Alternatif Careler

Konusu 'Bitkisel Kürler - Şifa Reçeteleri' forumundadır ve selda71 tarafından 9 Ağustos 2007 başlatılmıştır.

    9 Ağustos 2007
    Konu Sahibi : selda71
  1. selda71

    selda71 Aktif Üye Üye

    Katılım:
    27 Haziran 2007
    Mesajlar:
    66
    Beğenildi:
    2
    Ödül Puanları:
    76
    BAŞ AĞRISI: Kanadalı bilim adamları acı kırmızı çarliston biberin veya kırmızı biberin ağrıya karşı doğal bir çare olduğunu ortaya çıkardılar. Bibere keskin acılığı veren etkili madde capsaicin, ağrıya, sancıya karşı hassasiyeti de azaltıyor. Capsaicin vücutta acıyı hafifleten kimyasal maddelerin oluşmasını etkiliyor. Çarliston biberin bu arada baş ağrısına, eklem iltihaplarına iyi geldiği ortaya çıkarıldı.

    KANSERE KARŞI KIRMIZI SEBZE: Domates ve kırmızı çarliston biber kansere neden olan serbest radikallere karşı en iyi koruyucudur. Çiğ ve kırmızı sebzede bulunan lycopen maddesi, radikalleri yakalamada havuçta bulunan betakarotinden daha etkilidir.

    GIDA ZEHİRLENMELERİ: Eğer bozulmuş et yediğinizden şüpheleniyorsanız, hemen 3000 mg'lık C vitamini kapsülü alın. Bu sizi et zehirlenmesine karşı koruyacaktır. Eczanelerde bulabileceğiniz, hazmı kolaylaştırıcı enzimleri de deneyebilirsiniz. Bu dönemde eğer bağırsaklarınız bozulduysa, bol kepekli ve lifli besinler kullanın; sıvı alın. Asla ishal kesici ilaçlara başvurmayın.

    AKŞAMDAN KALANLAR İÇİN: Aşırı içki içtiyseniz, yatmadan önce 50 mg niacin, yani B3 vitamini alın. Ciltte bir miktar kızarıklığa yol açabilir, ancak sabahın köründe baş ağrısı ve mide bulantısı çekmekten çok daha zararsızdır. B vitamini komplekslerinden de yararlanabilirsiniz.

    CİLDİ NEMLENDİRMEK İÇİN: Kuru cildi altı ile sekiz hafta gibi bir sürede nemlendirmek için, her gün bir kapsül E vitamini ile bir çorba kaşığı kenevir yağı içilebilir. Bu şekilde, hücre cepheleri yağ asitleri ile güçlendirilmiş olur ve böylece suyu daha iyi tutmaları sağlanır.

    UÇUKLARA KARŞI: Bir çorba kaşığı dolusu suyla karıştırılmış, yüzde 3 oranında oksijenli su ile ağzınızı çalkalayın. Sonra yaranın üzerine, bir saat boyunca, her 15-20 dakikada bir yoğurt sürün. Bu işlemi gün içinde birkaç kez tekrarlayın. Ayrıca bu süre içinde çikolata, fındık-fıstık, patlamış mısır gibi yiyecekleri kesmenizde yarar var. Bunların yerine, biftek, tavuk, yumurta ve peynir gibi, bir çeşit aminoasit olan lizin bakımından zengin yiyecekler tüketin.

    UÇAK YOLCULUKLARI SONRASI: "Jet lag" denilen, uzun uçuşlar sonrasındaki bitkinlik halini en aza indirmek için, yolculuk öncesindeki üç gün boyunca, günde iki kez 25 mg'lık B vitamini kompleksi ile 1000 mg'lık C vitamini alın. Yağsız et yemeye dikkat edin, kızarmış yiyeceklerle şekerden uzak durun. Yolculuk sırasında da bol su içmenizde yarar var.

    ELLERİNİZ SOĞUKTAN UYUŞURSA: Birkaç kaşık toz kırmızı bibere, birkaç damla sıvı yağ ekleyip, macun kıvamına geldikten sonra, soğuktan buz kesilmiş ellerinizi bu karışımla ovun. Biber kan dolaşımınızı hızlandıracaktır. Ama ellerinizi iyice yıkamadan asla gözünüze ya da yüzünüze sürmeyin. Yoksa kırmızı biber dokunduğunuz yeri yakacaktır.

