12 eylül 1980

Konusu 'Türk ve Türkiye Tarihi' forumundadır ve Yagmurun_kizi tarafından 13 Şubat 2007 başlatılmıştır.

    13 Şubat 2007
    Konu Sahibi : Yagmurun_kizi
  1. Yagmurun_kizi

    Yagmurun_kizi Çocuklarım benim herşeyim... Üye

    Katılım:
    11 Aralık 2015
    Mesajlar:
    6.654
    Beğenildi:
    8.428
    Ödül Puanları:
    113
    Ülkemizin son 40 yıllık tarihi, devrim ile karşı-devrim arasındaki mücadelenin tarihi olmuştur. Bu tarihsel süreçte, yükselen devrim mücadelesi karşısında emperyalizm ve oligarşinin karşı-devrimci hareketi, her zaman askeri darbeyle tamamlanmıştır. 12 Mart 1971 askeri müdahalesinden 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar geçen zaman diliminde devrimci mücadelenin ülke çapında gelişmesi ve yükselmesi, aynı zamanda 12 Eylül askeri darbesinin uygulamalarının boyutlarını belirlemiştir. 12 Eylül askeri darbesinin izlerinin ülke çapında ve her alanda 20 yıldır varlığını sürdürmesinin nedenleri de bu uygulamalarda ortaya çıkmaktadır.
    Ekonomik alanda 24 Ocak 1980 Kararları' nın ”tam ve kesin” olarak uygulamaya sokulduğu 12 Eylül dönemi, ülke tarihinin en geniş ve kitlesel pasifikasyon ve depolitizasyon uygulamalarına sahne olmuştur. Devrimci örgütlere ve kitleye yönelik askeri terör, devrimci, ilerici, solcu olarak görülen herşeye karşı bir terör olarak ortaya çıkmıştır.
    Askeri darbenin ilk aylarında doğrudan devrimcilere ve devrimci örgütlere yönelik olarak yürütülen şiddet ve baskı, giderek devrim mücadelesinin hedeflediği yeni toplumsal düzene ilişkin her türlü izin ortadan kaldırılmasına yönelmiştir. DİSK'ten Türk Dil Kurumu'na kadar uzanan bir dizi uygulama, devrimciliği, ilericiliği ya da solculuğu temsil eden herşeyin şiddet ve baskıyla yüzyüze olduğu ve olacağı yargısının kitlelere yerleştirilmesine hizmet etmiştir.
    3 Milyon kişinin soruşturmadan geçirildiği, 650 bin kişinin gözaltına alındığı 12 Eylül terör döneminde bireylere yönelik şiddet ve baskı, toplumsal alanda sola ilişkin her türden düşünce, istem, özlem, davranış biçimi, değer yargısı vb.'nin yokedilmesine yönelik bir şiddet ve baskıya dönüştürülmüştür.
    Devrimci mücadeleyle şu ya da bu düzeyde ilişkisi olan herkes, 12 Eylül sürecinde karşı karşıya bırakıldığı şiddet ve baskı ortamında, o güne kadar inandığı, düşündüğü şeyleri inkar etmek, bireysel yaşamında düşüncelerine ilişkin her türlü davranıştan, kuraldan vazgeçmek durumuna itilmişlerdir. Ve 12 Eylül yönetimi burada da durmayarak, bireylerden günlük yaşantısındaki her türlü ilerici, solcu davranış biçimlerini terk etmesini de bir koşul olarak ortaya koymuştur. Gözaltına alınıp bırakılan her birey, kendisine bir iş bulmak, askerliğini yapmak ve evlenmek olarak tanımlanan üç koşulu yerine getirmeye zorlanmıştır. Bu koşulları yerine getiren bireylere, bir süre sonra (okullarda din derslerinin zorunlu hale getirilmesine paralel olarak) yeni bir koşul daha getirilmiştir: namaz kılmak ve oruç tutmak.
    Böylece 12 Eylül askeri yönetimi, 1980 öncesinde kendisine devrimci diyen bireylere mevcut düzenin içinde yaşama olanağı tanırken, aynı zamanda onların devrimcilikle ilgili her türden değeri çiğnemelerini zorunlu hale getirmiştir. Bunun sonucu ise, her türden devrimci değerin, bizzat devrimcilik yapmış kişiler tarafından ayaklar altına alınması, değersizleştirilmesi, yozlaştırılması olmuştur.
    Bu uygulamanın toplumsal ölçekteki sonucu ise, kitlelerin, şiddet ve baskı karşısında kendi değerlerini terkeden, onları değersizleştiren ”sol”culardan uzaklaşması ve devrimcilere olan güvenini yitirmesi olmuştur.
    Meyhanelerde, birahanelerde toplaşan ”eski solcular”ın devrimci değerleri bu terkedişleri karşısında toplumun gösterdiği tepki, aynı zamanda onların tecrit olmalarına da neden olmuştur. Ancak bunların tecrit oluşu, bireyselliklerinin ötesinde siyasal sonuçlar doğurmuş ve açık biçimde kitlelerin devrimci hareketten uzaklaşmaları ve karşı bir konuma geçmeleriyle somutlaşmıştır.
    İşte toplumsal ölçekte tecrit olan bu eski ”solcular”, 1993 sonrasında T. Özal'ın ”yeni” politikalarıyla toplumun üstünde, ”elit” bir konuma yükseltilmişlerdir. T. Özal'ın ağzından düşürmediği ”transformasyon” politikalarıyla, askeri yönetimin şiddet ve baskı yöntemleriyle devrimci düşüncelerden ve değerlerden kopartılan ve bunlara karşı bir yaşama sokulan ”eski solcular” yeni kuşakların biçimlendirilmesi için basın-yayın alanında ”iş” sahibi haline getirilmişlerdir.
    1984'den itibaren Sovyetler Birliği'nde Gorbaçov'la birlikte başlatılan ”perestroyka” ve ”glasnost” politikaları, eski ”solcular”ın yeni ”iş”lerinde kendilerine ”sol” bir görünüm verebilmeleri için uygun bir ortam yaratmıştır. Gorbaçov söylemiyle piyasaya sürülen bu eski ”solcular”ın tek amacı, devrimci düşüncenin, ideolojinin ve değerlerin yozlaştırılması, değersizleştirilmesi ve güvenilmez hale getirilmesi olmuştur.
    1986 yılında T. Özal tarafından çıkartılan ceza indirimi yasası, bu kesimlerin gösterdikleri başarının bir ödülü olarak ortaya çıkmıştır.
    Ekonomik konularda Asaf Savaş Akat, Osman Ulagay, İlhan Tekeli vs. yanında, ideolojik konularda Murat Belge, Halil Berktay, vs.; basın-yayın alanında Hasan Cemal, Belge Yayınları, İletişim Yayınları yeni kuşakların ideolojisizleştirilmeleri ve depolitizasyonu için oligarşinin en gözde militanları haline gelmişlerdir. ”Sivil toplumculuk” söylemiyle sürdürülen ideolojik yozlaştırma faaliyetleri, ”ithalatın liberalizasyonu” uygulamalarıyla birleşerek yeni bir tüketici kuşağın yaratılmasına yöneltilmiştir. Murat Belge'nin deyişiyle, yeni kuşaklar ”soyut bir gelecek uğruna somut bugünden vazgeçmeme” kavrayışına ulaştırılmıştır.
    Gorbaçov'un ”perestroyka” söylemiyle birlikte ortaya çıkan küçük-burjuva aydınlarının Marksist-Leninistlerden çok daha ”üretken” olduklarına ilişkin savlar, böyle bir ortamda gözle görülmez bir etkiye sahip olmuştur.
    Küçük-burjuva aydınlarının Marksizm-Leninizme ”yeniden kazanılması” söylemiyle ortaya atılan bu savın ana unsuru, küçük-burjuva aydınlarının ideolojik ve politik düşünce ”ürünleri”nin kesinkes Marksist-Leninist evrensel tezlerle değerlendirilmeksizin kabul edilmesidir. Böylece küçük-burjuva aydınlarının her türden bireysel düşünceleri, Marksist-Leninist ölçülerle değerlendirilmeden benimsenecektir. Bunun somut görünümü ise, ”sol düşünceler”in Marksist-Leninist klasiklerden alıntı yapılmaksızın ortaya konulması olmuştur.
    Ve yine yıllar sonra Murat Belge bu somutluğu şöyle itiraf eder:

    ”... Fakat zaman içinde kendiliğinden alıntı yapmamaya başladım. Daha sonra bunu düşündüm. Sanıyorum bu düşünce dünyasıyla daha sahici ilişkiler kurmanın sonucuydu. Mecbur muyum? Ben böyle düşünüyorum... Marx da benim gibi düşünüyordu demem neden gereksin? Allah Allah, düşünmeyiversin.”
    Murat Belge'nin sözlerinde açık biçimde ifade edildiği gibi, sol adına ortaya konulan düşüncelerin Marksizm-Leninizmle ilişkisinin kopartılması, ama öte yandan ”sol” görünüm altında, ”solcu” olarak aynı düşüncelerin piyasaya sürülmesi 12 Eylül döneminin sola bıraktığı en olumsuz miras olmuştur.
    Şüphesiz hiç kimsenin kendi düşüncelerinin geçerliliğini Marksizm-Leninizmle ölçmesi ya da değerlendirmesi diye bir koşul sözkonusu değildir. Ancak burada söz konusu olan kendisini Marksist-Leninist olarak sunan ya da tanımlayanların kendi düşüncelerini hiçbir ölçüte sahip olmaksızın ortaya koymalarıdır. Elbette, Murat Belge gibilerinin Marks gibi düşünmeleri ya da Marks'ın düşüncelerini kabul etmeleri beklenemez. Marksizm-Leninizmin ustalarının düşüncelerini kabul etmek kişinin Marksist-Leninist olması için gerekli ölçüttür. Bunu kabul etmeyenlerin Marksist-Leninist olmalarından sözedilemeyeceği gibi, bunların Marksist-Leninist hareket içinde de yerleri yoktur.
    İşte bu yalın gerçek, 1984 sonrasında solda yaygınlaştırılan ”alıntı yapmama” modasının yaratmış olduğu hava içinde bir yana konulmuştur.
    Bu olgunun diğer bir yansısı ise, sol örgütlerin ”ben yazdım oldu” mantığı ile Marksizm-Leninizmle hiçbir ilişkisi olmayan, tam tersine Marksizm-Leninizmle temelden çelişen görüşleri ve belirlemeleri kendi yayınlarında ortaya koymaları olmuştur. Kalem ”tutanı”yla değil, üretilmesiyle kolektif bir faaliyet olan örgütsel yazın, giderek, bireylerin kendi adlarıyla yayınlanan bireysel yazılara dönüşmüştür. Böylece Yalçın Küçük gibi, kendi yazdıklarını okumayan kişiler solda itibar sahibi olurken, alıntısız yazılar birer düşünce ürünü olarak değerli kılınmıştır. Yazılı hale getirilen düşüncenin kendisinden çok, yazıyı kaleme alanı öne çıkartan bu olgu, kaçınılmaz olarak insanlık tarihinin en birleşik, kolektif ve örgütlü faaliyetini, yani devrimci faaliyeti bireysel faaliyet görünümüne sokmuştur.
    Solda ortaya çıkartılan ideolojisizleşmeyle birlikte gelişen bireyselleşme olgusu, devrimci örgütlerin 12 Eylül askeri darbesi koşullarında karşı karşıya kaldıkları imha operasyonlarıyla birleşerek, örgütlerden kaçışı ve kopuşu genel bir olgu durumuna getirmiştir.
    Devrimci örgütleri, devrimci ideolojiyi, devrimci değerleri, şiddet ve baskıyla da olsa reddeden, onları değersizleştiren ve giderek bireyselleşen bireylerin yaşama ”hakkı”na sahip oldukları bir kez kabul ettirildikten sonra, sıra T. Özal'ın ”transformasyon”unun ”adam satın alma” uygulamalarına gelmiştir. 1990'lara gelindiğinde, bireysel düzeyde üniversite öğretim üyelerinden devlet memurlarına kadar pek çok ”yasaklı”ya ”özel sektör”de iş verilmiştir. Üniversitelerden ”solcu” olduğu için atılan ya da ayrılmak zorunda bırakılan profesörler, bu süreçte birer ”holding profesörü” haline dönüştürülmüşler ve 1990'ların ortalarından itibaren holding üniversitlerinin ”insan kaynağı”nı oluşturmuşlardır. Okullarından atılan ”solcu” öğretmenler, önce ”özel dershane” öğretmenliğine, oradan da ”özel okul” öğretmenliğine terfi etmişlerdir. Hiçbir ”diploması” olmayanlar ise, ”tencere-tava pazarlamacılığı”yla işe başlamışlar ve giderek sigorta şirketlerinin pazarlamacılığına terfi etmişlerdir.
    Böylece her yılın 12 Eylül'ü geldiğinde, oligarşinin basın-yayın organlarında bir dizi bireyselleşmiş bireyin 12 Eylül ”anıları” yayınlanır olmuştur. Yayınlanan her ”anı”, anımsayanın algısıyla sınırlı da olsa, örgütsel faaliyetlerin bir dizi ayrıntısının ortaya konulmasından başka birşey olmasa da, bireyselleşmiş bireylerin karşı karşıya kaldıkları sıkıntılarını, ”bozulmuş kimyalarını” ifade etmekten öteye geçmese de, örgüt sözcüğünde ifadesini bulan kolektivizasyonun, birlikteliğin karşısına bireyselliği koymayı daha da pekiştirmeye hizmet etmektedir. Kendilerinin devrim mücadelesinde, örgütsel faaliyette ne denli ”fedakar ve cefakar” olduklarını sergileyen 12 Eylülzedelerin bireysel ”anılar”ı, hemen her zaman 12 Eylül döneminde gözaltına alınmış, yıllarca hapishanelerde yatmış 650 bin kişiyi de, içinde yer aldıkları örgüte karşı ”vefa”larını da kolayca bir yana bırakabilmektedir.
    12 Eylül askeri darbesinden 20 yıl sonra ”sol”dan son kalan anılar da ”12 Eylül kaçakları” dizisiyle tüketilmiştir. ”Örgütün kendisine ne ettiği”ni anlatan ”12 Eylül Kaçakları”, kendilerinin örgütlere ”ne ettiğini” anımsayamayacak kadar tükendiklerini sergilerken, aynı zamanda 12 Eylül askeri darbesinin yaratmış olduğu bozulmanın, çürümenin, yozlaşmanın en son halkasını da kamuoyunun önüne çıkartarak son misyonlarını da yerine getirmişlerdir.
    İşte bu ortamda, 12 Eylül askeri darbesinin 20. yılında, faşistlerin kolaylıkla kendilerini askeri darbenin ”en büyük mağduru” ve ”en büyük düşmanı” gibi sunabilmeleri olanaklı olabilmiştir.
    12 Eylül askeri darbesinin 15. yılında Kurtuluş Cephesi'nde yapılan değerlendirmenin son bölümü bugün de geçerliliğini korumaktadır:

    ”Tüm toplumsal gelişmelerde etkili olabilecek kesimlerin, böylesine bozulmaları, çürümeleri ve satın alınmaları, aynı zamanda kendisine çıkış yolu arayan toplumun, kendisine göre en ileri konumdaki insanlara karşı bütünsel bir güvensizliğine neden olmuştur.
    Devrimcilerin, daha tam deyişle, devrim mücadelesini sürdüren devrimcilerin karşısındaki en büyük engel, işte bu dönüşüm ve satın almalar olmuştur. Maddi olarak en zor koşullar altında sürdürülen bir devrimci mücadele ortamı ile daralmış kitle ilişkileri alanı, bu olguyla birleşerek, devrimcilerin, kitlelerin çıkış yolu olmasını engellemiştir.
    İşte aradan geçen 15 yıla rağmen, tüm toplumu, her yönden etkileyen bu süreç bitmemiştir. Bu sürecin bitişi, aynı zamanda devrimci mücadelenin yükselişi demek olacaktır. Devrimci mücadelenin yükselişi, aynı zamanda halk kitlelerinin yarınlara duyacakları güvenle bütünleşecektir. Böyle bir süreç, tüm toplumun, tüm zamanların pisliklerinden arınması için gerekli temeli, yani devrimi yaratacaktır. Bu hedefin gerçekliği, aynı zamanda, devrimcilerin, yaşanılan 15 yıllık süreçteki her türlü çürümüşlükle, yozlaşmayla, bozulmayla, kültürsüzleşmeyle hesaplaşmalarını gerekli kılmaktadır. Bu hesaplaşma için zaman çoktan gelmiştir. Devrimciler için yapılacak tek şey, bu hesabın tümüyle görülmesi için kendi koşullarını hazırlamak ve hesabı görmektir. Ve ancak o zaman 12 Eylül dönemi kesinkes bitmiş olacaktır.”
     
  2. 13 Şubat 2007
    Konu Sahibi : Yagmurun_kizi
  3. Yagmurun_kizi

    Yagmurun_kizi Çocuklarım benim herşeyim... Üye

    Katılım:
    11 Aralık 2015
    Mesajlar:
    6.654
    Beğenildi:
    8.428
    Ödül Puanları:
    113
    12 EYLÜL aSkeRi daRbe aÇıKLamaSı

