Arthur Rimbaud Siirleri

Konusu 'Şiir' forumundadır ve canavar tarafından 24 Nisan 2007 başlatılmıştır.

    24 Nisan 2007
    Konu Sahibi : canavar
  1. canavar

    canavar Yılmak yok. Yola devam... Pro Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    3.271
    Beğenildi:
    109
    Ödül Puanları:
    353
    Sesliler



    A kara E ak,İ al,U Yeşil,O mavi:sesliler,

    Diyeceğim bir gün gizli doğumlarınızı da:

    Karanlık koylara,kara sineklere benzer A,

    O amansız pis kokular üstünde fır dönerler,



    Kır çiçeği,buhar,çadır beyazlığında E’ler,

    Benzer dik buzullarmızrağına,ak krallara;

    Gülüşüne İ,o güzelim,kızıl dudakların,kana,

    O pişman sarhoşluklar içindeki,o öfkeler;



    Çevreler U,yeşil denizlerin çalkantısı,

    Sessizliği onca otlakların,yüz kırırşıklıklarının

    Bastığı simyanın geniş alınlara damgasını;



    Kutsal Borazan O,yaban çığlıklar,gürültüler,

    Meleklerden,acunlardan geçmiş sessizlikler:

    Sen ey Omega,ey o mor ışını Gözlerinin



    (Çev::İlhan Berk)









    Sayıklamalar



    Söz Simyası





    En Yüksek Kulenin Türküsü



    Dönmeli,geri dönmeli,

    O sevdalar çağı



    Dayandım nasıl da

    Unutamam bir daha artık,

    O korkular,kaygılardı

    Uçup gitti göklere.

    Bir belalı susuzluk

    Karartıyor damarlarımı.



    Dönmeli,geri gelmeli,

    O sevdalar çağı.



    Bir çayır gibi tıpkı

    Unutulmuş bir kıyıda,

    Karamukların,günlüklerin,

    Çiçek açıp büyüdüğü,

    O yabanıl uğultusunda

    Korkunç pis sineklerin.



    Dönmeli,geri gelmeli,

    O Sevdalar çağı



    Ey mevsimler,ey şatolar!

    Deyin kusursuz kim var!



    Ben de herkes gibi tuttum

    Büyülü mutluluğu denedim.



    Selam Galya horozuna selam

    Selam her ötüşüne selam.



    Hevesten arzudan oldum:

    Görün sıfırı tükettim.



    Yedi bitirdi bu büyü beni

    Takat komadı yok etti.



    Ey mevsimler,şatolar ey!



    Sıvışma satı,yazık!

    Ölüm satıdır artık.

    Ey mevsimler,şatolar ey!



    (Çev.: İlhan Berk)







    Güneş ve Ten



    Derin sevgilerin, yaşamın ocağı, Güneş

    Baygın toprağı kızgın bir aşkla öpen ateş,

    Vadide uzanınca insan görüp yaşıyor

    Gelinlik kız gibi toprak kanla taşıyor;

    Bir elin kaldırdığı geniş göğüslerinden

    Akıyor tanrısal aşk,akıyor kadınsal ten,

    Köpürmüş besi suyu, ışıklar var içinde,

    Nice can hücreleri kaynaşıyor içinde!



    Ey Doğa’nın Anası!



    -Ey Venüs, ey Tanrıça!



    Nerde eski çağların gençliği, kutsal ece,

    O peri kızlarının öptüğü nilüferler,

    Ağaçları kemirip duran yarı tanrılar!

    Kösnülü satyre’ler yok, kır tanrıçaları yok,

    Irmağın dalgaları o besi suları yok.

    Pan’ın damarlarına koca bir evren sunan,

    Teke ayaklarında toprağı canlandıran

    O yeşil ağaçların kırmızı kanı nerde?

    Kuş seslsri, göklerin altından perde perde

    Dalların arasından seviyi şakıyordu,

    Toprak içini diri Doğa’ya döküyordu;

    Orda mavi Okyanus ve kuşlar cıvıldayan

    Dilsiz dallar, toprak, beşiğimizi sallayan

    Tanrıyla kucaklaşan bütün hayvanlar orda!

    Nerde geçmiş zamanlar?Bereket Ana nerde?

    Derler ki, bir zamanlar yüce bir insan vardı,

    Tunç arabalarıyla nice kentler aşardı.

    Emerdi Bereket’in memelerini insan

    Küçük bir çocuk gibi kucağında oynarken.

    Tanrıça ak sütünü cömertçe sunuyordu,

    -Eskiden temiz, tatlı, güçlü bir insan vardı.



    Yazık! Şimdi bir şeyler bildiğini sanıyor

    Oysa kör, sağır, dilsiz, sürekli aldanıyor.

