Çölde Uyuyan Sır-Tom HOLLAND (Enver GÜRSEL)

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve Elif tarafından 1 Eylül 2010 başlatılmıştır.

    1 Eylül 2010
    Konu Sahibi : Elif
  1. Elif

    Elif Onur Üyesi Pro Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    24.632
    Beğenildi:
    5.166
    Ödül Puanları:
    438

    Howard Carter gece boyunca rüyasında hep bir şeyler arayıp durdu. Rüyasında taş bir labirent içerisinde kaybolmuştu. Burada silinmiş papirüslerden, mumya sargılarından başka hiçbir şey yoktu. Ama yinede labirent içerisinde yürümeye devam ediyor, taşlara gömülmüş gizli bir firavun mezarının kendisini beklediğini biliyordu.

    Bu beklentiyle yürümeye devam ederken mezara yaklaştığını hayal ediyordu. Aniden bir parıltı görür gibi oldu. Bu bir altın parıltısıydı. Bu güne dek sarf etmiş olduğu çabaların semeresini almanın verdiği mutlulukla sevindi. Ancak parıltı aniden kayboldu. Yıkılmıştı kollarını öne doğru uzattı, ama altın falan yoktu. Tam bu sırada altın sarısı kanaryasının ötüşü ile uyandı. Kuşunun kendisine şans getireceğini umuyordu.

    Altı yıldır aradığı gizli altın mezarını bulmak için şanstan daha fazlasına ihtiyacı olduğunu düşündü. Zira kendisini kazı çalışmaları için finanse eden Lord Carnarvon’un daha fazla sabrı yoktu. Kazı çalışmalarının yürütüldüğü vadide daha önce yağmalanmamış hiçbir mezar yoktu. Fakat o yinede aradığı mezarın orada olduğunu biliyordu. Kazı çalışmalarını yürüten işçilere su taşıyan çocuk bir an için durarak, su testisini bıraktı. Yaptığı iş ona saçma geliyor, o da diğerleri gibi kazı çalışmalarına katılmak istiyordu. Çevresine imrenen gözlerle baktı. Yüzünü buruşturarak can sıkıntısı ile ayağıyla toprağı eşelemeye başladı. Birden kumların ortasında bir kaya parçası hissetti. Eğilerek elleri ile toprağı eşelemeye devam etti, İşte mezarı bulunmuştu.

    Howard Carter kazı alanına gelirken çalışmaya devam eden işçilerine moral vermek için kanaryasını da getirmişti. Girişin ilk kısmı temizlenip ortaya çıktığında aşağıya indi. Kapının üzerinde krallar vadisi mezarlığının simgesi üzerinde olan mührü gördü. Ama burası da daha önceki yıllarda yağmalanmış olabilirdi. Yaptığı ilk araştırmalardan sonra, bu mezarın daha önce hiç açılmamış olduğu kanaatine vardı. Çalışmaya devam ederken parmakları bir şeye değmişti. Tüm dikkati ile o bölgeyi temizledi. Bir süre sonra bir tablet bulduğunu anladı. Tablet bozulmamıştı. Yavaş yavaş yerinden çıkardı. Üzerinde ki bir satır hiyeroglifi okudu. Tablette; kim firavunun mezarına dokunursa ölüm ona hızlı kanatlarıyla gelecektir yazıyordu.