    Yüce Türk Milleti,


    30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla sizlere radyo ve televizyondan hitap etmek imkanını bulmuş ve ayrılan kısıtlı süre içerisinde mümkün olduğu kadar, yurdumuzun içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumu ile anarşik ve bölücü eylemleri; alınması gereken tedbirleri çok kısa olarak izah etmeye çalışmıştım. Yine çok iyi hatırlayacaksınız ki, iki yıldır her fırsattan istifade ile muhtelif defalar verdiğim beyanat ve radyo-televizyon konuşmalarımda da bu hayati önemi olan konuları dile getirmiştim.
    Kalbi bu vatan ve millet için atan sağduyu sahibi vatandaşlarım kabul edeceklerdir ki; ülkemizin halen içinde bulunduğu hayati önemi haiz siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlar, devlet ve milletimizin bekasını tehdit eder boyutlara ulaşmış ve bu hal devletimizi, Cumhuriyet tarihinin en ağır buhranına sürüklemiştir.
    Yine hepinizin bildiği gibi; anarşi, terör ve bölücülük, her gün 20 civarında vatandaşımızın hayatını söndürmektedir. Aynı dini ve milli değerleri paylaşan Türk Vatandaşları siyasi çıkarlar uğruna, çeşitli suni ayrılıklar yaratılmak suretiyle muhtelif kamplara bölünmüş ve birbirlerinin kanlarını çekinmeden akıtacak kadar gözleri döndürülerek, adeta birbirlerine düşman edilmişlerdir.
    Atatürk ilkelerini esas alarak kurulan Cumhuriyetimizin bu duruma düşürülebileceğini, bundan 10 sene evvel tasavvur dahi etmek mümkün değildi.
    Bugüne kadar iktidara gelen çeşitli hükümetlerin, her yıl artan bir hız ile yaygınlaşan ve dünya tarihinde sayısız örnekleri görülen özel harbin sızma ve çökertme harekatına karşı iç güvenliği sağlayacak kararları ve tedbirleri birinci öncelikle alacaklarını vadetmelerine rağmen; sonuç alacak teşebbüsleri, siyasi çıkar çatışmaları ve basit parti hesapları, kaprisler, hayaller, gerçek dışı talepler ve Türk Devleti'nin niteliklerine ters düşen gizli ve açık emeller arasında kaybolup gitmiştir.
    Düşmanın amaç ve yöntemleri, anarşi, terör ve bölücülüğün ulaştığı düzey; özel hukuki tedbirlere, idari düzenlemelere, sosyal koşulların geliştirilmesine milli eğitim ve iş hayatının düzenlenmesine ihtiyaç göstermekteyken; milletin vekaletini taşıyan milletvekilleri ve senatörler Meclislerde aylardan beri, hiçbir sorumluluk duymadan yalnız parti menfaat ve disiplini uğruna bu olaylara seyirci kalabilmişlerdir. İktidarların başarı ümit ederek aldıkları her tedbir, muhalefetler tarafından kınanarak ve hatta memleket yararına da olsa baltalanmıştır. Milli birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz dönemlerde bile kutuplaşmalar ve bölünmeler adeta teşvik edilmiş; yangını beraberce söndürmek yerine, üzerine benzin dökülerek memleket bilerek veya siyasi çıkarlar uğruna, sırf iktidara gelebilmek pahasına bir yangın yerine çevrilmek istenmiştir.
    Ağızlarından düşürmedikleri hukuk devleti kavramı, bir kısım anayasal kuruluşlarca, devletin parçalanması pahasına da olsa yalnız kişilerin müdafaası olarak yorumlanmış, devletin ve milletin savunulması ise sahipsiz kalmıştır.
    Anayasanın kuvvetler ayrılığı ilkesinin birlikte getirdiği sorumluluk, uygulamada kuvvetler çatışmasına dönüştürülmüştür.
    Düşüncelerimiz, dinimiz üzerinde ve akla gelebilen her konuda dış ve iç kaynaklı bölücü ve yıkıcı faaliyetler bütün şiddetiyle sürdürülürken ne hazindir ki; bir kısım gerçeğe uymayan özerklik, dar görüşlü, sahibinden başkasının inanmadığı bilimsellik ve koşulları dikkate almayan salt hukuk savunucuları, yıkılacak devletin enkazı altında kalacaklarının, yok olup gideceklerinin idraki içinde olamadıkları görünümünü vermişlerdir. Bu acı hakikatleri görüp çare arayanların veya Türk Ulusunu uyaran ve milleti bütünleşmeye davet edenlerin ise seslerini duymak mümkün olamamıştır. (Bir kısım kıymetli Türk basınının bu konuda zaman zaman yaptıkları uyarıları burada şükranla belirtmek isterim.)
    Siyasi partiler, bu kritik dönemde milletin özlemle beklediği önlemleri almak yerine; iç gerilimi devamlı olarak arttırarak, yıkıcı ve bölücü mihrakları büsbütün kışkırtarak, onlara cüret ve cesaret verecek beyan ve eylemleri ile adeta yarışırcasına seçim yatırımları için zemin yaratma yollarını tercih etmişlerdir.
    İktidara gelen siyasi partiler, devlet teşkilatının bütün kademelerini kendi görüşleri doğrultusundaki kişilerle doldurarak, kamu görevlilerinin ve vatandaşlarımızın bir tarafa girerek kamplara bölünmesini zorunlu hale getirmişler, giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen kaynakların şekillenmesine ve kamu kuruluşlarında çalışanlarla, polis ve öğretmenlerin dahi birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olan partizan tutum ve davranışlardan vazgeçmemişlerdir. Böylece tarafsız halkımız, devletten beklediklerini parti kapılarında aramaya mecbur bırakılarak devlet otoritesi yok olmaya, vatandaşların hak ve hukukunu korumak ve ona tarafsız hizmet götürmek yerine, devletin saygınlığı yavaş yavaş erimeğe mahkum olmuş ve dolayısıyla ülkemizde tam otorite boşluğu teşekkül etmiştir.
    Bir kısım bedbahtlar Türk Milletinin bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini temsil eden İstiklal Marşımıza, koyu taassup veya sapık ideolojik amaçlarla protesto maksadıyla oturarak veya İstiklal Marşı yerine Enternasyoneli söyleyerek açıkça saygısızlık gösterebilmişler ve buna doğrudan sorumlu kişiler tevil yoluna sapmak suretiyle savunmalarını yapabilmişlerdir.
    Uzun zamandan beri bu fevkalade üzücü olayları yakından takip eden Türk Silahlı Kuvvetleri hatırlayacağınız gibi; milletin kendisine verdiği yetkileri kullanamayan ve bu korkunç gidişi acz içinde seyreden anayasal kuruluşların tümünü Cumhurbaşkanımız aracılığıyla uyararak, alınması gereken tedbirlere de yer vermek suretiyle büyük Türk Milletine karşı yüklendiği sorumluluğu dile getirmiştir. Aradan geçen 8 aylık süre içerisinde yaptığımız sayısız uyarmalara rağmen hemen hemen bu tedbirlerin hiç birine yasama ve yürütme organları ile diğer anayasal kuruluşlardan yeterli bir cevap alınamamış ve bu konuda müspet faaliyetleri de izlenememiştir. Bu uyarı mektubundan sonra bir kısım yasaları etkisiz hale getirerek çıkaran Meclislerimiz 22 Mart 1980 tarihinden beri siyasi çıkar hesapları ile çıkmaza sürüklenen Cumhurbaşkanlığı seçiminden dolayı içinde bulunduğumuz buhran ile mücadelede en kıymetli unsur olan zamanı fütursuzca harcamışlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinde Cumhurbaşkanlığı makamı ve seçimi bu kadar hafife alınmamış ve bu kadar zaman boşa harcanmamıştır.
    Asayiş ve ekonomik bunalıma çareler getirmesi ve kanunlar yapması beklenen yasama organlarımız, memleket üzerine çöken bu kabusa karşı kayıtsız kalmışlardır.
    Anayasamız, Türk Vatandaşlarının dini inançlarından ötürü kınanamayacağını, açıkça belirtmiş olmasına rağmen, tek bir oyun peşinde koşan siyasi partilerimiz, yüce Atatürk’ün Cumhuriyeti Döneminde unutulmuş mezhep ayrılıklarını kışkırtmakta faydalar görerek Erzincan, Sivas, Kahramanmaraş, Tunceli ve Çorum illerinde siyasi çıkarlar uğruna vatandaşlarımızın birbirini katletmelerine neden olmuşlardır.
    Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve kendini Türk Vatandaşı kabul eden herkesin tek bir vücut halinde Türk Milleti'ni oluşturduğu unutulmuş ve değişik mezheplere bağlı vatandaşlarımızın tam bir kardeşlik bağı ile kaynaşmalarını engellemek isteyen kışkırtıcılar siyasi destek görmüşlerdir.
    Bir kısım anayasal kuruluşlar muhtelif etkiler altında anarşi, terör ve bölücülük karşısında tarafsız, adil ve ortak bir yol izlemek yerine, bizzat Anayasanın ihlali karşısında dahi sesiz kalmayı tercih etmişlerdir.
    Bütün bu şartlara rağmen; hukuk devletinin temel ilkelerini savunmakla görevli anayasal kuruluşlarımız, devletin en üst kademesindeki anarşizmin yarattığı tehlikenin büyüklüğünü idrak edemediklerinden veya terör odaklarının tehdidinden çekindiklerinden, devletin temellerine konan dinamitle her an parçalanma tehlikesi karşısında olduğunu gözlerden kaçırmaya çalışmışlardır. Devlet çökertildiği zaman Anayasanın kanatları altına sığınan tüm hukuk kurumları ile özerk, bilim ve müessese ve derneklerinin bu enkaz altında yok olacağı unutulmuştur.
    Son iki yıllık süre içinde terör 5.241 can almış, 14.152 kişinin yaralanmasına veya sakat kalmasına sebep olmuştur. İstiklal Harbinde, Sakarya Savaşındaki şehit miktarı 5.713, yaralı miktarımız 18.480’dir. Bu basit mukayese dahi Türkiye’de hiçbir insanlık duygusuna değer vermeyen bir örtülü harbin uygulandığını açıkça ortaya koymaktadır.