    -Yine de tanrılardan, tanrılardan çok yüce,

    İnsan Kral, Tanrıdır, betiğine gelince;

    Aşktır. Ah! Kana kana içseydi o gözeden,

    Tanrıların anası Kibele’nin memesinden;

    Ve ten çiçeklerinin kokusuyla arınmış

    Masmavi dalgaların aydınlığında yunmuş

    Köpüklerin yüzdüğü gülpembe göbeğini

    Durgun sulara yayan ölümsüz Asterté’yi

    Terk etmeseydi keşke. O iri gözlü, kara

    Göklerin Tanrıçası Asterté buyurunca

    Şakırdı ağaçlarda bülbül,yüreklerde aşk!



    Tek sensin, Kutsal Ana, inandığım tanrı, tek.

    Mavi Afrodit! Şimdi yollar dikenli, çalı

    Öbür Tanrı haçını boynumuza takalı;

    Ten, Mermer, Çiçek, Venüs, sana inanıyorum!

    -İnsan üzgün ve çirkin. Giysiler, sanıyorum

    Çıplaklığını değil, saflığını örtüyor,

    Tanrısal bedenini gizleyip kirletiyor.

    Olimpos dağlarının kayaları gibi dik

    İnsan bir köle oldu, başı haçlara eğik!

    Ki solgun kemikleri ölümden sonra bile

    O ilk güzelliğine saygısız şekli ile

    Yaşamak sevdasında.-Yücelsin diye erkek,

    Yükselebilsin diye sonsuz seviye erkek,

    Toprağımız, mayamız Kadın sararıp soldu,

    Zincirlere vurulup Tanrıya sunak oldu.

    “Kadın mıyım, neyim ben, çoktan unuttum” diyor.

    Bu kepazeliğe kargalar bile gülüyor

    -Ey tatlı, yüce Venüs, n’olur bizi bağışla!



    Geçmiş çağlar yeniden gelebilse bir daha!

    -Çünkü görevlerini bitirdi artık insan,

    Yorgun düştü putları kırıp parçalamaktan!

    Tüm Tanrılardan özgür, yeniden dirilecek,

    “Madem göklerden geldim, gökler nerde” diyecek.

    Ve ölümsüz, yenilmez önderimiz, Düşünce

    Yeraltındaki tanrı, yeryüzüne çıkınca

    Tutsaklığın düşmanı, tüm korkulardan uzak

    Düşünce, zincirleri kırmaya başlasın, bak

    Çivisini çakacak göklerin her katına

    Son verecek Tanrının göksel saltanatına.

    Düşünce, diyeceksin, benim tek Kurtarıcım;

    -Denizlerin bağrında, görkemli, altın Bacım,

    Büyük Evrene büyük sevgiyi sunacaksın,

    Koca bir çalgı gibi Dünyamız titreşecek,

    Haz dolu bir öpüşle kendisinden geçecek.

    Güçlü insan, kucakla, mutsuzları sevindir!



    -Dünya aşka susamış, susuzluğunu dindir.

    .....................



    (İnsan, özgür, görkemli başını kaldırdı, bak

    O ilk güzelliğimiz nasıl ışıldayacak!

    Dize gelecek tanrı, sunağında bedenin.

    İçinde yaşadığı bir zaman kesitinin

    Armağanıyla mutlu, hüznüyle solgun insan

    Her şeyi bilmek , görmek istiyor, usanmadan

    -Düşünce, ki çağlardan beri gemlenen kısrak

    Şaha kalkıp Neden’in nedenini soracak.

    İnsan inanca özgür düşünceyle kavuşur,

    Öğrenmeye çalışır, inceler, sorar durur,

    -Gökler neden dilsizdir, uzay içinde ne var?

    Ve neden kumlar gibi kaynaşıyor yıldızlar?

    Yükselsek, hep yükselsek göklere, doruklara

    Çoban’a rastlar mıydık korkunç sonsuzluklarda

    İnsan yığınlarını sürüler gibi güden?

    Ezgileri bir sesin, çağlardır sürüp giden

    Sarsar mıydı boşluğun sardığı dünyaları?

    -Peki ama, gerçeği görebilir mi İnsan?

    Gördüm: İnanıyorum diyebilir mi İnsan?

    Ya düşler düşüncenin sesinden güçlü ise?

    Çok kısaysa bu yaşam, insan erken geldiyse?

    Bu bilmecenin gizi bilinir mi, nerdedir?

    Belki batan bir gemi gibi Denizlerdedir:

    Hücre çekirdekleri, Kalıtımlar, Tohumlar

    Kocaman bir Potanın içinde bekliyorlar.

    Sıvayıp kollarını hamarat Doğa Ana,

    Niyetli mi insanı yeniden yaratmaya

    Başaklarda büyütmek, güllerde sevmek için?..

    Hiçbir şey bilmiyoruz!..Ne nasıl olmuş, niçin?

    Bilgisizlik, kuruntu, sarmış kuşatmış bizi

    Kara bir cübbe gibi, soldurmuş tenimizi!