    KASLARINIZI GEVŞETİN: Sıkı bir step veya alet çalışmasının ardından, iyice gerilen kaslarınızı rahatlatmak için, bir miktar rendelenmiş havucu, nemli bir bezin içine yerleştirin ve acıyan kısmın üzerinde yarım saat kadar bekletin. Bu işlemi dilediğinizde tekrarlayın. Tuzlu bir banyo da çok iyi gelecektir.

    SORUNLU DİŞLER İÇİN: Ağrıyan dişinizi, birkaç damla vanilya veya karanfil ya da kekik yağı ile ovun. Dişiniz çekildikten sonraki kanamayı durdurmak içinse, ıslatılmış bir çay poşetini 10-15 dakika kanayan bölgeye bastırın. Çay poşetleri, gümüş dolguların ağızda bıraktığı metalik tadı da alır.

    GÜNEŞ YANIĞI İÇİN: Yoğurdun güneş yanığı üzerine olumsuz etkisi olduğunu artık biliyoruz. Güneş yanığı tedavisi için, toz halindeki A ve B vitaminleri ile, kenevir yağından elde edeceğiniz karışımı yanık bölgeye dikkatlice sürün. Sürtünmeden duyacağınız acıyı hafifletmek içinse, üzerine talk pudrası serpilmiş çarşaflarda uyuyabilirsiniz.

    KENDİNİZİ İYİ HİSSETMEK İÇİN: Depresif bir ruh halinde misiniz? Size sihirli bir formül: Bir avuç taze biberiyeyi doğrayıp, bir şişe beyaz şaraba karıştırın ve şarabı bu şekilde dört gün beklettikten sonra süzün. Kendinize gelmeye ihtiyacınız olduğu zamanlarda bir iki çorba kaşığı için.

    TATLI RÜYALAR: Uykusuzluğun en önemli sorumlularından biri, geceleri kan şekeri seviyesindeki düşmedir. Bunu önlemek içinse yatmadan önce birşeyler atıştırmakta yarar vardır. Bir basit karbonhidrat ile bir de kompleks karbonhidrat bir arada alınmalı. Tost ekmeği ile salam gibi. Ya da 20 kez esnemeyi deneyin. İnanılması güç ama işe yaradığını göreceksiniz.

    ŞİŞİKLERİ AZALTMAK İÇİN: Buz torbasına bir alternatif olarak, donmuş bezelyeleri de kullanabilirsiniz. Bezelyeleri küçük torbalar halinde dondurduktan sonra, şişen bölgeye bastırın. Özellikle estetik ameliyat sonrası şişmeler için bezelyeler birebir. Minik kürecikler halinde, buzdan çok daha etkili oluyorlar.

    SİVRİSİNEK ISIRIKLARI: Isırılan yeri hanımeli yağı ile ovun. Ya da cildi önce ıslatıp, üzerine bildiğimiz sofra tuzunu serpin. Bir paça diş macunu da aynı etkiyi gösterecektir. Sivrisinekleri uzak tutmak içinse B vitamini veya soğan sarımsak takviyesi öneriyoruz; vücudun salgıladığı kokular bu küçük yaratıkları kaçırmaya yetecektir.

    GÖĞÜS ŞİŞİKLERİ İÇİN: Adet döneminde göğüslerinizin sızısını rahatlatmak için, daha fazla sıvı, lifli yiyecekler ve taze sebze almaya dikkat edin. Kafeinden ise uzak durun.

    MİDE BULANTISI: Bir tatlı kaşığı toz zencefil, özellikle yolculuklardaki mide bulantısına karşı hem güvenli, hem de çok etkili bir çözüm olacaktır. Zencefili bir sıvıya karıştırıp içebilirsiniz.

    CİLT TEMİZLİĞİ İÇİN: Cildinizdeki siyah noktalardan yakınıyorsanız ucuz ve kolay bir yöntem önerebiliriz. Mutfağınızda her zaman bulunabilecek bir malzeme olan karbonat, iyi bir cilt temizleme malzemesi olabilir. Bir kahve fincanı kaynatılıp, soğutulmuş suyun içine bir çay kaşığı karbonat koyup karıştırın. Bir pamuk yardımıyla cildinize sürün. Birkaç dakika nemli kalmasını sağlayacak şekilde, aynı işlemi tekrarlayın ve bu kez biraz bastırarak yüzünüzü silin. Burnunuzdaki siyah noktaları bu işlemden sonra rahatça sıkabilirsiniz.

