Bir kardelen masalı

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve SEN53 tarafından 22 Şubat 2009 başlatılmıştır.

    22 Şubat 2009
    Konu Sahibi : SEN53
  1. SEN53

    SEN53 Aktif Üye Üye

    Katılım:
    15 Ekim 2007
    Mesajlar:
    40
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    [​IMG]
    Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.
    Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır,
    güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir
    renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o
    mahçup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.

    Doğa ananın da en sevgili yavrusu, herşeylerden sakınıp
    gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın
    arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler,
    oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık
    Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden
    gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş.

    Nergis de çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece
    kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla
    arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır,
    ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine
    tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş.

    Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş.
    Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş,
    kendi duyguları kendi düşünceleri , herkesin, herşeyin üstünde
    imiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu
    saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş.

    Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa
    annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık
    olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.
    Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki
    ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

    Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip
    gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni
    ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini
    kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle
    çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır
    en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,
    eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla
    onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp
    koynunda gizlediği kutusuna atarmış.

    Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en
    güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder
    yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek
    tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı,
    binbir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış.

    Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola
    çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu
    hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş.Çünkü koku
    yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış.
    Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden
    ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha
    yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce
    heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış.

    Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki
    arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar
    atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup
    da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin
    varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete
    geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye
    başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş.
    Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine
    yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü
    arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı
    tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan
    dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu
    heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...

    Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde
    duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken
    onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal
    ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş.
    Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor,
    Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından
    tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak
    için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş.

    Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da
    büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine
    dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık
    vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş.

    Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında
    kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele
    sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı
    bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş.
    Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş
    ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş.

    Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler,
    ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor onada
    rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte
    harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu
    bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş.

    Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nın
    arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği,
    beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da
    yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer
    çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlarada aynı hikayeleri, aynı
    şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını
    alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış.
    Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.

    Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün
    ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi
    gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin
    ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin
    düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya,
    istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in
    çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını
    düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir
    övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki,
    o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi
    büyülenmiş ve çiçek tozlarının gitttiğinin farkına bile varmamış.

    Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş.
    Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve
    pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük
    bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip
    getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış.

    Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların
    açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar
    çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını
    açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok
    yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için
    o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,
    herşeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş.

    Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş.
    O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca
    büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise
    olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam
    ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı
    tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak,
    kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem
    çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa
    serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi
    kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan
    bozulup küflenmemiş mi?

    Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece
    ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış.
    Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor,
    diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan
    büyük bir boşlukla tüm hedef veamaçları
    tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...

    Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra
    kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nın
    büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.
    O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp
    solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor
    en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini,
    hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş.
    En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek, onun vaktinden çok
    önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş.

    Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen
    annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin
    tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini
    henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu
    olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor,
    muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.

    Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından
    adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine
    güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca
    hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki
    tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam
    güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını
    sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

    Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına
    KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar
    Prensi'nin tek çiçeği ... Kardelenle Karlar prensi birbirlerine
    hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile
    sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar...


    Servet ÖZKÖK