    Ana rahminden düşen insan maymunlarız biz

    Saklamış sonsuzluğu bizden yorgun usumuz!

    Öğrenmek istiyoruz:-Kuşkular “hayır” diyor,

    Kara kanatları üstümüze geriyor...

    -Kaçıyor uzaklara soluk soluğa ufuk!...



    .........................



    Kavuşturmuş kollarını ayakta ve dimdik

    Duruyor İnsan şimdi, gök perdesi açılmış,

    Artık ne bilinmeyen, ne de gizemler kalmış!

    İnsan şarkı söylüyor... şarkı söylüyor orman

    Ezgiler yükseliyor ırmağın sularından.

    Bir mutlu şarkıdır bu, ışığa, güne gülen

    -Bu aşktır! Bu aşktır hey! Bu kurtuluştur gelen!..)

    ......................

    Yeniden doğan ülkü, ey yüceliği tenin

    Ey kızıl taçlı şafak, utkusu düşüncenin,

    Küçük Eros, Kallipyge, donanıyor karlarla.

    Kadınlar ve çiçekler güzel ayaklarında

    Dizleriniz dibinde açılıp yeşerecek

    Tanrılar, Oğulları sizlere baş eğecek!

    -Ey büyük Ariadne, güneş altında, beyaz

    Kıyılara hüznünü hıçkıran avaz avaz ,

    Görünce kaçan Theseus’un ak yelkenini

    Sen ey tatlı, ergen kız, geceler nasıl seni

    İncitti? Konuşma, sus! Kara üzüm nakışlı

    Altın arabasında Lysios, çatık kaşlı,

    Kösnülü kaplanlara ve panterlerle kızıl,

    Frikya kırlarında geziyor usul usul,

    Masmavi ırmakların kıyısında kayıyor

    Karanlık köpükleri kırmızıya boyuyor.

    -Zeus, Boğa, boynunda Europa çırılçıplak

    Küçük bir çocuk gibi sarmış kollarını bak

    Tanrı’nın dalgalarla titreyen sert boynuna,

    Bırakmış bedenini maviliğin koynuna

    Sallıyor Zeus onu sularda, beşik gibi,

    Çevirince yüzüne tanrısal gözlerini

    Kızın çiçek yanağı sararıyor, soluyor

    Tül tül ,Zeus’un güçlü alnına yayılıyor,

    Kapanıyor gözleri kutsal öpücüklerle,

    Çiçekliyor saçını dalgalar köpüklerle.





    -Zakkum ağacı ile geveze lotüslerin

    Arasına kayıyor hülyalı Kuğu, serin

    Suların sevgilisi Leda’ya sarılıyor.

    -Kirpis acayip güzel, dalgalara salıyor

    İri göğüslerini, yuvarlak, kemer gibi,

    “Ben bu durgun suların ecesiyim” der gibi

    Geçiyor usul usul, Kirpis, tanrı bakışlı

    Kar gibi beyaz karnı, kara köpük nakışlı,

    -Utku anıtı gibi dimdik, güçlü bedeni,

    Aslan derisi ile kaplanmış kıllı teni

    Hayvan Eğiticisi, Harekles gökyüzünde

    Hışımla ilerliyor bulutların izinde!





    Yarı aydınlık yaz gecesinde, çırılçıplak

    Ayakta, saman gibi solgun, düşler kurarak

    Ağır dalgası, o uzun, mavi saçlarının

    Benek benek uçuk alnında, hülyalı, dalgın

    Köpüğün kızardığı alacakaranlıkta

    Bakıp duruyor Dryade, sessiz ve sakin ufka.

    -Ürkek beyaz Selene, tül örtüsünü atmış,

    Yiğit Endymion’un nazla dizine yatmış,

    Solgun ay ışığında öpüşüp duruyorlar,

    -Uzakta, ah uzakta ağlayan bir Kaynak var

    Pınarlar tanrıçası Nymphe’nin gözyaşıdır bu

    Köpüklü bir vazoya dayamış da kolunu

    Ak tenli güzel delikanlıyı düşünüyor,

    “Sularım, alın onu, ban getirin” diyor.

    -Gecenin saçlarında serin bir sevda yeli,

    Karanlık ormanlarda Doğa Ananın eli

    Ağaçları, dalları yoklarken birer birer,

    Duruyor ayakta dimdik, korkusuz Mermerler,

    Şakrak kuşunun alnında yuvalandığı Tanrılar,

    -Dinliyor Dünyamızı ve İnsanı Tanrılar!

    29 nisan 1870



    (Çev.:Erdoğan Alkan)



    Ofelya



    Yıldızların uyuduğu, sessiz, kara

    Dalgalarda Ofelya iri bir zambak,

    Yüzüyor duvaklı uzanmış sulara...

    -Avcı borularının ezgisinde bak.