    Sevgili Vatandaşlarım,
    İşte bütün bunlar ve buna benzer sayılabilecek ve hepiniz tarafından yakinen bilinen daha birçok sebeplerden dolayı Türk Silahlı Kuvvetleri ülkenin ve milletin bütünlüğünü, milletin hak, hukuk ve hürriyetini korumak, can ve mal güvenliğini sağlayarak korkudan kurtarmak, refah ve mutluluğunu sağlamak, kanun ve nizam hakimiyetini, diğer bir deyimle devlet otoritesini tarafsız olarak yeniden tesis ve idame etmek gayesiyle devlet yönetimine el koymak zorunda kalmıştır. Bugünden itibaren yeni hükümet ve yasama organı kuruluncaya kadar muvakkat bir zaman için yasama ve yürütme yetkileri benim başkanlığımda, Kara, Deniz, Hava Kuvveti Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı’ndan oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından kullanılacaktır.
    Büyük Atatürk’ün deyimiyle "Ulusal kültürümüzü, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak yurdumuzu dünyanın en mamur ve en uygar araç ve kaynaklarına sahip kılmak" hedefine yönelik hızlı bir kalkınma döneminin en kısa zamanda gerçekleştirilmesi zaruretine inanıyoruz. Bu inancımızın gerçekleşmesi için yüce ulusumuzun, bağrından çıkardığı ve yurdumuzdaki kutuplaşmada hiçbir tarafı tutmayan, sadece Atatürk ilkeleri doğrultusunda yürüyen Türk Silahlı Kuvvetleri yönetimine güveneceğinden kuşkumuz yoktur. İçinde bulunduğumuz buhrandan çıkmamız için ulusça arzu edildiğine inandığımız, disiplinli ve her türlü tasarrufa ağırlık veren bir yaşam ve dayanışma ortamına girilmesini ve milletçe gücümüzün tümünü ortaya koyacak bir çalışma hızını bekliyor ve yüce Türk Milleti'ne güveniyoruz.
    Vatandaşlarımızı kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde milli şuur ve ülküler etrafında birleştirmenin iç barış ve huzurun sağlanmasında vazgeçilmez faktör olduğu düşüncesiyle, Atatürk Milliyetçiliğinden hız ve ilham almanın, politikada "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine bağlı kalmanın, milli mücadele ruhunun, millet egemenliğine Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılığın tam şuurunu yerleştirmek ve geliştirmekle ülkemize yönelik tehditlerin ulusça göğüsleneceğine inanıyoruz.
    Türkiye Cumhuriyeti, NATO dahil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak, başta komşularımız olmak üzere bütün ülkelerle kar-şılıklı bağımsızlık ve saygı esasına dayalı, birbirlerinin iç işlerine karışmamak kaydıyla eşit şartlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilerini geliştirme kararındadır.
    Uluslararası sorunların barışçı yollarla çözümlenmesinden yana bir dış politika izlenmesine devam edilecektir.
    Birçok tutum ve davranışlarıyla demokratik özgürlükçü parlamenter sisteme inancını defalarca kanıtlayan Türk Silahlı Kuvvetleri, en kısa zamanda Bakanlar Kurulu’nu kurarak, yürütme sorumluluğunu bu Kurula bırakacak ve hür demokratik parlamenter sistemin şimdi olduğu gibi dejenere edilmesine ve tıkanmasına mani olucu ve Türk toplumuna yaraşır bir Anayasa ve Seçim Kanunu ile Partiler Kanununu hazırlamayı ve bunlara paralel düzenlemeleri yapmayı müteakip insan hak ve hürriyetlerine saygılı, milli dayanışmayı ön plana alan, sosyal adaleti gerçekleştirecek, ferdin ve toplumun huzur, güven ve refahına önem veren özgürlükçü demokratik, laik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı bir yönetime ülke idaresini devredecektir.
    Sayılan bu hazırlıklar tamamlanıncaya kadar Yurdumuzda her türlü siyasi faaliyetler her kademede durdurulmuştur. Zorunlu olarak faaliyetleri durdurulan siyasi partilerin yeniden hazırlanacak Anayasadaki düzenlemelere ve yeni Seçim ve Partiler Kanununa göre zamanı, koşulları ilan edilecek seçimlerden yeterince önce faaliyete geçmesine müsaade edilecektir.
    Parlamento üyeleri, siyasi faaliyetlerden dolayı suçlanmayacak ve yeni yönetime karşı suç teşkil edecek tutum ve davranışlarda bulunmadıkları sürece haklarında herhangi bir işlem yapılmayacaktır.
    Ancak, kanunların suç kabul ettiği fiilleri vaktiyle işlediği saptanan parlamenterler hakkında gerekli kovuşturma yapılacaktır. Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partilerinin parti başkanları şimdilik can güvenliklerinin sağlanması amacı ile Silahlı Kuvvetlerin koruma ve gözetiminde belirli yerlerde ikamete tabi tutulmuşlardır. Durum müsait olunca serbest bırakılacaklardır.
    Memlekette idarenin tam bir tarafsızlık içinde vatandaşın hizmetine koşması sağlanacaktır. Devlet hizmetinde bulunanların siyasi etkiler dışında çalışmaları kanun hakimiyeti altına alınacaktır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu şu anda devletin yanında tarafsız ve adil hizmet görecek yöneticiler, eski zamanın siyasi davranışlarına yönelmedikçe hizmet ve görevlerine devam edeceklerdir.
    Kanun ve nizam hakimiyetini sağlamada tecrübeli ve yetenekli kişilerden oluşan mahkemelerin süratle ve doğru kararlar vermelerini ve bunları korkusuzca uygulayabilmelerini sağlayacak yasal ve idari tedbirler alınacaktır.
    Memleketin ekonomik koşullarını kendi gücümüzle iyileştirmek için her alanda elden gelen gayret sarfedilecektir. Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin mevcut ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır.
    Ancak temiz Türk işçisini sömüren, onları kendi ideolojik görüşleri istikametinde kullanmak için her türlü baskı oyunlarına başvuran, işçinin hakkı yerine kendi menfaatlerini ön planda tutan bazı ağaların bu faaliyetlerine asla müsaade edilmeyecektir.
    Tüm işverenlerin iş barışının koşullarını sağlayacak esaslardan ayrılmadan üretimin arttırılması ve ihracata yönelik gayretlerin gelişmesine yardımcı olmaları için her türlü tedbir alınacaktır.
    Köylünün, milletimizin efendisi olduğu inancını, kuvveden fii-len çıkarmak için tarım alanında üretimi artıracak bir tarım seferberliği ve fiyat politikası ile gerekli diğer önlemlerin alınmasına, bilhassa önem verilecektir. Türk köylüsünün tarlasından ayrılıp şehir-lere göç etmesini zorlayan ekonomik ve sosyal nedenlere çare aranacaktır.
    Eğitim ve öğretimde Atatürk Milliyetçiliğini yeniden yurdun en ücra köşelerine kadar yaygınlaştıracak tedbirler en kısa zamanda alınacaktır.
    Yarının teminatı olan evlatlarımızın Atatürk ilkeleri yerine yabancı ideolojilerle yetişerek sonunda birer anarşist olmasını önleyecek tedbirler alınacaktır. Bu maksatla hepimizin tek tek saygıyla andığımız öğretmenlerimizin Der’li, Bir’li derneklere üye olarak bölünmelerine müsaade edilmeyecektir. Her düzeyde öğrencinin amacı Atatürk ilkeleri ve milliyetçiliği ile pekişmiş ve üretime yönelik bilgi ve becerisini kazanmak olacaktır.
    En kıdemsiz erinden, en üst komutanına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tüm personeli, bu amaçlara ulaşmada devletin iç ve dış tehditlere karşı kollayıcı ve koruyucu gücü olarak siyasetin dışında kalacaktır.
    Aziz Yurttaşlarım;
    Bir defa daha belirtiyorum ki; Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan Devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır.
    Komutan, subay, astsubay ve erler olarak hepimiz vatan ve. milletin refah ve mutluluğu uğruna her şeyimizi, bu arada hayatımızı dahi seve seve feda etmeye hazırız. Memlekette her zaman bulunabilen ve özellikle son zamanlarda çoğalan kötü niyetli birçok kişi ve kuruluşlar sizlere yalanlar düzerek, bunun aksini söyleyebilecekler ve menfi propagandalara başvurabileceklerdir. Bunlara asla inanmayınız. Bütün uygulamalar milletin gözü önünde yapılacaktır.
    Kıymetli Vatandaşlarım;
    Her zaman milletiyle bir bütün ve Türk milletinin emrinde olan Türk Silahlı Kuvvetlerine ve yeni yönetime karşı yapılacak her türlü direniş, gösteri ve tutum anında en sert şekilde kırılarak cezalandırılacaktır.
    Yurtta kan dökülmemesi için bütün vatandaşlarımın tahriklere kapılmaksızın sükunet içinde yayınlanacak bildiriler doğrultusunda hareket etmelerini ve ikinci bir bildiriye kadar sokağa çıkmamalarını rica ederim. Vatandaşlarımın birbirlerinin hak ve hukukuna saygılı olmalarını, sevgi içinde kırgınlıklarını unutmalarını, hepimizin bu mübarek topraklar üzerinde aynı haklara sahip bir Türk vatandaşı olduğumuzun idraki içerisinde olarak yeni yönetime yardımcı olmalarını vatanperverlik ve asil karakterlerinden bekler, mutlu ve aydınlık yarınlar dilerim.
     