    Ona bakan işçiler yüzünün sararmış olduğunu gördüler, Carter, Ahmet Gurgar’ın tüm ısrarlarına rağmen yazının anlamını söylemedi. Merdivenlerden çıktı ve “Doldurun orasını“ diye emretti. Lord Carnarvon gelinceye dek hiçbir şey yapılmayacaktı: Tableti bir bez parçasına sararak evine götürmeye karar verdi. Evine dönmek için yola çıktı ve vardığında bir kuşun ani kanat çırpışlarını duyarak ona doğru baktı. Kuş, yerlilerin “Teyrelmat” dedikleri anlamı “ Ölü Kuşu” olan çoban aldatan kuşuydu. Yerliler onun uğursuz olduğuna inanırlardı. Akşam evinde Lord Carnarvon’a gönderilmek üzere aradıkları şeyi bulduklarını anlatan bir telgraf hazırladı. Telgrafı ertesi sabah erkenden göndermeliydi öylede yaptı. Bir süre sonra, Lord Carnarvon’dan iki hafta sonra İskenderiye’de olacağına dair bir cevap aldı. Lord Carnarvon’un beklentilerini boşa çıkarmamak için bu süreyi kazı çalışmaları için gerekli hazırlıkları yapmak için kullanacaktı. Ancak kazı alanından getirdiği tableti aldığı için pişmanlık duyuyor. Bilime ve mantığa yürekten inanan bir insan olmasına rağmen yerlilerin hissettikleri korkuyu azda olsa paylaşıyordu. Ancak bu kadarı bile onu rahatsız ediyor. Geceleri rüyasında berbat şeyler görüyordu. Ondan kurtulmaya karar vererek evden ayrıldı. Nil üzerinde sefer yapan bir tekneye binerek, hiç kimsenin kendisini görmediği bir anda, tableti Nil nehrine bıraktı.

    Aynı anda Howard Carter’in evinde uşağı veranda da oturmuş kafesinde ötüp duran kanaryanın namelerini dinliyordu. Birden hafif ve insan çığlığına benzer ses duydu, ayağa kalkarak kuşun bulunduğu odaya baktı. Kafesin içinde koskocaman bir şey vardı, yaklaşınca bunun bir kobra yılanının kafası olduğunu ve aynı anda da ağzında kımıldamadan duran kanaryayı fark etti. Yılan kuşu bırakarak kafesten aşağı doğru süzüldü. Uşak geriye doğru çekilerek masanın üzerinden kendisini korumak için bulduğu ilk şeyi aldı, yılan ilerlemeye devam ediyordu. Ancak uşağın yanından geçerek pencereye doğru gitti, ve aşağıya doğru süzüldü. Uşak yılanın gidişini görmek için pencereye yaklaştı ama hiç bir şey yoktu. Sanki yılan uçmuştu, tekrar kafese döndü, zavallı kuş ölmüştü. Elinde tuttuğu şeye baktı, küçük bir heykelcikti. Heykeldeki insan figürünün kafasında bir taç, üzerindeyse başını kaldırmış bir kobra yılanı bulunuyordu.

    Howard Carter, eğitiminin yetersiz oluşundan her zaman üzüntü duymuştu. Ancak bu noksanını yıllarca süren kişisel çalışmaları sayesinde ortadan kaldırmıştı. Mısır sanatlarına olan ilgisi, daha çocukluk yıllarına dayanıyordu. Londra’da kitap ve dergilere resim çizen ve taşrada da ressam olarak çalışan babası sayesinde, kent dışında birçok büyük köşkte kalıyor ve böylece zengin İngiliz lordlarının sahip olduğu Mısır sanatlarıyla ilgili yapıtları yakından görebiliyordu. Onyedi yaşındayken bir araştırma ekibi ile birlikte Mısır’a gitme şansını da ona teknik resim çizmede ki kabiliyeti sağlamıştı. Böylece Mısır’a bulunmuş olan Kral mezarlarındaki resimleri kopyalama görevi ile ilk adımını atarak, krallar vadisinde keşfedilmiş bir çok firavun mezarını yakından görme imkanını buldu. İngiliz ekibinin başında bulunan Percy Newberry, Howard Carter’daki Mısır sanatları aşkını, ilk günden itibaren sezmiş ve ona diğer asistanlarına gösterdiği ilgiden daha fazlasını göstermişti. Bir gün onu yanına çağırarak, aynı bölgede kazı çalışmaları yapan ünlü fransız arkeolog Flinders Petrie’nin yanına götürdü. Howard Carter, burada daha çok yabancısı olduğu Mısır tarihi ile ilgili bir çok şey öğrenecek, bulunması yaşamının anlamı ve tek hedefi olacak olan kral Tutankhamon’un varlığını öğrenecekti. Percy Newberry’nin de Howard Carter’den farkı yoktu. Aslında onunda hedefi ve krallar vadisinde bulunmasının tek amacı Tutankhamon’un babası olan ve tarihte kafir kral olarak bilinen Akhenaton’un mezarını bulmaktı. Kral Akhenaton’un kafir olarak anılmasının nedeni, atalarının inandığı tanrılara tapmayarak tek bir tanrının varlığına inanmış olmasıydı. Bu uğurda hükümranlığı esnasında Mısır uygarlığının başkentini dahi bulunduğu yerden başka bir yere taşımış ve atalarının inandığı tanrılara (Amon) ait tapınakları tahrip ettirmişti. Akhenaton inandığı tek tanrıya “Aton” adını vermiş, bu uğurda Akhenamon olan ismini dahi Akhenaton olarak değiştirmişti. Ancak oğlu olan Tutankhaton babasının ölümünden sonra ona ihanet etmiş ve başkenti tekrar eski yerine taşıyarak Tutankhaton olan ismini Tutankhamon olarak değiştirmişti.