    Bin yıl geçti, Ofelya yine üzgün,

    Uzun sularda kefen gibi akıyor.

    Bin yıldır, gündüz gece, deli gönlünün

    Hüznünü meltem yellerine döküyor.



    Açıp sularda salınan tüllerini

    Beyaz göğüslerini öpüyor rüzgar,

    Söğütler eğmiş omzuna dallarını

    Ağlıyor. Uykulu alnında kamışlar.



    Yöresinde üzgün nilüferler bazan,

    Dağıtıyor Ofelya kızılağacın uykusunu,

    Bir kanat vuruşuyla dallar yuvadan

    -Salıyor yıldızların altın şarkısını.



    Sen ey solgun Ofelya, kar gibi güzel!

    Sulara gelin oldun ergen çağlarda!

    -Çünkü Norveç doruklarından esen yel

    Acı özgürlüğün tadını öğretti sana:



    Savuran bir soluk gür perçemlerini

    Büyüyordu düşlerinin akışında;

    Dinliyordun Doğa’nın ezgilerini

    Ağacın, gecelerin yakınışında;



    Çünkü boğuk sesi çılgın denizlerin

    O tatlı, çocuk göğsüne vuruyordu;

    Bir nisan sabahı, yorgun bir atlı senin

    Dizlerinde sessizce oturuyordu!



    Gök! Aşk! Özgürlük! Bu nasıl düş Deli Kız!

    Güneş vuran kar gibi eriyip gittin;

    Konuşma, sus! Seviyi bizlere dilsiz

    O mavi gözlerinle çoktan öğrettin!





    -Ve diyor ki Ozan: Aydın gecelerde

    Ofelyam çiçekler devşiriyorsun;

    Hep böyle yüz ak gelinliğinle suda

    Dalgalar beşiğini sallayıp dursun.



    15 Mayıs 1870



    (Çev.:Erdoğan Alkan)









    Asılmışların Balosu





    Darağacı, balıkçıl kuşu, kara

    İblisin arık şövalyeleri

    Dans ediyor, dans ediyorlar orda

    Selahattin’in iskeletleri.



    Yüzleri buruşuk, küçük, kara kuklaların

    Çekmiş sayın Belzebuth ipini, gökyüzünde,

    Şaklatıp alınlarında bir terlik altını,

    Oynatıyor, eski bir Noel ezgilerinde!



    Kara orglar gibi ince, uzun kollarını

    Doluyor birbirine çarpışınca kuklalar.

    Bir zamanlar aksoylu hanımların sardığı

    Göğüsleri iğrenç bir aşka dokunmadalar.



    Hurra! Şen oyuncular, işkembesiz, dertsiz baş!

    Takla atılabilir, sehpalar öyle uzun!

    Hop! bilinmesin artık, bu dans mı? ya da savaş?

    Gıcırdarken kemanı kudurmuş Belzebuth’un



    Sert topuklar! ey sandal giyinmeyecek ayak!

    Hemen hepsi deri gömleklerini sıyırmış:

    Gizli saklı yanları, artık ayıpları yok.

    Kafataslarına kar beyaz bir şapka örmüş.



    Bu çatlak kafalara sorguç olmuş bir karga

    O artık çenesinde titriyor bir tutam et:

    Sanki dolaşıyorlar ölü karanlıkta,

    Çarpıp karton zırhlara bunca kemikten yiğit.



    Esiyor balosuna iskeletlerin poyraz,

    Darağacı inliyor demirden bir org gibi,

    Koşuyor ormanlardan aç kurtlar avaz avaz:

    Gökyüzü andırıyor kızıl bir cehennemi...



    Yaslı kabadayılar, hop! sallayın beni de

    Kırık ellerinizle geçerken sinsi sinsi.

    Bir aşk tespihi solgun omuriliklerinde:

    Bura manastır değil, ölüler ülkesidir!



    Heey! İşte ortasında ölüler dansının, bak,

    Sıçrıyor çılgın bir iskelet gökyüzüne,

    Coşkuyla sürüklenmiş, at gibi şahlanarak,

    Sanki katı ipi boynunda duyuyor yine,



    Çatlayan uyluğunda büzmüş on parmağını

    Dalgacı gülüşlere benzeyen çığlıklarla,

    Ve bir soytarı gibi barınağına girip

    Sıçrıyor kemiklerin şarkılı balosunda.



    Darağacı, balıkçıl kuşu, kara,

    İblisin arık şövalyeleri

    Dans ediyor, dans ediyorlar orda,

    Selahattin’in iskeletleri.





    (Çev.:Erdoğan Alkan)







    Doksaniki Ölüleri



    ...Yetmişlerin fransızları: bonaparte’çılar,

    cumhuriyetçiler, 92’lerdeki babalarınızı

    anımsıyor musunuz, vbg...

