyor, her kelimeden farklı bir anlam çıkarıyordu. İnsanların onun hakkında konuştuklarını, ona kötülük yapacaklarını düşünüyor ve bu çok anlamsız saçma sapan şüphelerle ızdırap içinde kıvranıyordu.

Bize saldırmaya da başlamıştı. Bazen evin camlarını yumruklayıp kırıyordu. Bazen önüne ne gelse fırlatıp kırıyordu. Sazlarını kırdı. Bunlar beni hasta etti diye elektrosazını param parça ettiğinde sazın telleri parmaklarını kesmiş kanıyordu. Sadece o zaman müdahele edebildim. Biz karışınca daha çok sinirleniyordu. Parmaklarının kanının korkarak temizledim. Biraz daha sakindi. Benden özür diliyordu. Kendisinin yapmadığını, seslerin yaptırdığını söylüyordu.​

Nihil
28-12-11, 09:12
-19-

Bir gün, deniz havası iyi gelir diye Mudanya'ya deniz kenarına götürdük. Fakat denizden müthiş korkmaya başladı. Biz şaşkın ve üzüntülü eve geri döndük. Bu halüsinasyonlarına bir anlam veremiyor, sadece sabır gösteriyorduk. Sürekli kendi kendine konuşuyor, bazen kahkahalar atıyor, bazen de bir noktaya bakıp sinirleniyor, bağırıyordu. Nihayet onu ikna edip yine profesör hanıma götürmeye karar verdir ve yola çıktık. Çok tedirgindi. "Ben hasta değilim, siz hastasınız" diye bize söylenip duruyordu. Babası onun günlerdir yemek yemediğini söyledi. Bir lokantaya girdik. Yemekler gelince aniden kalkıp dışarı çıktı. Ben peşinden gidip, neden yemek yemediğini sorduğumda korkuyla; "Babam garsonlara beni zehirletip, öldürmek istiyor" dedi.

Aman Allah'ım! İnanamadım. Oğlumuz ne kadar korkunç bir girdap içinde. Hemen onu doktoruna götürdük. Yine iyi bir muayene edildi. Reçetesi yazıldı. O ara doktoruna, "Beni bunlar Manisa'ya yatırdı" diye şikayette bulundu. Doktoru, büyük bir talihsizlik yaşadığını, bunları unutmasını söyledi ve ben "Hocam, Serdar iyileşir mi?" diye korkarak sordum. Hoca, "Tabii ki iyileşir ama süre veremem " demişti. Bir anda korkularım, endişelerim geçmişti. İçimde bir umut ve sevinçle eve dönmüştüm. İlaçlarını hemen alıp içirmeye çalıştık. Fakat çok zor içiyordu. Evde pişen yemeklerden, çaydan şüpheleniyordu. Ne kendi yiyip içiyor, ne de bize yediriyordu. Bana "Bu yemekleri çöpe at" diye bağırıyordu. Ben de onun gözünün önünde çöpe döküyordum. Çay ve şeker paketlerini kendisi çöpe atıyordu. Kendisinin bulacağı yerlerden gıda maddesi alırsak bizi ve kendini, kimsenin zehirleyemeyeceklerini söylüyordu. "Tamam gidelim çarşıya" diyorduk. Çarşıya gittiğimizde saatlerce dolaşıp duruyorduk, lâkin hiçbir yerden güvenip bir şey almadan eve geri dönüyorduk. "Allah'ım sen bize sabır ver" diye hep dua edip, ağlıyordum.

Devamlı burun deliklerine pamuk tıkıyor, ev ceset kokuyor, lastik kokuyor diye evin bütün eşyalarını balkona döküp, bütün evin eşyalarını yıkamamı, silmemi istiyordu. Ben ne derse onu yapıyordum. Yeter ki sakinleşsin diye her istediğini yapıyordum. Çünkü başka bir şansım yoktu. Sık sık "Evlenmek istiyorum, beni evlendirin" diye tutturuyordu. Yaşının çok genç olduğunu söyleyip ikna etmeye çalışıyorduk.

Kol saatlerine karşı aşırı şüpheleri vardı. Saatlerin onu hasta ettiğini söyleyip kolundan çıkarıp kırıyordu. Bize tekrar saat aldırıyordu. Bir iki gün takıp ya çöpe atıyor yahut kırıp parçalıyordu. Bu takıntısı da on yıl kadar sürdü. Izdıraplı, acı ve üzüntülü günler yaşıyorduk. İlaçlarına yavaş yavaş alışmıştı. Fakat takıntı ve şüpheleri geçmiyordu. Bir gün aniden evden fırlayıp dışarı çıktı. Balkona koşup nereye gidiyor diye baktım. Çöp bidonlarının yanındaki kedileri taşlıyordu. Bir taraftan da bağırarak "Beni sizin cinleriniz hasta etti" diyordu. Babası ikna edip eve getirdi. Çok korkmuştum. İnanamadım. Halbuki kaçük yaştan beri kedileri çok severidi. Bir gün, dört yaşında iken, yavru bir kedinin peşine takılıp gitmişti. Onu saatlerce aramıştım. Bulduğumda kedinin başında oturmuş, seviyordu. Onu kediyle konuşup kediye "Senin annen yok mu, kayıp mı oldun?" diye konuşurken bulmuş, saatlerce onu oradan kaldıramamıştım. ​

hersey_mumkun
28-12-11, 12:12
çok çok etkilendim, resmen bir solukta yazınının tamamını okudum, merakla devamını bekliyorum

Nihil
28-12-11, 14:12
-20-

VE KEDİ CİNLERİ...

O kedileri taşlamasından sonra artık bir de kedileri kafasına takmıştı. Sürekli olarak, "Beni babamın arkadaşları ve kedilerin cinleri hasta etti" diye bütün gün bağırıp çağırıp söyleniyordu. Biz bir anlam veremiyorduk. Hep sabır gösterip, oğlumuzu daha çok seviyor, ona yardımcı olmaya çalışıyorduk.
Bu arada, sabahlara kadar hiç uyumuyordu. Ben onu sabaha kadar bahçede gezdiriyordum. Çok bitkin düşüp yoruluyordum. Eve girdiğimiz anda hemen dışarı çıkalım diyordu. Benden başka kimseyle de gitmiyordu.

Bursa Orman Bölge Müdürlüğü çok geniş bir alan içinde yer almaktadır. Lojmanda oturduğumuzdan, bu geniş bahçe bizim için çok büyük bir avantajdı. Belki bu yönden şanslı idik. Onu sabahlara kadar bahçede gezdiriyordum. Gezerken ona sürekli sevdiği şarkıları söylüyordum. Benimle hiç konuşmuyor, sadece arada bir şarkılara eşlik ediyordu. Bense sürekli, "Bak oğlum, yıldızlar ne kadar parlak, ağaçlar, yeşillikler ne kadar güzel" diye sabahlara kadar hem yürüyor, hem de anlatıyordum. Belki dikkatini yaşama çeviririm diye... Fakat başarılı olamıyordum. Sık sık doktora, kontrole götürüyordum tabii ki zorla. Pes etmiyordum. Artık gündüzleri bir cehennem, geceleri bir kabustu ve böylece devam ediyorduk.

Bir gün ikna edip çarşıya götürdüm belki dolaşırsak iyi gelir diye. Çaresizlikten ne yapacağımı bilemiyordum. Neyse geldi. Yine çok sıkıntılıydı. Kalabalıktan ve insanlardan çok rahatsız oluyordu. Birden beni tartaklayıp "Bak bütün insanlar sana selam veriyor, görmüyor musun" demeye başladı. Artık o günden sonra nereye gitsek insanların ona ve bize selam verdiklerini söyleyip duruyordu. Çok üzülüyordum. Ona belli etmiyor, her sözüne "Tamam peki" diyordum.

Bahçedeki elektrik direklerinden şüpheleniyor, bu direklerin kendisini dinlemek için konulduğunu zannediyordu. Bize "çabuk bu direkleri buradan kaldırın" diye sürekli kızıyordu. Ne yapsak ikna olmuyordu. Uzaylıların kendisini dinlediklerini, bize zarar vereceklerini, korkuyla anlatıyordu. Bu evi terk etmemizi, Bursa'dan çok uzaklara gitmemizi söylüyor, hiç yerinde duramıyordu. Gün boyu bu saplantılar oğlumu bizden ve gerçeklerden uzaklaşıyordu. Saplantılarına her gün bir yenisi ekleniyordu.
Evdeki çeşme suyunun nereden geldiğini, su borularının nerede olduğunu sorup duruyordu. Çok sinirli ve ısrarla sorunca "Bahçede ne yapacaksın" dememle hızla bahçeye çıktı, su borularını aramaya başladı. Zor ikna edip eve getirdim. Kimi görse tanısın tanımasın müthiş şüheleniyordu. Kafasındaki seslerin bu insanlardan geldiğine, insanların onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onu takip ettiklerini onu öldüreceklerini korku içerisinde anlatıp duruyordu. Dışarıya çıkmak istemiyordu. Pes etmiyordum. Onu sık sık çarşıya pazara götürüyordum belki insanlara alışır şüphelenmez diye.
Yine onu alıp parka götürdüm. Kalabalıktan çok rahatsız oldu. Hemen eve dönmek için minibüse bindik. Yolda minibüs yolcu almak için durunca aniden arabadan indi. Ben de inmeye çalışırken bana kızıp gelmememi söyledi. Ben hemen para verip, gelirken patates almasını söyledim; mahsus geç kalmasın gelsin diye. Eve döndüm. Saatler geçmesine rağmen gelmiyordu. Endişelenmeye başladık. Gece 12'ye kadar gelir diye endişeyle bekledik fakat gelmiyordu. Babası çıkıp aramaya başladı. Yok bulamıyoruz... Gece bütün akrabaları aradım. Belki otobüse binip İstanbul veya Manisa'ya gider diye. Babası sabah altıda geldi. Bursa'yı dolaştığını, fakat bulamadığını söyledi. Ben polise bildirelim dedi. Babası kabul etmedi. "Polisi gördüğünde daha da çok korkabilir, iyice insanlardan uzaklaşır, şüpheleri daha çok artar" dedi.

Babası çok yorulmuş. Biraz dinlenip; "Tekrar aramalıyım, hava da iyice aydınlandı, belki bir parkta uyumuştur" dediğinden ben ağlamaya başladım. Çünkü üzerinde ince bir tişört vardı. Biz konuşup üzülürken kapı çaldı. Açtığımda Serdar elinde patates torbasıyla geldi. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandık. Bir şey sormadık. Biraz daha sakindi. Saatini kaybettiğini, zamanı bilemediğini, çok dolaşıp bir parkta sabaha kadar oturduğunu söyledi. Ben minibüsten inerken şaşkınlık ve çaresizlikten eve erken gelmesi için patates almasını söylemiştim, unutmamış almıştı.

Bir gün yine yatmıyordu. "Hadi bahçeye çıkalım" dedim. Çok geç te olsa cevap verdi ve "Gelmiyorum" dedi. "Yat saat çok geç" dediğimde, "Yatmıyorum, çünkü ben Amerika'lıyım. Benim annem babam Amerikalı ve şu an Amerika'da sabah. Annem babam yatmıyor, ben de yatmıyorum dediğinde ben donup kaldım. Korku ve şaşkınlıkla ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. Aklıma o anda gelen şey, onunla bir gün önce çarşıya çıkışımız, belki birşeyler yer diye bir lokantaya götürüşüm, yanımızdaki masada oturan turistlerin İngilizce konuşmalarıydı. Serdar onları dinliyordu. Yemeğini yemiyor, sürekli onlara bakıyordu. Oradan zorla kaldırdım. Anladım ki hastalığından dolayı etkilenmiş, kendini Amerika'lı zannediyordu. O günden sonra kendini hep Amerika'lı zannediyordu ve bu saplantısı da uzun yıllar sürmüştü. ​

sevcan...
28-12-11, 15:12
Nihil
-20-

VE KEDİ CİNLERİ...

O kedileri taşlamasından sonra artık bir de kedileri kafasına takmıştı. Sürekli olarak, "Beni babamın arkadaşları ve kedilerin cinleri hasta etti" diye bütün gün bağırıp çağırıp söyleniyordu. Biz bir anlam veremiyorduk. Hep sabır gösterip, oğlumuzu daha çok seviyor, ona yardımcı olmaya çalışıyorduk.
Bu arada, sabahlara kadar hiç uyumuyordu. Ben onu sabaha kadar bahçede gezdiriyordum. Çok bitkin düşüp yoruluyordum. Eve girdiğimiz anda hemen dışarı çıkalım diyordu. Benden başka kimseyle de gitmiyordu.

