Cezmi Ersöz Şiirleri

Konusu 'Şiir' forumundadır ve angelica tarafından 20 Temmuz 2006 başlatılmıştır.

    20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  1. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    cezmi ersöz'ü çok seviyorum.. bütün kitapları var bende..okumaktan büyük keyif alırım..
    umarım sizde seversiniz..
    şiirleri ve yazıları..
     
  2. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  3. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    Acıyla Erir Yüzüne Aşık Çocuk

    Ne zaman yüzüne baksam
    yalnızlığın o mutlu gerilimi

    O öksüz göl hızla derinleşir
    biliyorum, acılarım hiç bitmeyecek, bu öyle bir
    yeşil

    Ne zaman gözlerinin içine baksam, biliyorum
    ikimizi de aşar, o kapının ardındaki masal
    bense yüreğimin bu hallerinden korkar, kalırım
    bir hız trenine bindirilmiş küçük bir çocuk gibi
    geçip giden yüzlerine bakar kalırım

    Ömrün kısalığı çarpar camlara
    ateş hızla yayılır içerilere

    Akşam olur, evler dolar boşalır
    acıyla erir, yüzüne aşık çocuk

    Ne zaman gözlerinin içine baksam, biliyorum
    İkimizi de aşar, o kapının ardındaki masal
     
  4. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  5. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni / O Vardı Ki Onu Ben Böylesine Özlüyordum...

    Artık daha fazla böyle yaşayamazdı. İçindeki o sadece ve sadece kendisine ait olan özü ortaya çıkarmak ve onu yaşatmak istiyordu. Çünkü böyle, birden fazla ve kendisinin olmayan ve gerçek mi sahte mi olduğunun ayırdına varamadığı kişilikleri taşıyordu, sıkıntılı bir yük gibi... Peki, gerçek ve sadece ona ait bir özü var mıydı onun? Varsa neredeydi ve kimdi o? Öylesine çok maske kullanmış, öylesine çok değişik kalıplara girmiş, şekil değiştirmek zorunda kalmıştı ki, gerçek niteliğini yitirmiş olarak duruyordu. Belki de hiç olmadığı korkusuna kapılıyordu arada bir. Sık sık o gerçek özünü bulabilmek, ona ulaşabilmek için eve kapanıyor, günlerce hiçbir arkadaşını, yakınını aramıyordu. Kendisine yeni bir koza örmeliydi ve gerçek özünü bulduğunu sanıp, 'artık insanların içine çıkabilirim, onları gerçek kişiliğimle görüp, hissedebilirim' diye düşünüyor, yanlarına sevgi ve hasretle koşuyor, ama biraz konuştuktan sonra, konuşmanın yine kendisine ait bir öz olmadığını görüyordu. Bir başkasıydı sanki o. Ya da kimseye ait olmayan birinin özüydü taşıdığı. Unutulmuş, tesadüfen bulunmuş ya da korkudan, kaygıdan alelacele oluşturulmuş yapma bir şeydi. O ânı kotarması için, ilişkileri geçiştirebilmek, kendini orada o an için var edebilmek için yarattığı sahte bir kişilikti sanki...

    Bu yüzden arkadaşlarına dostlarına sevgiyle, umutla koşar, sonra da yapma kişiliğinin yarattığı sıkıntı, tatsızlık, boşluk belli belirsiz bir kasvet duygusuyla yeniden gerçek özünü bulmak için evine, odasına dönerdi. Yine olmamıştı. İçindeki o gerçek öz, eğer bir ara var olmuşsa onu belki de sonsuza kadar terk etmiş, onu böyle öksüz, hep doyumsuz, geçicilik ve kenarda kalmış olma duygularıyla bırakmıştı. Bu hep geçicilik duygusuna, şu anlamsızlık duygusuna daha fazla dayanamazdı. Bir gün gerçek kendisiyle buluşacaktı. Bu tutkuyla bekleyiş, ona geçmişte bir ara, belki çok kısa bir süre bu özle birlikte yaşadığı inancını veriyordu. 'O vardı ki ben onu böylesine çok özlüyorum' diyordu... Şimdiyse 'binlerce hiç kimseydi'. Tek başına bile değildi. Çünkü tek başına olmak bir sağlam varoluştu ve bakım isteyen bir şeydi. 'Tek başınalık bir şans'tı.

