Apollon ve Daphne (Defne)

Konusu 'Destanlar Efsaneler Mitoloji' forumundadır ve Kuzey tarafından 16 Kasım 2008 başlatılmıştır.

    16 Kasım 2008
    Konu Sahibi : Kuzey
  1. Kuzey

    Kuzey Popüler Üye Üye

    Katılım:
    30 Ocak 2007
    Mesajlar:
    2.039
    Beğenildi:
    2
    Ödül Puanları:
    106
    [​IMG]

    Apollon ve Daphne (Defne)



    Yapraklarından, meyvelerinden, kabuk ve taze dallarından yararlanılan defne bitkisinin adı; Anadolu, Akdeniz dillerinden dünya dillerine geçen bir sözcüktür. Adı, mitolojiden dünya dillerine armağan defne, Anadolu dağlarını süslemek, sofralarımıza lezzet katmak, bedenimize sağlık katmakla kalmayıp Türkçe’de gündelik yaşamın dışında çocuklarımızın adı olarak da yaşıyor.

    Kimi yörelerde “tahnel, tehnel, teynel, tenel” de denilen bu bitkinin çoğunlukla yapraklarından baharat, meyvelerinden yağ elde edilmektedir. Anadolu dağlarının yaz kış yeşil süsü olan defne, kozmetik sanayinin de gözbebeğidir. Türkiye’nin özellikle Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz kıyı kesimlerinde yetişen defne Türkiye’nin ihraç edilen önemli orman ürünlerinden biridir. Yunanistan üzerinden Fransa ve İtalya’ya hammadde olarak gönderilen defne ilginçtir oradaki tesislerde işlenerek parfüm sanayinde kullanılır ve yeniden Türkiye’ye döner.

    Defne eski zamanların en gözde süs takılarından biridir. Yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen ve müzelerde sergilenen süs ve takı eşyalarında defne yaprakları işlenmiştir. Kralların, şairlerin başında taç olarak defne vardır.

    Anayurdu Anadolu ve Akdeniz Bölgesi olan defne, mitolojik öykülerin en gözdelerindendir. İşte onun öyküsü:

    [​IMG]

    Bir gün Güneş ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon, ırmak kenarında dolaşırken genç ve güzel bir kız gördü. Uzun saçları omuzları üzerinde dalgalanan bu benzersiz güzelin adı Daphne’ydi.

    Apollon’un kız kardeşi Artemis gibi evlenmemeye ant içen Daphne; dağ başlarında ormanlarda dolaşmayı, yabani hayvanları kovalamayı seviyordu.

    Babası ona evlenmesini, kendisine bir torun vermesini söyleyip duruyordu. Daphne de, “Ey benim dünyaya gelmeme neden olan sevgili babacığım, bağımsız olarak yaşamama izin ver” diye karşılık vererek evlenme konusunu kapatıyordu.

    Daphne’yi uzun zamandan bu yana sevmekte olan Apollon fırsat kolluyordu. Önüne çıkacak her tür engeli aşmaya kararlıydı. Bu yüzden Daphne’ye âşık olan bir başka gencin ölümüne neden olmuştu.

    Daphne’ye âşık kralın oğlu Leukippos ona yakın olabilmek için genç bir kız kılığına girdi. Daphne ile yakın arkadaş oldu. Daphne’nin Leukippos’a âşık olabileceğinden endişe duyan Apollon onu ortadan kaldırmayı düşündü. Leukippos genç kız kılığında yarı tanrı kızların Nympha’ların düzenlediği şenliğe gitti. Apollon bunu fırsat bilerek şenlikteki herkesin bir kaynakta yıkanmalarını önerdi. Herkesin gerçekten kadın olduğunun anlaşılması için soyunarak suya girmelerini söyledi. Leukippos soyunmak istemedi. Arkadaşları onu zorladılar. Leukippos’un kız kılığına girmiş erkek olduğu ortaya çıkınca Nympha’lar onu öldürmeye kalkıştı. Tanrılar genç delikanlıyı görünmez yapıp kurtardılar.

