Annesiz ve Babasız Büyüyen Bir Psikiyatri Profesörünün Anıları

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve husel tarafından 29 Mayıs 2008 başlatılmıştır.

    29 Mayıs 2008
    Konu Sahibi : husel
  1. husel

    husel er:) Üye

    Katılım:
    16 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    1.849
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    148
    Anne, babaları olmadan büyütülmüş nice çocuklar vardır. Onlar yaşantılarını bir türlü anlatamazlar. Onları destekleyen işlerini iyi yapan profesyonel bakıcılara rağmen kendilerini ifade edemeyebilirler.

    Ben de bu şekilde büyütülmüş bir çocuk olarak kendi sesimi bulmakta zorlandım, kendimi istediğim şekilde ifade etmem yıllar süren psikoterapi deneyiminden sonra oldu. Umarım şimdi geçmişim hakkında bu yazıyı yazarken, aileleri dışındaki yetişkinler tarafından bakılan çocukların duygularını anlamamız için bir katkı sunmuş olurum.





    Benim için tasalı günler, babam ben üç yaşında aniden, beyin tümörü nedeniyle ölünce başladı.

    Ağabeyim beş yaşındaydı.

    Annem kız kardeşime hamileydi.

    Anneannem babamın ölümü üzerine bize taşındı.

    İki yıl sonra dedem, aniden, mide ülseri kanamasından öldü.

    Bir kaç ay sonra da annemde göğüs kanseri teşhis edildi.

    Altı yıl boyunca hastalıkla mücadele etti. Ben onbir yaşındayken kanser akciğere sıçradığı için annem öldü. Beni büyüten dört kişiden üçü ölmüştü! Yalnızca anneannem hayattaydı.





    İnsanların ölümünü görmek korkutucu ve insanı sarsan bir yaşantıdır. Annemin ölümü bu yaşantılar içinde en kötü olanıydı. O benim hayatımın merkezindeydi. Onu umarsız bir şekilde özlüyordum. Günler geçiyor, ben annemin tevekküllü, zorluklara göğüs geren yanını kendimde yaşıyordum. Her zamanki işleri her zamanki gibi yapıyordum. Ama akşamları! bütün yıl boyunca her akşam ağladım. Hala çocukluğumun en travmatik olayı bu ebeveynlerimin kaybıdır.





    Amcalarım ve halalarım, beni gönderebileceklerini çıtlatıyorlardı, ama ben buna ihtimal vermiyordum.

    Anneannem, okuma yazması olmayan bir yaşlıydı. Yalnızca Yiddish dilini konuşabiliyordu. Kısıtlı bir dünyası vardı. Kısmen kardeşimin de bakımını üstlenen küçük bir ebeveyn olarak bir dereceye kadar anneannemin bu durumunu önemsemiyordum. Hep birlikte yaşamamızın iyi olduğunu düşünüyordum. Amcalarım, halalarım ve kuzenlerimle birlikte yaşıyordum ve asla onlardan ayrılacağımı düşünmüyordum.





    Ama yanlış düşünmüşüm. Ailem anneannemin artık bize bakamayacağına karar verdi. Ama onlardan hiç kimse de bizi almak istemiyordu. Bir gün amcam bizi sosyal görevlilerin olduğu bir ofise götürdü. Bakımevine giden yolun başındaydık. Yıl 1958’di ve ben onüç yaşında, kız kardeşim dokuz yaşındaydı. Onbeş yaşındaki ağabeyim daha önce bizden ayrı bir yere gönderilmişti ve bir daha asla onunla birlikte yaşayamayacaktık.





    Bana verilen “harika haberleri” öğrenince büyük bir kızgınlık duydum. İki farklı ve güçlü duyguyu bir arada yaşıyordum. Bir yandan, o kadar güçsüzdüm ki, o kadar umutsuz, kızgın, yardımsızdım ki! öte taraftan da o kadar güçlüydüm ki! yaşamımdaki herkes ölmüş veya benden ayrılmıştı.



    "Bakımı üstlenilen çocuk sen olmalısın" Anlamını kavrayamayacağım bir dizi prosedür. Şu ofisten bu ofise git. Bir sürü insanla konuş. Bazılarından hoşlandım, bazılarından hoşlanmadım. Ama biliyordum ki onların hepsi birden beni evimden uzaklaştırmışlardı ve cezalandırıyorlardı. Hiç birine güvenmiyordum. Kafam karışıktı. Düşmanlar tarafından çevrilmiştim. Bir tek sırdaşım bile yoktu. Suskunluğumu bozmamam gerekiyordu. Bu insanların ziyaretleri devam etti ve bir keresinde beni büyütecek ailemle tanışmış oldum. Yarım gönüllü bir şekilde uysal bir çocuk olmaya çalıştım. Bu yabancılarla hiç bir yere gitmek istemiyordum. Son darbeyi indirmeden, beni yeni aileme teslim etmeden önce geçici bir süreliğine yeniden anneannemin yanına gönderdiler.



