Can Dündar - Savaşta Ne Yaptın

Konusu 'e-Kitap Tarih, Araştırma' forumundadır ve Elif tarafından 30 Aralık 2006 başlatılmıştır.

    30 Aralık 2006
    Konu Sahibi : Elif
  1. Elif

    Elif Onur Üyesi Pro Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    24.653
    Beğenildi:
    5.191
    Ödül Puanları:
    438
    Şimdi Savaşa Dikkat!
    inanılmaz bir ülke bu Türkiye!..
    Bir sürprizler diyarı...
    Bayram tatilinden yararlanarak bir haftada iki Avrupa kentine gittim.
    Meclis kürsüsünde yemin ederken bıraktığım Fadıl Akgündüz, döndüğümde Kartal cezaevinde makarna kaşıklıyordu.
    Giderken Tayyip Erdoğan yasaklıydı; yasağı neredeyse kalkmış.
    Devletin istihbarat teşkilatının raporunda "çete lideri" olduğu yazılan Mehmet Ağar DYP liderliğine tırmanmış.
    "Taşfırın erkeği" Tamer Karadağlı balayındaydı; geldik ki, evi barkı dağıtmış.
    Bunun adına ister "istikrarsızlık" deyin, ister "dinamizm"; şurası kesin ki, her an her şeyin olabileceği bir coğrafya burası...
    Avrupa'nın, Türkiye'nin, Kıbrıs'ın, Irak'ın kaderlerinin kesiştiği Kopenhag kavşağı bu kez lafın gelişi değil, gerçekten "tarihi bir zirve" oldu.
    Benim ingiliz ve Fransız basınından gözlediğim şu:
    Türkiye çok çabaladı, ama yanlış oynadı.
    Bir defa, Avrupa'daki müthiş Amerikan antipatisini göz ardı ederek AB kapısını ABD'yle zorladı. Rest çekti. "Siz kaybedersiniz" diye tehdit etti. "Biz de NAFTA'ya gireriz" şantajı savurdu. Hem bu "dayılanma" politikası hem "dayımızın" arkalaması, tam ters tepti. Avrupa, Türkiye üzerinden, işine burnunu sokan ABD'yi de cezalandırdı.
    ikincisi, "Biz üstümüze düşeni yaptık" deyip pazarlığı 2003 gibi zor bir hedeften açarak neticedeki hayal kırıklığını hazırladı. Unutulmamalı ki, "Kriterlerin çoğunu yerine getirdik" diyen lider, bizzat ülkesinde "siyasi yasaklı" olduğu için Başbakan sıfatıyla konuşamıyor, kendi sözlerinin canlı tekzibi gibi ortada dolaşıyordu.
    Üçüncüsü, yıllardır bekletilen reform paketi ile Kıbrıs çözümünü "tam Türk işi" yöntemle "yumurta kapıya gelince" gündeme getirdi. Annan planına imzayı, tarih verilmesine endeksleyerek, üstelik bunu da kaderini çözümsüzlüğe bağlamış Denktaş'ı ikna etmeden yaparak kendi pazarlık şansını sıfırladı ve Rumları eliyle Avrupa'ya uğurladı.
    Olan Kıbrıslı Türklere oldu. Seyreyleyin göçü şimdi...
    Yine de, -kim ne derse desin- zirvenin yararlı 2 sonucu var:
    Birincisi, kırk yıldır beklediğimiz tarihin nihayet kesinleşmiş olması...
    ikincisi, o tarihe kadar Kopenhag kriterlerini gerçekleştirecek reformların hızlanarak sürecek olması...
    Türkiye, bana yaptığı sürprizi Avrupa'ya da yaparak, son bir aya sıkıştırdığı atılıma 2003'te hız verip müzakere tarihini öne bile çekebilir.
    Şimdi asıl dikkati Irak'a yöneltmek gerekiyor.
    Çünkü Avrupa pazarlığının kargaşası içinde fazla üzerinde durulamayan bir başka pazarlığın ayrıntıları yavaş yavaş aydınlanıyor.
    Amerikan basını Başkan Bush'un AB konusunda verdiği desteğin, Türkiye'nin Irak savaşında vereceği desteğe karşılık olduğunu açıkça yazıyor.
    Şimdi -üstelik de hiç işimize yaramadığı gibi tersine işimizi zorlaştırmış olan- bu "desteğin" bedelini, komşu Irak'a karşı üsleri açıp yüz bin Amerikan askeriyle kuzey cephesi oluşturarak mı ödeyeceğiz?
    Kafaları batıdan doğuya çevirmenin zamanıdır.
    14 Aralık 2002 Milliyet