    Apollon, Daphne’nin peşine düştü. Daphne, Apollon’u görür görmez sırtını ona çevirdi. Bir rüzgar gibi oradan uzaklaşmak istedi. Kaçmaya başlayınca Apollon onu kovalamaya başladı. Hem koşuyor hem de Daphne’ye durması için yalvarıyordu:

    “Daphne, yalvarırım dur! Benden zarar gelmez sana! Senin düşmanın değilim! Beni senin peşinde koşturtan senin güzelliğin, sana olan sevgimdir. Yavaşla biraz, hiç olmazsa peşinde koşanın kim olduğuna bir bak! Ben ışık tanrısıyım. Benim babam tanrıların büyüğü Zeus… Bana “Üzüntülerle dolu geleceklerini okuyan ve her şeyi bilen, her şeye yaşam veren Apollon” derler!

    Tanrılarla birlikte olan kadınların başına gelenleri duyarak büyüyen Daphne daha da hızlandı. Rüzgar saçlarını bir ağacın dallarını sallarcasına savuruyordu. Apollon hiç vazgeçecek gibi değildi. Neredeyse yetişmek üzereydi. Daphne kurtulamayacağını anlayınca durdu ayağıyla toprağı kazıyarak yakarmaya başladı:

    “Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni kurtar, beni koru! Bana acı veren bu güzelliğimi alarak değiştir benim görünüşümü!”

    Daphne; bedeninin ağırlaştığını, organlarının uyuşmaya başladığını, odunlaştığını duyumsadı. Gri bir kabuk göğüslerini kapladı. Kokulu saçları yapraklara dönüştü. Kolları dallar gibi uzadı. Nazik ve küçük ayakları kökleşti, toprağın derinliklerine saklandı. Başı büyük bir ağacın tepesi gibi oldu. Daphne, bir defne ağacına dönüştü.

    Peşinde koştuğu güzeller güzeli bir kıza sarılacağını sanarak atılan Apollon bir defne ağacına çarpmış oldu. Ağacın derinliklerinden Daphne’nin yüreğinin atışları geliyordu. Apollon ağaca sarıldı ve Daphne’ye seslendi:

    “Güzel Daphne! Eşim olmadın; ama ağacım olacaksın hiç değilse… Bundan sonra sen, Apollon’un kutsal ağacı olacaksın. Her mevsim yapraklarını bir süs gibi taşıyacaksın! O solmayan ve dökülmeyen yaprakların, başımın çelengi olacak. Taç gibi taşıyacağım seni başımda… Ok kılıfımı süsleyeceksin sen! Zafer kazanmışların tacı sen olacaksın. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafer kazananlar, ünlü şairler, büyük işler başaranlar hep senin yapraklarınla mağrur alınlarını süsleyecekler. Lirimi sen süsleyeceksin! Şiirlerde, şarkılarda adlarımız ve sevdamız sonsuza dek yaşayacak!”

    Apollon başına taç yaptı defnenin dalı ve yapraklarını… Lirini çalıp güzel sanatlar perileri dokuz kızdan oluşan Musa’lar Korosu’nu yönetirken bu çelenkler süsledi onların başını… Bu sözler, şarkılar bir sevda rüzgarı oldu. Bu fısıltıyı duyan defne ağacı dallarını salladı, başını örten yapraklarını esintiye bırakarak saygıyla eğildi.

    O günden bu yana defne her sevda rüzgarı esintisini duyunca eğilir. Defnenin ve öyküsünün geçtiği yer bugünkü Antakya’nın kendisi denli ünlü beldesi Harbiye’dir. Öyle ki defne ağaçlarıyla örtülü Harbiye’den akan şelaleler Daphne’nin gözyaşları sayılır.

