Adana Sıcacık Bir Şehir

Konusu 'Adım adım Türkiye' forumundadır ve Chefemine tarafından 14 Eylül 2008 başlatılmıştır.

    14 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  1. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    Adana'nın tarihi Adana ilk çağlara (M.Ö. 3000) kadar uzanmaktadır. Adana'nın Seyhan Nehri kıyısına bir konak yeri olarak kurulduğu tahmin edilmektedir.


    Adana isminin kökeni [değiştir]Adana'ya ait en eski yazılı kayıtlara ilk defa, Anadolu'nun en köklü medeniyetlerinden olan Hititlerin Kava Kitabelerinde rastlanmaktadır. Bu kabilelerdeki bir yazıtta Adana ve çevresinden Uru Adania (Adana Beldesi) olarak bahsedilmektedir. Yöreye M.Ö. yaşayan kavimlere Danuna ismi verildiği kayıtlarda mevcuttur. Bir efsaneye göre gök tanrısı Uranüs'ün Adanus ve Sarus adında iki oğlu Adana civarına savaşarak gelmişler, Adanus adını kendi kurdukları şehre vermiştir. Seyhan Nehri de Sarus adını almıştır. Hitit etkisinde kalan Fenikeliler, tarım ve bitki tanrılarının ismi olan Adonis'i bereketli topraklarından dolayı Adana'ya isim olarak vermiştir.

    Bilge Umar'ın belirttiğine göre Adana adı Luvi dilinde Ada-wana(Ada-Ana Tanrıça-'nın Ülkesi)anlamına geliyor,hatta bu isimde Yunanistan'da da bir şehir varmış,ama bizim Adana hep aynı isimde kalırkren diğer Adana ismi Atina'ya dönüşmüş. M.S. 7. y.y.'dan itibaren İslam ordularının bölgeye gelişi ile birlikte Arap tarihçileri Adana isminin eski peygamberlerden Yasef'in torunu Ezene'den geldiği fikrini ortaya atmışlardır. Türkler Torosları aşıp güneye indiklerinde buraya Çukurova adını vermişlerdir. Çukurova'nın tarihteki adı Kilikya'dır. Kilikya adını kireç yataklarından almıştır.

    Milattan Önce Adana Bölgesini Egemenlikleri altında bulunduranlar [değiştir]Luvi Krallığı (M.Ö.1900), Arzava Krallığı (M.Ö.1500), Hitit Krallığı (M.Ö.1900-1200), Kue Krallığı (1190-713), Asur Krallığı (M.Ö.713-663), Kilikya Krallığı (M.Ö.663-612), Pers Satraplığı (M.Ö.612-333), Helenistik Dönem(M.Ö.333-323), Selökidler (M.Ö.312-133), Korsanlar Dönemi (M.Ö.178-112), Romalılar Dönemi (M.Ö.112�M.S.395).

    M.Ö. 1.Y.Y'da Pampe tarafından Roma İmparatorluğuna bağlanmıştır. Roma İmparatorluğu M.S.395'de ikiye ayrılınca Çukurova,Doğu Roma'nın(Bizans) payına düşmüştür.
    M.S.638 yılında Emeviler zamanında Çukurova fethedilmiş, Abbasiler Döneminde buraya yerleşilmiştir.
    M.S.1083 yılında Çukurova Anadolu Selçuklu Devleti'ne katılmıştır. Haçlı Seferleri sırasında Ermenilerin eline geçen Çukurova bir süre sonra yeniden Konya Selçukluları tarafından alınmıştır.
    Anadolu'daki Moğol istilası Anadolu Selçuklu Devleti'ni zayıflatmış ve beylikler dönemi başlamıştır.Bu dönemde Çukurova'da kurulan Beylik Ramazanoğulları olmuştur. (1377-1516) Mısır seferine giden Yavuz Sultan Selim, Beyliği Osmanlı Devletine katılmıştır. Ramazanoğulları 1516'da Osmanlı Eyaleti olmasına rağmen 1608 yılına kadar içişlerinde serbest bir beylik olarak devam etmiş, Pir Mansur'un kendi isteği ile idareyi bırakması sonucu Osmanlı Devletine tam bağlı bir eyalet haline gelmiştir.
    Adana bir ara devlete baş kaldıran Mısırlı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa tarafından işgal edilip, Mısır'a bağlanmıştır. 1840 yılında Londra Antlaşması ile yeniden Osmanlı Devletine geçmiştir.
    1840 yılından sonra merkezi idaredeki bozukluklar ve ağır vergiler yüzünden aşiretler merkezi idareye karşı isyanlar çıkarmıştır. Bu durum 1865 yılına kadar sürmüştür. Sonuçta aşiret reisleri beylik unvanıyla başka yerlere yollanmış, göçebe durumları gurupları zorla yerleşik hayata geçirilmiştir. 1867 yılında idari teşkilat kurularak Adana İli haline getirilmiştir.
    XIX. yy'daki gergin ve huzursuz siyasi ortam Adana'yı da etkilemiştir.