    Yalnız bile olamadığı, bir hiç kimse olduğu için bu yüzden kim gerçek dostu, kim düşmanı, kim onu seven, kim katili, asla içtenlikle anlayamıyordu, algılayamıyordu. İşte bu yüzden onu gerçekten sevenleri göremiyor, onu pek de ciddiye almayanlara çok yakınlık duyduğunu sanıyordu. Çoğu kez sevgisinden ve nefretinden emin olamadığı için hep endişeler ve kaygılar içinde ve güvensizlik duygularıyla yaşıyordu.

    Hep bir doyum arıyor, ama yine hep açlık hissediyordu. Kahramanlık yapmak, cesur serüvenler yaşamak istiyor, ama korkuları buna izin vermiyordu. Hep o sahte kimliklerinin tümünden kurtulup çılgın ve başıboş bir aşk yaşamak istiyor, sonunda güvenli, ancak sıkıntılı, coşkusuz, tekdüze ilişkilere saplanıp kalıyordu...

    Cezmi Ersöz
     
  6. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  7. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    Artık Sokağa Çıkabilirsin

    Evine çağırdın ilkyaz sevinçlerini
    çocukluğuna
    Yırtıldı gözlerin, içine hayat doldu
    o karanlık ışık...
    Yükün yok
    artık her sabah hoyrat bir özgürlük uyandırıyor seni...

    Kalbinde herşey eşitlendi
    Haz ve sıkıntı
    Boşluk ve güven
    Hasret ve ölüm
    Gözlerine hastalıklı bir güzellik geldi

    Şimdi acı çeken yanınla bile alay ediyorsun...

    Kalbine çağırdın herkesi
    Kendini bile
    Artık sokağa çıkabilirsin
    Ömründen düştün kendini
     
  8. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  9. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    Aşktan Nefes Alamadığım Yerde

    Çocukluğumun bahçesiydin sen
    Bütün bilinen mutluluklardan uzakta,
    O sarışın akşam üstlerinde,
    Istırabın eşiğinde…
    Nefesim sıkıştığında seni sevmekten
    Ömrümü okurdum o acı neşede,
    Boşalırdı ağzımdan o kanlı nefes
    Sonra çok özlendiği için acımasızca talan edilen
    Her baharda dönerdim oraya…
    O sarışın akşamüstleri
    Hiç gitmediğim uzaklardan döndüğüm yer olurdu…
    Bilinen bütün mutluluklardan uzakta
    Kalırdım orada,
    Kalırdım çocukluğumun bahçesinde,
    Aşktan nefes alamadığım o yerde…
     
  10. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  11. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    Arkadaşlık Hataları



    Düşkün bir prenstin
    muhtaç kalmıştın bu dünyada görünmeye
    bitmeyen arzularına muhtaç kalmıştın

    Sadece fakir biriydin sana göre
    beni görünce öylesine kaptırmştın ki
    o eski muhteşem günleri anmaya
    fark edememiştin beni

    Yine de küllerini getirdin bana
    bu kayıp dünyanın sayıklıyan tarihine
    benimle geçmek istedin...

    Oysa düşkünde olsalar
    prensesler iyi bilmeliydi
    kimlerle tarihe geçeceklerini
    vurulmuş bir insanla kurtulmayı düşlemenin
    onu bir kez daha vurmak oldugunu...

    Hem artık sayıklayan tarihin bile çok vakti yoktu
    düşkün prenseslerin arkadaşlık hatlarını bagışlamaya...

