Anıların içinden Hoşçakal Avrat Pazarı

Konusu 'Hayat Bilgisi' forumundadır ve yumma tarafından 3 Aralık 2008 başlatılmıştır.

    3 Aralık 2008
    Konu Sahibi : yumma
  1. yumma

    yumma Aktif Üye Üye

    Katılım:
    5 Aralık 2007
    Mesajlar:
    32
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    Yeni evimize taşındığımızda henüz on yaşlarındaydım. Eski Antep evlerinin olduğu tipik bir Antep sokağıydı burası.

    Sokağımızın o zamanki adı Kızılca oba sokaktı. Bu isim daha sonra Hacı veli camii sokağı olarak değiştirildi.

    Bu sokağın en eski adlarıysa “Avrat Pazarı” ya da “Oturakçı Pazar”ıymış. İlk duyduğumda bu isimler bana çok garip gelmişti. Yıllar önce hanımlar bu mahallede yere oturarak pazarcılık yaparmış.

    Avrat Pazarı ismi de o yıllardan kalma bir isimmiş. Hala yaşlı Gaziantepliler bu sokağı o adla anarlar.

    Adı ne olursa olsun orası benim mahallemin sokağıydı. Çocukluğumun en güzel, en masum, en hareketli zamanları o sokakta geçmişti.

    Bu sokaktaki evimize taşınırken farklı farklı düşünceleri vardı büyüklerimin. Bahçeli ve müstakil olması biz çocukların dışarıya çıkmaması demekti. Babamın iş yeri Mütercim Asım Caddesinde olduğundan eve gidip gelmesi ve bizimle ilgilenmesi daha kolay olacaktı.

    Evimiz annemin görev yaptığı okula da çok yakındı. Son olarak ben ve kardeşlerim evimizin çok yakınındaki Cumhuriyet ilkokuluna gidecektik.

    Evimiz son derece büyük ve genişti. Kapıdan girildiğinde bu genişlik hemen fark edilirdi. Kapıdan girişte kocaman bir hayad ve hayadın tam orta yerinde elips şeklinde üç katlı fıskiyesi olan bir havuz, havuzun içinde kırmızı balıklar oynaşırdı.
    Hayadın sağ ve sol duvarlarında saat çiçekleri, hanımeliler, rengârenk yediveren güller ve birçok nar ağacı olan ekinlik vardı.

    Bir de tek başına olan bir nar ağacı vardı bahçede. Soylu bir ağaçtı. Yalnızdı. Çok da yaşlıydı üstelik. Yaşına inat yeşerir, her bahar köklerinden teze sürgünler verirdi.

    Bu ağacın altı köpeğimiz Can can’ın mekânıydı. Yazın sıcağında, kışın soğuğunda Can can hep o ağacın altında kalırdı.

    Nar ağacının solunda eskiden ocaklık olarak kullanılan bizimde kömürlük olarak kullandığımız oldukça büyük bir mutfak bulunuyordu. Kurban bayramlarında koyunlarımızı orada barındırırdık.

    Blanşet isimli, sevimli mi sevimli, pamuk gibi bembeyaz bir de oğlağımız vardı. Oğlağımızı kömürlükte barındırmaya gönlümüz razı olmazdı. Kardeşlerle birlikte odamızda kalırdı geceleri.

    Bir gün kardeşim oğlağın ağzını bağlayıp bir dolaba hapsetmiş. Evin içinde aramadığımız yer kalmadı. Ogün çok melemiş meğerse. Oğlağı bulduğumuzda ne kadar sevinmişti…

    O sevinçli bakışları hala unutamam. Oğlak ertesi gün köye gönderildi.

    Bu mutfağın hemen bitiminde yine nar ağaçları ve asmanın olduğu çok geniş bir ekinlik daha vardı. Üzeri asma yapraklarıyla kaplıydı. Ekinlik bir ara kümes görevini de üstlendi sayısız tavuk, hindi ve kaz’a ev sahipliği yaptı.

    Kedimiz Linda kümese girmesin diye kümesin başında az bekçilik yapmadım. Evdeki kedimiz Linda ile köpeğimiz Can can’la birlikte kümesteki civcivlere saldırmışlardı. Onlarca civcivden kala kala iki tanesi yaşıyordu. Bu durumda bekçilik görevi biz çocuklara düştü.