  4. 13 Şubat 2007
    Konu Sahibi : Yagmurun_kizi
  5. Yagmurun_kizi

    Yagmurun_kizi Çocuklarım benim herşeyim... Üye

    Katılım:
    11 Aralık 2015
    Mesajlar:
    6.654
    Beğenildi:
    8.428
    Ödül Puanları:
    113
    Adım adım gelen 12 Eylül darbesi
    [​IMG]

    12 Eylül darbesinin gerekçelerinden biri olan Konya mitinginde neler olmuştu? Derin devlet o mitingde var mıydı?

    Kimse karnından konuşmasın, Türkiye'de "derin devlet" var. "Dün" de vardı, "bugün" de var. Derin devlet olayını "isimli, resimli, örnekli, tanıklı" olarak ve "özetleyerek" anlatacağız. Gerekirse "örnekleri çoğaltırız." Yine gerekirse "günümüzden örnekler" sunarız..

    OLAY- 1
    Çok yakında

    30 Ağustos 1980... Öğle saatleri.
    Yer Konya Orduevi. Vali Lütfi Tuncel ile Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Ordu Komutanı Org. Bedrettin Demirel'in konuğu. Keçeciler:
    -Paşam bu anarşi nasıl önlenecek?
    Org. Demirel:
    - Reis bey çok yakında önlenir, merak etme.
    - Nasıl önlenir paşam?
    - Önleyeceğiz... Nasıl önleneceğinin kurallarını da koyacağız... Yakında görürsünüz.

    OLAY- 2
    Geliyorum diyen ihtilal

    2 Eylül 1980... Sabah saat 09.00.
    Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Konya Milletvekili (AP) Prof. Şaban Karataş Ankara'da, Başbakanlık konutundalar.
    Keçeciler:
    - Sayın Başbakanım. Alaaddin Camii'nin duvarı çatladı. Sizden destek istemeye geldim.
    Demirel:
    - Vakıflar'a, Hazine'ye, Bayındırlık'a derhal emir veriyorum... Gereken yapılacak.
    Başbakan:
    - Reis bey benim de sizden bir ricam var.
    Keçeciler:
    - Emriniz olur sayın Başbakanım.
    - Hoca'ya (Prof. Erbakan) selam söyleyin. Meclis'ten erken seçim kararı çıksın... Askeri tutamıyorum... Erken seçim kararı alınırsa ihtilal önlenir.
    - Benim de duyum ve endişelerim var.
    - Reis bey, Hoca üzerinde ağırlığınızı kullanın, ihtilali önleyelim.

    OLAY- 3
    2 Demirel

    2 Eylül 1980... Öğleden sonra.
    TBMM'de, Milli Selamet Partisi Genel Başkanlık Odası.
    Odadakiler: Prof. Erbakan, Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, Recai Kutan, Süleyman Arif Emre. Ve Mehmet Keçeciler.

    Mehmet Keçeciler:
    - Muhterem Hocam, bazı şeyleri arzetmek istiyorum.
    Prof. Erbakan:
    - Buyrunuz.
    Keçeciler:
    1. Hocam 6 Eylül'de Konya'da yapılacak Kudüs mitingi iptal edilsin.
    2. Kudüs'e asker gönderilecekse beni 1'inci sıraya yazın.
    3. Ama miting bizim başımızı belaya sokar.
    4. İhtilal geliyor.

    Oğuzhan Asiltürk:
    - Ordu sağcı-solcu diye 2'ye bölündü... İhtilal falan olmaz.
    Prof. Erbakan:
    - Madem Konya istemiyor, Kudüs mitingini Kayseri'de yapalım.
    Oğuzhan Asiltürk:
    - Ama zaman yok... Konya'da yapmaya mecburuz.

    Prof. Erbakan:
    - Mehmet bey, ihtilal olacağını kimden duydunuz?
    Keçeciler:
    - 2 Demirel'den... Önce Org. Bedrettin Demirel söyledi, sonra da Başbakan Demirel.
    Başbakan Demirel'in adını duyan hoca Prof. Erbakan birden sinirlenir:
    - Bizi askerle korkutuyor... Miting yapılacaktır... 6 Eylül'de Konya'da.
    Keçeciler de sinirlenir:
    - Öyleyse ben de artık sizin belediye başkanınız değilim.

    OLAY- 4
    İstifa mektubu

    3 Eylül 1980.
    Mehmet Keçeciler Konya'ya döner ve MSP İl Başkanı Ali Güneri'ye "istifasını" verir.
    İstifanın "mitingden sonra açıklanması" kararlaştırılır.
    Keçeciler "miting günü" Konya'da bulunmak istemez.
    Ama Vali rica eder:
    - Konya'dan ayrılma.
    Org. Demirel de:
    - Seni tanıyorum, bir yere gitme.

    OLAY- 5
    Sahipsiz afiş

    4 Eylül 1980.
    Konya'da, Ordu Komutanlığı Karargahı'nın karşısına dev bir afiş asılır:
    - "Şeriat İslam'dır."
    Org. Demirel, Belediye Başkanı Keçeciler'i arar:
    - Bu afişi asacak başka yer kalmadı mı?
    - Paşam, ben astırmadım. Derhal indiriyorum.
    Afiş indirilir.
    Ve afişi kimin astırdığı da bulunamaz.