    Osmanlı İmparatorluğu Sonrasında Adana [değiştir]XX. yy'da Osmanlı Devletinde büyük değişiklikler başlamıştır. 1908 yılında girmiş, Ermeni, Hınçak ve Taşnak komitelerinin gayreti ile Adana'da büyük bir baskın ve kaçış yaşanmıştır. Ermeni isyanı ile Avrupa Devletlerinin işe karışmaları ile zemin hazırlanmıştır. Tüm bu olaylar sürerken I.Dünya savaşına (1914-1918) girilmiş ve 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır.Antlaşmaya takiben 24 Aralık 1918'de Adana Fransız işgaline ermeni terörüne sahne olmuştur. Fransızlardan destek alan Ermeniler, Türk halkına büyük eziyetler yapmıştır. Adana halkının bir bölümü silahlanıp dağlara çekilmiş, bir bölümü de şehir içinde çete harbine başlamıştır.

    Mustafa Kemal 1919'da Samsun'a çıkıp Sivas Kongresinde (4-11 Eylül 1919) alınan kararlar uyarınca birlik çağrısı yapmıştır. Çukurovalı mahalli kuvvetler Mustafa Kemal'in çağrısına uyarak Milli Kurtuluş Cephesine katılmış, Pozantı'da kurulan Milli Cephede önemli başarılar kazanmıştır. Fransızlar işgal ettikleri yerlerde fazla tutunamamıştır. 7 Mart 1920 de Kadirli, 31 Mart 1920'de Karaisalı, 2 Haziran 1920'de Kozan, 18 Ekim 1920'de Saimbeyli işgalden kurtarılmıştır.

    Güney cephesinde kazanılan başarılar sonucu Fransızlarla Ankara'da (20 Ekim 1921) anlaşma imzalanmıştır. Bu Türklerin ilk siyasi başarısıdır. Düşmanlar 4 Ocak 1922'de Adana'yı boşaltmıştır. 5 Ocak 1922 sabahı İli Camii ile Büyük Saat Kulesi arasına Türk Bayrağı çekilmiş ve bu tarih kurtuluş günü olarak kutlanmıştır.

    Adana 1867 yılında il haline getirilmiştir. 1871 yılında Adana Belediyesi kurulmuştur.Sınırları bugünkü Tepebağ Mahallesini içine alan dar bir alanı kapsamaktadır.

    Adana Belediyesi 5 Haziran 1986 tarihinde çıkarılan 3306 sayılı yasa ile Büyükşehir Belediyesi statüsüne girmiştir. Seyhan ve Yüreğir adlarıyla iki ayrı ilçe kurulmuştur.


    (alıntıdır arkadaşlar) Memleketimi Seviyorum hemde çoookk:teytey::teytey:
     
  2. 15 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  3. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    İşte Sizlere Fotoğraflar bakalım Beğenicekmisiniz.
    [​IMG][/URL][/IMG] Eski Maliye Kültür Binası
    [​IMG][/URL][/IMG]Adana Kültür Müzesi
    [​IMG][/URL][/IMG]Adana Atatürk Antı
    [​IMG][/URL][/IMG] Valilik Binası
     
  4. 15 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  5. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG][/URL][/IMG][​IMG][/URL][/IMG]

    Borsa Lisesi
    1973 yılında meydana gelen bu yapı sahsahlı donemlerini 90 lı yillarin baslarinda yaşamistir ki o donemlerde okul cevresinden geçmek 2.dünya savasinda cepheye cephane tasımak gibi bir olaydi ve her iki gune bir enteresan vukaatlar olmaktayd.içerisindeki kizlar otobana donup hergun tuvaletlerden düşürülmüş cocuklar cıkarmaktan bikilmisken,cikan atamalarla beraber müdür ve yardimcilarinin değismesiyle evrim geçirip muhtesem bir lise haline gelmistir.eski zamanlarda sakalli biyikli abiler ve saci boyali suslu puslu hanfendilerle dolu bu okulda simdi jöleli,kravati sarkan,gomlegi disarda concon öğrenci bulmak cok zordur ve okul bahcesinden siniflara cikmak sinir kapisindan gecme zorluguna ulasmistir.onemli gun ve haftalarda icerisinde yetişen ogrenci gruplari rock konserleri düzenleyip guzel aktivitelerle eğitim ve oğretim eğlenceli hale gelmiştir.birçok doktor muhendis ve kaydadeger öğrencilerin yanında ferıdun duzagac cagla sikel ve ayse hatun onal da bu okulun malzemeleridir.müdür beyleri sayesinde futbol takimi kendi ilinde iki sene ust uste sampiyonluk basarisini gosterip turkıye ucuncusu olmuslardir.
    ayrıca birde "cunku biz borsa liseliyiz" adlı bir sarkilari vardır ki gufte ve beste bana ait olup lise donemlerimde kalabalik yanlizliktan birden iktidara yukselik popüler olduktan sonra kufrederek geldigim bu okula birden alisip birakamaz hale gelince iz birakayim die yaptigim eglenceli bir beste.bir arkadasima "oglum ben bi sarki yazdim dinlesene len" dedigim vakit baya bir dalga gecildikten sonra,okul konserinde ilk calisim olmasina ragmen yuzlerce ogrencinin hep bir agizdan soylenmesi ile gerekli kisilere kapak haline gelmistir.assagiya lisenin bombastik sarkisinin nakaratini geceyimde tam olsun.(sozler palavra,yalakalik icabi degildir,bu saatten sonra hocalarimin bana kanaat notu kullanacak halleri yok ya)

    bir kagıt kalem yeter
    engelleri bir bir aşarız
    sınavlar korksun bizden
    biz bilgi canavarayız
    cunku biz borsa liseliyiz..!

    bu eglenceye isinlanmak icin bir tik yeter;

    http://www.youtube.com/watch?v=azrdh6bbbyı(buda Sitedeki bir arkadaşın yorumu)
     
    Son düzenleme: 15 Eylül 2008
  6. 15 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  7. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG][/URL][/IMG]
    Adana Askerlik Şubesi civari, Alidede Mahallesi olarak bilinen bölgenin 1975 yılında çekilmiş siyah beyaz bir fotoğrafı.