    Cezmi Ersöz
     
  12. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  13. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    Aşkta Yarın Yoktur Sevgili

    Aşk Bu Dünyanın Ölçüleriyle Açıklanamaz Sevgili
    O İlkel Bir Acıdır, Yaban Bir Ağrıdır.
    Gelir ve İçimizdeki O Çok Eski Bir Şeye Dokunur.
    Sonra Bir Perde Açılır ve Yolculuk Başlar
    Bu Yolculukta Artık Para, Tarifeler
    Beklentiler, Randevular, Taksitler, İş,
    Anneler ve Korkular Yoktur
    Aşkın Kendi Gerçekliği Vardır Sevgili.
    İnsan Başka Bir Işığa Teslim Olur,
    Daha Derinden Anlamaya Başlar, Bilgeleşir
    Hiç Bilmediği Sezgileriyle Buluşur
    Yükü Çok Ağırdır, Kendiyle Buluşmuştur
    Hem Dışındadır Dünyanın, Hem de Tam Ortasında.
    Hindistan'da Ganj Nehri'nin Yakılan
    Yoksun Adamın Hissettikleri de Onunladır,
    Yitirdikleri de...
    New York'ta, Bir Sokakta,
    Kartondan Kulübesinde Yaşayan Kadının
    Çıplak Yalnızlığı da
    Her Şey Onunladır, Ona Emanettir Sanki,
    Ama O, Çıldırtıcı Bir Yalnızlık İçindedir Yine de...
    Aşkın Kültürlü Olmakla, Bilgili Olmakla da İlgisi Yoktur Sevgili,
    Kanımıza Karışan İlkel Acı, O Yaban Ağrıyla
    Hiçbir Kitabın Yazamadığı Hakikatlere Daha Yakınızdır,
    İnan...
    Kim Demiştir Hatırlamıyorum,
    Aşk Varlığın Değil, Yokluğun Acısıdır Diye.
    Belki de Bu Yüzden İlk Gençliğimde,
    O Yoğun Aşık Olduğum Yıllarda,
    Gözüme Uyku Girmez, Dudağımda Bir Islıkla
    Bütün Gece Şehri, O Karanlık, O Hüzünlü Sokakları Dolaşır,
    İnsanları Uykularından Uyandırmak İsterdim.
    Uyanıp, İçimde Derin Bir Sızıyla Uyanan
    O Derin Sancının Acısına Ortak Olsunlar Diye...
    Aşk Çok Eski Bir Şeydir Sevgili
    Onun İçinden O Çileli Çocukluğumuz Geçer
    Sevdiğimiz İnsanların Çocuklukları da...
    Oradan Üvey Anneler, Eksik Babalar, Parasız Yatılılar Geçer
    Ve Sonra Aşk Bütün Bunları Alır, Daha da Eskilere Gider,
    Hep O İlkel Acıya, O Yaban Ağrıya...
    İnsan Bazen Nedensiz Yere Umutsuzluğa Kapılır
    Kimselere Veremez Sevgisini,
    Kimselere Derdini Anlatamaz, Evlere Kapanır...
    Bazen Denizler Kıyılar Çeker İnsanı.
    İnsan Bu Kapılmayı Anlayamaz,
    Oysa
    Çok Eski Bir Yerde Yaşanmasından Korkulup
    Vazgeçilmez Aşkların Sızısıdır Bu.
    Bu Sızı, Bu Yenilgi Mevsimlerle Yıllarla Devrilir Başka İnsanlara...
    Bir İnsanın Yaptığı Bir Hatanın
    Tüm İnsanlara Yayılması Gibi...
    İşte Şimdi Biz de Sevgili,
    Ya Olmadık Zamanlarda Umutsuzluğa Kapılıp,
    Soluğu Evlerde Alacağız,
    Ya da Denizler, Kıyılar Çekecek Bizi.
    Nasıl Biz Başkalarının Korkularını Taşıyorsak,
    Başkaları da Bizim Korkularımızı Taşıyacak,
    Yenilgimizi, Umutsuzluğumuzu...
    Birazdan Sabah Olacak...
    Para, Tarifeler, Beklentiler, Randevular, Taksitler,
    İş, Anneler ve Korkular Başlayacak...
    Bunlar Varsa Bizim İçin Geçerliyse
    Aşk Yoktur ve Hiç Olmamıştır Sevgili.
    Birbirimizi Kandırmayalım...
    Hadi Güne Hazırlan,
    Yaşadıklarımızı Unutmaya Çalış
    Aşk Bize Güvenip Verdiği Büyüsünü,
    Sırlarını, Cesaretini, Bilgeliğini ve O İlkel,
    O Yaban Ağrısını Geri Alacak
    Bunlar Olurken İçimiz Bir an Üşüyecek,
    Sonra Geçecek...
    Hadi, Oyalanma Birazdan Yarın Olacak...
    AŞKTA YARIN YOKTUR SEVGİLİ
     
