Buddenbrook Ailesi - Özet - Thomas Mann

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve seaBahAR tarafından 20 Kasım 2008 başlatılmıştır.

    20 Kasım 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  1. seaBahAR

    seaBahAR de profundis Editor

    Katılım:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    10.950
    Beğenildi:
    8.192
    Ödül Puanları:
    238

    Buddenbrook Ailesi / Thomas Mann

    Genel Özet

    Thomas Mann'ın bütün bir 20. yüzyıl boyunca çokça tartışılan romanı Buddenbrooklar, altbaşlığında da belirtildiği gibi 'Bir Ailenin Çöküşü'nü anlatır. Hikâye 1835 yılında, Buddenbrook ailesinin yeni evlerindeki bir davetle başlar. On bölüme yayılan ve ağır ağır akan bu sahnede, Buddenbrook ailesi, aralarındaki ilişkiler, dostları, ilgi alanları ve dönemin burjuva kültürü sergilenir. İhtiyar Johann'ın yönettiği Buddenbrooklar, yüz yıllık bir geçmişe sahip şirketleriyle Baltık Denizi sahilindeki Lübeck eyaletinde buğday ticaretiyle uğraşan saygın bir ailedir.
    Üvey abisi Gotthald, babasının muhalefetine rağmen bir esnaf ailesinin kızı ile evlendiği için şirketin/ailenin reisliği Jean'a geçer. Jean, karısı Elizabeth, çocukları Thomas, Chirstian, Antonie ve Cara'dan müteşekkil aile, kimileri uzaktan akrabaları olan evin hizmetkâr kadrosuyla birlikte başlangıçta mutlu ve güvenli bir hayat sürdürürler. Ancak çocuklar büyüdükçe bu tablo yavaş yavaş bozulacaktır. Mesela küçük oğul Christian ailenin hasletlerine hiç sahip değildir. Sanata, eğlenceye, bohem hayata düşkünlüğü onu her türden ticari faaliyetten uzaklaştırır. Kızlardan Tony, ailenin ısrarıyla yıldızı yeni yeni parlayan bir tüccarla evlendirilir. Ancak bu evliliği Buddenbrooklar'ın servetinden yaralanmak için yapmış olan kocası kısa sürede iflas edecek, Tony küçük kızı Erica ile birlite eve dönecektir. Yıllar sonra bir kez daha deneyeceği evlilik de mutluluk getirmeyecekir Tony'e. En küçük kız Clara'nın kişiliği hiç gelişmez. Riga'lı bir din adamı ile evlenerek aileden uzaklaşır.


    19. Yüzyılın Özeti

    Romanın ana karakteri Thomas'tır. Daha genç yaşta ticarete olan ilgi ve becerisiyle, ailenin adına yakışır tavırlarıyla şirketin yönetimini üstlenir. Başarılı da olacaktır Thomas; iş hacmini genişletir, kendi sınıfından güzel bir kadınla evlenir, eyalet meclisine seçilir, servetini gözler önüne seren yeni bir ev yaptırır. Ne var ki geçen yıllar yıpratmıştır Thomas'ı. İş hayatındaki kimi kayıpların da etkisiyle güveni zedelenir, kabuğuna çekilir. Ne kardeşleriyle ne de ticaret yerine sanata düşkün oğlu ve karısıyla iletişim kurabilecek, okuduğu Schopenhauer makalelerinin de etkisiyle karanlık düşüncelere dalacaktır. Onun için "ölüm artık, kendisini, derin bir neşe, cezbedici bir tatlılık, zincirlerin gevşetilmesi, hazin hataların telafi edilmesi" anlamına gelmektedir. Talihsiz bir kazayla gelen ölümü ailenin sonunu hazırlayacaktır. Dördüncü nesil Buddenbrooklar, Thomas'ın oğlu Hana ve Tony'nin kızı Erica, değil şirketi sürdürmek kendi hayatlarını idame ettirmek gücüne bile sahip değildirler. Takvim 1870'leri gösterip Lübeck eyaleti ulus devletin bir parçası olurken Buddenbrocklar bir daha bir araya gelmemek üzere dağılırlar...