    PAUL DE CASNAGNAC(Le Pays)





    Özgürlüğün o güçlü öpücüğüyle solmuş,

    Doksaniki, doksanüç yılında ölenler, siz

    İnsanlığın ruhuna ve alnına vurulmuş

    Boyunduruğu sizler kırıp parçaladınız;



    Acı çekerken bile acılarından büyük

    Yırtık giysilerinde aşkla çarpan yürekler,

    Ölüm sizi bozkırda topladı höyük höyük

    Yeni bir savaş için. ey unutulmuş erler!



    Kanlarıyla yıkayan kirli büyüklükleri,

    Sizler; Valmy, Fleurus,İtalya ölüleri

    Ey milyonlarca İsa, karanlık, tatlı gözlü;



    Kralların önünde şimdi başımız eğik,

    Cumhuriyetle sizi uykulara terk ettik,

    -Yalnız Bay Cassagnac’lar söylüyor öykünüzü!



    (Çev.:Erdoğan Alkan)











    Gönlümce Bir Kış



    O kıza...



    Küçük, pembe, mavi yastıklı kompartımanda

    Yola çıkacağız bu kış.

    Çılgın öpücükler yuvarlanacak her yanda

    İkimiz rahat, başıboş



    Akşamın gölgeleri sarkınca pencereden

    O kutların yüzünü,

    Ve o kara şeytanları görmemek için, sen

    Yumacaksın gözünü.



    Yanağın kaşınacak. N’oldu, böcek mi sokmuş?

    Yoo.. çılgın bir örümcek gibi küçük bir öpüş

    Ensende geziniyor..



    Eğip boynunu bana: ”haydi ara” diyorsun,

    -Bu gezgin örümceği aramak, biliyorsun

    Tatlı zamanı yiyor.



    Kompartmanda

    7 ekim 1870



    (Çev.:Erdoğan Alkan)









    Çapkın Kız



    Kahverengi bir salon, cila ve meyva kokan,

    Kurulmuş koca iskemleye tıkınıyordum,

    Bir Belçika yemeği, buyursun canı çeken,

    Yeter ki karnIm doysun, aldırmayıp yiyiyordum,



    Rahattım -oh ne güzel çalar saatin sesi-

    Derken, mutfak açıldı, sürünmüş, sürmelenmiş,

    Kılık kıyafetine ise biraz boş vermiş,

    Yanaştı cilvelenip aşevi hizmetçisi.



    İstediği tatlı bir öpücüktü sanırım

    Belçikalı kızları bakışından tanırım,

    Fazla çatal kaşıkları masadan topladı,



    Dudak büktü gülerek çocuk bir yüzle bana:

    Bastırıp parmağını şeftali yanağına,

    “Buramı üşütmüşüm, dokun anlarsın “ dedi.



    Charleoi

    Ekim 1870



    (Çev.:Erdoğan Alkan)









    Çalınmış Yürek



    Üzgün yüreğim akıyor gemiye,

    Bir gevişlik tütün sarması gibi;

    Çorba artıkları yüzümde niye?

    Üzgün yüreğim akıyor gemiye;

    Ya bu kaba saba sözler ne diye?

    Adamların bu zevzek gülüşleri?

    Üzgün yüreğim akıyor gemiye

    Bir gevişlik tütün salyası gibi.



    Hep belden aşağı edepsiz laflar

    Onu nasıl baştan çıkardı, bakın!

    Dümende de o biçim resimler var,

    Sevişmeler, kalkmış cinsel organlar...

    Siz ey beni büyüleyen dalgalar,

    Alın kirli yüreğimi arıtın

    Hep belden aşağı edepsiz laflar

    O’nu nasıl baştan çıkardı, bakın!



    Tütünün posası çıktı çıkacak

    Ey çalınmış yürek n’eyleyeceğim?

    Ayyaş hıçkırıkları başlayacak,

    Tütünün posası çıktı çıkacak;

    Midem boşalıp boşalıp dolacak,

    Ben ki, yenmiş yutulmuşsa yüreğim,

    -Tütünün posası çıktı çıkacak-

    Ey çalınmış yürek n’eyleyeceğim?





    Mayıs 1871



    (Çev.:Erdoğan Alkan)









    Esrik Gemi





    Çığırtan Kızılderililer çarmıha germiş,

    Çakmış kanlı direklere yedekçilerimi;

    Kendimi özgür Irmaklara kapıp koyvermiş,

    Gidiyorum...sular alıp götürüyor beni.



    Ne İngiliz pamuğu, ne de Felemenk unu,

    Ne tayfa patırtısı, ne başka derdim kaldı.

    Bitirdi yedekçiler ahret yolculuğunu,

    Özlediğim yerlere yelkenlerim açıldı.



    Geçen kış öfke ile çalkalanırken sular,

    Çocuk beyinlerinden daha dilsiz, sağır, ben,

    Öyle koştum durdum ki Yarımadalar

    Bu yılmamıştı büyük gürültülerden.



