Bir psikiyatristin günlüğünden.. Şizofreni..

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve yumi_yum tarafından 21 Eylül 2008 başlatılmıştır.

    21 Eylül 2008
    Konu Sahibi : yumi_yum
  1. yumi_yum

    yumi_yum Aktif Üye Üye

    Katılım:
    19 Eylül 2008
    Mesajlar:
    9
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    SAĞA ÇEKTİM, BEKLİYORUM.

    Şizofreni, zihin bölünmesi anlamına gelen bir hastalıktır. Biyolojik ve genetik faktörlerin yanısıra, özellikle eğitimde tutarsızlık, verilen çelişkili mesajlar yahut belirsiz, anlamsız, korkutucu olaylar ruhsal dünyada bir parçalanmaya yol açabiliyor, bu da sonunda gerçeklerden tamamen kopmayı ve bir hayal dünyasında yaşamayı netice verebiliyordu. Bu delikanlı o noktaya gelene dek neler yaşamıştı kim bilir?

    "Ben iyiyim doktor ağabey, ben iyiyim, hiçbir şeyim yok. Sağa çektim, bekliyorum." Böyle demişti Hüseyin, daha odaya ilk girişinde.

    Onsekiz yaşındaydı. Şizofreni hastasıydı. Gözlerinde hayalet görmüşçesine
    bir korku ile hiçbir şey görmüyormuş gibi boş bir bakış yer değiştiriyordu.
    Çocuk gibiydi tavırları. Büyümeyi reddetmiş, zamanı geri çevirip küçük bir
    çocuğun o problemsiz, saf dünyasına dönmüştü sanki. Artık mücadeleyi
    bırakmış, dış dünyaya kapılarını kapatmıştı. Kendisine ait bilinmez bir
    dünyadaydı. Neyi neden yaptığını, ne zaman ne yapacağını kestiremiyordu ailesi. İnsanlardan kaçıyor, bazen kendi kendine birseyler konuşup gülüyordu. Ama, gariptir, halinden memnun görünüyordu. Ve yerli yersiz aynı sözü tekrarlayıp duruyordu:

    "İyiyim ben, iyiyim. Sağa çektim, bekliyorum."

    Çocukluğundan ilk hatırladığı, babasından yediği bir tokattı. Oyundan eve
    biraz geç gelmiş, evdekiler onu çok merak etmişlerdi. "Geldim işte,
    sevinin" dercesine masum bir neşeyle yüzüne baktığı babasının öfke dolu bakışları, yediği tokat esnasında gördüğü yıldızlara karışmıştı. Neye sinirlenmişti babası, bilemedi. Çok korktu ve yatağına gidip ağladı.
    Babasının -asabi- olduğunu, bazen işten gergin geldiğini, o yüzden ufak
    şeylere sinirlendiğini, -aslında iyi bir insan- olduğunu zamanla annesinden
    öğrenmişti. İyi de, kendisinin ne kabahati vardı ki? Hem babası -Sizin için
    çalışıyorum, ablanın ve senin geleceğiniz için yoruluyorum- demiyor muydu?
    Bizim için çalışıp yorulduğu ve sinirleri bozulduğu için bizi dövmesi nasıl işti? Bizden intikam mı alıyordu yoksa? Neden ki?

    Bazen -aslan oğlum, akıllı oğlum- derdi babası kendisine, bazen de -salak,haylaz!-
    Ne zaman nasıl tepki alacağını bilemiyor, güvensizlik içini kemiriyordu.
    Babasına bile güvenemeyecekse, bu dünyada kime güvenebilirdi ki?