    Bu sebeple Akhenaton’un ölümünden sonra onunla ilgili olan tüm kayıtlar Mısır tarihinden çıkarılmış yaptırdığı eserler ortadan kaldırılmıştı. Mısır tarihindeki bu boşluktan dolayı bir çok kimsenin Akhenaton isimli bir Mısır firavununun yaşamış olduğundan dahi haberi yoktu. Bu sebeple Percy Newberry, Akhenaton ile ilgili çalışmalarını gizli yürütüyordu. Bu çalışmalardan Howard Carter dışında hiç kimsenin haberi yoktu. Ancak bir gün diğer iki asistan vadinin sonunda bir firavun mezarının bulunduğundan bahsettiler. Bulunan mezar Akhenaton’a aitti. Bunun üzerine Percy Newberry Mısır’ı birdaha hiç gelmemek üzere terk ederek İngiltere’ye döndü. O günden sonra, Howard Carter Mısır ‘daki çalışmalarına Flinders Petrie’nin yanında devam etti, ve bu yıllar boyunca Mısır, Mısır tarihi ve Tutankhamon hakkında bir çok şeyler öğrendi. Tüm bu deneyimlerinden sonra tıpkı Percy Newberry gibi, Tutankhamon’un mezarını bulmak onun için yaşamının tek hedefi haline geldi. Ancak, çok kısa bir süre hükümdarlık süren Tutankhamon’un izini bulmak kral Akhenaton’dan geçiyordu. Zaten, Tutankhamon ve kardeşi Smankare aynı soydan gelen Mısır fravunlarının en sonuncusuydular. Ancak, Howard Carter Kral Tutankhamon’un yaşamına giden yolda tek ipucu olan ve daha önce bulunan kral Akhenaton’un mezarında kayda değer hiçbir iz ve işaret bulamadı. Gerçekten de birileri ona ait her şeyi silmek istemişlerdi. Uzun araştırmaları sonunda bulduğu bir takım arapça yazıları tercüme ettirmesi de son derece güç oluyordu. Zira, kendisi henüz Arapça bilmiyor, Flinders Petrie de çok eski Arapça kullanılarak yazılmış bu yazıları tercüme edemiyordu. Bu tür yazıları yerli halka tercüme ettirmek isterken onların yüzlerindeki korku ve çekinmeye yakından şahit oluyor. Hatta bazen para da verse tercüme ettiremiyordu.

    Sonunda birileri onun Mısır ve Mısır sanatlarına olan ilgisini fark etmiş olacak ki, daha yirmi beş yaşındayken Mısırda eski eserler baş müfettişliğine getirildi. Böylece çalışmalarını çok daha rahatlıkla yapabilecek, ve kendisi dışındaki arkeologlarca bulunabilecek, kral mezarlarını da kolaylıkla gezerek Tutankhamon’a ait emareleri bulabilecekti. Eski eserler baş müfettişliği yaptığı yıllar boyunca her firavun mezarında bulduğu ve dikkatini çeken bir şeyle karşılaştı. Bu bir tür muska olup bir güneş resmi ve altına diz çökmüş iki insan figüründen ibaretti.