Bursa Orman Bölge Müdürlüğü çok geniş bir alan içinde yer almaktadır. Lojmanda oturduğumuzdan, bu geniş bahçe bizim için çok büyük bir avantajdı. Belki bu yönden şanslı idik. Onu sabahlara kadar bahçede gezdiriyordum. Gezerken ona sürekli sevdiği şarkıları söylüyordum. Benimle hiç konuşmuyor, sadece arada bir şarkılara eşlik ediyordu. Bense sürekli, "Bak oğlum, yıldızlar ne kadar parlak, ağaçlar, yeşillikler ne kadar güzel" diye sabahlara kadar hem yürüyor, hem de anlatıyordum. Belki dikkatini yaşama çeviririm diye... Fakat başarılı olamıyordum. Sık sık doktora, kontrole götürüyordum tabii ki zorla. Pes etmiyordum. Artık gündüzleri bir cehennem, geceleri bir kabustu ve böylece devam ediyorduk.

Bir gün ikna edip çarşıya götürdüm belki dolaşırsak iyi gelir diye. Çaresizlikten ne yapacağımı bilemiyordum. Neyse geldi. Yine çok sıkıntılıydı. Kalabalıktan ve insanlardan çok rahatsız oluyordu. Birden beni tartaklayıp "Bak bütün insanlar sana selam veriyor, görmüyor musun" demeye başladı. Artık o günden sonra nereye gitsek insanların ona ve bize selam verdiklerini söyleyip duruyordu. Çok üzülüyordum. Ona belli etmiyor, her sözüne "Tamam peki" diyordum.

Bahçedeki elektrik direklerinden şüpheleniyor, bu direklerin kendisini dinlemek için konulduğunu zannediyordu. Bize "çabuk bu direkleri buradan kaldırın" diye sürekli kızıyordu. Ne yapsak ikna olmuyordu. Uzaylıların kendisini dinlediklerini, bize zarar vereceklerini, korkuyla anlatıyordu. Bu evi terk etmemizi, Bursa'dan çok uzaklara gitmemizi söylüyor, hiç yerinde duramıyordu. Gün boyu bu saplantılar oğlumu bizden ve gerçeklerden uzaklaşıyordu. Saplantılarına her gün bir yenisi ekleniyordu.
Evdeki çeşme suyunun nereden geldiğini, su borularının nerede olduğunu sorup duruyordu. Çok sinirli ve ısrarla sorunca "Bahçede ne yapacaksın" dememle hızla bahçeye çıktı, su borularını aramaya başladı. Zor ikna edip eve getirdim. Kimi görse tanısın tanımasın müthiş şüheleniyordu. Kafasındaki seslerin bu insanlardan geldiğine, insanların onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onu takip ettiklerini onu öldüreceklerini korku içerisinde anlatıp duruyordu. Dışarıya çıkmak istemiyordu. Pes etmiyordum. Onu sık sık çarşıya pazara götürüyordum belki insanlara alışır şüphelenmez diye.
Yine onu alıp parka götürdüm. Kalabalıktan çok rahatsız oldu. Hemen eve dönmek için minibüse bindik. Yolda minibüs yolcu almak için durunca aniden arabadan indi. Ben de inmeye çalışırken bana kızıp gelmememi söyledi. Ben hemen para verip, gelirken patates almasını söyledim; mahsus geç kalmasın gelsin diye. Eve döndüm. Saatler geçmesine rağmen gelmiyordu. Endişelenmeye başladık. Gece 12'ye kadar gelir diye endişeyle bekledik fakat gelmiyordu. Babası çıkıp aramaya başladı. Yok bulamıyoruz... Gece bütün akrabaları aradım. Belki otobüse binip İstanbul veya Manisa'ya gider diye. Babası sabah altıda geldi. Bursa'yı dolaştığını, fakat bulamadığını söyledi. Ben polise bildirelim dedi. Babası kabul etmedi. "Polisi gördüğünde daha da çok korkabilir, iyice insanlardan uzaklaşır, şüpheleri daha çok artar" dedi.

Babası çok yorulmuş. Biraz dinlenip; "Tekrar aramalıyım, hava da iyice aydınlandı, belki bir parkta uyumuştur" dediğinden ben ağlamaya başladım. Çünkü üzerinde ince bir tişört vardı. Biz konuşup üzülürken kapı çaldı. Açtığımda Serdar elinde patates torbasıyla geldi. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandık. Bir şey sormadık. Biraz daha sakindi. Saatini kaybettiğini, zamanı bilemediğini, çok dolaşıp bir parkta sabaha kadar oturduğunu söyledi. Ben minibüsten inerken şaşkınlık ve çaresizlikten eve erken gelmesi için patates almasını söylemiştim, unutmamış almıştı.

Bir gün yine yatmıyordu. "Hadi bahçeye çıkalım" dedim. Çok geç te olsa cevap verdi ve "Gelmiyorum" dedi. "Yat saat çok geç" dediğimde, "Yatmıyorum, çünkü ben Amerika'lıyım. Benim annem babam Amerikalı ve şu an Amerika'da sabah. Annem babam yatmıyor, ben de yatmıyorum dediğinde ben donup kaldım. Korku ve şaşkınlıkla ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. Aklıma o anda gelen şey, onunla bir gün önce çarşıya çıkışımız, belki birşeyler yer diye bir lokantaya götürüşüm, yanımızdaki masada oturan turistlerin İngilizce konuşmalarıydı. Serdar onları dinliyordu. Yemeğini yemiyor, sürekli onlara bakıyordu. Oradan zorla kaldırdım. Anladım ki hastalığından dolayı etkilenmiş, kendini Amerika'lı zannediyordu. O günden sonra kendini hep Amerika'lı zannediyordu ve bu saplantısı da uzun yıllar sürmüştü. ​
Orman Bölge Müdürlüğü nün her gün önünden geçiyorum Kocaman tam doğa harikası, huzur dolu. Olaylar demek bu kadar yakınımda yaşanmış. (Tabi ben doğmadan)
Aysel hanım ne kadar dirayetli ne kadar olgun kendin emin... Hayran kaldım.

Nihil
28-12-11, 16:12
sevcan...
Orman Bölge Müdürlüğü nün her gün önünden geçiyorum Kocaman tam doğa harikası, huzur dolu. Olaylar demek bu kadar yakınımda yaşanmış. (Tabi ben doğmadan)
Aysel hanım ne kadar dirayetli ne kadar olgun kendin emin... Hayran kaldım.
oğlunun şizofreni hastalığından sonra Dünya Şizofreni Derneği'ni kurmuş. Kendi çabalarıyla, gayretleriyle, koşturmasıyla. Önceden kendi imkanları ile yalnızca haftada bir gün çarşamba günleri açıkmış açıkmış dernek,kadıköy,deymiş ilk açıldığında. sonra belediye'nin desteği de olunca dernek genişlemiş, Tuzla'da üç dört katlı binada, okul gibi sınıfları var, öğretmenleri var. şimdi haftanın 6 günü açık, sabahtan 9 dan akşam 4e, 4buçuğa kadar açık. hafta sonu cumartesi günü kpss kursları var. tüm gün çay kahve ücretsiz. öğlen yemeği, servis belediye tarafından karşılanıyor. aylık 20 25 lira sembolik bir rakam ödüyor aileler, ödeyemeyecek durumdalar ise ödeme yapmadan da gelebiliyorlar.
Şizofreni hastalarına sosyal olma, birliktelik hissetme, uğraşıları olma imkanı tanınıyor. Halı dokuyorlar, resim odaları var, bir sürü kendi iç dünyalarını yansıttıkları resimler yapmışlar asmışlar duvarlara. Saz öğretmenleri var, gitar öğretmenleri keza. Sene başından sonra terapisyen, psikolog, yabancı dil kursu başlıyacakmış. Sonra folklor ekibi var, çay kahve sigara dinlenme odaları var, satranç oynuyorlar, orgları var, tintin çalıyorlar., veya kendi başlarına saz gitar çalıp beyin oyunlarından uzaklaşmaları sağlanıyor.. yazın toplu etkinlikler, piknik bahçe gezileri, yüzmeye gitme, açık hava gezmeleri,,
topluma sağlayamadıkları uyumu dernek de birbirlerinde buluyorlar.

sevcan...
29-12-11, 08:12
Nihil
oğlunun şizofreni hastalığından sonra Dünya Şizofreni Derneği'ni kurmuş. Kendi çabalarıyla, gayretleriyle, koşturmasıyla. Önceden kendi imkanları ile yalnızca haftada bir gün çarşamba günleri açıkmış açıkmış dernek,kadıköy,deymiş ilk açıldığında. sonra belediye'nin desteği de olunca dernek genişlemiş, Tuzla'da üç dört katlı binada, okul gibi sınıfları var, öğretmenleri var. şimdi haftanın 6 günü açık, sabahtan 9 dan akşam 4e, 4buçuğa kadar açık. hafta sonu cumartesi günü kpss kursları var. tüm gün çay kahve ücretsiz. öğlen yemeği, servis belediye tarafından karşılanıyor. aylık 20 25 lira sembolik bir rakam ödüyor aileler, ödeyemeyecek durumdalar ise ödeme yapmadan da gelebiliyorlar.
Şizofreni hastalarına sosyal olma, birliktelik hissetme, uğraşıları olma imkanı tanınıyor. Halı dokuyorlar, resim odaları var, bir sürü kendi iç dünyalarını yansıttıkları resimler yapmışlar asmışlar duvarlara. Saz öğretmenleri var, gitar öğretmenleri keza. Sene başından sonra terapisyen, psikolog, yabancı dil kursu başlıyacakmış. Sonra folklor ekibi var, çay kahve sigara dinlenme odaları var, satranç oynuyorlar, orgları var, tintin çalıyorlar., veya kendi başlarına saz gitar çalıp beyin oyunlarından uzaklaşmaları sağlanıyor.. yazın toplu etkinlikler, piknik bahçe gezileri, yüzmeye gitme, açık hava gezmeleri,,
topluma sağlayamadıkları uyumu dernek de birbirlerinde buluyorlar.
Bende internetten derneğin sitesine girdim canım :) çok güzel aktiviteler yapıyorlar. Folklör değin gibi resim, gezme vs. Sosyal olmaları için, çok güzel hastaların ilgileniyorlar, keşke Bursada da olsa Derneğin bir kolu. Hatta Almanya Hollanda gezmişler :) Sizde gidiyormusunuz Derneğe katılıyormusunuz faaliyetlere.

Nihil
29-12-11, 11:12
sevcan...
Bende internetten derneğin sitesine girdim canım :) çok güzel aktiviteler yapıyorlar. Folklör değin gibi resim, gezme vs. Sosyal olmaları için, çok güzel hastaların ilgileniyorlar, keşke Bursada da olsa Derneğin bir kolu. Hatta Almanya Hollanda gezmişler :) Sizde gidiyormusunuz Derneğe katılıyormusunuz faaliyetlere.
Evet, derneğin sitesi çok atıl kalmış, forumları da keza öyle. Halbuki bedensel engeli olan arkadaşların forumlarında güncel bilgilendirmelerine kadar aktif bilgiler mevcut, hareketli bir forum. Engelliler haftasında buluşma düzenlediler, İstanbul fuar merkezinde görme engeli olan, fiziksel engeli olan, ortopedik engeli olan... buluşup birliktelik düzenlediler.
Aslında şizofreni derneği, buluşmaların sürekli olmasını sağlıyor ama katılım çok yok. Düşünki İstanbul gibi bir ilde dernek de 20 kişi yok. Belki bilinmediği için, ki burada bahsetmemin sebeplerinden biri de okuyan arkadaşların ailesinde, yakınlarında veya uzaklarında şizofreni olan kişiler bilgi sahibi olsun. N'apmalıyım diyen arkadaşa böyle bir yer var, demek olsun. Tüm gün yalnız, odalarından dışarı çıkmayan, sabit noktaya bakarak gün geçiren ve hastalıkları artan hasta yakınlarına fikir olsun.bilgi olsun.