    Annesi, babasının aksine, çok şefkatliydi.Bir o kadar da evhamlı. Devamlı
    peşinde dolaşır, -Hasta olacaksın- der, başka şey demezdi.. Bu aşırı
    ilgiden boğulacak gibi oluyordu bazen. Ama seviyordu kendisini ve
    dövmüyordu ya; yetebilirdi bu. Bu sevgi uğruna bazen kişiliğini feda etmesi
    gerekiyordu ama, olsundu. Hep sevildiğini bilmek güven vericiydi zira. Ama
    hayır; maalesef her zaman sevmiyordu annesi onu. Uslu olduğu zamanlarda
    geçerliydi bu sevgi. Şartlı bir sevgiydi yani. Annesinin hoşlanmadığı bir
    şey yaptığında -Senidoğuracağıma taş doğursaydım- sözünü sık duydu. Bir
    gün dayanamayıp -Acaba benim gerçek anne-babam sizdeğil misiniz?- sorusunu sorduğunda, annesi öfkeli gözlerle -Saçmalama salak!- diye bağırdı. Bu cevap acaba ne anlama geliyordu?

    Bazen annesiyle babası kavga ederlerdi. Daha doğrusu, öyle hissediyordu.
    İçeriden bağırışlar gelir, yanlarına gidince susarlardı. Bir şey yokmuş
    gibi davranırlardı. Ama evde birkaç gün sessiz birgerginlik olurdu. İçini
    dağlardı bu gergin dönemler. Neydi problem, anlayamadı hiç. Neden
    anlatmazlardı ki? Problem varsa söylesinler, yoksa güzel güzel sohbet
    etsinlerdi. Böylesi daha mı iyiydi sanki? Suratsız bir çocuk olmuştu artık. Evlerine bir misafir geldiğinde ise, keyfi biraz yerine gelirdi. Anne baba ne kadar gergin de olsalar misafirin yanında gülümserlerdi çünkü. Yalancıktan da olsa onları öyle mutlu, kibar, konuşkan görmek hoşuna gidiyordu. Hoşuna gidiyordu da, neden biz bize iken böyle davranmıyorlardı ki? Biz komşulardan
    daha mı değersizdik?
    Saflık derecesindeki patavatsızlığı misafirliklerde başına dert oldu.
    Anne-babasının evde -kel toş- dedikleri komşu, evlerine misafir olduğu bir
    gün ona -kel toş- diye seslenince buz gibi bir hava esmişti. Ablası
    çimdikledi. Yanlış mı söylemişti adını yoksa? Adı bu değil miydi? Niye öyle
    diyorlardı o zaman?

    Gelen giden arttıkça, çelişkiler de artıyordu.
    "Yine mi o gıcık tipler geliyor? / Aman efendim ne iyi oldu da geldiniz?"
    "O Ayten de çok saçmalıyor canım / Haklısın Aytenciğim,naaparsın?"
    "Keşke evde yok deseydin oğlum / İnanın çok özlemiştik."

    Bir kenara çekilmiş, sessizce izliyordu çoğunlukla. Bu karmaşık oyunun
    kuralı acaba neydi? İlkokula başlayışını, evdeki sıkıntılardan kaçış olarak, sevinçle karşılamıştı.
    Ama siyah önlükler, anlamsız kısıtlamalar olmasa daha iyi olurdu. Hele
    bazen bayat nutuklar atıp bazen de öfkeyle bağıran asık suratlı öğretmenler olmasa çok da güzel olabilirdi. Nutuklarda başka konuşuyorlardı, koridorlarda başka.

    "Gelecek sizin elinizde / Siz haylazsınız!"
    "Okuyup büyük adam olacaksınız / Adam olmazsınız siz!"
    "Bu ülkenin umudu sizlerde /Sizi her gün dövmek lazım!"
    "Atatürk bu ülkeyi sizlere bıraktı / Aptallar!"
     
  2. 23 Eylül 2008
    Konu Sahibi : yumi_yum
  3. iclo

    iclo Aktif Üye Üye

    Katılım:
    17 Ekim 2006
    Mesajlar:
    180
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    86
    Çok güzel bir paylaşım,eline emeğine sağlık arkadaşım
     
  4. 17 Kasım 2008
    Konu Sahibi : yumi_yum
  5. EU1

    EU1 Guest