Dil Dramımız

Konusu 'Yazım Kılavuzu' forumundadır ve 1BukeT tarafından 13 Nisan 2007 başlatılmıştır.

    13 Nisan 2007
    Konu Sahibi : 1BukeT
  1. 1BukeT

    1BukeT Popüler Üye Üye

    Katılım:
    21 Eylül 2006
    Mesajlar:
    1.454
    Beğenildi:
    15
    Ödül Puanları:
    106
    Dil Dramımız
    Safvet SENİH
    İngilizce dünyanın en zengin dillerinden biridir. Kelime sayısı yarım milyonun üstündedir ve bu kelimeler kamuslarda (muazzam lügat kitaplarında) incelikleriyle tesbit edilmiştir. İngilizler, Anglo-Saksonca temel üzerine eski Grekçenin dörtte birini, Lâtincenin yarısını binâ etmişler, buna Fransızca, Almanca, İspanyolca ve daha yetmiş iki milletin dilinden on binlerce kelime katmışlar; nasıl krallarını Almanlardan devşirerek kendilerine mal etmişlerse, bu kelimeleri de dillerinin, potasında eriterek İngilizceye mal etmişlerdir. Dilin bütünü Anglo-Saksonca olarak kalmış, esas millî karakterini kaybetmemiş, buna karşılık yüz binlerce yeni kelimenin ilâvesiyle İngilizce her türlü his ve fikir inceliklerini ifadeye muktedir dünyanın en zengin ve renkli dil paleti hâline gelmiştir.

    Bizde ise 1932 yılında dil dâvâsı devkârî bir enerjiyle ele alınıyor. Güdülmek istenilen yol idealistçedir. Türkçedeki bütün yabancı asıllı kelimeler atılacak, yerlerine mâzinin mahzenlerine gömülmüş öztürkçe kelimeler, eski kitaplardan taranıp çıkarılacak; halkın dilinde mahalli olarak yaşıyan kelimeler toplanılacak; Türkçenin bünyesindeki üretme kabiliyetinden faydalanılarak kelime uydurulacak. Bu suretle dupduru, taptaze, apaydın bir Türkçe meydana gelecek (!) Bunun zamanla gerçekleşebileceğine inanan samimi idealistlerin yanısıra işgüzârlar da harekete geçiyor. Türkçenin etine, kemiğine, sinirlerine islemiş, bütün milletin; ovadaki çobanın, obadaki Kezban'ın bildiği, kullandığı yüzlerce kelime bir çırpıda dil dışı edilmek isteniyor. Bir TARAMA DERGİSİ çıkarılıyor. Bakıyorsunuz, "kalem" gitmiş, yerine "çizgiç, kavru, yazgaç, sızgıç" gelmiş, "Dert" gitmiş yerine "çir, çor, daylı, göynük, güyen, iğ, ığım, maçça, mun, obucin, sağış, sakınç" gelmiş. "Hazin" gitmiş, yerine "beyret, cabı, cabık, koyuk, koyak, koygun, somsur, süren" gelmiş. "Huzur" gitmiş yerine "iley, kaş, kat, kıt, ön, tapu" gelmiş. "Hürmet'' gitmiş yerine "koyturka, koyurka, kulduk, kulluk, kuttuk, kündü, san, sangı, tapşın, tapu, tapuk, tömünşülük, yüvünce" gelmiş. "Hükümdar" gitmiş yerine "başkaruçı, paşkaruçı, bilevci, buyruk, erkliğ, idi, il ekesi, iliğ, inal, kağan" gelmiş. "Hürriyet" gitmiş, yerine "bostanşılık, erkinlik, erik, irik, koyurtgan, poşluk, salgara" gelmiş. "Mezar" gitmiş, yerine "basaga, gömgen, komva, kurgan, sin, tüke, tünerik, kom, söki" gelmiş.

    Aradan iki üç yıl geçiyor. Bu acâyip dilin biraz hafifi bütün mekteplere empoze ediliyor. Artık "millet" denmiyecek "ulus" denilecek. "Asker" denmiyecek "sü" denilecek. "Taksim" denmiyecek "böley" denilecek... Liste uzun. Biz o zaman ilk mektepte talebeydik. Küçücük çocuk aklımızla bu yapmacık, sevimsiz dilin tutmayacağını biliyor, seziyorduk. Tiksiniyor, kullanmak istemiyorduk. Bize "Bu sözleri şimdi siz yadırgıyorsunuz ama alışacaksınız. Yirmi otuz yıl sonra siz de böyle konuşacaksınız, ulus da böyle konuşacak. Artık Türkçenin geçmişi de, geleceği de budur" diyorlardı, gene inanmıyorduk. Ve inanmamakta ne kadar haklıymışız! İşte o günden bu yana ne kadar zaman geçti; kulak verdiğimizde bu dili kullanana rastlıyor muyuz? Bu topraklarda ve karşıki vatan parçası Kıbrıs'ta, "Böley böley!" diyen bir "sü ulus" değil "Taksim, taksim!" diye haykıran bir "asker millet" görüyoruz.