    Bir gün beni evimden aldılar. Fiziksel muayene için bir ofise getirdiler. Köle satıcıları veya at tacirleri

    gibi çürük olup olmadığımı araştırdılar. Acaba ortaya koyulan paraya değecek miydi? Utanmıştım. Daha sonra tuhaf bir şoför ve sosyal çalışmacı bana ait olan her şeyden bizi alıp götürdüler. Araba yolculuğu cenaze merasimi gibi geldi bana. Geldiğimiz yerdeki tek tek yalnız başına duran binalar, benim büyüdüğüm kalabalık, komşularla dolu mahalleye göre pek soğuk duruyordu.





    Yeni babam Jack bir ayakkabı satıcısıydı. Ciddi bir adamdı. Yeni annem Erma ise hayat dolu ve konuşkandı. Biyolojik çocukları yoktu. Bizim gelişimizden bir sene önce iki ve dört yaşında bir kız ve bir erkek kardeşi evlatlık olarak almışlardı. Erma bizim onu seveceğimizi düşünüyordu. Bizim gibi çocuklar kendi ihtiyaçlarını karşılayan ebeveynlerini (Erma gibi) kaybettikleri anne babalarının yerine koyacaklardı. Ama ben bir ergen çocuktum. Ailemin bizi bu şekilde bırakmasını kabullenemiyordum. İki hafta kadar sonra Erma'nın duyguları, benim onu reddettiğim şeklindeydi. Ona annem gibi davranmamı istedikçe ben geri çekiliyordum. Amcalarımın ve halalarımın düşüncesini değiştireceğini ve bizi "kurtarmaya" geleceğini umuyordum.



    Paramparça bir durumdaydım. Dışdünyadan kendi içime çekilmiştim. Zaman zaman amcamlar ve halamlar ziyaretime geliyordu. Uzak ve soğuk bir duruşları vardı. Nefret ve öfke duyguları içimi yakıyordu. Kız kardeşimin sorumluluğu bende olduğu için bu duygularımı kontrol altına almak zorundaydım. Sürekli rahmetli annemi düşünüyordum. Yeni annemi kabul etmek sanki ona ihanet olacakmış gibi geliyordu bana.



    Erma defalarca ona hissettirdiğim hayal kırıklığını bana anlattı. Beni gönderebileceğini söyledi. Ağabeyimden, bakım alan çocukların bir sürü yer değiştirdiklerini ve tacize uğradıklarını duymuştum. Erma'nın evi bu tür yaşantılardan uzakta güvenli bir yerdi. Bir insanın nasıl sevildiğini unutmuştum. Birini sevmek sanki benim için imkânsızdı. Basit yaşam gereksinimleri benim için önemliydi. Bir ailenin yanı bilinmeyen bir dünyadan daha iyiydi. İki yılı perişan ve duygusuz bir şekilde geçirdim. Kendimi zayıf ve tuhaf buluyordum ve bundan utanıyordum. O zamanlar bu duygularımın travmaya karşı bir cevap olduğunu henüz bilmiyordum.





    16 yaşıma geldiğimde bu duygularım biraz yatıştı. Artık dikkatim kendi bedenime yönelmişti. Kendimde çeşitli hastalıklar bulmaya başladım. Bu durum aslında anne ve babamı kaybetmemin basit bir sonucuydu ama henüz ben bunu anlayamıyordum.17 yaşında boğazımda şişlik olduğuna ve bundan dolayı boğularak öleceğime inanmaya başladım. Uyumaya başladığımda birden soluk alıp veremeyeceğimi düşünüyordum. Kendi nefesimi dinliyordum. Doktorlar boşuna beni ikna etmeye çalışıyorlardı. Durumumu anlatan net bir açıklamaya sahip değildim. Yaşadıklarımın kaygı bozukluğunun bir çeşidi olduğunu sonraları anlayacaktım. Yorgun ve uyanık geceler geçiriyordum.





    Bu yıllarda annemin düşünceleri hemen yanımdaydı, ne olursa olsun metanetini bozma. Boş zamanlarımda masraflarımı karşılamak için çalıştım ve okuldan takdir belgesi aldım. Erma ile ateşkes ilan etmiştik. Hatta birbirimizi takdir etmeye başlamıştık. Ama yinede çocukluğumun acı veren anıları içenden çıkarak insanlarla keyifli paylaşımlarda bulunamıyordum.



    Çocuk Bakım Ofisinin yardımı ile harç ücreti olmayan bir üniversitenin kampusuna taşındım. Başlangıçta kimse ile yakın ilişki kuramıyordum. Odamda ölsem insanlar ancak günler sonra farkıma varırlardı.21 yaşında psikoterapi almaya başladım. Bu ücreti benim verebileceğim miktara göre ayarlanmış terapiler yıllarca sürdü. Bu terapiler sayesinde, başarılı bir eş, bir anne, bir arkadaş, bir akademisyen oldum. Terapiler parçalamış yaşantılarımı güçlü bir şekilde bir araya topladı. Kendi iç sesimi duymayı öğrendim.



    Korkarım ki günümüzde bakım almak zorunda kalan çocukların birçoğu aynı olanaklara sahip olamıyorlar.



    Profesör Doktor Francine Cournos

    Psikiyatr

    Columbia University

    Kaynak: Psychiatr Serv 50:479-480, April 1999
    © 1999 American Psychiatric Association