    Eski Mısır’da güneş, Aton demekti. Altında Arapça yazılarda olsa böyle bir resim ona çok ilginç geliyor, buralara niçin ve neden bırakıldığını anlayamıyordu. Bu yıllar boyunca bulduğu izler onu, Kahirede’ki El Hakim Camii ne götürüyordu. Zaten bu sıralarda da Fransız turistler ile firavun mezarlarının resmi görevlileri arasında çıkan bir tartışma yüzünden eski eserler baş müfettişliğinden istifa etmek zorunda kalarak Kahire’ye döndü ve El Hakim Camiine gitti. Ancak bu ziyaretleri esnasında, Kahire’deki yerli halkın bu camiden garip bir şekilde korktuklarını ve çekindiklerini gözlemledi. Daha da ilginci camiye ait minarelerinin birisinin içerisinde, daha önce krallar vadisinde gördüğü güneş resmi ile altında diz çökmüş iki insan figürünün olmasıydı. Howard Carter, El Hakim camiinde kimseye anlatmadığı bir takım garip olaylar ile karşılaştı. Ancak, burada gördüğü ve birkaç kez muhatap olup ilginç bir şekilde ortadan kaybolan yaşlı adam tarafından kendisine okuması için, eski Arapça ve elle yazılmış ilginç bir kitap verildi. Howard Carter kitabı okumaya başladı. Kitap kendilerini tanrı ilan eden firavunların dahi ölüme yenik düştüklerini ve gerçekte Allah’tan başka yol gösterici olmadığına işaret ederek başlıyordu. Kitabın kahramanları, Mısır’da saltanat süren halifelerin altıncısı ve Mısır tarihin de “Müslüman Caligula” adıyla kötü bir şöhreti olan El Hakim Bi-Emrillah, halife El-Hakim’in ablası Sitt El-Mülk ve maceraları genellikle bin bir gece masallarından alınmış hayali kahraman Harun El-Vahel idi. İçerisinde belirtilen bu şahıslar arasındaki ilişkilere parelel olarak birer tanrı olduğu düşünülen ve insanoğlu, eski Mısır topraklarında, düzensiz ve akıldan uzak bir halde yaşarken, gökteki yıldızlardan inerek, insanlığa düzenli bir şekilde yaşamayı öğreten ve birbirleriyle kardeş Osiriş, Set ve İsis’in soyundan gelen ve Tutankhamon ile sona eren ölümsüz olduklarına inanılan Mısır firavunlarını ve onların geldikleri bu soydan kaynaklanan ölümsüz olmakla ilgili gizemli sırlarından bahsediyordu. Harun El-Vahel halife El-Hakim Bi-Emrillah’ın babası, yine halife olan El-Aziz’in sadık bir kumandanıydı ve ölmeden önce halife El-Azize’e oğlu El-Hakim’i koruyup, onun her dediğini yapacağına dair söz vermişti.

    Nihayet Harun El-Vahel yeni halife El-Hakim’in emriyle içerisinde ruhlarını teslim eden insanların yaşadığı ve bu insanların Allah’a değil de Lilith’e taptıkları gizemli kente sefer düzenledi. Bu seferi esnasında, aldığı tüm yaralara rağmen kalbi deşilmedikçe asla ölmeyen garip yaratıklarla savaşarak zorda olsa onları yendiler. Sefer dönüşünde halife Harun El-Vahel’e gerçek isteğini söyledi. İstediği şey eski Mısır firavunlarının soyuna ait olduğuna inanılan ve Allah’ın gizli adının bilinmesine bağlı olan ölümsüz olmaktı. Halife, bunu ortaya çıkarması için Harun El-Vahel’i görevlendirdi. Harun’a tüm dünyayı dolaşmasını ve Allah’ın gizli adını öğrenmeden geriye dönmemesini emretti.

