Atatürk'ün Ağırına Giden Sözler

Konusu 'Mustafa Kemal Atatürk' forumundadır ve Barcman tarafından 24 Aralık 2008 başlatılmıştır.

    24 Aralık 2008
    Konu Sahibi : Barcman
  1. Barcman

    Barcman PR UZMANI Pro Üye

    Katılım:
    1 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    10.580
    Beğenildi:
    19
    Ödül Puanları:
    198
    14 Eylül 1931 günü Dolmabahçe Sarayı balkonunda bir sohbet sırasında anlatmıştır : “Bizim kuşağın gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türk’ten başka uluslara, bu arada yanlış bir din anlayışıyla Arap’lara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının etkisiyle özel bir değer veriliyor, onlardan söz edilirken “kavm-i necib” deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türk’ler, ikinci plânda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyordu.


    Şair Mehmet Emin Yurdakul’un, ilk defa Manastır Askerî İdadisi’nde öğrenci iken okuduğum “Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur” mısraıyla başlayan şiirinde, bana ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka ulusları öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.

    Bakınız nasıl oldu? Kurmaylık stajı için verildiğim, süvari alayı, Hayfa’da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve piyade acemi eğitim dönemi yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap gençlerinden, öğretici kadro da deneyimli ve Anadolulu kıta çavuşları olan Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı.

    Erlere çavuşlar talim yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk. Yüzbaşı, çavuşlarına karşı sert davranıyor, yeni erlere karşı ise fazla sevgi ve ilgi gösterir görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmadığını ısrarla söylüyordu. Halbuki talimlerde, Türkçe bilmedikleri için, çavuşların söylediklerini iyi anlayamayan kimi erlerin yanlış hareketlerinin, zaman zaman çavuşların sabırlarını tükettiği, sertçe davranışlarına yol açtığı da oluyordu. Bir gün yüzbaşı, bu yolda hareketten kendini alıkoyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı.

    Takım komutanıyla birlikte gelerek yüzbaşısını saygıyla ve askerce selâmlayan çavuş, yirmi beş yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri fazla kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi.

    Yüzbaşı, onu ulusal onurunu ağır şekilde hançerleyen “…Türk!”sözleriyle azarlamaya başlamıştı.

    “Sen nasıl olur da kavm-i necib-i Arab’a bağlı, Peygamberimiz Efendimiz’in mübarek soyundan olan bu çocuklara sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini kırarsın. Kendini bil, sen onların ayağına su bile dökmeye lâyık değilsin…” gibi gittikçe anlamsızlaşan, fakat yaşlı yüzbaşının samimî inancından kuvvet alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabileşiyordu.

    Ben dikkatle çavuşun yüz ifadesini izliyordum.

    Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri gözlerinde okunmaya başlamıştı. Fakat, gerçekten emre uymanın simgesi olan her Türk askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi.

    Sessizce göz pınarlarından dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini kovalayarak bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya çalışıyordu.

    Ben, bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum:

    “O erin bağlı olduğu ulus, bir çok bakımdan soyu temiz olabilirdi. Fakat çavuşun, yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz ulusun da tarihleri şerefle dolduran büyük ve soylu bir ulus olduğu da bir an şüphe götürmez bir gerçekti. Türklük hakkındaki o günkü görüş ise, doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka uluslarda şu veya bu sebeple üstünlük varsayarak, kendini onlardan aşağı görüp nefsine olan güveni yitirmesindendir. Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün soyluluğu ile tanımak ve tanıtmak gerekmektedir” dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim.

    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…

    KAYNAK :
    Türk Dili Dergisi, Sayı: 146, Kasım 1963
     
  2. 27 Aralık 2008
    Konu Sahibi : Barcman
  3. EU1

    EU1 Guest

    elıne saglık canım paylasım ıcın tesekkurlerra.s
     
  4. 27 Aralık 2008
    Konu Sahibi : Barcman
  5. derin55

    derin55 şükürrrr yarabbiimm!!! Üye

    Katılım:
    9 Ekim 2008
    Mesajlar:
    8.247
    Beğenildi:
    3
    Ödül Puanları:
    146
    paylaşım için teşekkürler...a.s.
     
  6. 21 Ağustos 2009
    Konu Sahibi : Barcman
  7. cucu-pete

    cucu-pete Sana Emanetiz Rabbim... Üye

    Katılım:
    26 Eylül 2007
    Mesajlar:
    8.482
    Beğenildi:
    11
    Ödül Puanları:
    146
    bu yazi bana msnimdeki mesajimi hatirlatti...
    ´tek yagane üstünlügüm Türk dogmamdandir ´ turkbayragi
     
  8. 8 Ağustos 2010
    Konu Sahibi : Barcman
  9. ..GkSu..

    ..GkSu.. Türk Esirlik Kabul Etmez! Üye

    Katılım:
    30 Haziran 2009
    Mesajlar:
    3.104
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    106
    hepsini okudum canımmm..

    Mükemmel bir anı
    Çok ders çıkardım kendime bu yazıdaann..

    Türk'lük alçakgönüllü olmaktır.. Türk'lük kibirli olmamaktır..turkbayragi

    turkbayragiTürk'lük başkalarını ezmemek kendini yüceltmemektir..

    Türk'lük Paşa'nın düşünceleriylee izinde yürümektirr.. turkbayragi