    [​IMG][/URL][/IMG]Atamızın Evi
     
  8. 15 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  9. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG][/URL][/IMG] Adana'dan yelken yarışları fotoğrafı.

    [​IMG][/URL][/IMG]Adana Atatürk Parkı'ndan bir fotoğraf.
     
  10. 15 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  11. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG][/URL][/IMG] Adana'da yer alan Yılanlı Kalesine ait bir fotoğraf.

    Bir zamanlar;Kurbağalar Krallığı´nın bulunduğu bir gölün kenarında,sadece kurbağa eti ile beslenen bir yılan yayaşarmış.Bu yılan,sürekli kurbağalara pusu kurarak onları elde etmekten yorulmaya başlamış.´´Bunun daha kolay bir yolu olmalı ´´ diye düşünmüş.Öyle ya ,gün geçtikçe yaşlanacak,yaşlandıkça kurbağa avlaması daha da zorlaşacakmış. Bir plân yapmış:doğruca Kurbağalar Padişahı´nın yanına varmış.

    -Hükümdarım,ben bir gece yanlışlıkla bir erenin kulübesine dalmışım.Karanlıkta ,yumuşak bir ete dilim değince dayanamayıp ısırıvermişim.Meğer,ısırdığım , o erenin çocuğu imiş.Beni öldürecek oldu.Kendisinden af diledim.Ancak o ,canımı bağışlamakla beraber beni lanetledi.´´Bundan böyle sana kurbağa yemek yasak .Ömrünün sonuna kadar da Kurbağalar Padişahı´na bineklik yapacaksın´´ dedi.Bundan böyle emrinizdeyim.

    Kurbağalar Padişahı,biraz tereddüt etse de, bu fikir nefsine câzip gelmiş.Yılanın binekliğinde ,aylarca kâh oraya -kâh buraya gezmek çok hoşmuş doğrusu.Birgün,yılanın halsizleştiğini farkederek telâşa düşmüş.Öyle ya;bineği olmazsa zıplayarak dolaşmak zorunda kalacakmış.

    -Benim vefakâr ,sabırlı bineğim.Sen bana gereklisin,ancak gün geçtikçe halden düşmektesin.Sen, ne yer ne içersin?

    İşte, tam bu an Sabırlı Yılan´ın kazandığı andır.

    Sabırlı Yılan:-Hükümdârım,biliyorsunuz ki ben yasaklıyım.Ancak, eğer halkınız arasında ölüm cezası verilmiş suçlular var ise onları bana ´´adaklık´´ olarak lûtfederseniz benim gücüm eksilmez.

    Hükümdar düşününce bu durumu mantıklı bulmuş.Ne de olsa ;kendinin bir kaybı olmayacağı gibi,bineğinden de olmayacakmış.

    Günler,aylar geçerken Kurbağalar Ülkesi´ndeki suçlular da tükenmiş.Sabırlı Yılan ,bu arada boş durmayıp ülke yönetiminde söz sahibi olanları fitne-fesat ile biribirine düşürerek, kralın tahtında gözleri varmış gibi lanse ettirmeyi başarıp, kendisi için adaklık olacakları seçmeye devam etmiş.

    Gün gelmiş... Kurbağalar Ülkesi´nde adaklık kurbağa kalmamış! Sonuncusu kralmış!

    Başka Hikayeler
    Halkın çaresizliklerini, umutlarını, özlemlerini, dünya görüşünü, bütün öteki türlerden daha belirgin biçimde dile getiren efsaneler, Adana halk kültürünü oluşturan önemli ürünlerdendir. Bu efsaneler anlatıldıkları müddetçe içlerinde barındırdıkları unsurlarla kültür varlığımızın koruyucuları olacaklardır. Adana'da en çok anlatılan efsanelerden örnekler :

    ŞAHMERAN VE LOKMAN HEKİM EFSANESİ

    Vaktiyle, binlerce yılanın yaşadığı bir mağaraya yanlışlıkla giren bir adam, yılanlar tarafından padişahları Şahmeran'a götürülür. Şahmeran adama canını bağışlayacağını ancak kendisini misafir etmek zorunda olduğunu söyler. Yerini bilen birini serbest bırakarak kendi hayatını tehlikeye atmak istememektedir. Şahmeran ona çok iyi davranır. Adam bir dediği iki edilmeden bütün ihtiyaçları sağlanarak yaşamakta, günlerinin büyük bölümünü Şahmeran'la sohbet ederek geçirmektedir.