Hollanda gezisini bu sene de yapmayı planlıyorlar. Folklor grubuna katılan arkadaşları hollanda gezisi düzenleyecekler. Aysel Hanım başlarında olmak üzere yalnızca hastalara düzenlenen bir etkinlik, evvelki sene 9 gece 10 gün kalmışlar.
Bugün de senebaşı eğlencesi yapıyorlar, yeni sene ağacı süslemişler ama biz henüz gitmek için pek hazır değiliz galiba. Birkaç gün evvel doktora gidelim bahanesi ile kardeşimi derneğe ilk kez götürdüm. Eve geldikten sonra tüm gece uyumadı. Kimbilir neler düşündü, yanına gidip biraz konuşalım mı dediğimde hayır abla konuşmayalım dedi.
İnsan kendisinde kabul etmediğini başkasında görünce sinirlenirmiş. Hatırlamak istemediği kendisini görürmüş onda. kendisini görmek istemediği için de onu görmek istemezmiş.
Zaman geçmesi gerekiyor bu aşamayı atlatmak için. Şu sıra sesleri yoğun yoğun işitiyor, bekliyorum biraz zaman geçsin seslerden uzak olduğu
keyfi yerinde olduğu bir zaman konuşucam. Gönüllü gitmesine ikna etmem gerekli. Evden çıksın biraz. Tüm gün odasında, tüm gün. Uğraştığı, zihnini meşgul eden hiçbirşey yok. Normal insan için bile bu durum yıpratıcıyken onlar için hepten geriletici.
Bursa'da dernek var mı yok mu hiç bilgim yok ama, Ankara da İzmir de var, Bursa'da da olmalıdır diye düşünüyorum. bilgim olursa yazarım burada.

hersey_mumkun
29-12-11, 14:12
merakla 21. sayfayı bekliyorum nihil ...

Nihil
30-12-11, 06:12
-21-

İKİNCİ DEFA HASTANEYE YATIŞ

İkna ederek doktoruna götürdüm. Doktoruna son durumunu anlattığımda "hastaneye yatıralım" dedi. O an hem sevindim, hem de çok üzüldüm. Sevinmiştim, oğlum iyileşir diye. Çünkü o ana kadar hastalığı geçer diye düşünüp, çırpmıyordum. O an iyice anlamıştım, oğlum gerçekten çok hastaydı. Ne kadar uğraşsam da başaramayacağım kadar hastaydı. Doktoru, "Serdar seni biraz hastanemizde misafir edelim, ne dersin?" dediğinde, kabul etti.

O gün yatırdık. Hastaneye yatış, o yatış. Çok uzun yıllar alacaktı. Bu arada babası da kendisini iyice alkole kaptırmıştı. Sanki yaşadığımız bu sıkıntılar kabuslar yetmiyormuş gibi bir de alkol başımıza bir kara bulut gibi çökmüştü. Ben artık, hastane ve ev arasında mekik dokuyordum. Oğlumsa her gün daha kötüye gidiyordu. Artık eski sağlıklı oğlumuzu tamamen kaybettiğimizi iyice anlamıştım ve tarifi imkansız acı çekiyordum. Hastanenin koridorundaki taşlara imreniyordum. Keşke taş olarak dünyaya gelseydim. Ne yazık ki ben anneydim.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'nin profesörleri, doktorları ve tüm çalışanları ellerinden geleni fazlasıyla yapıyorlardı. Fakat benim oğlum, çok dirençli bir hasta idi. Hiçbir ilaca cevap vermiyordu. Çok zor günler ve aylar geçiriyorduk. Yoğun ilaç tedavisi görüyordu. Her gün çok sayıda iğne yapılıyordu. Bense artık eve gidemiyordum. Yanında refakatçi kalıyordum. Çok zor yıllardı. Allah'ım, bu bir kabustu! Hastahaneye ilk yattığı zamanlar her gün hemşire hanımlar ilaçlarını saatinde veriyorlardı. Biz içtiğini zannediyorduk. Bir gün ilacını camdan atarken gördüm. Hemşire hanımlara söyledim. O günden sonra hemşire hanım da ben de çok dikkat etmeye başladık. İlk zamanlar ilacı kabul etmiyordu, zamanla alıştı.

Bazen, keşke beni bu kötü rüyadan uyandırsalar, oğlum yine eskisi gibi okuldan gelince, daha içeriye girmeden "anne, ne pişirdin" dese diye hayal kuruyorum, "anne, dersim çok" demesini hiç unutamıyorum. Bir anda her şey o anda film şeridi gibi gözlerimin önünden kayıyordu. Ardahan'da o küçücük elleriyle kışın kızak yapardı. Kardeşini kızakla kaydırırdı. Küçükken kardeşini ne de güzel oyalardı. Onunla sürekli oyunlar oynar, ben evde olmadığım zamanlar nasıl da sahip çıkardı. Yine dördüncü sınıfta, öğretmeni sınıfta birkaç kişinin saçlarını kesmişti. Bunlardan biri de Serdar'dı. Eve geldiğinde çok üzülmüş, arkadaşlarının önünde mahcup olduğunu söylemişti. Ardahan çok soğuk olduğundan, üşütüp grip olur, hasta olur diye saçlarını kesmiyorduk. Bir an bunları düşünürken, çıldıracak gibi olurdum. Hastanede onun yaşadığı kabusları ben de yaşardım. Çok dirençliydi. O kadar ilaca, her gün yapılan iğnelere, serumlara rağmen yine de fazla bir iyileşme olmuyordu.

Nihil
30-12-11, 07:12
-22-

Hep hastaneden kaçmak, gitmek istiyordu. Birkaç kez kaçtı. Biz yakalayıp, geri getirdik. Bir defasında yine hastaneden kaçtı. Peşinden koştuk ama yetişemedik. Hemen bir minibüse binip onu takip ettik. Yetişip güçlükle hastaneye getirdik. Sürekli olarak kaçmayı düşünüyordu. Artık alışmıştım. Hergün odasındaki eşyalarını toplayıp, "eve gidelim" diye bana bağırıp; "neden gitmiyoruz, beni neden burada tutuyorsunuz" diye isyan ediyordu. Sağolsun doktorlar hemen yetişip, iğnesini yaptırıp, onu sakinleştiriyorlardı. Fakat birkaç saat sonra yine başlıyordu. Özellikle geceleri geç saatlerde "hastaneden gidelim" diye tuttururdu. Nöbetçi doktor, hemşire ve görevliler, onu ikna edemiyorduk. Şaşırıyordum ne yapacağımı...

Sürekli doktorlarına ve bana; "beni mahsus hastanede tutuyorsunuz, ben hasta değilim çıkarın beni. Ben Amerikalı'yım, bırakın gideyim" diyor, bağırıyordu. Bazen hastahanenin çıkış kapısında saatlerce bekliyor; "benim annem babam Amerika'dan beni almaya gelecek, uçak beni bekliyor, bırakın gideyim" diyordu. Zorla ikna edip odasına getiriyordum. Çok sıkıntılı dönemlerinde, kendisine ve çevresine zarar vermesin diye yatağına bağlanıyordu. Yine bir gün yatağa bağlanmıştı.
Sürekli aynı şeyler...
Kediler... Siyah cüppeli kel bir adam... Türbanlı bir bayan... Ruhlar cinler ve Amerikalı'yım...
Sürekli bu halisünasyonlarla uğraşıp, bağırıp çağırıyordu. Bana annesi olmadığımı, annesinin babasının Amerika'da oturduğunu, bizim kendisini onlardan çaldığımızı, annesine gitmek istediğini söylüyordu. Bana "annem değilsin"
diyen oğlumun yine de ara sıra anne demesine çok seviniyordum çünkü oğlumda hala anne sevgisi vardı ve bu benim için çok büyük bir umuttu.

Yine bir gün yatağına, bağlanmıştı. Birkaç saat sonra bana "anne, elimi çöz" diye sinirlenmeye başladı. Ben "çözemem"dedim.
"Çöz, yüzüm kaşınıyor" dedi. "ben kaşırım" dedim. Yalvarmaya başladı. "Çöz, bir sigara içeyim" dedi ve dayanamadım çözdüm.
Yüzünü kaşıyıp, bir sigara içtikten sonra kolunu uzatıp,
"beni bağla anne" dediğinde bir taş gibi kaskatı kesildim. Boğazımda hıçkırığım düğümlendi.
Yanında ağlayamadım. Sabırla elini bağladım. "Yavrum, bu nasıl zalim bir hastalıktı. Seni ne hale getirdi. Allah'ım, bana sabır ver" diye çıkıp salonda ağladım. Allah hiçbir anne ve babaya göstermesin. Çok zor. Yavrumun bu hali bana ölümden de acı geliyordu. Allah'ım... Biz ne hale geldik? Hiç aklımıza gelmeyen, hele Serdar'ıma hiç yakışmayan bir zalim hastalık, evimizin, hayatımızın tüm neşesini mutluluğunu nasıl da alıp götürmüştü.

Geceleri camdan, şehrin çok uzakta olan ışıklarına bakıp, "acaba eşim, yavrum ne yapıyorlar" diye çok endişelenir, üzülür, zaman zaman da özleyip, ağlardım. Sık sık eve telefon açıp, babası yavrumuzu sorduğunda iyi olduğunu söylerdim ki, üzülmesinler. Halbuki oğlumuz hiç de iyi değildi.
Sürekli halüsinasyonlarına inanıp, bazen çok kızıp, sinirlenirdi. Bazen doktorlarına "beni kurtarın ne olur" diye yalvarırdı. Zaman zaman kendini kaybediyordu. Kafasındaki seslere dayanamıyordu. Bana sürekli,
"anne söyle, bu sesler ne? Kim, kim benim içimde konuşuyor? Söyle!" diye bağırıyordu. Çok yoğun sıkıntı içinde idi. Sürekli; "duymuyor musun benim içimde konuşanı? Bak burnumdan da konuşuyorlar" diye bütün gün bana bağırıp, soruyordu. "Hayır sen yalan söylemiyorsun, sen çok haklısın. Sana beynin yalan söylüyor. Çünkü beyninde rahatsızlık var. Fakat sen iyi olacaksın". Sürekli bunu söylüyordum belki onu ikna edebilirim diye düşünüyordum. Ben bunları söyleyince daha da çok sinirlenip; "seni duymuyorum, söylediklerini anlamıyorum" diyerek bana saldırıyordu.

Bazen, "anne benim içimdekileri, beynimdekileri kov, çabuk kov gitsin, bak burnumdan da konuşuyorlar dinle anne, burnumda konuşanları dinle duymuyor musun" diyordu.
Bazen yalvarırdı, bazen çok sinirli bağırır "anne sesleri kov benden gitsinler, çok korkuyorum" derdi.
Bazen de yapılan iğnelerin etkisiyle biraz rahatlardı. O zaman da "ben iyi olamam, bu hastalığın ilacı yok" diye zaman zaman ağlıyordu.
Bazen beynim yanıyor anne başım fırın gibi dediğinde başını soğuk suyla yıkardım, biraz rahatlardı. Sürekli "ben sizin evladınızım, bana acımıyor musunuz? Kurtarın beni" diye bağırıyordu.
Kolunu uzatıyor: "Kolumu kesin, ayağımı kesin yeter ki beni bu seslerden kurtarın!" diyordu.
Zaman zaman da dalıp dalıp gidiyordu.

Nihil
30-12-11, 16:12
-23-

Bazen sanki karşısında biri varmış gibi konuşup, çok değişik bir ses tonuyla gülüyordu. Zaman zaman birden öfkeyle bir bağırıyordu ki, neye uğradığımızı şaşırıyorduk. Ben de de panik atak başlamıştı. Yerinden kıpırdarsa, ben aniden çok korkuyordum. Yanımda bir başkası yükses sesle konuşsa, öksürse çok korkuyordum. O sinirlenince elim ayağıma dolaşıyordu. Ne isterse hemen yetiştirmeye çalışıyordum. Neyi nereye koyduğumu hemen unutuyordum. Fakat kendime hep hakim oluyordum. Soğukkanlılığımı muhafaza etmeye çalışıyordum. Kendimi bırakırsam veya ona sabır göstermezsem daha da hasta olur diye düşünüyordum.