    Büyük Latin Ozan Ovidius’un dizelerinde anlattığı bu sevda öyküsü çok sayıda sanatçıya da esin kaynağı oldu. Defne artık evrensel kültürün bir parçasıydı. Bernini, “Apollon ve Daphne” adlı mermer heykel grubunu yaptı. İlk Alman operası “Daphne”ydi. Schütz’un bestelediği bu opera kayıp olmasına karşın Strauss’un operası sahnelenmeyi sürdürüyor. Çok sayıda ünlü tabloya konu olan defne, Türk şiirinde, Melih Cevdet Anday’ın dizelerinde yerini buldu. O dizelerle noktalayalım Defne’yi:

    Defne ile Tanrı

    Eskiden çok eskiden yeryüzünde
    Güzelliği dillere destan
    Bir su perisi vardı adı Defne
    Upuzun saçları altın sarısıydı
    Dolaşırdı kuytu ormanlarda bütün gün
    Defne ırmak tanrısının kızıydı
    Babası Pene derdi ki, kızım
    Sen bana bir damat borçlusun
    Sen bana bir torun borçlusun
    Defne dedi ki babacığım
    Beni zorlama ne olursun
    Bırak beni kız kalayım ne olursun

    Sıram boynu büyük yavuklu
    Bekleyedursun bir ayında
    Defne başıboş gönlü özgür
    İnatçı, hırçın ve gururlu
    Koşup dururdu ormanda
    “ benim geyiğim sen, kuzum sen
    Benim biricik güvercinim sen
    Kuzu kurttan korkar, geyik aslandan
    Güvercin kartaldan kaçar
    Ben sana acı vermek istemem
    Ayaklarını kanatmasın çalılar
    Yavaşla biraz düşeceksin
    Geçtiğin keçi yolları dar
    Dur hele kaçma benden
    Sevgimdir seni kovalayan…”

    Daha sözünü bitirmeden avcı
    Korkak adımlarla uzaklaştı Defne
    Kaçarken daha bir güzelleşti de
    Ardında tir tir titreyen avcı
    Tavşan kovalayan hırslı bir tazı
    Gibi düştü Defne’nin peşine.
    “ Ben de yılmadan kovalayacağım
    Büyülediğin kimmiş öğren
    Ben ne bir dağlı ne bir çobanım
    Oklardan sakınılmaz tanrıyım
    Koca Zeus’tur babam
    Geçmişi, bugünü, geleceği
    Benimle bildi herkes, benimle bilir
    Saz tellerine ben verdim seslerini
    İlaçlar yaptım yabanıl otlardan
    Ama bana çare değil şimdi hiçbiri
    Kimden kaçıyorsun öyle sen
    Asıl sensin benim avcım
    Beni sen vurdun can evimden”.
    Tavşan koşuyor, durmadan koşuyordu
    Ardında av köpeği ter içinde
    Boynunu uzatmış, yetişmek üzere
    Birinde umut vardı, birinde korku
    Tavşan ensesinde nefesler duyuyordu
    Çünkü ışık gibi saran tanrıyı
    Sevinin kanatlarıydı.
    Gücü kalmamıştı artık Defne’nin
    Koşamıyordu kaçamıyordu
    Sapsarı, yalvardı babasına
    Pene’nin suları üstünde gezdirip gözlerini
    Cezasını çekiyorum güzelliğimin
    Irmakların gücü de sen gibi tanrısalsa
    Ne yap yap değiştir beni
    Başka bir biçime koy baba”.
    Yalvarması daha bitmemişti ki
    Bir gevşeklik sardı her yerini

    Örtüldü göğüs yaprakla
    Kolları, saçları dal oluverdi.
    Avcı kollarına aldığı zaman
    Kalbi çarpıyordu Defne’nin
    Taze yaprakların altından.
    Yazık dedi tanrı çok yazık
    Saramadan yitirdim seni
    Bari benim ağacım ol da
    Yaprakların çelenk olsun kahramanlara
    Ezgilerde, türkülerde anılsın bundan sonra
    Yan yana adlarımız
    Yazık dedi tanrı çok yazık.

    Melih Cevdet Anday

    Yazar: Songül Saydam

    (Bütün Dünya Dergisi’nin 2007/08 nolu sayısından alınmıştır.)
     
    Son düzenleme: 16 Kasım 2008