    ÇATLAYAN ELLERE: Eczaneden alacağınız gliserini avucunuza damlatın ve birkaç damla limonu da ekleyin. Avucunuzu ovuşturarak elinizin gliserin ve limonu iyice emmesini sağlayın. Bu işlemi yaptıktan sonra elinize pamuklu bir eldiven geçirip yatarsanız, sabah kalktığınızda ellerinizin yumuşaklığına şaşıracaksınız.
     
  2. 9 Kasım 2007
    Konu Sahibi : selda71
  3. BenDenizYildizi

    BenDenizYildizi Guru Üye

    Katılım:
    26 Eylül 2006
    Mesajlar:
    3.806
    Beğenildi:
    18
    Ödül Puanları:
    348
    ruyucu ve önleyici tıbbın ne kadar “hayati” olduğunu vurgulayan Prof. Adnan Saraçoğlu iyibilgi’ye verdiği röportajın bugünkü bölümünde Alzheimer, kanser, MS, diyabet, hipertansiyon ve prostatitin bitkisel terapi ile önlenebileceğini beli
    [​IMG]
    Teknolojinin insanlık suçu işlediğini söylemiştiniz. Gelişme aynı zamanda kendimizi baltalama anlamına mı geliyor?

    Evet… Hastalıklar değişiyor. Hekimler teşhis koymakta zorlanıyorlar. Üç ay sonra hastalığın seyri değişiyor.

    Hiç duymadığınız, sistemik lupus eritamatozus (Vücudun kendi zarlarına gene kendi tarafından antikor üretilip zarar verilmesi hastalığı), liken planus (Vücudun deri hücrelerine karşı geliştirdiği saldırı ile ortaya çıkan kronik deri hastalığı), MS (Kanda dolaşan savunma hücrelerimizin sebebi bilinmeyen bir şekilde beynin beyaz cevherine karşı antikor geliştirmesi); (multiple skleroz), ülseratif kolit hızlı bir şekilde artış gösteriyor.

    Mesela hipertansiyonu modern tıp tedavi edemiyor. İlacı verdikçe tansiyon düşüyor, ilacı kestiğinizde tekrar yükseliyor. Bu semptomatik, yani sadece belirtileri ortadan kaldıran bir tedavi yöntemi.

    Şeker hastalığında da ilaç kullanıldığında şeker seviyesi düşüyor. Aksi halde yine eski halinde. Yani ilacı kullanmakla siz radikal bir tedavi almıyorsunuz. M.S.’in, Alzheimer’in, Parkinson’un, şekerin tedavisi yok. Başka örnekler de sayılabilir.

    Alzheimer ve Parkinson’un modern tıpta tedavileri olmadığını vurguluyorsunuz. Peki, bu hastalıkların bitkisel tedavi yöntemleriyle önlenmesi söz konusu mu?

    Evet mümkün. Modern tıpta öyle ilaçlar var ki, etki mekanizmaları bilinmiyor. Faydalıdır diyoruz ama nasıl etkili olduklarını bilmiyoruz.

    Alzheimer bir iki yılda ortaya çıkmaz. En erken 20 yıl öncesinde sinsice başlar. Ortaya çıktığı andan itibaren de geç kalınmıştır. Dolayısıyla Alzheimer’i önleyebilecek bir ilaç henüz modern tıpta yok ve Alzheimer’i tetikleyenin ne olduğu da bilinmiyor.

    Fakat Alzheimer hastalarında örneğin asetil kolin seviyesinin düşük olduğu gözleniyor. Bunun üzerine asetil kolin seviyesini yükselterek, hastalığı tedavi edebileceklerini düşündüler. Olmadı. A vitamini eksikliği gözleniyor. Bununla da çözülemedi.

    Siz ne önerdiniz?

    Ben Alzheimer’de önleyici olarak taze sıkılmış havuç suyunu önerdim.