Bir gün iğnesi yapılmıştı, biraz rahatlamıştı. Ben başını okşarken elimle ensesini tuttum aniden bağırdı: "Ensemi tutma, cinler oradan beynime giriyor" dediğinde çok şaşırdım. O hastalığından böyle hissediyordu. Kafasındaki sesleri farklı algılıyordu. Zaman zaman "almıyorum senin kızını, almıyorum git başımdan giiiit" diye bağırıyordu. Ben "kime git diyorsun' diye sorduğumda, "siyah cübbeli kel bir adam benim kızımı al" diyor dediğinde şaşırdım.
Aniden kafasını duvarlara vuruyor, parmaklarını duvardaki elektrik prizine tutuyordu. "yapma" dediğimde "kafamdaki sesleri öldürmeye çalışıyorum" diyordu. Yine bir gün çok şiddetli atak yaşıyordu. Doktoru, iğne yaptırmak için ikna etmeye çalışıyordu, iğnesini yaptırmak istemiyordu. Çok kötü korku ve panik içerisindeydi. Bana bağırıp yalvarıyordu; "anne bana iğne yaptırma, doktor beni iğneyle öldürecek" diyordu. Doktor hanım, "tamam istemiyorsan yapmayalım, ama bak bir saattir iğneni yaptırmak için uğraşıyoruz, senin iyiliğin için, rahatlaman için; bak saat geç oldu, benim de evde bebeğim var, eve gitmem gerekiyor" dediğinde hemen; "tamam özür dilerim, yapın iğnemi" dedi. İki hasta bakıcı, ben, hemşire hanım, Serdar'ı ikna edememiştik. Doktor hanımın bebeğini duyunca ikna olmuştu. Doktor hanım Serdar'ın iyilikle yola geldiğini, şiddetten hoşlanmadığını söyledi. Haklıydı. Serdar hep iyilikle yola gelirdi. Sık sık doktorların odasına girip, "benim ne hastalığım var, neden beni çıkarmıyorsunuz, söyleyin" veya "beni siz hasta ettiniz, hasta olmam için beni burada tutuyorsunuz" gibi saçma sapan sözler söyleyip bağırırdı. Biraz sonra gidip özür dilerdi. Bunu her gün defalarca tekrarlardı. Sağolsun doktorlar oğluma çok sabır ve sevgi gösteriyorlardı. Zaman zaman hemşireleri bana şikayet ediyordu. Geceleri ona zarar verdiklerini söylediğinde, böyle bir şey olamayacağını, sürekli kendisinin yanında olduğumu söylediğimde; "anne hayır sen görmüyorsun, hemşirelerin cinleri, ruhları geliyor" diye tuttururdu. Bazen insanların onu başbakan yapmak istediklerini, kafasındaki düşüncelerini çaldıklarını söyleyip çok kötü korku yaşıyordu. Bunun gibi saçma sapan şeyler... Oğlum ne kadar da korkunç halüsinasyonlar içinde kıvranıyordu. Anlattıkları bizim için saçmaydı, fakat onun beynindeki gerçekleriydi. Ben kendi doğrularımı ona kabul ettirmeye çalışmıyordum. Zorlasaydım bana da güvenmeyecekti. Hafta sonları eve geldiğimizde korkuyor diye babası onun odasında yatıyordu. Bir müddet sonra, babasından da şüphelenmeye başladı. "Babam uyurken beni öldürecek" dediğinde babası da ben de çok üzüldük, ama biliyorduk ki ölüm korkusu oğlumuzun hastalık saplantılarındandı.

Evde olduğu zamanlarda, sanrıları, hezayanları artınca, "çabuk beni hastaneye götürün" diye bağırmaya başlardı. Çaresiz geceleri alıp götürürdük. Defalarca sabah taburcu olup gece hastaneye geri dönmüşüzdür.

Allah insanı çaresiz bırakmasın çaresizlik çok zor. Tek istediğim şey, çok yüksek dağların tepesine çıkıp haykırarak, bağırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında hiç ağlamıyordum. Sürekli ona polyanacılık oynuyordum. Morali iyice bozulmasın diye. Göz yaşlarım içime akıp kuruyordu, sanki artık yaşamanın benim için bir anlamı kalmamıştı. Sadece oğlumun iyileşmesini düşündükçe yaşamak istiyordum. Hayat devam ediyordu, güneş yine doğuyordu, yine akşam oluyordu ama benim için bir anlamı yoktu. Zaman mevhumunu kaybetmiştim. Evladımın hastalığı beynimde sabitlenmişti. O çaresizlik içinde kıvranırken, ben dünyada yaşadığımı unutuyordum. Demek ki insan acı çekmeyle ölmüyordu; aksine acılar beni daha çok güçlendirmişti. Hep dua ederdim. "Evladım iyileşsin Allah'ım benim canımı al" diye.

Nihil
30-12-11, 16:12
-24-

Ben iki evladımı kara toprağa zamansız vermiştim. Dayanmıştım fakat bu acılar çok derinden yaralamıştı beni. Evladım toprakta değil yanımdaydı, fakat benden çok uzaktaydı. Ulaşılması çok çok, zor olan bir yerlerdeydi. Ben gece gündüz hep ona ulaşmaya, yetişmeye çalışıyor fakat yetişemiyordum. Yine de bir gün evladıma kavuşacağımı biliyordum. Bir gün oğlum bize dönecekti. Sürekli "ne olur Serdar dön bize pes etme hastalığa" dediğimde zaman zaman "tamam" diyor, bazen de beni ne yazık ki hiç duymuyordu. Sık sık ellerini tutup "başaracağız korkma oğlum, ne olur dayan" derdim. Hep cesaret veriyor, sabretmesini sağlamaya çalışıyordum. Bazen 'Eyüp Peygamber' aklıma gelirdi. Hz. Eyüp yedi yıl hastalığına sabretmiş, peygamberlik mertebesine ulaşmıştı. Dualarımda "Allah'ım Serdar'ıma da Eyüp peygamberin sabrını nasip et, dayanma gücü ver, ızdırabı çok, yardım et Allah'ım" diye gece gündüz dua ediyordum. Hala da ediyorum. Bazen derinlere dalıp çocukluğumu ve ailemi düşünüyorum. Sarıkamış'ın orman kokan havasını, kışını ne kadar özlüyordum. Ailemi, yakınlarımı çok özlüyordum. Ne yazık ki hepsini çok zamansız kaybettim, sadece anıları kaldı. Benim ilk torun olmam, ailemin tek kızı olmam bana hep avantaj sağlamıştır. Annemin babamın ilk çocuğuydum, biraz da nazlı büyütülmüştüm. Ne yazık ki tüm sevdiklerim bu fani dünyayı terk etmişlerdi. Acılarımı üzüntülerimi paylaşacak, bana destek olacak hiçbir büyüğüm kalmadı. Keşke annem veya babam sağ olsalardı, onların manevi destekleri belki beni biraz rahatlatırdı. İnsanların her yaşta nasihate ve desteğe ihtiyaçları olduğu kanısındayım. Yine de eşimin desteğiyle dayanma gücü buluyorum. Bu hastalıkta aile birliği ve desteği çok önemli. Aile bağı güçlü olunca insan bir çok güçlüğün üstesinden geliyor. Allah'ım bu hastalığı verdiğin kulunu sahipsiz ve yoksul etmesin, işte o zaman çok zor bir yaşam olur.

BİZDEN ÇOK UZAKTA

Oğlum bazen bizden sanki çok uzaklarda, bazen bizim yanımızda oluyordu. "Allah'ım ne olur oğlumuz bize dönsün" diye yalvarırdım. Sanki yavrum bir girdap içinde dönüp duruyordu. Çok dalgındı. Sürekli içinden kendi kendine konuşup gülüyordu. Ben kafasını sallayıp gülmelerinden oğlumun, yine bizden, gerçek dünyadan çok uzakta olduğunu anlar kahrolurdum.

Eskiden olduğu gibi, "Serdar dediğimde "efendim anne" demesini, yavrumun eski halini ne kadar da özlemiştim. Ama o bizden çok çok uzaktaydı. Ne kadar koşsam da yetişemeyeceğim uzaklıktaydı. Bazen kendine gelirdi. Bir gün yapılan iğnenin etkisiyle biraz sakinleşti. Bana, "Anne, ben yaşayan bir ölüyüm" demişti. Bunu hiç unutamam. Nedense, banyoya elini yüzünü yıkamaya bile gitse banyoda çok fena oluyordu, kafasındaki seslere durmadan bağırıyordu. Onun bağırmalarına sağ olsun doktorlar koşarak gelirdi. O kadar yoğun sıkıntılarına, ağır hastalığına rağmen banyosunu yapar traş olurdu. Tabii ki bağırıp çağırarak, sanki banyoda biri varmış gibi. Üstünde bir leke olsa hemen üzerini değiştirirdi. Bir gün doktor hanım "Serdar'ın özel bakımını siz mi yapıyorsunuz" dediğinde "hayır kendisi yapıyor" diye söylediğimde "çok ilginç" dedi çünkü genellikle bu hastalar öz bakımlarını yapamazlar. Fakat oğlum yapıyordu.

Bir gün hemşire hanım, "bugün evinize gidin biraz dinlenin, ben nöbetçiyim Serdar ile ilgilenirim" demişti. Akşam üzeri eve geldim. Ne göreyim? Küçük oğlum odasında acılar içinde kıvranıyordu. Hemen alıp Tıp Fakültesi'ne geri döndüm. Oğlumu acile götürdüğümde böbrek sancısı olduğunu ve böbreklerinde taş olduğunu söylediler. Tedavisini yaptılar ve eve gidip bol su içmesini önerdiler. Eve dönmeden önce hastanenin üst katında yatan Serdar'ıma uğradım. Hemşire hanım sakin olduğunu söyledi. Eve döndük. Yolda, "nedir bu başımıza gelen Allah'ım, sen sonunu hayır eyle" diyerek ağlamaya başladım. Ertesi gün, diğer oğlumla ilgilenmem gerektiğinden hastaneye gidemedim. Ama aklım Serdar'daydı. Gece saat onbir sıralarında çok kötü içim sıkıldı. Eşime beni hemen hastaneye götürmesini söyledim. Hemen yola çıktık. Yol her zamankinden daha uzun gelmişti bana. Sanki bitmek bilmiyordu. Hastaneye geldiğimizde, hemşire hanıma hemen "Serdar nasıl?" diye sordum, "iyi odasında uyuyor" dedi. Odasına koştum, odası karanlıktı. Sadece gece lambası yanıyordu. Kendisi yatakta oturuyordu. Işığı yakınca şok geçirdim, sol kolunu yataktan sarkıtmış, yer kanla kaplanmıştı. Babası neden yaptığını soruyor, fakat o hiç konuşmuyordu. Hemşire hanım hemen doktoru çağırdı. Doktoru da hemşire de çok şaşırmışlardı. Acile götürdük, bileğine dikiş attılar, odasına çıkardık. Rengi çok solgundu. Hiç sesini çıkarmıyordu.

Günler sonra sordum; "neden yaptın, neyle kestin bileklerini" diye? 'Kafasındaki seslerin' sürekli bileklerini kesmesini söylediğini ve dayanamayıp kestiğini söyledi ama neyle kestiğini söylemedi. Biz ne kadar kesici hiç birşey bulundurmazsakta o neyle kestiğini nereden bulduğunu bize söylemedi.

Nihil
30-12-11, 17:12
Şizofreni'yi tanımak, hastalık sürecine vakıf olmak yakınlarımızın tavırlarını bilinçli gözlemlememize yardımcı olur.
Hastalığı tanıma ve hasta yakınına verilen destek kitapçığını da eklemek isterim.

Şizofreni Hastalığını Tanıma Rehberi- I

Şizofreni nedir?

Şizofreni, kişilerin düşünce süreçlerinde rahatsızlıklara yol açan karmaşık bir hastalıktır.

Bu hastalık, kişilerde halüsinasyonlar, delüzyonlar, düzensiz düşünceler ve alışılmamış konuşma şekilleri veya beklenmedik davranışlara yol açabilir. Bu semptomlar,
hastalıktan etkilenmiş kişilerin diğer insanlarla ilişki kurmakta zorlanmalarına ve dış dünyadan kendilerini soyutlamalarına neden olmaktadır.

Şizofreni hastalarının gerçeklik algıları etraflarındaki diğer insanlardan inanılmaz derecede farklı olabilir. Başkaları tarafından duyulmayan sesler duyduklarını iddia edebilirler,
diğer insanların akıllarını okuduklarını, düşüncelerini kontrol ettiklerini veya kendilerine zarar vermek için entrikalar peşinde olduklarına inanabilirler.

Gördükleri ve duydukları halüsinasyonlar ve delüzyonlar, şizofreni hastalarının insanlardan korkmalarına, kafalarının karışmasına,
sinirli tavırlar sergilemelerine ve kendilerini hayattan soyutlamalarına neden olur. Hastalık nedeni ile çevresindekileri yanlış yorumlayıp, yanlış davranışlar sergileyebilirler.
Konuşmaları ve davranışları öylesine düzensiz ve garip hale gelir ki, etraflarındaki insanları endişelendirebilir ve korkutabilirler. Tedavisine düzenli olarak devam etmeyen
ve alkol / madde kullananlar için çevreye zarar verme durumu söz konusu olabilir.