    Thomas Mann'ın henüz yirmi beş yaşındayken tamamladığı Buddenbrooklar, gerek biçimsel gerekse de ele aldığı meselelerle roman sanatının en güçlü örneklerinden birisidir. 1900 yılında yayımlanan roman, sadece geçen yüzyılla değil o yüzyılda en parlak ürünlerini veren klasik roman geleneğiyle de görkemli bir hesaplaşmadır. Hesaplaşmayı geleneğin içinde yapar Mann. Geçmişin, canlılığını artık yitirmiş bir geleneğin anlatım kalıplarını kullanması ironiktir; ölmekte olan bir üslupla çürümekte olan bir sınıfı tahlil edecektir. "Bu ürkek ve isteksiz malzemeye yeni ve inandırıcı bir bütünlük kazandırmak büyük bir çabayı, uzun boylu düşünmeyi ve engin bir hayalgücünü gerektirir."
    Lucas, Adorno, Benjamin, Jameson gibi Marksist eleştirmenlerin Thomas Mann ve romanlarına pek çok açıdan ilgi duyduklarını biliyoruz. İlginin ilk nedeni Mann'ın gerçekçiliği olsa da, Buddenbrooklar otobiyografik öğelerin bir edebiyat ürününe nasıl yedirileceğini göstermesi açısından da dikkat çekicidir. Her ne kadar dili, üslubu ve kurgusuyla, yazarın bireysel tarihinden kesin biçimde ayrılmış olsa bile, Thomas Mann'la karakteri Thomas arasında benzerlikler arayanların sayısı az değildir. Aslında aile tarihleriyle ilgilenen yazarların ilk karşılaşacakları tehlike budur. Oysa iyi bir yazarın yaratıcılığının bizzat yaşanmış olaylarla ilişkisi kurulamaz; bunlar yazar ve metninin sadece malzemeleri olabilirler. Evet, 1920'lerde Paris Günlüğü'nde "Ben bir burjuvayım kuşkusuz" diyen Thomas Mann da kendisiyle kahramanı arasında bir benzerlik kurmuştur. Ne var ki bu sadece sınıfsal bir benzerliktir. Mann'a göre, "burjuva düzeninin bugünkü durumunu aralamak, bu düzenin dışına çıkmayı, yeni güçlerin farkında olmayı gerektirir. Kişinin kendini tanımasını edilgin bir tutum sanmak saçmadır. Kendini yakından tanıyan hiç kimse aynı insan olarak kalamaz."


    Toplumsal Alegori

    Yazarla yazdıkları arasında ilişkiler kurmak yerine tam da bu sözlerden yola çıkmak, Mann'ın -hikâyesinin- imâ ettiği oto-portreden nasıl da başka yöne saptığına, kendisini nasıl gizlediğine işaret etmek gerekir. "Mann'ın ironisinin hiç de önemsiz olmayan işlevlerinden biri, aynı anda hem bu gizlenmeyi sürdürmek hem de onu dilsel olarak itiraf ederek yadsımaktır."

    Yazar, söz konusu çelişkiyi -mekânda, zamanda, karakter ve ayrıntılarda- belli bir tarihsel ve toplumsal gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı kalarak aşar. 19. yüzyıl Almanya'sının tarihini mensubu olduğu burjuvazinin bakış açısından aktarır. Değerli eşyalar ve sanat eserlerleriyle süslü ihtişamlı malikanelerinde yaşayan zengin tüccar ailelerinin dünyasıdır bu. İçine doğdukları, içinde biçimlendikleri, koruyup geliştirerek kendilerinin de biçimlendirdiği bir dünyanın insanlarını doğalcılığa yakın bir tavırla resmeden Mann, ne karakterlerini ne dünya görüşlerini ne de kapitalist sistemi doğrudan eleştirir. Dolaysızca ortaya dökülmeyen eleştirisi çok daha köktendir. O, tasvir ettiği dünyanın insan hayatlarına yaptığı yıkıcı etkileri sergilemekle 'yetinecektir'. Ahlaki değerlerin maddi değerlerce belirlendiği bir toplum hayatı içinde özgürlüğünü yitirmiş insanların ruh hallerini ayrıntılı biçimde tahlil eder, bu insanları yine somut bir toplumsal ortam içine yerleştirir. Birey ve toplum arasındaki diyalektik ilişkiyi yakalamıştır.

    Güçlü ve zengin burjuva ailesinin çöküş hikâyesi, Thomas Mann'ın alegorik bir yazar olduğu bilgisiyle okunmalıdır. Romanda yer alan her bir eşya, her bir karakter ve karakterler arasındaki ilişkiler Mann'ın burjuva toplum çözümlemesinde işlevsel bir rol oynar. Kadının gerek maddi gerek manevi açıdan ikincil kaldığı ataerkil aile, bu toplumsal düzenin en küçük ama en karakterisitik parçasıdır. Sahip olunan ve yitirilen aile evinin simgeselliği hemen fark edilir. Sadece birinci derecede önemli burjuva karakterlerle de sınırlı kalmaz hikâye; onların bakış açısıyla toplumun diğer sınıf ve katmanları da canlandırılırken toplumsal farklılıklar, zaaf ve çelişkiler, ahlak ve değer yargıları da ortaya çıkar. Buddenbrooklar'ın akrabaları bile olsa yanlarında çalışan insanlar üzerinde kurdukları mutlak hakimiyet, hem halk hem aristokrasi karşısında duydukları huzursuzluk, sanatçı ve entelektüellerle yakınlıklıkları, bunların hepsi, 19.yüzyıl Almanya'sının toplumsal tablosunu tamamlarlar...



    -alıntı-

    Thomas Mann biyografisi için tıklayınız.
     
  2. 13 Ocak 2011
    Konu Sahibi : seaBahAR
  3. Nofretete

    Nofretete GüLLü Üye

    Katılım:
    25 Aralık 2010
    Mesajlar:
    700
    Beğenildi:
    50
    Ödül Puanları:
    108
    Abimin Kütüphanesinde duran bir Kitap di bu ama hil ilgimi çekmedi okumadim, ama güzel miş burda okudum kadar.