    Bu amaçla Harun dünyanın her yerini dolaştı. Fakat, bu gizemin ortaya çıkmasının tehlikesini öğrenmekten başka hiçbir şey yapamadı. Dönüşünde bunları halifeye anlattı, yanından ayrıldı ve uzunca bir süre halifeyi görmedi. Harun dünyayı dolaşırken çok iyi bir hekim olmuştu ve bundan sonra yaşamını insanların hastalıklarını tedavi etmekle geçirmeye başladı. Günün birinde, gittiği bir hasta evinde göğsünde ince bir yara olan bir kız çocuğu ile karşılaştı. İlk muayenesinden sonra hiçbir şey yapamayacağını anladı ve umutsuzluğa düştü. Bu sırada eve aynı hastalıktan müzdarip bir adam geldi. Adam rüyasında kendisine Harun El-Vahel’in yanına gitmesinin ve onun tarafından tedavi edileceğinin söylendiğini anlatıyordu. Harun adama nazikçe onu tedavi edemeyeceğini anlattı, ancak adam yine rüyasından bahsetti ve onun için kendisine rüyasında da söylendiği gibi bir cariye getirdiğini söyledi. Harun, rüyadan hiçbir anlam çıkaramıyordu. Hastanın getirdiği cariye son derece güzel hiçbir erkeğin reddedemeyeceği kadar çekici bir kadındı. Harun birden üzerinde ki pelerinin ruhunu teslim etmiş insanların şehrine düzenlediği seferde giydiği pelerin olduğunu hatırladı. Orada tapınaklarını yok ederken, rahipleri tarafından kaynatılan ölümsüzlük iksiri dökülürken pelerinine sıçramıştı. Hemen pelerinini çıkardı kaynatılarak merhem yapılmasını söyledi. Yapılan merhem iki hastanın da göğsüne sürülünce derhal ikisi de iyileşti.

    Bundan sonra Harun tedavi ettiği adamın kendisine hediye ettiği ve adı Leyla olan ve daha sonra Harun’un da anlayacağı gibi aslında bir insan olmayıp, cin olan Leyla (Nefertiti-veya-İsis) ile evlendi.

    Ondan Haide isminde bir kız çocuğu oldu. Ancak karısı Leyla kendisini dünyadaki her şeyden daha çok sevmesini istiyor, böyle olmaz ise ebediyen gideceğini söylüyordu. Bu şekilde yıllar geçerken bir gün gelen haberciler halifenin kendisini çağırdığını söylediler. Derhal saraya gitti. Halifenin kız kardeşi Sitt-El Mülk hastaydı ve Harun içeriye girince prensesin göğsünde ki ince yarayı görüp umutsuzluğa düştü. Daha önce karşılaşıp ölümsüzlük iksirinin sıçradığı pelerini yardımıyla iyileştirdiği hastalıkla karşı karşıyaydı. Halifeye hiç bir şey yapamayacağını söyledi. Bunun üzerine halife ölümsüzlük iksirini buluncaya dek kızı Haide’ye el koyacağını eğer kardeşi ölür ise Haide’nin de öldürüleceğini emretti. Bir gece sarayda prensesin odasında bırakılan muhafızlar garip bir şekilde öldüler.