  14. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  15. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    Ayna

    aynaya bakma sakın
    ve saçlarına dokunma.
    Rüzgara sesin
    Geceye kokun düşmesin.
    Sen bu bahar bir başka düşe gir
    daha sığ ırmakların olsun
    ve açık mavi denizin
    beni unuttuğun anılarına sar
    ki başka sızılara bulanayım.
     
  16. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  17. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    Ask Kararmak Uzeredir Odanda

    Eski bir Turkce kitabinda
    rastladim sana.
    Sirtin pencereye donuktu,
    odan kararmak uzereydi,
    usulca one dusmustu basin
    yorgun bir dusu tasiyordun omuzlarinda.

    Birini bekliyordun,
    kendini bekler gibi...

    Ne zaman askin adi gecse
    sen gelirsin aklima...
    Sirtin pencereye donuk,
    basin one dusmus,
    bir inanc titresir, yarali, yorgun omuzlarinda

    Ne zaman adin gecse
    eski bir Turkce kitabinda
    ask kararmak uzeredir odanda...
     
  18. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : angelica
  19. angelica

    angelica Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    164
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    86
    Biliyorum Bu Yara Hiç Kapanmayacak



    Telefonlarıma cevap vermeyeceksin…Cevap versen bile, öyle yorgun öyle
    isteksiz çıkacak ki sesin, bir küfür gibi…

