Atatürk'ün oğlu (Can Dündar'ın yazısı)

Konusu 'Mustafa Kemal Atatürk' forumundadır ve Cruciatus tarafından 5 Şubat 2008 başlatılmıştır.

    5 Şubat 2008
    Konu Sahibi : Cruciatus
  1. Cruciatus

    Cruciatus Guest

    Atatürk'ün manevi oğlu öldü bu hafta; önceki gün sessiz sedasız toprağa verildi. 90 yaşındaydı. 90 yılın 22'sini Atatürk'le geçirmişti. Büyük bir tesadüf üzerine kurulan hayatı, ilginç serüvenler, müthiş tanıklıklar ve deşifre edilmemiş sırlarla doluydu. Hepsini beraberinde götürdü. Söylenen, M. Kemal'in O'nu Van'da görüp evlat edindiğiydi. Çanakkale zaferinden sonra 1916'da Doğu Cephesi'ne tayin olan M. Kemal, orada karşılaştığı sefaletten çok etkilenmiş ve öksüz çocuklardan birini yoldaş olarak yanına almıştı.

    8 yaşındaki o çocuğun adı Abdürrahim'di.

    Ana babasının kim olduğunu bilmeden büyüdü. M. Kemal O'nu İstanbul'a getirip Akaretler'de Zübeyde Hanım'ın yanına yerleştirdi. Zübeyde Hanım'ı anne, Makbule Hanım ile kendisinden 13 yaş büyük olan Fikriye Hanım'ı abla bildi.

    1917'de Kemal Paşa'nın Suriye Cephesi'nde yakalandığı bir kum fırtınasında kör olduğu haberi gelince Zübeyde Hanım Abdürrahim'i kaptığı gibi Halep'e koşmuştu. Neyse ki Paşa'nın gözlerinin durumu o kadar ciddi değildi. O gezide Kemal Paşa, Abdürrahim'e bir yerel kıyafet diktirtti ve birlikte fotoğraf çektirdiler. M. Kemal'i, Arap giysileri içindeki bir çocukla gösteren ünlü fotoğraf işte böyle doğdu. Abdürrahim, ilkokulu İstanbul'da okudu. Savaşın en zorlu döneminde yine Mustafa Kemal'in yanında, bu kez Ankara'daydı. O yıllarda da Fikriye Hanım kendisini okula götürüp getiriyor, dersleriyle ilgileniyor, anne şefkati gösteriyordu.

    Ancak 1923'te işler değişti. Önce Zübeyde Hanım kendisine 20 lira miras bırakarak vefat etti. Ardından M. Kemal, Latife Hanım'la evlendi. İzmir'deki nikah töreninde artık 15 yaşında olan Abdürrahim de vardı. Nikah sonrası Kemal Paşa, O'nu kayınpederi Muammer Bey'e emanet etti. Latife Hanım O'nun Ankara'daki evine taşınırken, O da Latife Hanım'ın İzmir'deki evine yerleşti. Bir süre İzmir'de okudu. Yazları Ankara'ya gelip Çankaya sırtlarında Latife Hanım'la at sürdü. "Anne" saydığı Fikriye Hanım'ın ölüm haberini de İzmir'de aldı. 2 yıl sonra M. Kemal boşanma kararı alınca Latife Hanım'la yeniden yer değiştirdiler: Latife Hanım İzmir'e, Abdürrahim Ankara'ya döndü.

    Artık üniversite çağındaydı. Kemal Paşa, "oğlu"nun kendisi gibi asker olmasını istemedi. "Artık harp zamanı geçti, şimdi iktisadiyatı ve fenni öğrenmeliyiz" dedi. Abdürrahim'i mühendislik eğitimi için Berlin Üniversitesi'ne yolladı. Abdürrahim, elektrik mühendisi olarak Türki*ye'ye dönüp Ankara Elektrik ve Havagazı İşletmesi'nde çalışmaya başladı. Yedeksubaylığını yaparken Dolmabahçe Sarayı'nda kaldı. Savarona yatının satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yaptı.

    "Babası"ndan O'na Sadrazam Talat Paşa'nın "Çanakkale muzafferiyeti hatırası" olarak hediye ettiği iki halı ile Cumhuriyet'in 10. yılında İş Bankası tarafından armağan edilen bir otomobil kaldı. Otomobili Anıtkabir Müzesi'ne hediye etti. Halıları unutulmaz bir dönemden kalan kutsal emanetler olarak evine serdi.



    * * *



    Ne gösterişi sevmiş, ne "babası"nın adını kullanmaya tenezzül etmişti.

    Emekli olunca evine çekildi. Ortalıkta görünmez, gazetecilerle görüşmezdi.

    Mete Akyol, nefis bir röportajla O'nu Türkiye kamuoyuna tanıtana kadar adı bile duyulmadı pek...

    Gazetelerde çıkan fotoğrafları Atatürk'e o kadar benziyordu ki, herkes O'nun üvey değil, gerçek evlat olduğuna inanmaya başlamıştı. 4 yıl önce Mete ağabey, hazırladığım bir belgesel vesilesiyle beni Abdürrahim Bey'e götürmüştü. Son derece sade döşenmiş bir evde, boyu, yüzü, burnu, alın açıklığı, geriye taranmış saçlarıyla gerçekten de Atatürk'ün son dönem fotoğraflarına tıpa tıp benzeyen bu zarif beyefendi ile tanıştım.

    Uzun uzun sohbet ettik, birbirinden ilginç anılar dinledik. Belgeseli izlerken adeta o günlere döndü; bir şarkı çalmaya başlayınca gizli gizli gözyaşlarını kuruladı. Laf, 'Atatürk'ün gerçek oğlu olma" iddialarından açılınca yeniden sessizliğe gömüldü. Bu konuda eşine bile bir şey söylememiş olduğunu fark ettim. Üsteleyince, "Bazı sırlar benimle mezara gidecek, lütfen buna saygı gösterin" dedi. Saygıyla boyun eğdik ve vedalaştık.

    Bir dönemin sessiz tanığı, önceki gün sırlarıyla mezara gitti.

    Geride pek az servet, özenle saklanmış bin bir anı ve çoklarına ibret olması gereken bir yaşam bıraktı.


    :nazar:Can Dündar 1998