Ah ego ah !...

Konusu 'Kişisel Gelişim' forumundadır ve guldenasya tarafından 20 Ekim 2010 başlatılmıştır.

    20 Ekim 2010
    Konu Sahibi : guldenasya
  1. guldenasya

    guldenasya Aktif Üye Üye

    Katılım:
    15 Eylül 2010
    Mesajlar:
    64
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    31
    AH EGO AH !...
    Tolga ÇELEBİ

    Büyük ressam, uzun uzun eski bir sandalyeye baktı, onun varlığını ve özünü hissetmeye çalıştı. Sonra sandalyenin karşısına geçip, eline tuvalini ve boyalarını aldı, bir tablo yaptı. Birkaç dolar bile etmeyecek eski ahşap sandalyenin tablosu, bu gün 25 milyon dolardan daha fazla ediyor. Van Gogh; düşünceye esir olmadı, düşünceyi kullandı. Sığ ve cansız gözüken sandalye, O’nun tarafından tuvale resmedilince, milyon dolarlar ediyor. İnsanlara, nesnelere, olaylara sözel ya da zihinsel etiket yapıştırmak ta ne kadar aceleciysek, elimize geçen gerçek o kadar sığ ve cansız olacaktır.

    İnsanoğlu kendini tanımlamak içinde acele eder. Kendini tanımlamak için birçok etiket kullanır. Bunlardan en belirgin olanı “BEN” kelimesidir. Türkçe de en çok kullanılan kelime yine “BEN” kelimesidir. “Ben” dediğimizde sözünü ettiğimiz şey gerçek kimliğimiz değildir. Hepimiz zihnimizde bir “ben” canlandırırız. Bu aslında bir illüzyondur. Bunu aşağıdaki gibi bir örnekle açıklamak daha kolay olur.

    Dikkat ederseniz, çocuklar konuşmaya başladığı ilk anlarda, kendinden üçüncü şahıs gibi bahseder. Adını anne ve babasından duyar ve “Tolga acıktı, Tolga oyun oynayacak” vs gibi cümleler kurar J Daha sonra “ben” kelimesini öğreniriz ve ismimizin yerine bu kelimeyi koyarız. Sonraki aşamada; kendimizi nesnelerle tanımlarız, etiketleriz. “Benim oyuncağım, benim arabam, benim yemeğim” vs. gibi. Oyuncağımız kırıldığında ise korkunç bir acı hissetmişizdir. Bunun sebebi oyuncağın kırılması değil, kendimizi onunla özdeşleşmiş olmamızdır. Kırılan oyuncak bir tahta parçası da olabilir, karmaşık elektronik bir oyuncak da olabilir fark etmez. Acının nedeni “benim” kelimesinde gizlidir.

    Büyüdüğümüz zaman “ben” düşüncesi yeni anlamlar kazanır. Kendimizi milliyet, ırk, din, vücut, cinsiyet, meslek ile tanımlarız. Baba, anne, karı, koca, müdür gibi sıfatlar “ben” olur. Kafamızın içinde sürekli bir ses vardır. Bu ses çoğu zaman kontrolü bizden alır. Bizler, kendi kimliğimizi eşya ile tanımlarız. Önceleri oyuncağım, daha sonraları arabam, evim, giysilerim vb. haline gelir. Bu yüzden kendimizi nesnelere bağlarız, onlara takıntılı hale geliriz. Sürekli olarak daha fazlası için açlık duyarız.



    Peki, sahip olduklarımızla gurur duymamız yanlış mı? Tabi ki yanlış değil. İnsanların kalabalık arsında güçlenmesi, yada az mala sahip olarak zayıflaması yanlış ya da doğru olarak nitelendirilemez. Bu sadece EGO’dur. Kendinizi gözlemlerseniz, içinizden gelen sese kulan verirseniz, egoya dayanan davranışlarınızı fark edebilirsiniz.

    Bir binanın önünde durup, bu bina benim derseniz; ya zenginsinizdir, ya da yalancısınızdır. Sonuç ne olursa olsun, bina ile ben düşüncesini birleştiriyoruz. Elimizde imzalı ve onaylı bir tapu varsa, bütün dünya da bunu onaylıyorsa bile, bu sadece bir kurgudur. Ölüm döşeğinde hepsinin elimizden kayıp gittiğine şahit olacağız. Ölüm döşeğinde sahip olma duygusunun da egonun da bir önemi kalmıyor. Kendimizi eşyalarla tanımlamayı bırakırsak, gerçek anlamda özgür oluruz.

    Ego sahip olmayı varlık ile birleştirir. Sahibim o zaman varım. Ne kadar çok sahip isem, o kadar çok varım. Fakat insanoğlu eşyalara bağlanmaktan vazgeçemez, bu mümkün değil. Belki kendimizi eşyalarda aramaktan vazgeçersek mümkün olabilir. Hepimiz eşyalara bağımlıyız. İnanmak istemiyorsanız, cep telefonunuzu kaybettiğinizde yaşadığınız acıyı bir düşünün. Bu bağımlılığım farkında olmak bir başlangıçtır.

    Egomuzu en canlı tutan şey, daha fazla istemektir. Ne kadar çok istersek, o kadar çok sahip oluruz, o kadar çok var oluruz. Hiçbir ego daha fazlasını istemeden yapamaz. Sahip olmak sadece sığ bir tatmindir ego için. Hep daha fazla...

    Örneğin büyük şirketler, daha fazlasını elde etmek için, gezegenin canına okuyor.
    Doğa, hayvanlar, insanlar “daha fazlası” için kurban ediliyor.

    Tüm bunlarla birlikte, EGO kendini vücutla da tanımlar, cinsiyet kimlik haline gelir. Cinsiyet kavramı aslında bir roldür ve bu rolü küçük yaşta aileler çocuklarına yükler. İnsanlar kendilerini fiziksel güzellikleriyle ve kaslı vücutlarıyla tanımlar. Ama bunlar kaybolmaya başladığında acı çekerler. Böyle bir durumda kimliklerinin dayandığı şey çökmeye başlar. Güzel bir vücuda sahip olmak sağlıklı ve güzel bir şey. Ama kimliğinizi vücudunuzla bağdaştırmadığınız takdirde; güzellik, canlılık, güç kaybolduğu takdirde kimliğiniz hiçbir şekilde etkilenmez.

    Vücudunuz dışarıdan nasıl gözükürse gözüksün, içinizde yoğun ve canlı bir eneri alanı var. Bunun farkına varmak için içsel dünyanıza dönmeniz yeterli. Diğer bir deyişle; biçimi olan varlıktan, biçimi olmayan, eşya ile özdeşleşmeyen, ideoloji ya da cinsiyet ile tanımlanmayan bir öz kimliğe kayabilirsiniz. Bu hepimizin öz kimliğidir.
     
  2. 3 Kasım 2010
    Konu Sahibi : guldenasya
  3. olgu35

    olgu35 ölümden başkası yalan Pro Üye

    Katılım:
    11 Ağustos 2009
    Mesajlar:
    3.424
    Beğenildi:
    2
    Ödül Puanları:
    148

    Konu içerik nedeniyle taşınmıştır.