Şizofreninin semptomları ile baş etmek özellikle aile bireyleri açısından son derece zor olabilir. Bireyin hastalanmadan önce ne kadar aktif ve hayat dolu biri olduğunu bilmek
ve hastalık sonrasında hayatının ne derecede bozulduğunu görmek hasta yakınlarına tarif edilemez bir üzüntü yaşatır.
Hastanın bambaşka bir insana dönüşmüş olması, hastalığını kabullenmiyor ve hatta yardım etmek isteyenlere direnç gösterebiliyor olması
hasta yakınlarını derinden etkilemektedir.

Şizofreni, tedavisi hekimin tavsiye ettiği şekilde ve düzenli olarak devam ettirildiğinde, semptomların azaltılması ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır.
Şizofreni tedavisinde, hastaların teşhis konulduğu andan itibaren tedavilerine devam etmesi son derece önemlidir ancak hastalığın doğası gereği
hastaların bu bilinçte olması beklenemeyebilir. Bu nedenle hasta yakınlarının tedavi sürecinde sorumluluk alması gerekmektedir.

Nihil
30-12-11, 18:12
Tanıma Rehberi II

Şizofreni Kimlerde Görülür ve Sebebi Nedir?


Şizofreni, her 100 kişiden 1 'inde görülen bir hastalıktır. Şizofreninin ilk belirtileri tipik olarak ergenlik veya genç yetişkinlikte ortaya çıkar. Erkeklerde ve kadınlarda görülme riski eşittir. Ancak genellikle erkeklerde 16-25 yaş arasında, kadınlarda 25-30 yaş arasında şizofreni semptomları görülmeye başlamaktadır.

Şizofreninin sebebi olarak tek bir etken öne sürülemez. Şizofreninin birbirini etkileyen bir çok sayıda farklı etkene dayalı olduğu düşünülmektedir. Bu etkenler; kalıtım, doğumda ya da doğuma yakın bir zamanda anne karnındaki bebeğin beyninde oluşan bir travma, sosyal izolasyon ve/veya stres olarak sıralanabilir.

Uzmanlara göre şizofreni, beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletişim anormallikleri ile ilişkilidir. Şizofreni hastalığında görülen pek çok belirti, beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan dopamin ve serotonin adı verilen iki ileti sisteminin düzensizliği ile ilişkilidir. Hastaların büyük bir kısmının tedavisinde, bu maddelerin miktarını düzenleyen antipsikotik ilaçlar kullanılmaktadır.

Şizofrenide Görülen Belirtiler Nelerdir?

Pozitif semptomlar

Sağlıklı bireylerde görülmeyen, şizofreni hastalarında ortaya çıkan olgulardır.
• Halüsinasyonlar (varsam) (en yaygını olmayan sesler duymaktır)
• Delüzyonlar (sanrılar)
• Düşünme bozukluğu
• Ajitasyon

Negatif semptomlar
Sağlıklı bireylerin sahip olduğu, şizofreni hastalarında bozulmuş becerilerdir.
• Dürtü ya da girişimciliğin azalması
• Sosyal içe çekilme
• Hevesin/istencin azalması
• Duygusal olarak yanıt verememe (duygulanımda küntlük)
• Günlük etkinlikleri sürdürememe

Şizofreninin bu belirtileri genellikle zaman içinde değişkenlik gösterir. Belirtiler hastalığın yineleme (relaps) adı verilen dönemlerinde kötüleşir, düzelme (remisyon) adı verilen dönemlerinde iyileşme gösterirler. Az sayıda şizofreni hastası sadece bir psikotik atak geçirirken, çoğunluğu hayatları boyunca pek çok epizot yaşarlar. Kişiler bu ara dönemlerde nispeten normal şekilde hayatlarını sürdürürler, duygusal anlamda sağlıklı ve stabil bir tablo çizerler. Ancak kronik veya tekrarlayan tipte şizofreni hastalığa sahip kişiler uzun bir süre negatif belirtiler veya yetersizlikler ile başa çıkmak zorunda kalabilirler. Bu nedenle şizofreni hastalarının büyük bir kısmı uzun süreli ilaç tedavisine gerek duymaktadırlar.

Nihil
30-12-11, 18:12
Tanıma Rehberi III

Şizofreni Tanısı Almak

Tanı sonrası - duygular, sorular, endişeler ve korkular


Şizofreni tanısı alan hastaların ve hasta yakınlarının karmaşık duygular, endişeler ve korkular içinde olması, sorular sorma gereksinimi duyması son derece doğaldır.

Şizofreni, tedavisi olan ve tedavi için farklı seçeneklerinizin bulunduğu bir hastalıktır. Hastanız için gerekli olan tedavinin ne anlama geldiği hakkında kaygı duyabilir veya bu durumun sizin ve hastanızın günlük hayatınızı nasıl etkileyeceğini merak edebilirsiniz. Hastanızın hayatının bir daha eskisi gibi olmayacağı veya normal aktivitelerini sürdüremeyeceği düşüncesi ile korkabilirsiniz. Çevrenizdeki insanların konulan tanıya gösterecekleri olası tepkiler nedeniyle endişelendirebilirsiniz. Sizin ve hastanızın yaşadığı tüm bu endişeler ve korkular hekiminiz tarafından giderilecektir. Bu kitapçık tanı sonrası aklınıza gelebilecek olası soruların cevaplarını öğrenmeniz için sizlere yardımcı olmak üzere tasarlanmıştır.

Şizofreni, sizin ve hekiminizin hastanız için iş birliği yapması gereken bir tedavi sürecini zorunlu kılar. Hekiminiz tedavi sürecinde hastanız ile aşağıdaki konular üzerinde çalışacaktır.

• Hastanızın yaşadıkları ve gelecekte yaşamak istediği hayat hakkında konuşulması
• Hastanızın tedaviden beklentileri, tedavi hedeflerinin belirlenmesi ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağının tespiti
• Uzun dönem tedavi başarısının sağlanması ve belirtilerin kontrol altında tutulması için hastanıza en uygun tedavi seçeneğinin belirlenmesi
• Hastanızın durumunun ve tedavisinin düzenli olarak takip edilmesi, hastanızın durumu ile ilgili düzenli olarak bilgilendirilmeniz

Şizofreni hastaları hekim ile yaptıkları görüşmeler esnasında bazen iletişim kurmakta zorlanabilirler. Hekimin onayladığı zamanlarda hasta yakınlarının görüşme sırasında hastanın yanında bulunması, hastanın daha kolay iletişime geçmesini sağlayabilir. Bu nedenle, hastanızın tıbbi geçmişi hakkında bilgi sahibi olmanız, varsa daha önce kullandığı ilaçları bilmeniz hekime yardımcı olabilir.


Şizofreni Nasıl Tedavi Edilir?

Şizofreniyi kalıcı olarak tedavi etmek mümkün değildir. Ancak, belirtileri kontrol altına alarak ve hastaların daha iyi bir hayat sürmesini sağlamak için çeşitli tedaviler mevcuttur.

Tedavinin Amaçları

Hastanızın kendisi için uygun görülen tedaviyi sahiplenmesi için geleceğe dair bir takım hedeflerinin olması ve bu hedeflere ulaşabilmek için tedaviye ihtiyaç duyduğuna inanması gerekir. Hekiminiz öncelikle hastanız için kısa ve uzun dönem hedefler belirleyecek ve hastayı bu hedeflere ulaşması için tedavi süresince destekleyecektir.

Tedavi için kısa ve uzun dönem olası hedefler
• Semptomları iyileştirmek ya da ortadan kaldırmak
• Hastaneye yatırılmayı önlemek ya da azaltmak
• Yineleme (relaps) oluşumunu engellemek
• Yan etkilerden kurtulmak ya da en az düzeyde yan etki yaşamak
• Normal günlük aktiviteleri (iş, eğitim, kendi başına yaşamak, sosyal ilişkiler gibi) devam ettirebilir hale getirmek
• Belirtilerin hayat üzerinde artık olumsuz bir etkisinin bulunmadığı düzelme (remisyon) dönemine ulaşmak ve o düzeyde kalabilmek.

Hastanızın hedeflerine ulaşması ve ulaştığı hedeflerini sürdürebilmesi için ilaç tedavisi kadar sizin desteğinize de ihtiyacı olduğunu unutmamalısınız. Şizofreni ilaçları ne kadar etkili olursa olsun, düzenli ve hekim tarafından tavsiye edildiği şekilde kullanılmadığı sürece hastalarınıza hiçbir faydası olmayacaktır. Hastanıza verebileceğiniz en büyük destek, ilaçlarını düzenli ve sürekli kullanmasını sağlamak ve belirli aralıklar ile hekimine kontrol olmaya gitmesi için olanak yaratmaktır.
Hekiminiz hastanızın tedavisi ile ilgili ve gelecekteki öncelikleri açısından kendi kararlarını verebilmesini sağlayacak tüm bilgiyi dikkatli bir şekilde sunacaktır. Hastanızı hastalığı ve tedavisi ile ilgili sorular sorması konusunda cesaretlendirecek, tedavisi ile ilgili kendisinin de sorumluluk almasını teşvik edecektir. Ancak şizofreni hastalarının pek çoğunun hasta olduklarını kabul etmiyor olmaları, siz hasta yakınlarının tedavi sürecinde önemli bir rol oynaması gerekliliğini doğurmaktadır. Bu nedenle, hekim hastanız için en uygun tedaviyi tespit ederken, hastanızın durumu ve tedavisi ile ilgili bütün önemli süreçleri sizinle de paylaşacak ve tedavinin devamlılığına destek olabilmeniz için sizin koşullarınızı ve ihtiyaçlarınızı da göz önünde bulunduracaktır. Hastanızı tedavi eden hekim ile iş birliği içinde çalışmalı, hastanızın durumunu takip ediyor olmalı ve mevcut tedavi seçeneklerini hakkında bilgi sahibi olmalısınız.

Nihil
30-12-11, 18:12
Tanıma Rehberi IV

Tedavi Yaklaşımları

A. İlaç Tedavisi


Eski İlaçlar
Şizofreni tedavisindeki ilk etkili ilaçlar 1950'lerin ortalarında geliştirilmiştir. Bu ilaçlar, şizofreninin pozitif belirtilerini tedavi etmede başarılıdırlar ve hastaların hastaneye yatışını azaltmaktadırlar. Ancak, şizofreninin negatif belirtilerine karşı çok da etkili değildirler. Oysa negatif belirtiler, hastanın günlük hayatına devam edebilmesi ve sosyalleşebilmesi için kontrol altına alınması gereken son derece önemli belirtilerdir.

Yeni İlaçlar
Son on yılda şizofreni için geliştirilen ilaçlar daha etkili ve daha az yan etkisi olan ilaçlardır. Bu ilaçlar hem pozitif belirtilerin (halüsinasyonlar, delüzyonlar) hem de negatif belirtilerin (motivasyon düşüklüğü, duygulanımda küntlük, sosyal içe çekilme) tedavisinde kullanılabilir.
Bu ilaçların hap formunda olanları, solüsyon formda olanları, kısa veya uzun etkili enjeksiyon formda olanları bulunmaktadır.

Yan etkiler
Tüm diğer ilaçlarda olduğu gibi şizofreni tedavisinde kullanılan antipsikotik ilaçların da tedavi edici etkilerinin yanı sıra istenmeyen bazı etkileri de olabilmektedir. Daha eski ilaçlar özellikle EPS (ekstrapiramidal semptomlar) adı verilen kas spazmları ve gerginliği, titreme ve yerinde duramama gibi hareket sorunlarına neden olmaktadır. Hastaların bu hareket bozuklukları ile savaşabilmek için ek ilaçlar almaları gerekebilir. Özellikle eski ilaçların uzun dönem kullanılması durumunda ağız ve yüz bölgesinde görülen istemsiz hareketler oluşmaktadır ve bu istemsiz hareketlerin bazen tedavisi mümkün olmamaktadır.

Bu geri dönüşümü neredeyse mümkün olmayan yan etkilerin ortaya çıkma ihtimali yeni ilaçlar ile çok daha düşüktür. Yeni ilaçların bazıları kişilerin kilo almasına veya cinsel uyarılmada güçlük yaşamasına sebep olabilmektedir. Ancak bu yan etkiler nedeniyle ilaçlarını kesen şizofreni hastalarının şizofreni belirtileri ağırlaşmaktadır. Bu nedenle hastaların herhangi bir yan etki nedeniyle tedaviyi bırakmaya ya da dozunu değiştirmeye karar vermeleri kesinlikle doğru değildir. Hastalar kendilerini zorlayan bu yan etkileri hekimlerine bildirerek, hekimin alternatif bir tedavi seçeneği sunmasını istemelidirler. Hasta yakınlarının desteği bu noktada son derece önemlidir.