    Sevmeyeceksin beni…Biliyorum bu şehri bana dar edeceksin…
    Çünkü anladın; sevgimden tanıdın beni.O yanık, o hasta bakışımdan…Uçuruma
    atlar gibi sevdalanışımdan…
    Sevmek deyince, hemen ardından, ölüm, dememden anladın…
    Anladın ve kardeşini bir kabustan uyandırır gibi çırılçıplak gerçeğe
    uyandırdın beni; uyandırdın ve kaçtın…
    Çünkü sen de benim gibiydin; sen de benim gibi seni sevmeyeni sevdin hep.Sana
    acı çektireni…Seni aramayanı, telefonlarına çıkmayanı, çıkınca seninle bir küfür
    gibi konuşanı sevdin…Sen de benim gibi seni incitip üzeni sevdin hep.
    Bakışından hissettim bunu, kokundan, dokunuşundan…
    Beni sevmeyecektin biliyorum ama…Ama, öyle susamıştımki kendim gibi birini
    sevmeye…Öylesine muhtaçtımki gercekten incitilmeye, gercekten acı
    çekmeye, kendim gibi birini özlemeye öylesine muhtaçtım ki, seni tanır tanımaz
    çözüldüm…
    Sana da olmuştur…Öylesine susamışsındır ki sevilmeye, kendin gibi birini
    bulunca tutamaz kendini, herşeyi, belkide söylenmiycek her şeyi o an, garip bir
    telaşla söylersin…
    Hatta söylerken anlarsın, söylememen gereken şeyleri söylediğini
    hissedersin, battığını, giderek çıkmaza girdiğini…Ama yine de engelleyemezsin
    kendini tutamazsın.
    Aleyhinde olabilecek herşeyi söylersin…Üstelik bunu anladıkca daha da
    batırmak istersin kendini…Biraz daha zor duruma düşürmek…
    Daha da kaybetmek, daha da dibe batmak istersin…Sanki bile isteye kendi
    mutlulugunu kendi elinle bozmak istersin…Kendinden gizli bir öç alır gibi.
    Sanki hiç mutlu olmak istemiyormuş gibi…Sanki hiç sevilmek istemiyormuş
    gibi…
    Bir tür gurur muydu bu?
    Birgün nasılsa ve hiç olmadık bir anda alınıp kopartılmadan, kendi
    ellerimizle onu yok etmek, bizim gibilerin mutluluğuna tahammül edemeyen bu
    hayatta, bu hayatın zorba kurallarına bir tür başkaldırmak mıydı?
    Bir şizofren çocuk tanımıştım bir gün.Tam karşımda
    oturuyordu.gencecik, yakışıklı bir çocuktu.Şizofren olduğunu
    biliyordu.Biliyordu iyileşemiyeceğini…İki de bir, önce kolunu uzatıp, sonra
    avucunu açıyor; Mutluluk avuçlarımdaydı, yakalamıştım ama kaçtı
    diyor, kaçtı, derken avuçlarını boşluğa kapatıyordu…
    Hiç unutmuyorum, bu hareketi defalarca yapmıştı…
    Yine hiç unutmuyorum; burjuvalara özenen bir ailede büyüdüm ben.Görgü kitabı
    masanın üstünde dururdu hep.
    Annem o kitabı defalarca ezberletirdi bize.Yemeğe nasıl oturulacak..çorba
    nasıl içilir? Kaşık nerede, çatal nerede durmalı…Balık nasıl yenir? Peçete nasıl
    katlanır…Sinemada nasıl oturulur…
    Ben de eskiden senin gibi saftım.İnanırdım bu dünyada bile şölenler
    olacağına…Bu dünyada anne, baba, kardeşler, bir sofrada lekesiz bir mutluluk
    yaşayabilirler diye inanırdım…O kasvetli görgü kuralları kitabına rağmen
    inanırdım…
    Önce dilediğim gibi başlardı herşey.Herkes bir arada, sonsuz mutlu gibi…Sonra
    birden hiç beklenmedik bişey olur, biri ağlayarak odaya kaçardı…İçerden, arka
    odadan, ağlamaklı, sonsuz küskün sesler gelirdi; bıktım artık, bıktım, usandım
    hepinizden, gideceğim buralardan, yetti artık! …
    Ben de senin gibi saftım o zamanlar…Gidilecek neresi var dı ki derdim…İşte
    hep birlikteyiz…Alemi var mı bu mutluluğu bozmanın? …
    Sonraları çok sonraları anladım.Meğer biz, bizim aile, herkes, tesadüfen bir
    araya gelmişiz tesadüften de öte…Biz…bizim aile, herkes, aslında hiç
    istemeden, nedeni bilinmeyen bir zorunluluk sonucu bir araya gelmişiz…
    Aslında biz bir araya gelmemek için yaratılmışız.
    Hayatın en büyük yanlışıymış bizim bir arada olmamız! …
    Evet cok geç anladım…
    Bıraktım lekesiz mutlulukları; ben kavgasız, üzüntüsüz bir pazar sofrası
    özlerken, aslında herkes…annem, babam, kardeşim o evden uzaklara, hiç dönmemek
    üzere çok uzaklara gitmek istiyormuş…
    Dünyanın en mutsuz otogarı…Dünyanın en imkansız istasyonuydu bizim
    evimiz…Yıllarca uzaklara, cok uzaklara gitmek isteyip, bir türlü gidemeyenlerin