    Ne kadar rahat da olsa, gerçek dünyadan uzak bir mağarada süren bu hayattan sıkılan adam, bir gün yeryüzüne dönmek için Şahmeran'dan izin ister. Şahmeran adama güveninin tam olduğunu, yerini kimseye söylemeyeceğine inandığını belirterek gitmesine izin verir. Ancak kendisini gördüğü için vücudunun pul pul olacağını, bu yüzden vücudunu kimseye göstermemesi gerektiğini de tembih eder.

    Yeryüzünde normal hayatına dönen adam, Şahmeran'ı gördüğünü hiç kimseye söylemez. Bu arada padişahın kızı hasta olmuş, tedavisi için bütün ülke seferber edilmiştir. Kızın iyileşmesini en çok isteyenlerden biri de vezirdir. Gerçek amacı kızla evlenip oğlu olmayan padişahın yerine ülke yönetimini ele geçirmek olan vezir, bütün büyücüleri toplayarak, bu hastalığa çare bulmalarını ister. Büyücülerden birisi, Şahmeran'ın bulunup öldürülmesi ve vücudundan alınacak bazı parçaların kaynatılıp içirilmesi durumunda kızın iyi olacağını söyler. Şahmeran'ı bulabilmek için de vücudu pullu kişilerin aranması gerektiğini ekler. Vezir ülkedeki herkesi zorunlu olarak hamama götürüp soydurarak, Şahmeran'ı gören kişiyi bulur. Adam, Şahmeran'ı öldüreceğini vaat ederek mağaraya gider.

    Şahmeran'a bütün gerçekleri anlattıktan sonra, ne yapması gerektiğini sorar. Şahmeran: "Ölümümün senin elinden olacağını zaten biliyordum" diyerek kendisini öldürmesini, ancak bunun gizli tutulmasını ister. Çünkü öldüğü duyulursa, dünyadaki bütün yılanlar, insanlardan öç almaya kalkacaklardır. Daha sonra: "Kuyruğumun suyunu kaynat ve vezire içir ki kısa zamanda ölsün. Gövdemin suyunu kaynat ve kıza içir ki iyileşsin. Kafamın suyunu kaynat ve iç ki Lokman Hekim olasın" diye ekler. Adam biraz da buruk bir şekilde bunları dinler. Şahmeran yılanlara, adamın misafiri olarak gideceğini, çok uzun yıllar dönmeyeceğini, kendisini merak etmemelerini söyler ve yeryüzüne çıkarlar. Adam Şahmeran'ın dediklerini yapar. Vezir ölür. kız iyileşir, kendisi de Lokman Hekim olur (Ki).

    ŞAHMERAN VE BİR İNANIŞIN EFSANESİ

    Çukurova bölgesinde halk arasında Şahmeran Efsanesine bağlı olarak söylenen: "Misis yılandan, Ceyhan yelden. Adana selden gidecek" şeklinde bir söz vardır. Bu sözün temelinde şu inanış yatmaktadır:

    Adana, Seyhan Nehri'nin yanı başında bir düzlükte kurulmuştur. Eskiden nehir sık sık taşar, evleri, köyleri yıkar, tarlaları su altında bırakırmış. Adana'da sık sık sel olduğu için bir gün şehrin bu yüzden yok olacağına inanılır. Ceyhan'da ise evler çok eskiden topraktan ve kamıştan yapılırmış. Her yanı açık olduğu için, kuvvetli bir rüzgarda birçok ev yıkılıp gidermiş.

    Misis'in yılandan gitmesine gelince, bu da yine yörede çok bilinen Şahmeran efsanesi ile birlikte anlatılır. Efsaneye göre Misis yakınında küçük bir dağın tepesine kurulmuş, Yılankale denilen bir kale vardır. Bu kalede sütle beslenen birçok yılan varmış. Bu yılanlar, bir gün sütsüz kalıp kaleden çıkacaklar ve Misis'e inerek orada yaşayanları sokacaklarmış.....
     
    Son düzenleme: 15 Eylül 2008
  12. 15 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  13. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG][/URL][/IMG][​IMG]

    LOKMAN HEKİM EFSANESİ

    Adana ve çevresinde yüzyıllardır yaygın olarak Lokman Hekim efsaneleri anlatılmaktadır. Bunlardan bir tanesi şöyledir:

    Lokman Hekim, inanışa göre bütün hekimlerin piri, üstadıdır. Her çiçeğin, her otun özelliklerini tanıyan Lokman, ilaç yapar, derilere deva bulunmuş. Bütün dünyayı dolaşmış. Çukurova'ya gelince ovanın bereket ve güzelliğine hayran olarak Misis'e yerleşmiş. Çevredeki bütün hastaları iyileştirmiş. Anık hastalığın ne olduğunu unutan Çukurovalılar, ölümsüz hayatın peşine düşmüşler. Kendileri için ölümsüzlük ilacını yapmasını istemişler.

    Lokman Hekim Çukurova'yı adım adım dolaşmış, bütün bitkileri incelemiş. Bir gece dolaşmaktan yorgun düşmüş ve ulu bir çınarın altında uyuyakalmış. Bir ara bir ses duymuş:

    "Ey Lokman, anık araman bitsin, ben ölümsüz hayatın devasıyım. Bundan böyle insanlara ve hayvanlara ölüm yok".