Bazı hastalar bu yan etkilerin hiçbiri ile karşılaşmadan tedavilerini başarı ile sürdürebilmektedirler. Bazı hastalarda ise yan etkiler sadece 2-3 hafta, hastanın vücudu ilaca alışana kadar sürmektedir. Bu süre boyunca hastanın tedaviyi kesinlikle bırakmaması gerekmektedir.

İlaç Tedavisine İlişkin Ön Yargılar
Hastalar ve hasta yakınları bazen şizofreniyi tedavi etmek için kullanılan antipsikotik ilaçlar hakkında kaygılanırlar. Kimi hasta ve hasta yakını yan etkiler hakkında endişelenirken, kimileri de bu tür ilaçların bağımlılığa yol açacağı konusunda telaşlanabilirler. Oysa, antipsikotik ilaçların bağımlılık yapma özelliği yoktur.

Antipsikotik ilaçlar hakkındaki diğer bir yanlış inanış, zihni kontrol eden kimyasal bir deli gömleği olarak çalıştıklarıdır. Eğer uygun dozda kullanılırlarsa, antipsikotik ilaçlar kişilerin özgür iradelerini ellerinden almaz. Bu ilaçların bazıları yatıştırıcı olabilir, ancak bu etkiye sakinleştirilmesi gereken bazı şizofreni hastalarının tedavilerinin başlangıcında ihtiyaç duyulmaktadır. Bilmeniz gereken, bu ilaçların faydasının yatıştırıcı etkilerine dayanmamasıdır. Bu ilaçlar, halüsinasyonları, delüzyonları ve ajitasyonu kontrol altına alma özelliği ile etkilerini göstermektedirler. Bu etkileri sayesinde, antipsikotik ilaçlar er ya da geç şizofreni hastasının çevresinde olan biteni daha doğru yorumlamasını ve insanlarla iletişim kurmasını sağlamaktadır.

Tedaviyi yarıda kesmenin sonuçları
Şizofreni ilaçlarını, hastaların semptomları ağırlaştığı zamanlarda (yineleme/relaps dönemi) kullanılarak hastayı iyileştiren ilaçlar olarak kullanmak son derece büyük bir hatadır. Şizofreni tedavisindeki en kritik başarı faktörü hastaların ilaçlarını hekimin tavsiye ettiği dozlarda ve kesinlikle ara vermeden kullanmasıdır. Hastanın durumu ne kadar iyi olursa olsun, ilaçlarını almayı bıraktığında hastalık daha ağır bir şekilde yeniden ortaya çıkacaktır. Hastanın geçirdiği her atak, hastanın durumunu daha da tedavi edilemez hale getirmektedir. Bu nedenle hastanız kendini iyi hissederken, iyileşmeyi sürdürebilmek için ilaçlarınızı almayı kesmemelidir. Genellikle, hastaların antipsikotik ilaçları oldukça uzun bir süre, bazen de tüm hayatları boyunca almaları gerekmektedir. Hastalığın yinelemesinin (relaps) en önemli sebebi ilaç alımının kesilmesidir. Hastalarınızın relaps dönemine girmelerini engellemek için ilaçlarını düzenli olarak kullanmalarına yardımcı olmanız gerekmektedir.

Elbette ki ilaçların düzenli kullanımı hastalar için olduğu kadar hasta yakınları için de başarılması zor bir durum olabilir. Ancak tedavisini kestiği zaman hastanızın neler yaşayacağını düşündüğünüzde bunun ne kadar önemli olduğunu anlayabilirsiniz. Yineleme (relaps) esnasında, hastalar iyice içlerine kapanırlar ve etraflarındaki kişilerin olup biteni anlamaktan aciz olduklarını düşünürler. Kişilerin gerçek ile kendi,gerçekleri arasındaki ayrım becerisi de azalabilir. Bazı hastalar bu dönemde.hastalanmaya başladıklarını anlarlar, ancak her zaman bu konuda bir şey yapamayabilirler. Hasta yakınları hastalarını yakından gözlemleyerek relaps ile ilgili sinyalleri almaya başladıklarında hemen harekete geçmelidirler. Bu sinyallerin en belirginleri; hastanın daha az uyuması, daha az yemek yemesi, uyanamamasi veya konsantrasyonunun düşmesidir. Eğer bu semptomlara erken müdahale edilirse, kişinin daha çabuk iyileşmesi ve hayatına devam etmesi sağlanabilir.

B. Psikososyal Tedaviler

Antipsikotik ilaçlar ile tedavi şizofreninin psikotik semptomlarını hafifletmede oldukça önemlidir. Ancak, hastalık kişinin hayatında ve davranışlarında başka etkilere de yol açabilir. Şizofreni hastalarının pek çoğu nispeten psikotik semptomlar göstermezken bile, etraflarındaki kişilerle iletişim kurmak, karar vermek, motivasyon, öz bakım, ilişki kurmak ve sürdürmek gibi günlük hayat becerilerinde büyük zorluklar yaşamaktadırlar. Şizofreninin genellikle kişilerin bağımsız sosyal beceriler geliştirdikleri erken yetişkinlik döneminde ortaya çıkması, hayatlarının bu alanlarını etkilemektedir.

Psikososyal terapiler, ilaç tedavisinin yerine geçmemekle birlikte, psikolojik ve sosyal açıdan kişinin hastalığını idare edebilmesine yardımcı olabilir. Bu tür tedaviler kişilerin kendileri, diğer kişiler ve olup bitenler hakkında daha doğru düşünmelerini sağlayarak hastalığın günlük hayatın üzerindeki etkisini azaltır. Psikososyal terapilerin pek çok değişik şekli mevcuttur ve çoğunun yaklaşımı kognitif/davranışsal yöndedir. Bunun anlamı, bu tür terapilerin kişinin normal bir şekilde düşünmesi ve davranması için onu desteklemek amacıyla yapıldığı, hastaların sosyal olarak işlev görebilme becerilerini geliştirmeye odaklandığı anlamına gelmektedir. Psikososyal terapi psikologlar tarafından tarafından birebir, grup ortamında, tüm aile ile veya eğitimler vasıtasıyla yapılmaktadır.

Rehabilitasyon
Pek çok hasta, problem çözme yeteneklerini geliştirmek, yaşam becerilerini kazanmak hatta tekrar işe girmek/okula başlamak için rehabilitasyon programlarından yardım alırlar. Hastaların iyileşme yolunda başka insanlarla ile tanışmasının büyük yardımı olabilir.

Psikoterapi
Psikoterapi, ilaç ve fiziksel yolların aksine duygusal ve ruhsal hastalıkların konuşma yoluyla tedavi edilmesidir. Hastaların bu yolla eğitimli bir kişi ile tecrübelerini paylaşması, kademeli olarak, kendilerini daha fazla anlamalarını ve yaşadıkları zorlukların üstesinden gelebilmek için yollar keşfetmelerini sağlayacaktır.

Bireysel Psikoterapi
Bireysel psikoterapi, hasta ile bir psikiyatrist arasında programlanmış düzenli görüşmelerden oluşmaktadır. Hekiminiz gerek duyuyorsa hastanızın durumu için en iyi terapi yaklaşımı ve bu yaklaşımın hastanın almakta olduğu diğer tedavilerin yanında nasıl uygulanacağını sizinle paylaşacaktır.

Bilişsel (kognitif) Davranışsal Terapi
Bilişsel (kognitif) davranışsal terapi, hastaların kendilerini, dünyayı ve diğer kişileri nasıl gördükleri ve yaptıkları hareketlerin düşünce ve hislerini ne şekilde ifade edeceği hakkında düşünmelerine yardımcı olur. Bu terapi kişilerin düşündüklerini ve yaptıklarını değiştirmeye yardımcı olur, kendilerini daha iyi hissetmelerine yardım edebilir. Semptomlar ve sıkıntıların geçmişten gelen sebeplerine odaklanmak yerine, kişinin şu andaki zihin durumunu iyileştirmek için yollar arar.

Nihil
30-12-11, 18:12
Tanıma Rehberi V

Hastanıza Nasıl Yardım Edebilirsiniz?

Şizofreni, hastaların psikolojisinde büyük değişiklikler yaratmasının yanı sıra hastaların fiziksel sağlıklarını da ciddi derecede etkiler.

Hayat tarzındaki en sık karşılaşılan değişim sigara içmeye başlamak ya da daha fazla sigara içmek olarak kendini gösterir. Bu alışkanlık kardiyovasküler rahatsızlıklar, solunum hastalıkları gibi fiziksel sağlık sorunlarında genel bir artışa yol açabilir. Bu sorunlar, yüksek derecede alkol tüketimi, uyuşturucu kullanımı, kötü beslenme ve yeterli egzersiz yapmama, kendine yeterli derecede bakmama, kişisel hijyene dikkat etmeme ve barınma koşullarının kötü olması ile daha da kötüye gidebilir.

Hayat tarzındaki bu değişimler ve kullanılan ilaçların yan etkileri kilo alımına yol açarak obezite problemini doğurabilir. Şişmanlık, kalp hastalıkları veya diyabet riskinin artmasına neden olur. Bu yüzden şizofreni hastalarının yıllık olarak genel kontrolden geçmesi gerekmektedir. Şizofreni hastaları gerekirse bir diyetisyenden yardım almalıdır.

Hastalar fiziksel sağlıkları ile ilgilerini kısmen ya da tamamen kesebilirler. Bu nedenle, yakınları hastanın tedavisine devam etmesini sağlarken, fiziksel sağlıkları ile ilgilenmelidir.


Formda Kalmak
Hastanız ruh sağlığında sorunlar yaşarken, kendisine bakması oldukça güç olabilir. Enerji düşüklüğü ve motivasyon kaybı, fiziksel olarak kendisini ihmal etmesi ile sonuçlanabilir. Kötü beslenme alışkanlığı, sigara ve alkol kullanımının artması ve egzersiz yapmaması sağlığının daha da kötüye gitmesine neden olur. Hasta yakınlarının şizofreni hastalarını sağlıklı yaşamaya teşvik etmesi, beslenmelerine dikkat etmesi ve düzenli egzersize motive etmesi önemlidir. Egzersiz yapmak, ciğerler ve kalp için yararlıdır, kas ve kemiklerin güçlenmesine yardımcı olur. Antipsikotik ilaçların kilo alımı yan etkisini en aza indirgemek için iyi bir yoldur.

Fiziksel yararlarının yanı sıra egzersiz, hastaların duygu durumunda ve konsantrasyonlarında iyileşmeye yol açabilir, anksiyete ve stresi azaltabilir. Bunun yanısıra, hastaların kendine güvenini ve motivasyonunu artırabilir. Bir grup ile birlikte egzersiz yapmak, kişinin başkaları ile tanışmasını teşvik eder, sosyal izolasyonunu azaltır ve sosyal becerileri geliştirir. Egzersiz hastanızı zorlamayacak düzeyde ve eğlenceli olmalıdır. Hastanız herhangi bir egzersiz programına başlamadan önce hekiminize danışmanız gereklidir.

Cinsel Sağlık
Sağlıklı cinsel ilişki, hayatın önemli bir parçasıdır ve hayat kalitesinin bir ölçüsüdür. Ancak şizofreninin başlangıcından sonra, cinsel ilişkiler daha zor bir hale gelebilir. Şizofreninin doğası gereği veya antipsikotiklerin yan etkileri sonucunda cinsel işlev bozukluğu ve cinsel istekte azalma ortaya çıkabilir. Ancak bu durum hastaların ilaçlarını almayı kesmemeleri gereken bir yan etkidir. Utanç duygusunu yenerek, hekimleri ile bu konuyu paylaşmaları gerekir. Hekimler ilaç tedavisini kesmeden, bu konudaki olası terapötik seçenekleri göz önünde bulundurur.

Ebeveyn olmak isteyen anne adayları, şizofreni tedavisinde kullanılan bazı ilaçların hamilelik esnasında kullanıma uygun olmadıklarının ve emzirmede (laktasyonda) değişimlere yol açabileceklerinin farkında olmalıdır. Bu gibi hassas konularda da hastanızı desteklemeli, ebeveyn olmak gibi büyük bir sorumluluğun alınması ve uygulanması aşamasında, hastanızı hekimin bilgisi dahilinde karar -vermeye ikna etmeli ve hekimin tavsiyelerini yerine getirmesi konusunda yardımcı olmalısınız.

Bunun yanı sıra, şizofreninin akut belirtilerini yaşarken, bazı hastaların cinsel isteklerinin artması ya da karakterlerinin dışında cinsel istekler yaşamaları mümkün olabilmektedir. Bunun bir sonucu olarak, risk düzeyi yüksek cinsel davranışlar içerisine girmeleri ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmalarının riski artabilir. Hasta yakınlarının bu gibi durumlarda son derece dikkatli davranması, hatta hekimden tavsiye alması gerekmektedir.