    OLAY- 6
    Derin devletin deli kadrosu

    6 Eylül 1980.
    İhtilal sebepleri arasında sayılan meşhur Konya mitinginin sabahında, Belediye Başkanı Keçeciler, şehri dolaşmaya çıkar.
    Ve kentin "kimseye zararı olmayan, halkın harçlık verdiği" delileriyle karşılaşır.
    Örneğin Deli Kazım, Deli İsmail.
    Esnafın "sabah erkenden dükkânıma uğrarsa işlerim rast gider" dediği Deli Mustafa. Yine zararsız delilerden "İbibik Selahattin." 40-50 deli.
    "Yeşil cüppeleri" giymişler, başlarında "yeşil sarık", ayaklarında "çizme", Konya sokaklarında "şeriat istiyorlar."
    Keçeciler:
    - Lan Mustafa, bu kılık kıyafet ne böyle?
    - Reis abi, reis abi bizi giydirdiler.
    - Kim giydirdi?
    - Birileri giydiriverdi... İyi olmuş mu reis abi?
    Konyalı delileri "kimlerin giydirdiği" hiç öğrenilemedi.

    OLAY- 7
    5 bilinmeyenli denklem

    6 Eylül 1980... Öğleden sonra.
    Milli Selamet Partisi'nin Konya Mitingi'nde tam İstiklal Marşı okunacağı sırada...
    "Arkalardan 5 kişi" bağırmaya başlar:
    - İstiklal Marşı değil, ezan istiyoruz.
    5 kişinin "gazetelerde resmi çıkar."
    Ama bu 5 kişiyi "Konya'da tanıyan, bilen yoktur."
    Mehmet Keçeciler hemen savcılığa başvurur:
    - Bunların bulunması ve haklarında soruşturma açılmasını rica...
    Aradan 27 yıl geçti. Bu 5 kişi "hala kayıp."

    Ve son not:
    12 Eylül ihtilalinden sonra MSP yönetimi "hapse atıldı."
    Keçeciler Ordu Komutanı'nın isteğiyle "bir süre Belediye Başkanlığı'na devam etti."
    Sonra Ankara'ya, "Başbakan Yardımcısı Turgut Özal'ın Danışmanlığına" atandı.
     
  6. 14 Şubat 2007
    Konu Sahibi : Yagmurun_kizi
  7. oblomova

    oblomova Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    32
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    Verdiğin bilgiler için çok teşekkürler Deryalı. 12 Eylül darbesinin getirdiği olumsuz sonuçlar bugün Türkiye'mizi, Atatürk'ün getirmek istediği çağdaş medeniyetler arasında yer almaktan uzaklaştırmış ve Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyetin temellerinin dinamitlenmesine neden olmuştur. Tabii ki askerler bunu isteyerek darbe yapmadılar ama maalesef darbenin sonucu bu olmuştur.

    Elsiz, ayaksız bir yeşil yılan,
    yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal.
    Hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler,
    çün buyurdun kesenleri astılar,
    sen uyudun asılanlar dirildi,
    Mustafa'm, Mustafa Kemal'im. (Attila İlhan)

    Büyük usta Attila İlhan ne güzel anlatmış değil mi? Bu şiir bence her Türk gencinin başucunda bulunmalı. İkinci bir Gençliğe Hitabe gibi!
     
  8. 12 Eylül 2007
    Konu Sahibi : Yagmurun_kizi
  9. oceanqueen

    oceanqueen Guru Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    665
    Beğenildi:
    257
    Ödül Puanları:
    323
    Askeri müdahalesi
    1970'li yılların sonlarında terör olaylarının artmasıyla, Türkiye'nin bir kan gölüne dönmesini neden gösteren Silahlı Kuvvetler emir komuta zinciri içinde 12 Eylül 1980 günü yönetime el koydu. Demokrasiye ara verilen o sonbahar sabahına nasıl gelindi?
    1980 yılının ilk ayı içinde ölü sayısı 2000'i aştı. İskenderun'da bir polis karakoluna, Adana'da da bir askeri araca düzenlenen silahlı saldırılarda 3 polis ve 2 er öldürüldü. Mart ayında Zile'de çıkan Alevi - Sünni çatışması 1 kişinin ölümüyle sonuçlandı.

    Aynı ay içinde Urfa'da kurşuna dizilen 8 kişiden 6'sı öldü, İstanbul'da da bir bankanın önünde nöbet tutan 2 er soyguncuların kurşunlarıyla can verdi. Nisan ayında İstanbul'da yazar Ümit Kaftancıoğlu silahlı saldırıyla öldürüldü.

    Mayıs ayında düzenlenen saldırılarda ise Tümgeneral Sabri Demirağ yaralanırken, MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak yaşamını yitirdi. Haziran ayında İstanbul'da CHP'nin Beyoğlu MHP'nin de Gaziosmanpaşa ilçe başkanları öldürüldü.

    Temmuz ayında Çorum'da patlak veren olaylarda 26 kişi yaşamını yitirdi, İstanbul'da da eski başbakanlardan Nihat Erim, sendikacı Kemal Türkler ve CHP milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu silahlı saldırıya uğrayarak hayatını kaybetti.

    Ağustos ayında Ankara'da bir sendika başkanı, otomobiline açılan yaylım ateşi sonucu can verdi. 1980 yılının Temmuz-Ağustos aylarında doruk noktasına çıkan ve bir yılda 10 binli rakamları bulan şiddet olayları 12 Eylül darbesinden sonra birden bire azalarak 1983'te 185'e kadar düştü.

    Siyasi kaos
    1970'li yıllar sona ererken Türkiye ağır bir siyasal ve ekonomik bunalımla karşı karşıyaydı. 1977 seçimlerinden sonra istikrarlı bir hükümet kurulamadığı gibi, iki büyük parti CHP ve AP arasındaki diyalog neredeyse tamamıyla ortadan kalkmıştı.

    1979 Kasım'ında Demirel başkanlığında, dışarıdan MHP ve MSP destekli AP azınlık hükümetinin kurulması da siyasal istikrarsızlığı sona erdirmeye yetmedi. Bu arada günde 25-30 kişinin yaşamına mal olan siyasal ve toplumsal şiddet olayları da bütün hızıyla sürüyordu.

    İstikrarsızlığın yanı sıra giderek artan şiddet olaylarından tedirgin olan ordunun üst kademesi, 27 Aralık 1979'da Milli Güvenlik Kurul Başkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e bir uyarı mektubu gönderdi.

    Korutürk'ün 2 Ocak 1980'de kamuoyuna duyurduğu uyarı mektubunda, ülkenin içinde bulunduğu durumun değerlendirilmesi yapıldıktan sonra şöyle deniliyordu:

    "Türk Silahlı Kuvvetleri ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizden bir an önce, milli menfaatlerimizi ön plana alarak, anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle biraraya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir."

    Uyarı ortada kaldı
    Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün kamuoyuna duyurduğu, terör ve bölücülük olaylarının artışıyla ilgili uyarı mektubu gerek iktidar gerekse muhaletef partileri tarafından görmezden gelindi. Her iki taraf da bu mektubun muhatapları olmadıklarını açıkladılar. Bu durum öteden beri bir müdahale hazırlığı içinde olan ordunun üst kademesinin bu yöndeki hazırlıklarını hızlandırdı.