    Bir hastalığı önlemek bitkilerle mümkündür. Ancak bir hastalığa yakalanmadan önceki tedaviyle yakalandıktan sonraki tedavi arasında çok fark var. Hastalığa yakalandıktan sonra kişi organını kaybedebiliyor veya kalıcı hasarlar yaşanabiliyor. Dolayısıyla buradaki tedavi, ağır bir tedavi ve iş gücü kaybı var. Bunlar büyük külfet getiriyor. Ancak bir hastalığa yakalanmadan önce onu önleyebiliyorsunuz.

    Bitkisel Sağlık Rehberi kitabını yazma sebebim budur.

    Kitabın sonunda bir kaynakça bulunmuyor?

    Evet, o kitap kırk yıllık araştırma sonuçlarımı içerir. Hiçbir kitap okumadım bu konuda. Hepsi benim araştırma sonuçlarım ve her kelimesinin de arkasında duruyorum. Bugün lavantayı hepatit B ve hepatit C’ye karşı önermiştim ki kapak da o. Ben 33 yıl yurtdışında kaldım. Hiç bitkileri konuşmadım. Bir veri bankası oluşturdum. İlk defa Türkiye’de 99 yılında, brokoli üzerine konuştum özel bir kanalda. Gazi Üniversitesi’nden bir farmakolog vardı karşımda. Bana şöyle dedi: “İyi bir yemek tarifi verdiniz”

    Şaşırdım ve üzüldüm.

    O noktadan sonra ne oldu?

    Amerika’da Saint John Üniversitesi’nden başladım işe. Arşivleri kanıt olabilir. Prostatit tedavisinde, brokolinin etkilerini yazdım. Prostatit (prostat iltihaplanması), bugün ürologların korkulu rüyasıdır. Çünkü tedavisi yoktur. Çok kötü bir hastalık. Sadece antibiyotik tedavisi var ve tedavi bırakıldığı anda sızılar başlar. Yaşam kalitesini çok kötü etkiler.

    Siz ne önerdiniz prostatı tedavi etmek için?

    Biz, brokoli tedavisini önerdik. Kullanırsanız prostatite karşı iyidir dedik. Ayrıca 40 yaşından sonra erkeklerin yüzde 45’inde, 50 yaşından sonra ise erkeklerin yüzde 50’sinde, rastladığımız benigne Prostate Hyper Plasie dediğimiz iyi huylu prostat büyümesine karşı brokoli kürü muhteşemdir dedik.

    Bunları Saint John Üniversitesinin Protatitis Discussion forumunda tartışırken, üye olan onlarca bilim adamı bizi takip etti. On binlerce kişi tartışmalara üye olamadığı için katılamasa da siteye girip okuyabildi. Bundan sonra yedi günlük deneme süreleri yayınlandı ve pek çok hastanın “Ağrılarım kayboldu, çok rahatladım” şeklinde e-postaları gelmeye başladı. İnsanlar kullanmaya başladı.

    Brokolinin meme kanserine de iyi geldiğini yazmıştınız?

    Brokoli hem meme hem prostat kanserini önlüyor. Kitabımıza yazdık bunu. Etki mekanizmalarını açıkladık. Bir ay sonra Amerika’da dünyanın en büyük prostat vakfı, Prostatitus Foundation açıldı. Bunlar bir ayda oldu. Ardından dünyada zincirleme şekilde Avrupa’da da vakıflar açılmaya başladı.

    Bu sayede Türkiye’de doktorlarla çalışmaya başladık. Doktorlar başvurmaya başladı. Aktara gidip bir doktor bunu soramaz tabi. Bugün bu iş dışarıda pek çok üç kağıtçının, şarlatanın elinde. 9 bitkiyi karıştırıp naylon poşet içinde veriyorlar insanlara ve binlerce dolar istiyorlar.

    Bitkiler karıştırılmamalı mı?

    Normal koşullarda bir bitki karıştırılmaz. Hastalıklar birer kilittir. Her kilidin anahtarı bir bitkide yer alır. Ben çok ender iki bitkiyi karıştırırım. Üç veya dört bitkiyi karıştırmam, bu kadar yıllık çalışma hayatımda görülmemiştir. Hem bitkinin etkisini azaltır, hem de hastalık üzerinde sonuç alamazsınız.