    Sabah uyanışımı fırtınalar kutsadı,

    Mantar gibi, on gece dalgalarda oynadım,

    Ölüm kervanı sular beni durduramadı,

    Fenerlerin budala gözlerine bakmadım.



    Çocuklar nasıl hazla elmayı ısırırsa,

    Öyle iştahla doldu çam tekneme yeşil su,

    Alıp gitti her şeyi; dümen, kanca, ne varsa,

    Ne kusmuk kaldı ne de mavi şarap tortusu.



    Sütbeyazım, yıldızlar akıyor her yanımdan,

    Denizin Şiirinde yunduğum günden beri.

    Kemirdiğim yeşil maviliğin solgun, hayran

    Boşluğuna bazan dalgın bir ölü inerdi.



    Orada mavilikler, coşkular ve güneşin

    Parıltısı, ezgiler bir sönüp bir yanıyor,

    Telli sazlardan büyük, alkolden daha etkin,

    Aşkın acı kızıllıkları mayalanıyor!



    Bilirim nasıl döğer kıyıları dalgalar,

    Şafağın güvercinler gibi coştuğu anı,

    Akıntı ne, hortum ne, gökler nasıl çatırdar,

    Ben gerçekte yaşadım düşlerde yaşananı.



    Gizemli korkularla yüzünde benek benek,

    Güneşi gördüm,uzun, mor buzlarla ışıldayan,

    Ve dalgalar gördüm usta oyunculara denk,

    Ürpertilerini çok uzaklara yansıtan.



    Denizin gözlerine yükselen bir öpücük

    Yeşil geceyi gördüm o büyülü karlarla

    Nice besi suları ve sarının, mavinin

    Uyanışını gördüm şarkıcı fosforlarla!



    Aylarca, isterik bir hayvan sürüsü gibi

    Sığ kayalara binen çalkantıyı izledim,

    Götürsün diye azgın suları, Meryemlerin

    Nurlu ayaklarından bir yardım beklemedim!



    Biliyor musunuz, Florida’ya bindirdim,

    Deri panter gözler karışmıştı çiçeklere,

    Ve ebemkuşakları denizlerin ufkunda

    Dizginlerini çekmişti yeşil sürülere.



    Kaynayıp mayalanan dev bataklıklar gördüm,

    Çürümüştü içinde sazlarla Leviathan!

    Ortalık sütlimanken yarılan sular gördüm.

    Nice burgaçlar gördüm enginlikleri yutan!



    Buzlar, gümüş güneşler, kor gökler, sedef sular..

    Derken dalgalar beni bir körfeze savurdu,

    Tahtakurularının kemirdiği yılanlar

    Kara kokularıyla dallardan sarkıyordu!



    Görsün isterdim, görsün çocuklar altın pullu

    Gümüş balıkların o mavi dalgaların!

    -Salladı beni beyaz köpükler çiçek dilli,

    Kanadına takıldım tarifsiz rüzgârların.



    Kutbun ve karaların yorgun kurbanı deniz

    Hıçkırınca bazan, tatlı tatlı salınırdım,

    Ve sundukça sarı dilli çiçeklerini, diz

    Çökmüş bir kadın gibi öyle kalakalırdım...



    Sallanan bir adayım , gidiyorum, bordama

    Ela gözlü, kavgacı, cırlak kuşlar konuyor,

    Ölüler var takılmış iplerin arasına,

    Uykuya yatmak için dalgalara iniyor!



    Kasırganın kuş uçmaz enginlere attığı

    Ben, koyların saçları altında yitik gemi,

    Bulamaz ne zırhlılar, ne Hanse kadırgaları

    Esrik su kemiğine dönen iskeletimi;



    Duvar gibi kızaran gökyüzünün damını

    Bendim özgür, tüterek, sisler içinde oyan,

    Tanınmış ozanlara mavilik yosunları,

    Ve güneş likenleri, cins reçeller taşıyan.



    Denizötesi gökleri sopalarla temmuz

    Kızgın hunilerin içine çökerttiği an,

    Üstümde elektrikli aylar, bütün bir yaz,

    Bendim denizaygırlarıyla çılgınca koşan.



    Nasıl da titriyordum elli mil ötelerden

    Korkunç Canavarları duyumsatınca deniz,

    Mavi durgunlukların palamarcısıyım ben,

    O eski Avrupayı ne özledim bilseniz!



    Göklerinin kapısı yelkenlere açılan

    Takımadalar gördüm, yıldız yıldız adalar,

    Dipsiz gecelerde mi, ey geleceğin Gücü,

    Uyur, göç edersiniz, ey milyonlarca kuşlar?-



    Akşamlar ağlatıyor, ağladım, çok ağladım!

    Ay ışığı insafsız, güneşler acımasız:

    Buruk aşklar elinde uyuşup esrik kaldım,

    Yeter, yarılsın teknem! Alsın beni bu deniz!