    Ordunun mektubu adresini bulamadan ortada kalırken, 6 Nisan 1980'de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün görev süresinin dolması mevcut bunalımlara bir yenisinin eklenmesine yol açtı. Siyasi partiler bir isim üzerinde uzlaşmaya varamayınca yeni cumhurbaşkanını seçmek bir türlü mümkün olmadı.

    Bu görevi Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil aylarca vekaleten yürüttü. 1980 sonbaharına gelindiğinde kriz bütün hızıyla sürüyordu ve birçok ilde sıkıyönetim ilan edilmiş olmasına rağmen şiddet olayları her geçen gün tırmanıyordu. Bu arada bazı kesimler ordunun duruma bir an önce müdahale etmesi için sabırsızlık gösteriyorlardı.

    Ordu yönetimde
    12 Eylül 1980 günü sabah saatlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri, emir-komuta zinciri içinde yönetime doğrudan el koydu. Darbeyle birlikte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'dan oluşan 5 kişilik bir Milli Güvenlik Konseyi kuruldu.

    MGK Başkanı Kenan Evren darbenin gerekçelerini aynı gün öğle saatlerinde yaptığı radyo ve televizyon konuşmasında kamuoyuna açıkladı. Yine aynı gün yayımlanan 1 numaralı MGK bildirisi şu satırları içeriyordu:

    "MGK devlet yönetimine doğrudan el koymuştur. Her türlü siyasi faaliyet her kademede durdurulmuş, parlamento ve hükümet feshedilmiş, bütün parlamenterlerin yasama dokunulmazlıkları kaldırılmıştır. Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiş, ikinci bir emre kadar sokağa çıkmak yasaklanmış, yurtdışına çıkışlar durdurulmuştur. Yasama ve yürütme yetkileri MGK tarafından kullanılacak ve kısa zamanda bir bakanlar kurulu oluşturularak yürütme sorumluluğu bu kurula bırakılacaktır."

    Bu arada siyasi parti başkanları MGK kararıyla, "can güvenliklerinin sağlanması amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nin koruma ve gözetiminde" belirli yerlerde ikamete tabii tutuldular. Demirel ve Ecevit, Gelibolu Hamzakoy'a, Erbakan da İzmir Uzunada'ya gönderilirken, bazı milletvekilleri ile DİSK'in üst düzey yöneticileri gözaltına alındı.

    Aynı gün yayınlanan 2 numaralı bildiriyle ülke genelinde saptanan 13 sıkıyönetim bölgesine 13 general sıkıyönetim komutanı olarak atandı. Yine aynı günkü 7 numaralı bildiriyle Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki bütün derneklerin faaliyetlerinin durdurulduğu kamuoyuna duyuruldu.

    Ulusu Başbakan
    Emniyet Müdürlüğü bütün örgütüyle birlikte Jandarma Genel Komutanlığı'nın emrine verildi. MGK Başkanı Evren, 20 Eylül 1980'de aynı yılın ağustos ayında normal prosedür gereği emekliye sevkedilen Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülend Ulusu'yu Başbakan olarak görevlendirdi.

    Ulusu hazırladığı bakanlar kurulu listesini 21 Eylül 1980'de MGK'nın onayına sundu ve liste aynı gün onaylandı. Bakanlarını olağanüstü bir hızla belirleyen Ulusu, hükümetin programını da aynı hızla tamamladı.

    Programın belirlediği hedefler, saptadığı sorunlar, önerdiği çözümler ve öngördüğü faaliyetler tamamen MGK'nın bildiri ve kararlarındaki görüşler doğrultusunda hazırlanmıştı. Ekonomi yönetimi ise bir önceki dönemde uygulanmaya başlayan 24 Ocak kararlarının mimarı o dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal'a bırakıldı. Özal hükümette Başbakan Yardımcısı olarak yer aldı. MGK kısa bir süre içinde önceki dönemden kalan sivil yöneticileri de büyük ölçüde tasfiye etti.

    25 Eylül 1980'de bütün il genel meclisleriyle, belediye meclisleri feshedildi. Belediye başkanlarının görevlerine son verildi. Yerlerine MGK'ya yakın kamu görevlileri veya ordudan emekli olmuş kişiler atandı. 67 ilden 27'sinin valileri değiştirildi ve yine bu görevlere orduya yakın olanlar getirildi.

    Liderler Ankara'ya döndü
    Gelibolu Hamzakoy'daki askeri dinlenme tesislerinde "güvence altına alınmış" bulunan CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ve AP Genel Başkanı Süleyman Demirel 10 Ekim'de Ankara'ya getirildi. Siyasi amaçlı olmamak kaydıyla ziyaretçi kabul etmelerine izin verildi.

    Buna karşılık MHP lideri Alpaslan Türkeş ve bazı MHP yöneticileri 11 Ekim'de , MSP lideri Necmettin Erbakan ve bazı MSP yöneticileri 15 Ekim'de tutuklandı. Öte yandan MGK, ekim ayı başında ve daha önceki tarihlerde mahkemelerce verilmiş olup TBMM'nin onayını bekleyen sağ ve sol görüşlü mahkumların idamlarını onaylamaya başladı.

    7 Ekim'den başlayarak bu cezalar infaz edildi. 27 Ekim'de MGK, geçici anayasa işlevini taşıyacak olan 2324 sayılı "Anayasa düzeni hakkındaki kanun"u kabul etti. Yasaya göre 1961 Anayasası'nın TBMM'ye verdiği bütün görev ve yetkiler MGK'ya, cumhurbaşkanına verdiği görev ve yetkiler de MGK Başkanı'na devrediliyordu.

    Başka bir anayasa hazırlanana kadar yürürlükte kalacak olan bu geçici anayasa, 12 Eylül döneminin başka bir çok yasası gibi yayımlandığı tarihten itibaren değil, 12 Eylül 1980 itibariyle yürürlüğe girdi.

    1970'li yılların ortalarında başlayıp yıllarca Türkiye'yi kasıp kavuran siyasal şiddet olayları 12 Eylül askeri müdahalesiyle birlikte "bir gün" içerisinde hissedilebilir bir biçimde azaldı ve kısa bir süre büyük ölçüde durdu.

    Özellikle yasadışı sol örgütler hızla çökertilerek etkisiz hale getirildi. 1983 seçimlerinin ertesine kadar süren 12 Eylül dönemi boyunca binlerce kişi tutuklandı ve yine binlerce kişi sıkıyönetim mahkemelerince çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
     
  10. 12 Eylül 2007
    Konu Sahibi : Yagmurun_kizi
  11. cilekk

    cilekk Kücük adamIna asIk.. Üye

    Katılım:
    11 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.905
    Beğenildi:
    16
    Ödül Puanları:
    146
    tsk,ler bilgi icin
     
  12. 12 Eylül 2007
    Konu Sahibi : Yagmurun_kizi
  13. oceanqueen

    oceanqueen Guru Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    665
    Beğenildi:
    257
    Ödül Puanları:
    323
    rica ederim a.s.