    Lokman Hekim, sesin geldiği bitkiye doğru yürüyüp koparmış. Bu arada Tanrı Cebrail'e: "Yetiş Cebrail, Lokman ölümsüzlüğe çare bulursa bu insanların hali ne olur?" demiş.

    Bunun üzerine Cebrail, pir-i fani kılığında Misis Havraniye tarafına bir gelmiş. Misis Köprüsü'nün üstünde Lokman Hekimle karşılaşmış. Cebrail: "Selamü-naleyküm" dedikten sonra. Lokman'ın elindeki kitaba bakmak istemiş. Kitabı alıp coşkuyla akan Ceyhan Nehri'ne atmış. Kitabın ardından Lokman da suya atlamış ama bulamamış. Yaz gelip sular çekilince, ırmak boyunda aramaya devam etmiş. Sonunda kitabın sadece bir yaprağını, arpa tarlasında bulmuş. Bugünkü tıp biliminin, o günkü yapraktan geliştiğine inanılır. Yörede hâlâ, efsanenin izlerine rastlanılmaktadır. Kitabın bulunduğu arpa tarlasının toprağı kutsal sayılır. Çocukların karınları ağrıdığında bu toprağı ısıtıp beze sararak çocuğun karnına koyarlar.

    LOKMAN HEKİM EFSANESİ II

    Lokman Hekimle ilgili olarak anlatılan efsanelerden bir tanesi de şöyledir:

    Lokman Hekim doktor ve eczacıymış. Dükkânında her türlü hastalığın devası olan ilaçlar varmış. Hastalar içeri girdiklerinde, hastalıklarına iyi gelecek olan ilaç şişesi sallanırmış. Bir gün içeri birisi girmiş. Ancak hiçbir şişe sallanmamış. Lokman Hekim bunun üzerine:

    "Senin hastalığının çaresi yok, öleceksin" demiş.

    Adam ölümden kurtuluşun olmadığını öğrenince çok üzülmüş. Her şeyini satmış. Yanına bir at tüfek ve av köpeği alarak dağlara çıkmış. Vurduğu hayvanları yiyip, yörüklerden yoğurt, süt alarak yaşıyormuş. Bu arada hastalığı da iyice artmış.

    Bir ağacın altına gelmiş. Atını bağlayıp köskelmiş. O sırada bir yürük kadını, bir tas sütü saylığa koymuş. Yılanların sütü sevdikleri bilinir. Tasa yaklaşan bir yılan sütü içmiş, sonra da zehrini süte kusmuş. Tas yemyeşil olmuş.

    Ağrıları iyice anan adam:

    "Gidip şu zehri içeyim de ölüp kurtulayım" diyerek zehirli sütü içmiş. Bir süre sonra ishal olmuş ve kusmaya başlamış. Ancak oldukça hafiflediğini hissediyormuş. Ölmek için içtiği zehirden sonra daha iyi olduğunu görmüş. Gün geçtikçe iyileşmiş ve hastalığı tamamen geçmiş. Lokman Hekim'e gidip: "Sen bana öleceğimi söylemiştin. Ama ölmedim" demiş.

    Bunun üzerine Lokman: "Ben sana ala ineğin sütünü nereden bulayım, sütü yılana içirip, nasıl tasa kusturayım. Hastalığının çaresi vardı ama bu ilacı temin etmek zor olduğu için öyle dedim" diye cevap vermiş.

    O gün bu gündür tas ve yılanın eczacılık ve tıp biliminin simgesi olması, halk tarafından Lokman Hekim'e dayandırılır.



    ŞAHMARAN Şahmaran Fransızca bir kelime ve yılanların şahı anlamındaki Şah-ı Maran’dan geliyor. Şahmaran figürü bir yılan, bir ejderhadır. Baş kısmı insan olan, yılanla insanın birleşmesinden meydana gelmiş doğa üstü bir yaratıktır. Yılan figürleri genelde kötülük ya da uğursuzlukla ilişkilendirilirse de insan başlı Şahmaran, doğurganlık, bereket ve bilgeliği sembolize etmiştir. Anadolu’da uğur getirmesi için Şahmaran’ın resimleri kadınlar tarafından odaların duvarlarına asılmıştır. Pek çok farklı versiyonda Şahmaran hikayesi bulunmaktadır ama bunlar genelde birbirlerinin benzeri olup, yer ve kişiler değişikliğe uğramaktadır.

    Tarsus Şahmaran’ı ise iki farklı şekilde anlatıla gelmiş. İnsanların inanışına göre, yılanların şahı Şahmaran, Tarsus’un 15 km. kuzey doğusundaki bir ortaçağ kalesinde yaşarmış. Hikayeye göre bütün yılanlar bu kalede kalırmış. Hükümdarları Şahmaran ise,gözleri kilometrelerce uzağı görebilen,üstün niteliklere sahip bir yaratıkmış.Bir gün,Tarsus Beyinin dünyalar güzeli kızını hamamda yıkanırken görmüş ve görür görmezde aşık olmuş.Beyden kızını istemiş ancak bey hem korktuğu hem de çirkin bulduğu için kızını Şahmaran’a vermek istememiş.Bunun üzerine Şahmaran, Beyin kızını kaçırmaya karar vermiş. Hazırlıklarını yapıp dünyalar güzeli kızın hamamda olduğu bir gün buraya gelmiş.Ancak Beyin adamları durumu fark edip Şahmaran’ı oracıkta öldürmüşler.