    Avrupa’da sevdiğim tek su var: kara, soğuk

    Akıyor yarıklardan, burcu burcu tan vakti

    Yüzdürüyor diz çökmüş hüzün dolu bir çocuk

    Kelebek kadar narin kağıttan gemisini



    Acılarda çalkalanıp güçsüz düştüm dalgalar!

    Pamuk tüccarlarına hayır diyor dümenim,

    Artık benim için ne bayrak ne bandıra var,

    Bu öfkeli sularda ne de yüzebilirim.



    (Çev.:Erdoğan Alkan)







    Bottom



    Büyük kişiliğim için çok çetindi ya gerçek, yine de kendimi

    hanımımın evinde buldum; kül rengi mavi, iri bir kuş

    olmuşum, kanatlarını akşam gölgeleri içinde sürüyerek

    tavanın silmelerine doğru havalanan. O tapılası mücevher-

    lerini, teninin başyapıtlarını taşıyan yatağın ayakucunda diş

    etleri mosmor, göğsünün kılları üzüntüden ağarmış bir ayı

    azmanı oldum, gözlerim konsoldaki billur, gümüş takımlar-

    da. Gölge oldu, bir yanar akvaryum oldu her şey. Sabahleyin

    -kavgacı temmuz şafağıyla- çıktım kırlara: Koca eşek,

    anırarak, derdimi sopa gibi sallayarak koştum öyle, ta yöre-

    den Sabin kızları gelip kendilerini göğsüme atıncaya dek.





    (Çev: Can Alkor)













    Eski



    Pan’ın güzelim oğlu! Çiçekler ve salkımlarla taçlı al-

    nının yöresinde gözlerin, değerli küreler, dönüp duru-

    yor. Şarap tortusu bulaşık avurtların çöküyor. Işıldıyor

    dişlerin. Göğsün benziyor gitara, sarışın kollarında çalgı

    sesleri. Çarpıyor yüreğin çifte cinsin uyuduğu karında.

    Gezin geceleyin oynatıp tatlı tatlı, o kalçanı, bu kalçanı

    ve şu bacağını.



    (Çev.:Erdoğan Alkan)







    Krallık





    Güzel bir sabah, tatlı mı tatlı bir halkın içinde, onur-

    lu bir erkekle bir kadın bağırıyordu genel alanda: “Dost-

    larım, ece olsun istiyorum bu kadın!” “Ece olmak istiyo-

    rum!” Gülüyordu ve titriyordu kadın. Ermiş, sınavdan

    geçmiş dostlara sesleniyordu adam. Karşılıklı kendilerin-

    den geçiyorlardı.

    Ve, lâl rengi duvar kağıtlarının evler üstünde yüksel-

    diği bütün bir sabah, ve palmiye bahçelerinin kıyısında

    yürüdükleri bir öğlensonrası gerçekten kral oldular.





    (Çev.:Erdoğan Alkan)











    Cassis Irmağı



    Bilmediği vadilerde yuvarlanıyor,

    Cassıs Irmağı. Nice

    Kargalar onunla çığrışıp duruyor,

    Meleksi sesleriyle:

    Rüzgârlar üstüne abanıyor

    Çamların devinimiyle.



    Yuvarlanıyor her şey, gizemli, hırçın

    Eski çağ kırlarından;

    Yüreğinden bahçelerin, burçların

    Akıyorlar kıyılara, duyulan

    Ölü tutkusudur gezgin şövalyelerin

    Ey yel, cana can katan!



    Bu geçide sevgiyle bakan yolcu

    Daha nice yollar aşar.

    Sizler, Tanrının gönderdiği korucu

    Sevgili, tatlı kargalar!

    Kovun bu kurnaz köylüyü, kuru

    Bir dal kırdı, yine kırar.



    Mayıs 1872



    (Çev.:Erdoğan Alkan)





    Sabah Dileği



    İlkyaz, sabahın dördü, sürüyor

    Yatakta aşkın derin uykusu

    Tanla, kutlu akşamın kokusu

    Koruda buğulanıyor.



    Dülgerler şurda, şu büyük yerde,

    Üzerlerinde sadece gömlek,

    Hesperus Kızlarının güneşinde

    Çalışmaya başlamış bak.



    Köpükten çöl içinde, usulca

    Tavan kaplaması hazırlıyorlar,

    Şenlensin diye kentin görkemi

    Yapay gökler altında



    Bir Babil kralının uyrukları

    Bunlar, Venüs, bu büyülü işçiler

    Bırak biraz taçlı Aşıklarını

    Sevini bunlara da ver.



    Ey çobanların Ecesi!

    İçki sun, bak seni gözlüyorlar,

    Akıt dudaklarına bengisu,

    Öğlen denizini özlüyorlar.