    Bunun üzerine Harun odadaki perdenin arkasına geçerek beklemeye başladı. İlerleyen saatlerde prensesin üzerinde göğsündeki kanı emen bir gölge gördü. Daha dikkatli bakınca onun karısı Leyla (İsis-Nefertiti) olduğunu anladı. Derhal atılarak ona ne yaptığını ve nasıl bir varlık olduğunu sordu. Eğer prenses iyileşmezse dünyadan çok sevdiği kızları Haide’nin de öldürüleceğini söyledi. Bunun üzerine kendisini dünyadaki her şeyden çok sevmesini isteyen Leyla onu ebediyen terk etti. Harun kızı Haide’yi kurtarmak için, gizli sırrı aramak maksadıyla tekrar yollara koyuldu ve öğrenerek tekrar geriye döndü. Halife ona sırrı öğrenip öğrenemediğini sordu, o da öğrendiğini, hikayesini anlatacağını söyledi. Bunun üzerine Halife Kahire’ deki tüm camilerden tanrılığını ilan ettirip başkaldıranları kılıçtan geçirtti. Ertesi akşam Harun halifeye hikayesini anlatmaya başladı, hikayenin içerisinde Mısır firavunlarının başlangıcı olan Osiris, Set ve İsis’in gökyüzünden dünyaya inmelerinden aynı soydan gelen ve hikayede tanrı olup, Allah’ın gerçek ismini bildikleri için ölümsüz olan ve Tutankhamon ile son bulan tüm Mısır firavunlarının ve aynı soydan gelip, Amon’a tapmayıp tek bir tanrıya Aton’a (Güneş) tapan Akhenaton’a kadar tüm Mısır firavunlarının ve onların hükümranlıklarındaki Mısır uygarlığından bahsediliyordu.

    Ancak Amon’a tapmayan Akhenaton sayesinde bu soy ortadan kalkmış, Akhenaton insan kanı ile yıkanıp vücudunun diriliğini asla kaybetmeyen bu soydan geldiği halde bunu hiçbir zaman yapmayarak, neslinin tükenmesine kendi annesininde kalbini deşerek ölümüne neden olmuştu. Ancak Harun tüm bu macerası esnasında bir İfrit’e dönüşmüştü ve hikayenin sonunda da sırrı halifeye söylemedi. O günden sonrada halifeyi bir daha gören olmadı.

    Sonunda Lord Carnarvon gelmişti, artık mezar açılabilir içerisinde ki tüm eski sırlar gün yüzüne çıkarılabilirdi. Çalışmalara büyük bir titizlikle başlandı, mezarın ilk odasına girildiğinde içerisinin paha biçilmeyecek kadar değerli mücevherlerle dolu olduğu ve Kral Tutankhamon’ a ait olduğu anlaşıldı. Ancak Howard Carter’ı burada bulunan hazineden çok bulmayı umduğu tarihsel gerçekler ilgilendiriyordu. Akıllı bir arkeolog ve bilim adamı olarak halk hikayelerinde anlatılan bu hurafelere asla inanmıyor, ama her halk hikayesinin altında da tarihsel bir gerçek olduğunu biliyordu. İçeride bulunan şeyler karşısında yaşlı Lord Carnarvon da çok heyecanlanmıştı. Ancak, kralın mumyasının bulunduğu lahit odasına daha girilmemişti. O gün saat çok ilerlediğinden Carter bunun ertesi gün yapılacağını söyledi. Lahit odasına giriş kapısının dışarıdan görünmemesi için ustabaşı Ahmed GURGAR’a orayı gizletti ve Gürgar’ ın tüm ısrarlarına rağmen, o gece girmeyi kabul etmedi. Gürgar o gece Carter’in yanına bir kere daha gelerek, lahit’in bulunduğu odaya derhal girmeleri gerektiğini söyledi. Ancak Carter kabul etmedi. Ertesi gün mezara gittiklerinde gizledikleri girişin açılmış olduğunu görünce Carter çok sinirlendi, Gurgar’a bunun aralarında kalmasını söyledi. Bir yandan da alınan tüm güvenlik önlemlerine rağmen kimin girmiş olabileceğini düşünüyordu. Ancak Gurgar’a göre girilmemiş, içeriden çıkılmıştı. Çünkü toprak dışa doğru dökülmüştü. Carter buna asla inanmadı. Lahit bölmesine girildiğinde de aradığı sırla ilgili hiçbir kayda rastlayamadı. Artık ona kalan tek şey Tutankhamon’un mezarını bulmuş olmanın kendisine kazandırdığı prestijdi.