    Lavanta hepatite iyi geliyor, brokoli prostata, havuç unutkanlığa… Ama siz kitabınızda, lavantanın bile üç türü olduğunu yazıyorsunuz. Hangi bitkinin hangi olduğunu biz nasıl anlayacağız?

    Aslında çok daha fazla lavanta türü var.

    Herhangi bir aktardan gidip lavanta alamıyoruz bu takdirde?

    Evet. Bu işin uzmanları var. Bu işe sahip çıkması gerekenler bilim adamları ve hekimlerdir. Bakın ben kimyagerim. Ama Doktorun aksine ben, bitkinin kimyasını biliyorum..

    Avrupalı arkadaşlarım bana “Kitabında çok fazla bilgi veriyorsun” diye kızıyorlar.

    Yani siz doktorlarla çalıştığınızda etkili sonuç alınıyor?

    Gayet tabi.

    Aktarlar gibi oluşan pazara rağbet eden kurumsal firmalar da var. Şifa için satılan poşet çaylar var mesela. Bağırsakları çalıştırmak için poşette sinameki çayları var örneğin.

    Sinameki kabızlığa karşı kesinlikle kullanılmaması gereken bir bitkidir. Sinameki, seyahate çıktığınızda, tuvalete karşı titiz davranan biriyseniz kullanılabilir. Yanlış beslenme de olabilir. Sinameki bir iki günlük geçici bir çözümdür. Fakat kabızlık şikâyetine karşı sinameki kullanılmaz. Kesildiğinde kabızlık daha şiddetli tekabül eder.

    Bir yandan doğayı da patentlemeye çalışıyorlar çeşitli yöntemlerle?

    Evet. Bunun bir örneği mısır. Karadeniz insanında ala olarak bilinen ‘vitiligo’ hastalığı göremezsiniz. (vitiligo: Genel anlamda vücuda rengini veren pigmentleri üreten melonositlerin düzensiz çalışması sebebiyle; tende, ağız, burun ve genital organların iç zarlarında, gözün retina tabakasında, renk kayıplarına (deride beyazlaşma) ve tahribatına yol açan bir rahatsızlık.)

    Çünkü mısırın içinde “vitiligo”yu önleyici maddeler var. Mısıra zarar veren de bir böcek vardır. Mısıra püskülünden girer ve mahveder.

    Bir de hemen hemen her ağacın kökünde yetişen bacillus thurigiensis adlı toksin üreten bir bakteri vardır. Bu bakteri, mısır püskülünden giren parazit için öldürücü bir zehir. Bu bakterinin o toksini üreten geni oradan alınarak, mısırın genomuna yerleştirildi.

    Genetik olarak modifiye edilmiş mısır toprağa ekildiğinde o toksini de üretmiş oluyorsunuz. Artık yaprağından sapına, mısırın her yerinde o madde var. Bu parazit artık zarar veremez mısıra.

    Genleriyle oynanmış bu mısırın insan sağlığı üzerindeki etkileri ne olacak peki?

    Bu genleriyle oynanmış ekinleri, ilaçlar gibi dört-beş yıl sonra piyasadan çekemezsiniz. Toprağa bir kere verildi mi, bir daha dönüş yok. Gen teknolojisine karşı değilim. Ama bugünkü gen teknolojisi tamamen rastlantısal. Zararı da öyle…

    Genetikçikler genlerin işlevini bilmeden mi oynuyorlar?

    Geni bir yerinden kesip açıyorlar, yeni geni nereye yerleştirdiklerine önem vermiyorlar. Genlerin birbirleriyle etkileşimleri var. DNA diziliminde 3. sıradaki gen örneğin 5001. genle iletişim halinde olabiliyor. Dizilişi biliyoruz artık, ama bu genlerin birbirleriyle etkileşimlerini bilmiyoruz. Bu yanlış bir şey. Kafamıza göre geni kesip, istediğimiz yere başka gen ekleyemeyiz. Deneme yanılma yöntemi uyguluyorlar. Ama bu işin dönüşü yok! Mısırı doğaya bir kere ektiğinizde, bu iş biter.

    Toprağa ekildikten sonra dönüşü olmayacak değil mi?