    Hükümdarlarının öldüğünü duyan kaledeki yılanlarda şehri basıp bütün halkı sokarak zehirlemiş ve şahlarının intikamını almışlar. Bu hikayenin diğer versiyonuna göre ise, Tarsus beyi dermansız bir hastalığa yakalanmıştır. Derdinin ne olduğunu anlamak için gelen hekimler çaresizlik içinde kalıyorlar, ellerinden hiçbir şey gelmiyormuş. Beyi tedavi etmek için gelen hekimlerden biri, bu hastalığın devasının Misis Kalesindeki Şahmeran’ın gözlerini yemek olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine beyin adamları bütün şehri dolaşarak Şahmaran’ı bulmaya çalışmışlar. Uzun süren aramaları bir sonuç vermemiş. Bey her geçen gün daha da kötüleşiyormuş, bir gün, daha önce hayatını kurtardığı biri, Şahmaran’a ihanet ederek onun hamamda saklandığını söylemiş. Şahmaran’ın yerini öğrenen beyin adamları, yılanların şahını hamamda yakalayıp hemen orada öldürmüş ve gözlerini de beye yedirmişler. Bey Şahmaran’ın gözünü yer yemez iyileşmiş. Ancak kaledeki yılanlar şehri basmış ve bütün halkı sokarak öldürmüşler. İşte bu hamamın adı da o zamandan beri Şahmaran Hamamı olarak kalmış, Tarsus’un Şahmaranı böyle hüzünlü bir efsaneye konu olmuş maalesef.
     
  14. 15 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  15. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG] [​IMG] [​IMG][​IMG]

    Büyük İskender’in yaptığı gibi Gülek Boğazı’ndan Kilikyaya inip, Issos ve Beylan Geçidi üzerinden onu boydan boya geçen bir yol, mevcut değildi. Bu da, günümüzden yaklaşık 60 milyon yıl önce falt sonucu birbirinden ayrılan doğuda 3726 m. yükseklikteki Aladağ ve batıda 3585 m. yükseklikteki Bolkar Dağları arasında 1000 metre yükseklikte sıkışıp kalmış olan Gülek Boğazının öneminin o dönemlerde o kadar büyük olmadığını gösterir. Bu geçit, Mısır Hüdavendi İbrahim Paşa, Kütahya seferinden önce ağır sahra toplarını taşıyabilmek için genişletinceye kadar daracık bir geçitti ve daha 20. yüzyılın başlarında demiryolu yapılmadan önce bile genişliğı sadece 20 m. idi. O zamanlar yüklenmiş bir deve bile bu geçitten güç bela geçebiliyormuş. Eğer daha eski devirlere dönecek olursak, durum gene değişmemektedir, keza eskiler de bu boğazın ulaşım ve stratejik açıdan ne kadar zorluklar arzettiğini görmüşlerdir. Bunlardan Büyük İskender biyografilerinden birinin yazarı olan Romalı Curtius Rufus, boğazın her iki tarafındaki sarp ve yüksek dağların dimdik ta geçide kadar inmesi yüzünden yolun çok daraldığını ve bundan dolayı buradan tam teçhizatlı dört askerin aynı anda çok zor geçebildiklerini yazmaktadır. Geçit bu kadar dar olmakla kalmıyor, ayrıca yüksek dağ yamaçlarındaki kar kitlelerinin erimesiyle kabaran akarsular da geçişi büyük çapta zorlaştırıyordu. Nitekim, Gülek Boğazı’nın sarp kayalıkları üzerinde yer alan ve şimdiye dek doğru dürüst okunamayan Latince bir kitabeye göre, İmparator Caracalla M. S. 217 tarihinde geçidi genişlettirmek gereğini duymuştur. Yazıtta: “Caracalla dağları keserek yolu genişletmiştir” denmektedir. Bu da bize, yukarda özellikle vurgulandığı gibi, Eski Hitit Çağında, özellikle I. Hattusili ve I. Mursili Devirlerinde Kuzey Suriye seferleri düzenleyip, oralardaki kentleri ele geçiren, yakıp yıkan Hititlerin, bazı istasnai durumlar dışında Kizzuwatna’ya inmediklerini, daha doğrusu inemediklerini açıkça gösterir. Tarihçiler, Çukurova’ya sahip olunmadan nasıl Suriye içlerine kadar inilir, bir türlü kavrayamadılar. Çukurova kapalı bir havzadır ve bu pek ala mümkündür. Hititler pekala, benim ‘Dağ Yolu’ dediğim Kayseri, Fraktin, Taşçı, Gezbeli, Göksun, Kahramanmaraş ve Bahçe yolu üzerinden gidip gelmişlerdir. En önemlisi, Kral I. Hattusili Kuzey Suriye’ye giderken Fırat Nehrini geçtiğini altını çizerek yazıyor; eski Akad Krallarının Anadolu seferleri sırasında da, Fırat’ı geçtiklerini yazıyor. Eğer Adana Ovasından geçse idi, Seyhan ve Ceyhan Irmaklarını da geçmesi ve bunu yazması gerekmez miydi? Bunun dışında, Amanos Dağlarının denize bakan kısmında ve Çukurova’daki yerleşim yerlerinin sayıca Amik Ovasındakilerden az olması da, Gülek-Beylan (Pylae Cilicia) güzergahının eskiçağlarda daha az kullanıldığının bir kanıtıdır. Bizim 1992 yılında Sirkeli’de bulmuş olduğumuz Eski Asur üslubundaki bir tek mührün, burada pek önemi yoktur.