    Kümese girdiler diye kedi ve köpeğimize kızamıyorduk da. Onların başka başka görevleri de vardı. Köpeğimiz gece bizleri beklerdi. Duvara biri yanaşsa veya kapıyı biri çalsa ortalığı inletircesine havlardı. Kedimiz ise bir keresinde bahçede bir yılan yakalamıştı.

    Bahçe kapısından bakınca tam karşıda üç katlı tipik Antep evi mimarisiyle yapılmış pencerelerin hepsi hayata bakan bana göre devasa bir binayı görürdünüz. Evimizin arka pencereleri Cumhuriyet ilkokulunun bahçesine bakardı.

    Bahçedeki ağaçları ve sınıflarımızı evimizin penceresinden görmek çok zevkli gelirdi bana. Hatta okula gitmediğim zamanlar hep pencereden arkadaşlarımı seyrederdim. Bazen de onlarla konuşurdum. Bu olay benim için büyük bir lükstü o zamanlar.

    Evin hayad dan sonra girişinde çukur bir eşiklik vardı gelenler orada ayakkabılarını çıkarırlardı. Eşiklikten sonra kocaman bir odaya girilirdi. Odanın her tarafı nacarlıydı ve sayısız dolap ve yüklük vardı. Bizim bütün döküntümüzü almıştı.

    Eşikliğin sağ tarafındaysa mutfağa açılan bir kapı vardı. Mutfak çok geniş ve sıvasız duvarlarıyla sevimsiz gelirdi bana. Tek özelliği tavanının tahta ve üstünde de başka bir oda olmasıydı. Üsteki odayla iletişimi sağlamak için oklavayla mutfağın tavanına vururduk. Bu, bize çok eğlenceli gelirdi hep.

    Gaziantep’teki eski evlerin bir özelliği de her türlü zararlı hayvanların barınmasına müsait olmasıydı. Evet, evimizde akrepler de vardı. Her seferinde bir yerlerden çıkarlardı. Biz alışık olduğumuz için pek etkilenmezdik ama bir gece benim yatağımda çarşafın altında akrebi hissettiğim an çok korkmama rağmen mutfağın tavanından oklavayla babamı uyandırma cesaretini göstermiştim. O günden sonra evde adım kahramana çıkmıştı.

    Evimizin bahçesi çok geniş olduğundan kardeşlerimle birlikte güzel oyunlar oynardık. En eğlenceli oyunumuz yedi bardak oyunuydu. Bazen komşu çocukları da gelirdi bahçemize. Ortalık çocuk sesleri ve çığlıklarıyla inlerdi.

    Komşularımız çok iyi ailelerdi. Her türlü yardımlaşma, dertleşme, sorunlara birlikte çözüm bulma komşularımızın görevleri arasındaydı.

    Yan komşumuz Emmun nene iyi bir yorgan köpüme ustasıydı. Mahalledeki genç kızların yorganları Emmun neneden sorulurdu. Gelini her zaman Antep işi nakışları yapardı. Hatta yazın bir ara ben de o eve çıraklığa gittim. Gergefteki kumaşa batıp çıkan iğneyi takip etmek çok hoşuma giderdi ama hiçbir zaman o iğneyi elime vermediler.

    Karşı komşumuz Ayşe nene şehriye dökme ustasıydı. Fazlaca bir geliri olmadığı için emeğini hayrat etmişti. “Benim param yok hayır yapacak. Ancak emeğim var. Ben de ellerimi hayıra adadım” derdi her zaman.

    Ayşe neneye kimin işi düşse hemen koşar giderdi. Ayıkladığı pirincin içinden çıkan taşları bile sahibine göstermeden atmazdı. Çok tatlı dilli, al yanaklı kısa boylu küçükçük bir neneydi.

    Bir de mahallenin kırık ve çıkıklarını tamir eden Firdevs nene vardı. Ayağı kayıp düşen, kolu burkulan herkes Firdevs neneye koşardı. Firdevs nene bu işin ustasıydı. Burkulan yeri temiz sabunlu suyla ovar daha sonra yumurta akıyla mecleme yaparak sargı beziyle sarardı.

    Ben de bir gün bileğimi incittim. Acıyla Firdevs nenenin kapısını çaldım. Firdevs nene bileğimi sabunlu suyla oğdu ve yumurtalı meclemeyle sardı. “Bu incinme değil senin bileğin çıtlamış kızım” dedi.

