Ardiç Kuşu

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve Exorcist tarafından 18 Eylül 2006 başlatılmıştır.

    18 Eylül 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  1. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    ARDIÇ KUŞU



    Ankara' da işim uzamıştı.. İstanbul' a dönüş için
    aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle
    arasında Sıhhiye' deki otobüs yazıhanesine gidip
    biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta
    koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken çarpıştık o
    yaşlı adamla. Sendeledi; elindeki büyük sepette
    bulunan tahta kaşık, maşalar yola saçıldı. Sanırım o
    da belediye zabıtasından kaçıyordu. Kısa süren
    şaşkınlıktan sonra adamın kalkmasına, yola saçılanları
    toplamaya yardımcı oldum. Heyecanlanmış, rengi solmuş,
    nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip
    yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan
    kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum.
    Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da "
    bırakmıyor şu belediye zabıtaları üç kuruş para
    kazanalım. Eve katkımız olsun " diyerek söyleniyordu.
    Tahta kaşıkları dizmesine yardım etmeye çabalarken "
    Dur hele, şimşir ve ardıç olanları diğerlerine
    karıştırma " diyerek engel oldu.
    — Hepsi tahta kaşık işte, ne fark eder?
    — Olur mu beyim? Şimşir ve ardıç ile ıhlamur, gürgen
    bir olur mu?
    — Bilmem. Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne
    fark var aralarında?
    Eline aldığı kaşıklardan birinin sırtını
    parmaklarıyla okşayarak bana doğru uzattı:
    — Ardıç, şimşir sert ağaçtır. Kolay bırakmaz kendini,
    işleyesin. Zordur ardıçtan kaşık çıkarmak.. Ama
    evlâdiyeliktir. Senelerce kullanırsın. Ihlamur gürgen
    ise yumuşaktır. Kolay işlersin ama çabuk yumuşar,
    dayanmaz.
    Daha sonra Sivas' ın Hafik ilçesinde çiftçilik
    yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına
    Ankara' ya yerleştiğini, evin geçimine katkısı olsun
    diye kaşık ve maşa yapıp işportada sattığını anlattı.
    Özellikle ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı.
    Elindeki maşayı eliyle okşayarak " Ardıç kuşu ağacını
    terk etti. Bir araya gelmeleri çok zor, artık " dedi.
    Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma
    ihtiyacı duydu:
    — Beyim, ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Bilenler de
    unuttu, gitti. Ardıç ağacı yabanidir. Öyle tohumundan
    üretemezsin, çeliklemeyle de olmaz. Ağacın üremesi
    meyvelerinin ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile
    atılmasına bağlı. Ağacın tohumu ancak o zaman
    filizlenebilir hale gelir.
    - Yani bu kuş olmazsa ardıç ağacı üreyemiyor, öyle
    mi?
    — Evet, aynen öyle. Bunlar biri birine mahkûm
    sevdalılardı.
    - Peki, sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?
    — Kuşlar azalmadı, hatta çoğaldılar bile. Ama
    şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar
    ardıcın meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin
    daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını
    unuttu. Şimdi kentlerin kasabaların çöplüklerinde
    yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün
    önünden.
    Elindeki kaşığı, diğerlerinin arasına yerleştirdi.
    Sepetine tekrar göz atıp çıkardığı maşayı bana doğru
    uzattı:
    - Bak bu ardıç. Çürümez, nemlenmez. Eskiden ölüleri
    gömdükten sonra mezarlara konulurdu. Çürümediği için
    mezar çökmezdi. Son yolculukta arkadaştı, insanlara.
    Şimdi kıymete bindi. Mezarlarda yumuşak ağaçları
    kullanıyorlar.
    - Olsun, aynı işi gördükten sonra varsın dayanıksız
    olsun.
    - Şehirliler de hep senin gibi konuşuyor beyim.
    Herkes ardıç kuşu gibi zahmet çekmektense çöplükten
    kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor.
    Ardına bakmıyor. Çocuklarım bile kasabada yanımda
    kalmaktansa ardıç kuşu gibi şehirde daha kolay
    yaşandığını görüp uçup gittiler. Sorsan hallerinden
    çok memnunlar. Ama geride bıraktıklarını bilmiyor,
    görmüyorlar.
    - Sonunda sen de gelmişsin işte şehre! Buradan
    medet umuyorsun.
    - Ama ben ardımda kalanların farkındayım. Şehirde
    emeğin hiç değeri yok. Her şey bol, kolay ve ucuz.
    Biraz paran olsun emek vermeden yaşayıp, geçip gitmek
    mümkün bu şehirde.
    - Ne var bunda, şehirler hep böyle?
    Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi
    kendine söylendi:
    - Sevgi yok beyim. Şehirde sevgi yok! İnsan emeğini
    sever. Ben bu kaşıkları tek tek elimde yapıyorum.
    Beğeninceye kadar uğraşıyorum. Kızımın evine katkım
    olsun diye satıyorum ve bu beni mutlu ediyor. Elimin
    emeğinin beğenilip bir yerlerde kullanıldığını bilmek
    hoşuma gidiyor. Şehir insanı ise emek vermediği için
    sevmesini de bilmiyor. Ardıç kuşu gibi yaşıyor,
    semiriyor, ürüyor ama geride kalan ardıç ağacının
    çektiği acıyı bilmiyor, görmüyor.. Görse bile
    anlamıyor.
    Bir süre daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç
    ağacından yapılmış bir çift kaşık satın almak istedim.
    Sepetine göz atıp seçtiği kaşıkları gazete kâğıdına
    sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek
    istedim; ederinden fazlasını almadı. Sepetin ipini
    omzuna atıp, kucakladı. Helâlleştik. Sıhhiyeye doğru
    ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden
    kayboldu.
     
  2. 18 Eylül 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  3. ASYA

    ASYA Aktif Üye Üye

    Katılım:
    1 Eylül 2006
    Mesajlar:
    65
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    çokkk Güzel Ellerinize Sağlik..

    Edirne Kapisi Zordur Geçilmez
    Uzaktir Memleket Kolay Gidilmez
    Dağda Açan çiçek şehirde Büyümez
    Koyma Beni Buralarda Gözün Seveyim
    Zincir Vurma Yüreğime Birak
    Gideyim
     
  4. 18 Eylül 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  5. 1kumtanesi

    1kumtanesi Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    127
    Beğenildi:
    2
    Ödül Puanları:
    108
    Ne kadar doğru bir tespit.