    GÜLEK BOĞAZI'NDAKİ EJDERHA İLE KRAL KIZININ EFSANESİ

    Toros Dağları'nda bulunan Gülek Geçidi'nde, bir kızla ejderhaya benzetilen şekillerle ilgili olarak şu efsane anlatılır:

    Çok eski çağlarda Toros Dağları'nın tepesinde bir kral kızı yaşarmış. Dağların çevresi çok sık bir ormanla çevrili olduğu için buralarda dolaşmak tehlikeliymiş. Çünkü ormanda büyük bir ejderhanın yaşadığı söylenirmiş. Kral da kızına sık sık çevreyi tek başına dolaşmamasını söyletmiş.

    Günlerden bir gün, kızın canı çok sıkılmış ve ormanda dolaşmaya karar vermiş. Bir süre gezdikten sonra dik ve sarp bir kayalığın üzerine oturarak Gülek Boğazı'nı seyretmeye başlamış. Birden büyük bir gürültü duymuş. Aşağı baktığında kayalıklardan ejderhanın geldiğini görmüş. Ne yapacağını şaşırmış. Kurtulamayacağını anlayınca: "Allah'ım, beni ejderhaya yem yapacağına burada taş yap daha iyi." diyerek Tanrıya dua etmiş. Kızın duasını kabul eden Tanrı hem kızı hem ejderhayı orada taşa çevirmiş
     
    Son düzenleme: 15 Eylül 2008
  16. 15 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  17. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG][​IMG]
    Kalenin hemen yakınlarında köy var, görüyorsunuz zaten birazını ilk resimde küçücük bir şey. Yanlış hatırlamıyorsam adı Anavarza köyü ve dev dikenlerle sarılı yolları var. Kaleden uzaklaştıktan epey sonra bile eski su kemerlerini görmek mümkün ama su yok.
    Daracık kayaların arasından geçilen gerçekten çok etkileyici bir yolu vardır kalenin.
    Benim köyümmm :KK66:)

    Arkadaşlar bunlar dağcı forum sitelerinden alıntı fotoğraflar her yıl yüzlerce dağcı kaleye tırmanmak için çadır kurar :KK66:
     
    Son düzenleme: 15 Eylül 2008
  18. 15 Eylül 2008
    Konu Sahibi : Chefemine
  19. Chefemine

    Chefemine Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    13 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.119
    Beğenildi:
    20
    Ödül Puanları:
    148
    ANAVARZA TAŞININ EFSANESİ

    Bundan çok eski yıllarda Kozan ve Anavarza civarında uzun ömürlü insanlar yaşarlarmış. İnanışa göre bu insanlar o kadar uzun ömürlülermiş ki, ölüm nedir bilmezlermiş.

    Tarihi Anavarza Kalesi yapılırken, kalenin temel taşlarını, çevre halkı Kozan Kalesi'nden sırtında geti-rirmiş. Naş adlı kişi, Kozan'dan yüklediği taşı Anavarza'ya götürmek için yola koyulmuş. Kayhanburnu Köyü'nü biraz geçtikten sonra, karşısına bir kalabalık çıkmış. İçlerinden tanıdık birine, ellerinin üstünde götürdükleri şeyin ne olduğunu sormuş. Adam oğlunun öldüğünü söyleyince, Naş sırtındaki taşı yere bırakarak şu tekerlemeyi söylemiş:

    Adım Naş

    Yaşadım bin beş yüz yaş

    Oğlum beş yüz yaş

    Yüzü ham traş

    Bilseydim dünyada ölüm var

    Koymazdım taş üstünde tas kaydirigubbakcemile5

    [Buda diğer Efsane ve Mozaiği

    ANAVARZA EFSANESİ

    [​IMG]

    Vaktiyle Anavarza, yiğit insanların ve güzel kızların yaşadığı büyük bir şehirmiş. Kent ve kale, dıştan gelecek tehlikeye karşı koyabilecek durumdaymış. O zamanlarda şehirde yaşayan taş ustaları taştan oymalarla evleri ve meydanları süsler, insana şaşkınlık verecek, hayranlık duyulası eserler yaratırlarmış.

    Gündüzleri halk kentten çıkar, tarlada-bayırda işini görür, akşam olduğunda ise kente geri dönermiş. Kentin dışı derin hendeklerle ve yüksek duvarlarla çevriliymiş. Kentin kapısındaki asma köprüden başka içeri girebilecek hiçbir yer yokmuş.

    Halk bu güzel kentte huzur içinde yaşarmış. Akşamları her ev kahkahayla dolarmış, ağıtlar şarkı diye söylenirmiş. Halk mutluymuş, günler böyle gelir geçermiş.

    Anavarza Kralı’nın, gökyüzünde parıldayan ay'a "Sen doğma, ben doğayım" diyen dünya güzeli bir kızı varmış. Bu kız akıllı mı akıllı, güzel mi güzelmiş. Gel gör ki, günlerden birgün, bu kız yüzünden kentin huzuru kaçmış, kralın o gülen yüzü kızarmış, kaşları çatılmış.

