Biri,Hiç Biri,Binlercesi

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve Elif tarafından 31 Ağustos 2010 başlatılmıştır.

    31 Ağustos 2010
    Konu Sahibi : Elif
  1. Elif

    Elif Onur Üyesi Pro Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    24.595
    Beğenildi:
    5.125
    Ödül Puanları:
    438

    Kahramanımız Moscarda, ayna karşısında iken, yıllardan beri, şekilsiz olan burnunu hep düzgün olarak görmektedir, ta ki burnu hakkındaki gerçekler kendisine söylenene dek. Genel olarak, yani yapı itibarıyla, detaylara çok dikkat eden bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, kendisi ile ilgili gerçeklerden bihaber görünmektedir. Olayları çok fazla inceleyen, buna rağmen kendine fazla güveni olmayan ve bir türlü hedeflerini gerçekleştiremeyen bir yapıya sahiptir. Karısının, burnu hakkındaki gerçekleri söylemesi, burnu ve vücudu hakkında endişelere kapılmasına ve ruhsal durumunun gittikçe bozulmasına kadar bir dizi olayın başlamasına neden olur.

    Kendi eksikliğini bir türlü kabullenemeyen Moscarda, bunun diğer insanlarca ne kadar kolay farkedilip ortaya çıkarılabildiğine ve ne kadar kolay alay konusu yapılabildiğine hayret eder. Bunun yanında insanların kendilerini kusursuz gördüklerini, ama ufacık kusurların yüzlerine vurulması durumunda bunun onlar için çok büyük problem olabildiği gerçeğini düşünür. Bir başka deyişle, eksik olan herşeyin, insanlar için bir kompleks kaynağı oluşturduğunu görür.

    Bu şekilde olumsuz düşüncelere kapılan Moscarda, çareyi yalnız kalmaya çalışmakta bulur ve bunun çeşitli yollarını geliştirmeye başlar. Yalnızlığı aradığını söyleyen kahramanımız, yalnızlığın kendi kendine, dışarıyla ilgisiz yaşayan, ne izi, ne de sesi olan bir şey olduğunu ve insanın onu bulduğunda oradaki tek yabancı halinde bulunacağını söyler. Yani, bir anlamda kendisinin bile olmadığı bir yalnızlık düşler ve kendinden kaçmaya, hatta nefret etmeye başlar. Bu zamana kadar kendisiyle ilgili gerçeklerin farkına varmadığı için kendisine kızar ve bedenini bir yabancı olarak görmeye başlar.

    Bu yabancılık saplantısı Moscarda’nın beyninde o kadar güçlü bir yer edinmeye başlar ki, bir an önce karısının evden ayrılmasını bekleyip, hatta bu işi çabuklaştırmak için onu, kürkünü tutarak gönderdikten sonra aynanın karşısına geçer ve kendisini tanımaya çalışır. Aynanın karşısında değişik tavırlar takınarak kendini izlerken delirdiğini düşündüğü de olur. Bu sırada aklından çeşitli fikirler geçmektedir. Ayna karşısında gerçekçi, yapmacık olmayan bir kiş görmeyi arzular. Fakat, bu kişinin, dış dünyadaki insanların gözleriyle gördükleriyle aynı kişi olmaması saplantısı, onu çok rahatsız etmeye başlar. Aynadaki kişiyi kendinden soyutlar ve onun ayrı duyguları ve düşünceleri olduğunu düşünmeye başlar. Hapşırdığında bile o kişiye çok yaşa demekte ve bu yaptığına kendi de gülmektedir. Bu gülüş, onun için bir delinin gülüşüdür.

    “İçimdeki bu yabancıya nasıl katlanacaktım? Benim için, kendim için olan bu yabancıya? Onu nasıl görmeyecektim ve onu nasıl tanımayacaktım. Onu sonsuza dek yanımda, içimde, başkalarının gözünde, kendi gözümün dışında taşımaya nasıl yazgılı kalacaktım? Bu düşünceler huzur bırakmadı bende” der.