    Akşam babam kıyametleri kopardı. Anneme “neden doktora götürmedin” diye. Ertesi gün babam sargılı bileğimin filmini çektirdi. Film neticesinde bileğimde iki ayrı çatlak olduğu saptandı. Doktor “Sargının zamanında ve doğru olarak yapıldığını” söyledi. Yine de böyle durumlarda doktora gitmemiz gerektiği babam tarafından bizlere sıkıca tembih edildi.

    Sokağımızın en yaşlısı Pat Pat Nuri dede idi. Kendisi defalarca hacca gitmiş, mahalleli tarafından sevilen sayılan bir dedeydi. Mahallenin hanımlarını kapı önünde konuşurken gördüğünde kızardı. “Sokakta dedikodu yapacağınıza işlerinize bakın! Hadi bakayım evlerinize. Kapı önünde durmayın…” diye hafifçe gülümseyerek söylenirdi.

    Biz çocuklarıysa çok severdi. Hep başımızı okşardı. Cebindeki küçük şekerleri yol boyunca gördüğü çocuklara dağıtarak evine giderdi.

    Patpat Nuri dedenim oğlu Hüseyin Patpat ve gelini Yıldız Patpat da komşularımız arasındaydılar. Yıldız teyze Amerikan hastanesi doktorlarından Dr. Emin Kılıç Kale’nin kızıydı ve çok becerikli bir hanımdı. Kızları bizim arkadaşlarımızdı onlarla birlikte çok güzel vakit geçirirdik. Yıldız teyze ve kızları bizim dert ortağımızdı.

    Sokağımızda trikotaj atölyeleri çoğunluktaydı. Bu atölyelerde sabaha kadar triko makinelerinin sesi gelirdi.

    Bir de Akçay kırtasiye ve kitap dükkânı vardı. Tüm okul malzemelerimizi bu dükkândan karşılardık.

    Çocukluğumun en güzel beş yılı bu mahallede geçti diyebilirim. Sınıf arkadaşlarımız komşularımızdı. Arkadaşımıza gitmek için izin almamıza gerek bile yoktu.

    Baharda at arabalarıyla topluca kavaklığa pikniğe gitmek çok eğlenceli olurdu. Çoluk çocuk yol boyunca şarkılar türküler söylerdik. Güzel günlerdi, hala özlenen.

    Sıcak yaz akşamlarında hayatta toplanıp peçiç partileri düzenlemek bir gelenek halini almıştı. Peçiç partisi deyince akan sular durur, teyzeler neneler hep birlikte güle oynaya kahkahalarla oynayanları seyrederdik.

    Okul çıkışında arkadaşlarla sokakta oyun oynamak en büyük eğlencelerimizdendi. Arada kavga etsek de bir kaç dakika içinde yeniden barışmış olurduk. Çember çevirmek, çelik çomak ve hakeke oynamak çok zevkliydi. Şimdiki çocuklar bu oyunların hiçbirini bilmiyorlar.

    Aradan geçen yıllarda sokağımız da değişime uğradı. Komşularımız ve bizler teker teker apartman hayatıyla tanıştık. Eski evler bir bir yıkıldı yerlerine dükkânlar yapıldı. Bizim oturduğumuz ev ise kocaman bir pasaj oldu. Dükkânlarda yine triko ve penye toptancıları var, Şu anda sokağımız iş yerlerinin olduğu dükkânlarla çarşı halini almış durumda.

    Kızılca oba sokağı ya da Avrat pazarı şimdiki adıyla Hacı veli camii sokağından ne zaman geçsem hüzünlenirim. Ağır adımlarla yürürüm, tanıdık bir iz bulur muyum diye. Her bir adımda arkadaşlarımı, büyüklerimi ve mutlulukla geçen yıllarımı yaşarım yeniden. Bazen alış veriş yapmayacağım halde dükkânlara girer onlarla konuşurum.

    Geçenlerde sokağımızda tek başına yıllara direnen ekmekçi fırının da pasta haneye dönüştüğünü fark ettim.

    “Hoşça kal avrat pazarı…” dedim içim burkularak. “Hoşça kal…”


    Pınar Atay




    Hayad: Geniş bahçe
    Melceme: Sabun ve yumurta’nın akıyla yapılan merhem.
    Yedi bardak: Kiremit taşının üst üstte dizilmesiyle oynanan çocuk oyunu.
    Peçiç: Kızmabiradere benzeyen yerel bir oyun.
    Hakeke: Sek sek ya da çizgi oyunu
    Nacar:Marangoz