    Bir gün Sis Kralı'nın elçisi, Anavarza Kralı'na gelmiş ve "Ulu Sis Kralı adına, yüce Anavarza Kral'ına saygılarımı sunarım" demiş. Kral, "Söyle bakalım, ne diler kralın bizden?" deyince de elçi:
    -Kralım kızınızı oğluna ister, demiş.
    -Yaa, öyle mi?
    -Evet yüce kralım.
    -Ya istediğini kabul etmezsem?
    -Ulu kralım bunu da düşünmüştür. Kızınızı oğluna vermezseniz, krallığınıza savaş açacağını bildirmekle de görevli bulunuyorum.
    -Savaş diler demek?
    -Hayır... Ama...
    -Sis Kralına söyle, bu işi düşünmemiz gerekir...

    Sis Kralı'nın elçisi böyle diyerek gitmiş gitmesine de, dert geldi mi, üst üste gelirmiş. Sis Kralı’nın elçisi gidince, bu defada Misis Kralı’nın elçisi kapıya dayanmış. O da kızını Misis Kralı’nın oğluna istemeye gelmiş. O da aynı istek ve tehditlerde bulunmuş.

    Anavarza Kralı, çok halim-selim, iyi yürekli bir insanmış. Ne yapacağına karar verememiş ve kara düşüncelere dalmış.Bakmış ki, durum çok çetin, gittikçe de karmaşık bir hal alıyor... Kızını bu krallardın hangisinin oğluna verse, diğeri yine kendi halkına savaş açacak. Belki de ülkesi elden gidecek. Hiçbirine vermezse, bu defa da iki ülke halkı ile savaşmak zorunda kalınacak diye düşünüp durmuş.

    Kız babasının haline çok üzülmüş. Kara düşüncelere dalan babasına, "Olur mu ey benim Kral babam, ben senin kızın değil miyim? Bana derdini niçin açmazsın? diye kahırlanmış. Kral, "Kızım, güvercin topuklu yavrum, demiş. Çok haklısın. Bilmem ki ne etsem. Sis Kralı elçi göndermiş, oğluna seni ister. Misis Kralı da elçi göndermiş. O da oğluna seni ister. Vermezsem savaş açılacak, hangisine tamam desem, yine de olacağı bu. Ne yapmalı, bilemedim!" demiş.

    Kızı gülmüş ve "Ondan kolay ne var, babacığım!", demiş. "Şeytan bile çözemez bu düğümü kızım" demiş kral. Kızı da "Kral babam, bundan kolay bir şey yok! Dersen ki onlara, 'ben kızım veririm, veririm ama, bir şartım var. Anavarza’nın suyu az. Buraya bol suyu önce kim getirirse, onun oğluna kızımı veririm...' Onlara öyle söyleyin siz. Gerisine karışmayın".

    "Bak işte bunu hiç düşünmemiştim. O zaman savaşsız çözeriz bu işi" demiş kral. "Elbette babacığım. Halkımız rahat, huzur içinde yaşıyor. Onların benim yüzümden acılara katlanmalarını, ölmelerini istemem hiç, demiş kızı.

    Böylece aradan günler geçmiş. Her iki kralın elçileri, Anavarza Kralı’nın kararını öğrenmek üzere Anavarza’ya gelmişler. Kral onlara kızının önerdiği çözümü söylemiş: "Anavarza’ya bol suyu ilk getireninin oğluna kızımı vereceğim. Kararımı krallarınıza böyle iletiniz."

    Elçiler bu kararı hemen kendi krallarına iletmişler. Bunun üzerine, Sis Kralı yukarıdan, Misis Kralı da aşağıdan başlamış su yolunu yapmaya. Sis Kralı su yolunu yontma taşlardan, çok güzel, sağlam biçimde yaptırmaya uğraşırmış. Bu yüzden işi gecikirmiş.

    Misis Kralı da kerpiçten yaparmış su yolunu. Bu yüzden Misislilerin su yolu çabuk ilerlemiş.

    Günler geçmiş, yollar ilerlemiş, sonunda aşağıdan Misislilerin suyolu görünmüş. Sislilerden bir haber yok. Misislilerin suyolunun kente yaklaşmakta olduğunu gören kızı almış bir üzüntü. Meğer içten içe yiğitliğini duyduğu Sis Kralı’nın oğlunu seviyormuş. Ona adamlar göndermiş: "İyiye kötüye bakma. Elini çabuk tut, su yolunu bir an önce bitir!" demiş.

    Ama taş yol bu. Peynir değil ki; doğrana. Çamur değil ki; sıvana. Sonunda Misislilerin yolu bitmiş. Su gelmiş kentin kapısına dayanmış. Dayanmış dayanmasına, ama kız buna dayanamamış. Sevmediği biriyle evlendirilmektense, canına kıymaya karar vermiş ve kendisini kayalıklardan aşağıya atmış.

    Derler ki; Anavarza o günden sonra bir daha şenlik nedir bilmemiş. Neşe dolu kahkahalar, kentin evlerinden bir daha hiç yükselmemiş
    :CüvCüv:a.s.