Şizofreni hastaları çevreye duyarsız hale geldikleri için, cinsel olarak istemedikleri bir harekete karşı koymayı başaramayabilir. Cinsel taciz vakaları ciddiye alınmalı ve gerektiği şekilde rapor edilmelidir.

Düzenli İlaç Kullanımı
Şizofreninin doğası gereği bazı kişiler ilaç kullanmaları gerektiğini anlayamayabilirler ve reçetelenen ilaçları almayı reddedebilirler veya hoşlarına gitmeyen yan etkilerden dolayı ilaç almayı bırakabilirler. Hastalığın doğası ilaç almayı hatırlamayı ya da istemeyi imkansız hale getirebilir. Bu nedenle, hasta yakınlarının tedavi sürecine dahil olmaları ile pek çok açıdan paha biçilmez yardımları dokunabilir. Bunlara, hastanın ilaçlarını alıp almadığını kontrol etmek, hastalara ilaçlarını düzenli almalarının önemini hatırlatmak veya ilaçlarını almaktan vazgeçtiklerinde daha önce bırakmak istediklerinde ne tür sorunlar ile karşılaştıklarını hatırlatmaları yararlı olur.

Şizofreni hastasının hastaneden çıktıktan sonra tedaviye devam ettiğinden emin olmak da oldukça önemlidir. Tedaviyi yarıda kesen ya da tedavinin takibi için randevulara gitmeyen bir hastada genellikle psikotik belirtilerde artış yaşanır. Hastayı tedaviye devam etmesi için cesaretlendirmek ve tedavi sürecinde ona destek olmak gerçekten önemli bir sorumluluktur. Tedaviden kopan bazı şizofreni hastaları, o kadar kötü bir hal alır ki, kişiler yemek, giyinmek ve barınma gibi en temel ihtiyaçlarını dahi gideremez, evsiz kalabilir ya da onları hapse düşürecek durumlara bulaşabilirler.

Hastalardaki Davranış Bozuklukları ve Şizofreni Belirtilerine İlişkin Öneriler
Hastalığın başlangıç döneminde, hastanız garip veya net bir şekilde yanlış olan ifadelerde bulundukları zaman nasıl tepki vereceğinizi bilememeniz doğaldır. Şizofreni hastası birey için, garip inançlar ve halüsinasyonlar oldukça gerçekçidir. Hastanızla bu psikotik belirtilerin gerçekliğine ilişkin tartışmaya girmeyiniz. Kişinin delüzyonları ile aynı fikirde olmak yerine, bunları aynı şekilde görmediğinizi veya onun ifade ettiklerine katılmadığınızı söyleyebilirsiniz, ancak bunları hastanızın hemen kabullenmesini beklememelisiniz. Hastanızın inançlarını sorgulamamaya dikkat etmelisiniz. Bunu yapmak kendine olan güvenini sarsarak iyice içine kapanmasına yol açabilir.

Hastanızla ilgili ne zaman ne tür semptomların ortaya çıktığının, ne tür ilaçların hangi dozlarda kullanıldığının ve tedavilerin sonuçlarının ne şekilde olduğunun kaydını tutmanız son derece olumlu olabilir. Bu sayede semptomları ve geçirilen süreçleri tanıyarak, hastanızın yineleme (relaps) için verdiği erken uyarı sinyallerini fark edebilirsiniz. Bu şekilde, psikozun geri dönüşü erken olarak tespit edilebilir ve hekiminizin müdahalesi ile tam etkili bir yineleme (relaps) önlenebilir. Ayrıca, geçmişte hangi ilaçların işe yarayıp hangilerinin sorun yaratan yan etkilere sahip olduğunu bilerek, hekiminizin en iyi tedavi seçeneğine karar vermesine katkıda bulunabilirsiniz.

Nihil
30-12-11, 18:12
Rehber beş bölümdü. Dilerim ışık olucak niteliktedir.
Serdar'ın öyküsüne kaldığım yerden devam ediyorum;

-25-

VE TABURCU OLDU

Bir yıl sonra taburcu olmuştu. Hastaneden eve geldik. Yattığı dönemlerde arada bir hafta sonu izinli eve geliyorduk. Fakat çok sıkıntılı olduğu için hemen hastaneye geri dönüyorduk.

Evet. Bir yılın sonunda eve gelmiştik. Fakat hiç de iyi değildi. Yaklaşık üç saatte bir iğne yapılıyordu, ilaçlarını saatinde düzenli içiyordu. Hiç te iyileşme göstermiyordu. Doktorları bize kötüleşirse getirin demişlerdi. Kısa bir zaman sonra evde daha da kötüleşti. Çok hırçınlaştı. Bir dediğini iki etmiyorduk. Geceleri yatmıyordu. Sürekli bana sorular soruyordu. Birini cevaplamadan ötekine geçiyordu. Artık takıntılarından ne yapacağımızı şaşırmıştık. Sorularına verdiğim cevabı anlamazsa, bağırıp çağırıp gece babasını ve kardeşini uykudan uyandırırdı. Hep beraber oturup onu ikna etmeye çalışırdık. Tabi ki başarılı olamazdık, o yine bildiğini okurdu. Zaman zaman "anne seni dövmek geliyor içimden, beni ya bağla yahut iğne yap çabuk!" diye bağırırdı. O bağırdığı zaman benim ellerim titremeye başlardı. Ve böylece kısa bir süre sonra hastaneye geri döndük.

Hemen yatışını yaptılar. Artık hastane bizim ikinci evimiz olmuştu. Yine ilaçlar ayarlandı. Ama oğlumu hiç etkilemiyordu, ilaçlara istenilen cevabı vermiyordu. Bir gün doktor hanım bana, "oğlunuza bir ilaç vermek istiyoruz, belki bu ilaç iyi gelir. Fakat bu ilaç ülkemizde yok. Yurt dışından getirtebilir misiniz" dedi. Çok sevinmiştim. Hemen reçeteyi alıp eve geldim. Birkaç gün içinde yurt dışından getirtmiştik. Hemen ilaca başlandı. Yavaş yavaş iyiye gidiyordu. Biraz rahatlamıştı. Bir ay olmuştu kullanalı. Hafta sonu eve gelmiştik. Ertesi gün oğlum öksürmeye başladı. Ateşi vardı. Rengi çok solgundu. Endişelenip hemen hastaneye götürdüm. Doktorları hemen tahlillerini yaptılar. İlaç kan tablosunu bozmuştu, ilacı hemen kestiler. Oğlum mikrop kapmasın diye bir sürü önlem aldılar. Başka ilaç vermediler. Bu oğlumun iyiliği içindi. Artık başka ilaç içmediği için çok kötü alevlenmeler başlamıştı. O ilaç kan tablosunu bozduğu için bir daha o ilaçtan kesinlikle verilmemesini söylediler. O zaman doktorları haklıydılar.

Evet bu ümidim de sönmüştü. Oğlum şimdi çok kötü bir durumda idi. Alevlenmeleri çok şiddetliydi. Yine yatağına bağlanıyordu. Hareketsizlikten olsa gerek, "topuklarım ağrıyor" diye arada bir sızlanıyordu. Bense sürekli ayaklarının altına (topuklarına) pamuk koyuyordum. Böylece günler geçiyordu. Ve yine eski ilaçlarına başlandı, iğneler yine vuruluyordu. Yine bizden, dünyadan uzaklaşmaya başlamıştı. Her zamanki gibi yine yanından hiç mi hiç ayrılmıyordum. Artık bizimle hiç konuşmuyor, beni hiç duymuyordu. Kendi dünyasına kapanmıştı, sadece zaman zaman bağırıyordu. Bazen korkunç bir ses tonuyla kendi kendine gülüyordu. Saatlerce dalıp bir noktaya bakıp kendi kendine konuşuyordu zaman zaman. "Sizin söylediklerinizi yapmayacağım, sizin emirlerinizi dinlemiyorum" diye kafasındaki seslere bağırıp duruyordu. Bense çaresiz onun bu haykırıp çırpınmalarını içim kan ağlayarak bazen de korkarak sabırla dinleyip, onu üzmeden yatıştırmaya çalışıyordum.

Sürekli onunla konuşmaya çalışıyordum. Onun sevdiği ve hoşlanacağını bildiğim şeyleri, ona sürekli anlatıyor, onunla konuşmaya, onu konuşturmaya çalışıyordum. Bir gün bir hasta annesi odamıza gelip, "sen duvarlarla mı konuşuyorsun" dedi. Ben, "Hayır, yavrumla konuşuyorum" dedim. O anne bana, "Oğlun seni duymuyor ki. Hiç mi bıkmıyorsun" demişti. Ben yine "oğluma bir şeyler anlatıyorum" dedim. "Oğlum şimdi belki beni duymuyor ama bir gün "o beyin" uyanacak uykusundan, oğlum beni duyacak, konuşacak" deyip, ağlamaya başladım. Korkuyordum. Köksal'ım ve Hakan'ım gibi bu yavrum da ellerimi bırakıp beni terk edecek... Bunları düşündükçe oğluma daha çok destek olmaya çalışıyordum. Hep kafamda çareler arıyor fakat bulamıyordum. Allah'ım hiç kimseyi çaresiz bırakmasın çok çok zor...​

Nihil
30-12-11, 19:12
-26-

Yine yılmadan, usanmadan oğluma, dünyada olup bitenleri, gazetelerdeki haberleri, akrabaları sürekli anlatmaya çalışıyordum. O benimle hiç konuşmasa da, beni hiç duymasa da...
Bir anne olarak sürekli çare arıyordum. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Çevremdeki insanlar hacı hoca öneriyordu. Ben, isteksiz de olsa duyduklarıma gidiyordum. O maddi ve manevi sıkıntılı yıllarımızda, hemen hemen Türkiye'nin yarısını dolaşmıştık. 'hacı hoca' derken, 'biyoenerji', 'akapunktur', 'hipnoz', 'bitkisel ilaç', hepsini denemiştik.
Şimdi düşünüyorum, çaresizlik insanı nerelere sürüklüyor. Yazık! Para ve zaman kaybı. Başka da hiçbir şeye yaramıyor. Yine de en iyisi müsbet ilim, gerisi boş şeyler. Hastalığının ilk yıllarında yine çok yanlış bir şey yapmıştık.
Serdar'ı 'hoca'ya' götürmüştük 'hoca' bir tasa su koydu. Oğluma bir şeyler okuduktan sonra "suya bak bir şeyler görüyor musun" dedi. Zaten oğlum hastalığından dolayı halüsinasyon görüyordu. Serdar saçma sapan bir şeyler söyleyince, hoca "tamam" dedi "bunlar senin cinlerin". Hocanın bu saçma konuşması bizim on yılımıza maloldu.

Böylece Serdar on yıl boyunca ruhlara, cinlere inanıp bize de kendine de çok zor yıllar yaşattı. Ben kendimi bu yüzden affetmiyorum. İnşallah bu yazdıklarımı hasta yakınları okur da benim yaptığım yanlışları yapmazlar. Doktor ve ilaçtan başka şey düşünmesinler. Yine eş dost hacı hoca öneriyordu. Bir gün eşim haklı olarak isyan etti bana "Duayı kendin oku, sen Alllah'a yalvar, anasın, Allah senin duanı kabul eder. Kullardan mı medet, yardım umuyorsun. Allah ile arana elçi mi koyuyorsun?" demişti. Haklıydı. Ama çaresizlikten, her şeyden herkesten yardım bekliyor insan. Ben o zaman gökteki yıldızlara bile yalvarıyordum, belki sesimi duyarlar diye ama nafile sesim duyulmuyordu. Yine de sürekli dua ediyordum, hala da ediyorum çünkü duaya inanan bir insanım. Çaresizlik insanı hep bir umuttur diye bir takım arayışlar içine itiyor, istemeden bir takım yanlışlara yöneltiyor. Biz böylece yavaş yavaş yılları deviriyorduk. Alışması, kabullenmesi zor olsa bile...

Gerçeği ne kadar erken kabul ederse insan, o kadar daha mantıklı hareket ediyor. Birkaç ay sonra yine hastahaneden taburcu olmuştuk. Ama hiç iyi değildi. Çok mutsuz, sinirli, şüpheci ve kendi dünyasındaydı. Sanki yıllardır o kadar yoğun tedaviler oğluma yapılmamıştı. Hezeyanları aynen devam ediyordu. Uzun bir seyahate çıkmanın belki yararı olur diye düşündük. Amcası görevi nedeniyle 'Elazığ'ın maden' kazasındaydı. Oraya çok zor bir yolculukla gittik, ilk günler biraz rahattı. Birkaç gün sonra yine sıkıntıları başlamıştı ve anladım ki nereye götürsek götürelim maalesef, oğlum hastalığı nedeniyle pek te farkına varmıyordu. Yine şüphelenmeye, insanlardan uzaklaşmaya başlamıştı.