    Mayıs 1872



    (Çev.:Erdoğan Alkan)









    Brüksel



    Regent Bulvarı



    Sevimli Jüpiter sarayına dek

    Horozibiği sahanlıkları

    -Biliyorum Sensin, Sahra mavini

    Getirip katan bu yerlere, tek tek!



    Onların da oyun alanları var

    Gül, güneşin çamı, sarmaşık gibi;

    Karşıdaki küçük dulun kafesi.

    Şunlar hangi

    Kuş sürüleridir! iaio, iaio!



    Eski tutkular var, evler var, durgun

    Köşkü, aşkla çıldırmış Deli kızın

    Ve dalları var gülağaçlarının,

    Juliette’in loş ve basık balkonu.



    Juliette denince, o tren istasyonu,

    Dibinde binlerce mavi iblisin

    Dans ettiği bir bahçe gibi tepenin

    Ortasındaki Henriette gelir akla.



    İrlandalı Kız’ın cennet yelinde

    Gitar çalıp şakıdığı yeşil ova,

    Güyan vari yemek salonu sonra,

    Çocukların, duvarların gevezeliği.



    Ve sen, guguk kuşunun penceresi

    Güneş altında uyuklayan şimşirin

    Ve salyangozların hantallığında çalan!

    Sonra?

    Her şey güzel! çok, çok güzel! Susalım.



    Ne devinim, ne tecim var bulvarda,

    Susmuş her tür acıklı gülünç oyun,

    Sonsuz sahnelerde seni tanıyor

    Ve sessizce sana tapınıyorum.



    Temmuz 1872



    (Çev.:Erdoğan Alkan)
     
  2. 25 Mayıs 2008
    Konu Sahibi : canavar
  3. seaBahAR

    seaBahAR de profundis Editor

    Katılım:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    10.950
    Beğenildi:
    8.194
    Ödül Puanları:
    238
    CEHENNEMDE BİR MEVSİM

    Aldanmıyorsam bir zamanlar hayatım,önüne
    bütün gönüllerin açıldığı, yoluna bütün şarapların
    döküldüğü bir şölendi.
    Bir akşamdı dizimi oturttum Güzelliği-Terslik
    edecek oldu-İler tutar yerini bırakmadım ben de.
    Bayrak açtım adalete karşı.
    Aldım başımı kaçtım. Ey büyücüler, size ey
    bahtsızlık, ey nefret, hazinem size emanet.
    Azmettim, söndürdüm içerimde insan ümidi adına
    ne varsa. Bir yırtıcı hayvan amansızlığıyla atıldım
    üzerlerine boğayım diye cümle sevinci.
    Cellatlara seslendim, ısırayım diye ölürken
    mavzerlerin kabzalarını. Seslendim salgınlara,
    boğsunlar istedim, kan içinde, kum içinde beni. Tanrı
    bildim musibeti. Gırtlağıma kadar battım çamurlara.
    Cürümün ayazında kurundum. Hop oturup hop
    kaldırdım çılgınlığı.
    Bana baharın getirdiği iğrenç bir budala kahkahasıydı.
    Derken az önce işte, bir de baktım ki kıkırdamak
    üzereyim; aklıma eski şölenin anahtarlarını aramak
    geldi, dedim belki de yeniden heveslenirim.
    Hayırmış meğer o anahtarın adı-Anlaşıldı ben bir
    düşteymişim.
    "Sen canavar kalacaksın..." falan filan... atıp
    tutmaya başladı başıma bu şirin hasırları ören şeytan.
    "Ölümüne sürsün cümle iştahın, bencilliğin, cümle
    bağışlanmaz günahın."


    Ah, canıma yetti arttı-Kuzum şeytan, ne olur daha
    bir öfkesiz bakıver de benden yana ufak tefek, yolda
    kalmış alçaklıklar vara dursun, sen ki yazarda tasvir,
    öğreticilik vergilerinin yokluğuna vurgunsun, senin için
    kopardım lanetli gün defterimden bu uğursuz yaprakları.

    ARTHUR RIMBAUD
     
  4. 29 Mayıs 2008
    Konu Sahibi : canavar
  5. seaBahAR

    seaBahAR de profundis Editor

    Katılım:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    10.950
    Beğenildi:
    8.194
    Ödül Puanları:
    238
    KIR TANRISININ BAŞI

    İçinde öpücükler uyuyan
    Görkemli çiçeklerle donanmış,
    Yaprakları nakış gibi oyan
    Mücevher kutusu, altın bir baş

    Beyaz dişleriyle, Kır Tanrısı
    Kırmızı çiçekleri otluyor
    Ağzında şarap ve kan tortusu
    Bakıp bakıp gülmekten çatlıyor.

    Kaçtı arasından yaprakların,
    Yüreğinde korkunç kahkahanın
    Ürpertisi, düşünüyor, şaşkın
    Altın öpücüğü ormanın.


    ARTHUR RIMBAUD