    sonsuz bekleme durağıydı bizim evimiz…
    İşte bu yüzden sevmek benim için bir tutsaklıktı, tuzaktı böylesi sevip
    bağlanmak.Uzaklara cok uzaklara gitmek isteyenleri engellemekti.
    Sevgi yüzünden bizim ailedeki hiç kimse istediği yere
    gidemiyordu…Birbirimize duyduğumuz sevgi, aynı zamanda bizi birbirimize düşman
    ediyordu…
    Hem biz, bizim aile…Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar
    gibiydik…
    Bu yüzden hep hırçın, hüzünlü, kırgındık…
    Bu yüzdendi, her şeyi, çok iyi gidiyor sanırken, içimizde yükselmesine bir türlü
    engel olamadığımız o felaket duygusu…
    Anlamıştım senin ailen de böyleydi…
    Üstelik öyle severlerdi ki sizi, birgün hiç olmadık bir anda, aslında
    istenmeyen çocuklar olduğunuzu söylerlerdi size! …
    Sana ya da kardeşine…Tesadüfen dünyaya geldiğinizi…Beklenmedik bir misafir
    olduğunuzu! …Aksi gibi, istikbaliniz için hiçbir şeyi esirgemediklerini
    söyledikten sonra söylerlerdi böyle sıradan şeyleri! …
    Sizin için…Senin için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıklarını söyledikten
    sonra…
    Senin de ailen benimki gibiydi…Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak
    yağmurlar gibiydi…Bu yüzden sen de benim gibi böyle hırçın, hüzünlü, kırgınsın
    her şeye…
    Yıllar önce tanıdığım o şizofren çocuk gibi; tam mutluluğu yakalamışken
    kaybetmiş gibisin hep…
    Ben beni istediğim gibi sevmemiş olan annemin hayaletini arıyorum imkansız
    kadınlarda…
    Sen, seni istediğin gibi sevmemiş olan babanın hayaletini arıyorsun imkansız
    erkeklerde…
    Biliyorum ne ben o kadını bulacağım ne de sen o erkeği bulacaksın…
    Ve ne acı ki, hep bizi sevmemiş olanları seveceğiz ikimizde…Ne acıki, hep bizi
    incitip üzenlere bağlanacağız…Telefonlarımıza çıkmayanlara… Çıksa bile küfür
    gibi konuşanlara sevdalanacağız…
    Bizden bir çift güzel laf esirgeyenleri özleyecegiz…
    Ölesiye, amansız seveceğiz onları…
    Biliyorum, bu yüzden odan böyle…Güncelerin ortalık yerde…Kitapların
    orada, burada…Anıların saçılmış ortalık yere…Her şeyin darmadağın…
    Biliyorum bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden nefret ediyorsun…Sen
    de benim gibi; toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir
    gün biri gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim
    her şeyi daha önce hep olduğu gibi hiç beklemediğim bir anda savurup, bozup
    gitmeyecek mi, diye düşünüyorsun…
    Biliyorum, sen benim için hiç bir zaman ulaşamayacağım annemin
    hayaletisin…Ailemdeki insanlar gibisin çok duygusal çok güçlü, çok yaralı…
    Onlar da senin gibi seninkiler gibiydi…Aklı başında, mazbut insan rolünü
    oynamaktan ve ertelenmiş düşleri yüzünden yorgun düşmüş, yarı çılgınlardı…Hepsi
    yanlış evde ve yanlış bir yerde yaşadıklarını söylerlerdi…Düşleri çok
    garipti…En kısa yolculuk bile onları yorduğu halde; okyanusları aşmayı ve başka
    kıtalara gitmeyi düşlerlerdi…
    Yine aradım seni, yoksun…bulsam, benimle küfür gibi konuşacaksın…
    Bir kere çözüldüm sana…Bir kere sana senin gibi olduğumu hissettirdim…
    Oysa baştan beri biliyordum; sen.seni sevmeyenleri seversin.Tıpkı benim
    gibi…
    Ama öyle özledim ki benim gibi birini sevmeyi…Öyle özledimki kendim gibi
    biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi…
    Yine aradım seni yoksun…Beni de birileri arıyor…Beni de kendi gibi birini
    sevmeyi özleyenler arıyor…Kendi gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi
    özleyen birileri arıyor.
    Hiç cevap vermiyorum…BEN SENİ İSTİYORUM, SENİ ARIYORUM…
    Kayıtsızlığınla beni yok ediyorsun, geride sen kalıyorsun.Ama seni de biri
    yok ediyor…
    Aslında bu oyunda herkes birbirini yok ediyor…
    Ben birilerini, o birileri başkalarını.Sen beni…Seni bir başkası…
    Hem çok iyi biliyorum; beni sevsen bile hiç kapanmayacak bu yaram…Seni biri
    sevse de hiç kapanmayacak bu yaran…
    Hiç kapanmayacak! …Avuçların hep boşluğa kapanacak.Tıpkı o şizofren genç
    gibi…