Eve döndük. Evde yine çok huzursuz. Malum takıntılar devam ediyor, ilaçlarını içiyordu. Yemeklerden şüpheleri azalmıştı, artık yemek yiyordu ama sofraya oturunca, ne yediğinin sanki farkında değildi. Çok ta sinirli oluyordu. Bazen ani bir hareketle sofrayı yerle bir ediyordu. Sürekli bir şeyler arıyordu. Ne aradığını sorduğumda kulaklarına şiş batırıp sesleri öldürmek istediğini söylerdi. Bense evde ne kadar kesici, delici alet varsa kaldırmıştım. Yine de onu en çok rahatsız eden tabii ki seslerdi. Bütün gün ruhlarla cinlerle uğraşıyordu. Kendine de bize de hayatı zehir ediyordu. Bir gün aniden balkona koştu, kendisini aşağıya atmak istedi. Ben sadece "Allah'ım Serdar!" diye bağırabildim. Ani bir hareketle geri dönüp bana baktı. Bense donup kalmıştım, vazgeçti. Balkona koştuğumda bana sarılarak ağlamaya başladı;
"Anne; kurtarın beni bu seslerden, bu hastalıktan, yaşamaktan bıktım. Ben dünyada yapayalnızım hiç arkadaşım yok, günlerim acıyla, şüpheyle, korkuyla geçiyor, yaşamak istemiyorum" dedi. Ne kadar zordu. Koca dünya oğluma da bize de dar olmuştu. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada oğlum yapayalnızdı. Ben de artık yaşamaktan bıkmıştım.

Bir gece çok şiddetli atak ve alevlenme geçiriyordu. Sabaha yakın uyudu. Bense çaresizlikten ne yapacağımı şaşırmış, evladımın çektiği ızdırabın belki bin katını çekiyordum. Bir anda kararımı verdim, intihar edecektim. Fakat Serdar'ımı arkamda bırakmayacaktım. Odasına girdiğimde yavrum bir melek gibi uyuyordu. Birden kendime gelmiştim. Yok Serdar'ımı bu ızdırabıyla bu dünyada bırakamazdım. Kendi hayatım benim için önemsizdi. Ama yavrumu annesiz çaresiz bırakamazdım. Hastaneye gittiğimizde doktoruna ağlayarak anlattım. Doktoru çok üzüldü, "sakın böyle bir şey yapma, Allah'tan ümit kesilmez" dedi. Sabredin belki bir gün bu hastalığın çaresi bulunur demişti. Bilim çok ilerledi, yeni ilaçlar çıkıyor sabredin demişti. Evet; 'yeni ilaçlar'... Bu kelime beni çok mutlu etmişti, yine ümit doğmuştu.​

yasmi_n
30-12-11, 20:12
Okudum hepsini okumaya da devam ediyorum.Bazen okurken birinin hayal gücü diyorum ama hayır gerçek yaşanmış ve hala bir yerlerde yaşayanlar var göğsümün ortasına kocaman bir yumru tıkanıp kalıyor...

Allah'ım büyüktür bu yolda olanlara önce sabır versin ve sağlıklarına kavuştursun...

Nihil
31-12-11, 15:12
Merhaba yasmi_n; kitap bittikten sonra, başka şizofreni ailelerinin, yakınlarının yaşadıklarını ve hala yaşıyor olduklarını da ilave edicem. Belki hastalığın bu kadar içinde olmasaydım yazılanları dışarıdan okuyor olsaydım inanmakta zorlanabilirdim. Bakırköy akıl hastanesi diyip geçtiğimizde, diyip geçiyor oluyoruz. Benzer üzüntüleri onkoloji hastanesinde, otistik çocukların tedavi merkezlerinde ve bilemediğim başka hastalıklar ile mücadele edenlerde yaşıyor. Birebir kardeşimde yaşadıktan sonra şizofreni ile ilgili bilgiyi, bilgileri daha da sahiplenir oldum. Öğrendikçe devamını istedim. Öğrendiklerimi neden ilk başta bilmiyordum dedim, keşke bilseydim de erken davransaydım, öyle söylemeseydim, hasta olduğunu anlasaydım farklı davranırdım dedim. Hala da diyorum.

Kadınlar kulubü'de paylaşmak istedim ki, belki biri, belki birileri, okudukları sayesinde erken farketmiş olur. Erken davranmış olur. Dernekten haberi olmayan, tüm gün evde ne yapacağını bilmeyen kişi de haberdar olur ve hem kendisi hem hastası için daha iyisi için bir adım olur okudukları.

Keza şizofreni hastaları için devlet desteğindende habersizdim. 2022 yasası adı altında üç ayda bir 1000 TL küsür maddi yardım yapılıyor. Akabinde evde bakım aylığı adı altında hastaya bakan kişiye bu yıl itibari ile ilk yarıda 632 TL, ikinci yarıda 675 TL gibi aylık maaş bağlanıyor. (evde bakım aylığı %80 oranında özür ve ağır özürlü ibaresi olan raporlular için geçerli. söylenene göre bu yıl yapılacak değişiklik ile %80 oranın olması yeterli olacak, ağır özürlü ibaresi aranmayacak.mış)

Belli bir yüzdenin üzerinde (%40) raporu olan kişilerin müracaatları değerlendirildikten sonra şartları uyanların maaşlarını bağlıyorlar.
Belediye'ye ait toplu taşımaları ücretsiz kullanabiliyor. Özürlü kimlik kartı çıkartanlar maçlara ücretsiz girebiliyor, hava yolu, kara yolu ve deniz yolu ulaşımlarında belli oranlarda indirimleri oluyor.

Bu imkanlardan yalnızca şizofreni hastaları değil, bedensel zihinsel mağduriyeti olup belli oranda özürlü raporu var olan herkes yararlanabiliyor.

Nihil
31-12-11, 16:12
-27-

OĞLUM ŞİZOFRENİ

Bu ümitle hastaneden eve döndük. Fakat yine süreli sorular soruyor, bazen dalıp dalıp gidiyor ve aniden bağırıp kafasındaki seslerle sanki kavga ediyordu. Artık oğlumun takıntılarını biliyordum. Hastalığını biliyordum. Onu nelerin çok rahatsız ettiğini biliyordum. Hezeyanlarını biliyordum. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Oğlumun malum takıntıları; kedileri, cinleri v.s. gibi bu takıntılarıyla bütün gün uğraşıyor, geceleri uyumuyor, sabaha kadar bizi de kendini de çok yıpratıyordu. Gece bile iğne yapıyorduk. Bir iki saat ancak uyuyordu. Onun için de, bizim için de günler, aylar çok sıkıntılı ve acıyla geçiyordu.

Bense artık yıllardır uykuyu unutmuştum. Bir gün rengi kıpkırmızı oldu. Ne olduğunu sordum. Nefesini tuttuğunu, kafasındaki sesleri; cinleri, ruhları öldürmek istediğini söyledi, ilaçlarını saatinde içmesine rağmen yavrum çaresizlikten ne yapacağını şaşırmıştı. Babasıyla düşündük, taşındık. Bir de başka yere götürelim dedik. Başka küçük bir ilde bulunan "Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi"ne götürmeye karar verdik ve götürdük.

Doktorlar hemen yatışını yaptılar. Oğlum bu sefer bize zorluk çıkarmadı. Ne yazık ki yıllar önce, o ilk hasta olduğunda, bu hastaneden korku ve panikle çıkardığım yavrumu bu kez kendi ellerimizle getirip yatırdık. Yıllar önce doktor bey, "çıkarmayın, tedavi olsun, sonra kendi ellerinizle getirirsiniz" demişti. Ne kadar da haklıydı.

O gün akşama kadar oğlumdan ayrılamadım. Bahçede oturduk. Ertesi gün doktoru bulup, durumu hakkında bilgi aldım. Doktoru, "sen oğlunun hastalığını ve ne kadar hasta olduğunu biliyor musun" dediğinde, "evet biliyorum, paranoid şizofren" dedim. Doktoru şaşırdı. Ben evladımın hastalığını ilk hastalandığı yıldan itibaren okuyarak, onu inceleyerek kendim öğrenmiştim. Oğlumu inceleyerek, kitaplar okuyarak, araştırıp sorarak... Okuduğum bir kitap bana her şeyi anlatıyordu. Kitaptaki anlatılanla oğlumun çektikleri aynıydı. Artık emindim oğlum 'şizofreni'di. O geceyi hiç unutmam. O anda sanki benim için 'kıyamet kopmuştu'. Ben ki ne acılara dayanmıştım ama bu acı dayanılacak gibi değildi. 'Serdar'ı' ne umutlarla büyütmüştüm. 'Köksal'ımın', 'Hakan'ımın' büyümesini görememiştim ama Serdar'ım üniversiteye kadar gelmişti. Fakat kadere bak.. Ne kadar acımasız tokat atmıştı yavruma... Hiçte hak etmediği halde... Eşime oğlumuzun ne yazık ki 'şizofreni' olduğunu söylediğimde bana gayet sakin bir halde "kim değil ki", "sen hastalığın adına, nasıl bir hastalık olduğuna değil, nasıl yardım edip ona yardımcı olacağına, nasıl tekrar hayata döndüreceğine bak" demişti. Onun bu sözleriyle bir anda kendime gelmiştim. Haklıydı. Eşime çok teşekkür ederim. Bana her zaman destek olmuş, yol göstermiştir.

Bunca yıl, sağolsun doktorlar bana oğlumun şizofren olduğunu hiç söylemediler. Herhalde çok üzülür, umutsuzluğa düşeriz diye. Haklıydılar ama ben biliyordum. Ancak böyle bir hastalık, melek gibi yavrumu bu hale getirebilirdi. Yatışının dördüncü günü erkenden hastaneye gittim. Saat dokuz civarıydı. Hemşireye oğlumu sordum. Elektroşok yapıldığını söyledi. Biraz dışarıda bekledim. Ve içeri girip oğlumun kaldığı yeri görmek istedim. Hemşire hanım şaşırdı. "Olmaz" dedi. "Neden" diye sordum. "Bu serviste çok ağır hastalar var" dedi. Ben "Neden? Onlar da insan değil mi? Benim yavrum da orada yatıyor. Oradakiler de insandır" diye ısrar edince içeriye girdim. Yavrum yatakta yatıyordu. Şok yapılmıştı. Yavrumun o badem gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendinde değildi. Ağzında kalın bir sargı bezi vardı ve çırpınıyordu. Gencecik bir hasta yavrumuzun yanına oturmuş, onu tutuyor, yataktan düşmesin diye bekliyordu. Bana, ses çıkarmamamı söyledi. "Oğlunuz şok oldu. Uyuyor. Ben de onu bekliyorum. Kalkarsa tansiyonu düşer. Yere düşmesin diye onu bekliyorum" dedi. Birazdan ağzındaki bezi alırız dediğinde çok duygulandım. Biraz sonra oğlum uyandı. Kaldığı yeri gördüm. Oradaki doktorlara, hemşirelere, hastalara ve tüm çalışanlara çok üzüldüm çünkü devletimizi yönetenlerin insana, insan sağlığına ve çalışanına ne kadar önem verdiği çok bariz bir şekilde belli oluyordu. Aslında devletimiz çok güçlü ve asil bir devlet ama şimdiye kadar bizi yönetenler de kabahat. Neyse oğlumu alıp bahçeye çıkardım. Bizim peşimizden o genç hasta geldi. Elinde bir dilim ekmek, üzerinde reçel vardı. "Teyze bunu oğlunuza yedirin. Şoktan sonra tatlı iyi gelir" dedi. işte böylece o çok ağır hasta denilen insanlarla çok iyi dost olduk. Her gün gittiğimde yanıma gelip, sohbet ederlerdi. Hemşire hanım bir gün, "siz çok cesursunuz" dedi. "Ben yıllardır burada görev yapmaktayım, bu servise kimse girmezdi, hasta yakınları bile kapıdan içeri girmezdi" dedi. Ben de "bu cesaretten değil insana olan sevgimden, buradakiler de insan, onlar bizden farklı değil, benim oğlum da burada tedavi görüyor. Ben oğlumu ne kadar seviyor üzülüyorsam o insanların anneleri de en az benim kadar üzülüyorlardır" diyebilmiştim.