    Tabi, bir de yatay geçiş yaparak oradan bakterilere atlıyor. Bakteri mitoza uğruyor genetik yapısını değiştiriyor. Farklı etkin maddeler ortaya çıkıyor. Genleriyle oynanmış mısır ununu kullandığınızda ne oluyor peki?

    Vitiligoya iyi gelmiyor! Ala hastaları mısır ununu rahatsızlık olan bölgeye sürdüklerinde nasıl iyileştiğini hayretle görürler. Bu geniyle oynanmış mısırın unu ise bunu yapmıyor. Dışarıda satılıyor mısır. İnsanlar tüketiyor ve çok lezzetli. Ama bu çok yanlış

    Bahaneleri de açlıkla savaşmak. Bu doğrudur. Ama genleriyle oynanmış bir kilo tohumun kilosu altından pahalı. Köylü bunarı kasalarda saklıyor. Açılıkla savaşıyorsunuz diyorlar ama fakirlik var. Karnını nasıl doyuracak, nasıl satın alacak tohumu? Açlıkla değil önce fakirlikle savaşmalısınız Adam bir kilo domates alabilecek durumda değil. Et tüketimine hiç girmiyorum

    Yani genetik de henüz bir şey bilmiyor?

    2000 yılında John Major ve Bill Clinton Genom projesini açıkladıklarında, şeker, Alzheimer, kanser, hipertansiyon gibi pek çok hastalık yenilecek demişlerdi. Ben o zaman söyledim televizyonda böyle bir şey mümkün değil diye. Daha insan oğlunun önünde 150-200 yıl var.

    Daha kötüsü de gen teknolojisinin kapalı kapılar ardına taşınması…

    Genetik teknolojileri hastalıkların oluşumuna çözüm bulamıyor mu?

    Dünyada sağlıklı insan yoktur. Dünyaya gelen her insan bir hastalıkla geliyor. Ama doğduğu dönemde bu hastalık ortada yok. Onun genetik yapısı barındırıyor bu hastalığı. Yıllar sonra rahatsızlık ortaya çıkıyor.

    O hastalıklı geni aldı diye, örneğin meme kanseri, prostat kanseri genini aldı diye, mutlaka bu hastalığa yakalanması söz konusu değil. Önleyici kürler uygulayarak bu hastalıkların oluşumunu önleyebilirsiniz.

    Bu arada “Ben önleyici tıp uyguluyorum” diyerek, hekim kontrolüne gitmemek de çok büyük bir cahillik ve insafsızlık olur. Herkes rutin kontrollerini mutlaka yaptırmalı.
    Kaynak:haber7
     
  4. 9 Eylül 2014
    Konu Sahibi : selda71
  5. KadifeNaz

    KadifeNaz Geçici Olarak Hesap Pasiftir ! ÜZGÜN Üye

    Katılım:
    3 Haziran 2014
    Mesajlar:
    103
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    33
    Şeker hastaları için önemli bir gelişme... Bağırsaklarınızda bulunan faydalı bakterilerin Şeker hastalığını (Diabetes Mellitus, Diyabet) engellediğini biliyor muydunuz?
    Bağırsaklarınızda bulunan faydalı bakterilerin Şeker hastalığını (Diabetes Mellitus, Diyabet) engellediğini biliyor muydunuz?
    Şeker hastalığı (Diabetes Mellitus, Diyabet hastalığı), çağımızın en önemli sağlık problemlerinden birisi haline geldi. Her geçen gün Şeker Hastalığına (Diabetes Mellitus, Diyabet) yakalananların sayısı artıyor. Ülkemizde şuanda 5 milyonun üzerinde Şeker hastası (Diabetes Mellitus, Diyabet hastası) olduğu biliniyor. Korkunç bir rakam! 2035 yılına kadar, Türkiye’nin dünyada Şeker hastalığının (Diabetes Mellitus, Diyabet hastalığı) en sık görüleceği ilk 10 ülke arasına gireceği tahmin ediliyor.

    Şeker hastalığının komplikasyonları daha da büyük bir bela: Kalp damar hastalıklarının bir numaralı risk faktörü Şeker hastalığı (Diabetes Mellitus, Diyabet hastalığı). Dünyadaki ölümlerin bir numaralı sebebi de kalp damar hastalıkları.