    Moscarda kendi içine düştüğü bu durumun başkalarınca anlaşılamadığını düşünmesinin yanında, başkalarının da tıpkı kendisi gibi çıkmaza girmiş olabileceklerini, fakat bunu dışarıya yansıtmadıklarını geçirir aklından. Böylece kendi durumunun normal olduğunu hissetmek ister, fakat yine de bir kişinin yaptığının diğerleri tarafından anlaşılamayacağının altını çizer. Kendince doğru olanı yaptığına göre, vicdanen rahat olabileceğini hisseder.

    Örneğin, insanın özel eşyalarının kendince güzel, fakat başkalarınca anlamsız olduğundan dem vurur. “Niçin biricik gerçekliğin kendi içinizdeki gerçeklik olduğunu sanıyorsunuz? Başkaları yanıldığında, yanlış yaptığını söyleyerek kızıyorsunuz. Oysa ki insan ne yapsa kendince doğru olur, ama başkasının ruh durumuna uymaz” der. Bu da normal karşılanması gereken bir durumdur. İnsan arkadaşına bir şey söylediğinde arkadaşının onu anladığını düşünebilir, oysa ne o arkadaşını, ne de arkadaşı onu anlayamamış olabilir; çünkü iki insanın aynı anda aynı ruh halinde olması çok düşük bir ihtimaldir. Dolayısıyla olaylara her zaman kendince bakmak çözüm olamaz. Bir de başkalarının gözüyle bakarak gerçek nedenlerin kavranabileceğini düşünür.

    İnsanlar karşısındakileri çoğu zaman gerçekte olduğu gibi değil, kendi kafalarındaki gibi tanırlar. Karısı da kahramanımızı gerçek Moscarda olarak değil de, kendi düşüncelerindeki kişi olarak tanımaktadır. Bu durum da ikili ilişkilier açısından insanları kısıtlamaktadır. Moscarda, üç kişilik bir odada gerçekte (3x3), yani dokuz kişinin var olacağını düşünür.

    Hayatında yapacağı değişikliklerin, örneğin yoksullar evinde bir yoksul gibi yaşamasının, kasabadaki insanlar tarafından bir pişmanlık olarak nitelendirilmesine üzülür. Kendisinin çok istediği bir şeyi diğer insanların yanlış algılamasının, moralini bozduğunu söyler.

    Bunların yanında, insanların kendi isteklerinden tamamen soyutlanamayacağını da düşünür. Örneğin kasabadaki papazın, yaptığı iyilikleri sırf Tanrı için yapmış olmasına rağmen, bunun sonunda diğer insanların gözünde kişiliğinin yükselmesini sağladığına işaret eder. Dolayısıyla papaz, biraz da kendi özbenliği için yapar bunları.

    “Düşkünler evi kırlık ve güzel bir yerde. Her sabah tan yeri ağarırken dışarı çıkıyorum, çünkü ruhumu böyle temiz tutmak istiyorum. Uzaklardan, kentten, zaman zaman akşamın derinliğinde ara ara çan sesleri geliyor. Dışarılarda kendiler için çaldıkları o çanları artık içimde istiyorum. Belkide sımsıcak bir güneşin ısıttığı, kırlangıçların çığırtısıyla dolu güzel bir gökyüzünde, ya da havadar çan kulelerinin üstünde ağır, alabildiğine yüksek bulutlar, rüzgarda uğultulu boşluklarının içinde sevinçle ürperiyorlar. Ölümü düşünmek ve yakarmak; hala bu gereksinimi duyanlar var. Çanlar onları seslendiriyor. Ben böyle bir gereksinim duymuyorum artık, çünkü her an ölüyorum, sonra yeniden doğuyorum. Onlardan yoksun; artık kendi içimde değil dışarıdaki her şeyin içinde.”