    Tanıdık Bir Öykü
    Anlatacağım öykü elli yıl öncesinden...
    "Allah sonunu benzetmesin" dedirtecek cinsten.
    1948'de NATO'nun kuruluş hazırlıkları başladığında, Türkiye bu oluşumda yer almak için kulise başladı.
    Ülkenin aydınları da, Avrupa şemsiyesinin, henüz 2 yaşındaki çok partili demokrasi deneyimini güçlendireceği inancıyla bu girişimi destekledi.
    CHP iktidarı, seçime üç gün kala, 11 Mayıs 1950'de NATO'ya üyelik başvurusu yaptı. Sonuç alamadı.
    Bunun üzerinde kamuoyunda ciddi bir tepki doğdu.
    Seçimleri DP kazanacak ve iktidarı devralırken "Niye NATO'ya girmediniz" diye soran Bayar'a, inönü şu cevabı verecektir:
    "Aldılar da girmedik mi Celal Bey!.."
    1950 Mayısında Demokratlar iktidara geldi.
    1950 Haziranında Kore harbi patladı.
    O günlerde Amerikalılar Ankara'ya sökün etti. Söyledikleri şuydu:
    "Batı ittifakına girmek istiyorsanız, bunun tek yolu var: Kore'ye asker yollamak".
    Menderes hükümeti bu formülün üstüne atladı. O kadar ki, anayasal zorunluluk olmasına rağmen Meclis'in onayını almadan, 25 Temmuz 1950'de Kore'ye asker yollama kararı aldı.
    Bir hafta sonra, l Ağustos 1950'de de NATO'ya yeniden başvurdu.
    Cevap Eylülde geldi:
    Ret!..
    Avrupalıların, özellikle de Iskandinavların ret gerekçesi neydi biliyor musunuz?
    "Türkiye'nin, Batı'nın siyasal, kültürel, sosyal değerlerini paylaşmaması..."
    "Kuzey Atlantik teşkilatında bir Ortadoğu ülkesinin ne işi var"dı.
    Ama o günlerde bu "defomuz"u örtecek bir gelişme oldu.
    Ekim'de Kore'ye varan 4 bin 500 Türk askeri, Ka-sım'da Kunuri'de Çin birliklerini durdurdu. Bir Amerikan tugayını imha edilmekten kurtardı.
    Geride 721 şehit, 175 kayıp bırakarak Türkiye'ye dön-dü.
    Tıkanan Avrupa yolu, kanla açılmıştı.
    ABD, hem askerimizin cesaretini görmenin hem komşumuz Sovyetler'in atom silahlarına sahip olduğunu öğrenmenin etkisiyle devreye girdi ve Avrupalılara "Türkiye'yi alın" diye baskı yapmaya başladı.
    Avrupa "farklı statü verelim", "Akdeniz paktı kuralım" vs. diye bir süre oyaladıysa da sonunda ikna oldu.
    Kunuri zaferinden 10 ay sonra Türkiye ittifaka çağrıldı.
    18 Şubat 1952'de de resmen NATO üyesi oldu.
    (Daha fazla ayrıntı için hocam Baskın Oran'ın editörlüğünü yaptığı "Türk Dış Politikası" -iletişim Yay., 2001-kitabını öneririm).
    Yarım asır sonra bugün, "Türkiye gibi bir Ortadoğu ülkesinin Avrupa Birliği'nde ne işi var" itirazlarının yükseldiği bir zirvede, Amerika, Türkiye'ye Batı ittifakında yer alabilmek için, kendi safında, atom silahlarına sahip olduğuna inandığı komşumuz Irak'la savaşa girmeyi öneriyorsa, "Tarih tekerrürden mi ibaret" diye sormaz mısınız?
    AB üyeliğimiz için Batılı başkentlere Beyaz Saray'dan açılan -ve hiç de etkili olmadığı, hatta ters teptiği görülen-birkaç telefonun bedelinin, Irak'ta dökülecek kan olmasından korkmaz mısınız?
    Tam da zirvede Türkiye'nin görüşüleceği gün manşetleri süsleyen "ABD göndereceği 90 bin asker için 6 üs ve 2 liman istedi" haberleri karşısında irkilmez misiniz?
    Elli yıllık bekçilik yeter!
    Artık "site sakini" olmak istiyoruz. '
    15 Aralık 2002 Milliyet

    devamı için tıklayınız