    Henüz yakın geçmişte açıklanan rakamlar, ABD’de uygulanan yağdan yoksun diyetlerin, beklendiği gibi Şeker hastalığının görülme sıklığını azaltmadığı, tam tersine arttırdığını gösterdi. Yani ağır diyetler uygulamak da toplum genelinde Şeker Hastalığını (Diabetes Mellitus, Diyabet hastalığı) azaltmaya fayda etmiyor.

    Günümüzde Şeker hastalığının tedavisi için kullanılan ağızdan alınan ilaçlar ve insulin enjeksiyonları, sadece geçici olarak kan şekerini düşürmeye yarıyor ve hastalığı tedavi etmiyor. Bir kere Şeker hastası olan hasta, maalesef ömür boyu hastalığa mahkum ediliyor. Kullanılan ilaçların yan etkileri de cabası. Çünkü şeker hastalığı otoimmün bir hastalık, yani bağışıklık sisteminin pankreas dokusuna saldırmasıyla ortaya çıkıyor. Tedavi etmek için de, öncelikle bağışıklık sisteminin dengeli ve doğru çalışmasını sağlamanız gerekiyor, kan şekerini düşürmek yeterli olmuyor.

    Oysa doğal tedavi metodları ile Şeker hastalığını (Diabetes Mellitus, Diyabet hastalığı) önlemek ve hatta tedavi etmek mümkün. Bunun en çarpıcı örneği, Probiyotikler: Vücudunuzda bulunan probiyotikler, Şeker hastalığını (Diabetes Mellitus, Diyabet hastalığı) önleyebiliyor.

    Probiyotikler, vücudumuzda bulunan faydalı bakteriler. Bağışıklık sisteminin ilk savunma duvarı olarak görev yapıyorlar. Vücudumuzda ki sindirimi gerçekleştiriyorlar, K Vitamini, H vitamini ve Serotonin gibi sağlığımız için çok önemli maddelerin üretimini yapıyorlar. Zararlı mikroorganizmaların çoğalmasını ve hastalık yapmasını engelliyorlar. Vücudumuz için hayati öneme sahipler. Probiyotiklerin yokluğunda, Şeker hastalığı, Romatizma, alerjiler, bağışıklık sistemi hastalıkları ve hatta kanser gibi pek çok hastalık gelişebiliyor.

    Probiyotikler çok kalabalıklar: Vücudumuzu oluşturan 10 trilyon hücre varken, probiyotiklerin sayısı, hücre sayımızın tam 10 katı: 100 trilyon probiyotiğimiz var vücudumuzda.

    Ilk probiyotiklerimizi normal doğum esnasında annemizin doğum kanalından geçerken alıyoruz. Anne sütü probiyotiklerin beslenmesini ve sayılarının artmasını sağlıyor. Fakat yaşam boyunca dengesiz beslenme ve kontrolsüz antibiyotik kullanımı gibi sebepler, probiyotik kaybına yol açıyor. Örneğin, bir kür antibiyotik kullanmak, vücudumuzdaki probiyotiklerin %90’ının ölmesine sebep oluyor.

    Dr. Danska liderliğinde yürütülen, Bern Üniversitesi ve Toronto Üniversitesi ortak çalışmasında, bağırsaklarımızda bulunan faydalı bakterilerin şeker hastalığını önleyen birtakım biyokimyasal maddeler ve hormonlar salgıladığı tespit edildi.

    Şuanda, bu keşiften faydalanarak, Şeker hastalığını (Diabetes Mellitus, Diyabet hastalığı) tedavi edebilmek için faydalı bakterilerin (Probiyotiklerin) kullanılmasına dayalı bir tedavi geliştiriliyor. Bilim adamları, faydalı bakteri takviyesine dayalı bu tedavinin, Şeker hastalığı gelişmesini engelleyebileceği ve ömür boyu diyabet ilaçları almayı sona erdireceğinidüşünüyor.

    Vücudumuzu tanırsak ve doğal hayatı koruyabilirsek ne kadar çok şeyi başarabileceğimizin farkındamısınız? Sadece bağırsaklarınızdaki faydalı bakterileri destekleyerek Şeker hastalığını engelleyebiliyorsunuz. Üstelik hiçbir yan etki olmadan!

    İyileşme gücünüz içiniz de gizli, yeterki farkına varın ve vücudunuzu destekleyin.
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 17 Eylül 2014