    Gerçek dil inkılabına hangi yoldan gitmek gerektiği daha sonra iyice anlaşılmış, onun için de 1935'te çıkan Cep Kılavuzu ile, evvelce atılan fakat hiçbir emir ve telkinle dilden çıkarılamıyacağı apaçık olan "ahlâk, akıl, asker, hükümet, hürriyet, ırz, kalp, kalem" gibi kelimeler geri getirilmişti. Ama özleştirme teranesiyle, balta elde Türkçenin kolunu budunu parçalamak için birbiriyle yarışanlar meydan aldı. Bu yarış elân devam etmektedir. Sonu nereye varacak bilemeyiz, çünkü bu gidişle Halil Nihad'ın dediği gibi:

    "Vekâlet oldu vekillik, bugün bakanlıktır,
    Yarın nedir, o bilinmez yarın karanlıktır"

    Dil dâvâsı gerçekten bir numaralı millî dâvâ hâline gelmiştir. Analar, babalar, hocalar, dili bilen münevver yazarlar, resmî ağızlar gençlerin yaşayan Türkçeyi bilmediklerini, okuduklarını anlamadıklarını, daha kötüsü, ters anladıklarını, mekteplerdeki dehşet verici başarısızlığın bilhassa dil yetersizliğinden ileri geldiğini koro halinde haykırmaktadırlar.

    Şevket Rado'ya bir öğretmen ahbâbı yana yakıla anlatıyor:

    Bir lise mezunu kendisinden bir "tavassut" ricâ etmiş. Bu ricâyı bildiren kâğıda ne yazmış biliyor musunuz:" Tasallut etmenizi rica ederim!.."

    Evet bu arada "muhâbere" yi "muharebe" "protokol'u "portakal", "merhun"u "merhum", "tavsiye"yi "tasfiye" sanan münevverler zümresi de türeyip üredi.

    Onlar dilde yaşıyan "yabancı" kelimeleri bilmiyorlar da bunların "öz-Türkçe" karşılıklarını mı biliyorlar? Hayır! Uydurdukları kelimeler umumiyetle zevksizlik ve görgüsüzlük mahsulü olduklarından ekseriyetle tutunamıyorlar. Neticede bu gençlerin belleyebildikleri bir "öz-Türkçe" kelimeye mukabil, belleyemedikleri "yabancı" kelimelerin sayısı belki on binlere bâliğ olmakta ve bu gençlerden herbiri birer dil cücesi hâlinde iki câmi arasında bî-namaz, yerle gök arasında gâfil ve perişan kaybolup gitmektedirler.

    Şimdi, bir mîzah yazarının, dipdiri aramızda yaşıyan faydalı kelimeleri bilmeyen bahtsız bir nesli hicveden "Vali Beyin Başyazısı" başlıklı bir yazısını sunacağım:

    "Bayramın ikinci günü ev ziyaretçilerle doldu. Evin büyük oğlu Doğan Bey elinde gazete,

    "Vali Bey Bayram gazetesine başyazı yazmış" dedi.

    Büyük Hanım,

    "Vali Beyi pek severim. Ne yazmış acaba, aman oku." dedi.

    Doğan Bey gazeteyi okumaya başladı: "Otuz günlük oruç ayını gıpta edilecek bir irade metâneti ile tamamlayan vatandaş imrenilir bir ruh safveti ve samimiyeti içerisinde bayram musâfahasına koşuyor"

    Büyük Hanım Sordu.

    "Nereye koşuyor?"

    Oğlu Doğan Bey, gazetedeki kelimeyi heceleyerek okudu:

    "Mu-sa-fa-ha-sı-na koşuyor"

    Misafirlerden biri,

    "Husamafa ne demek?" diye sordu.

    0 sırada cart diye bir ses duyuldu. Halının üstünde oynayan torunlarından biri yerdeki Bayram gazetesini yırtımıştı. Misafirlerden biri edebiyat öğretmeni:

    "Fusamaha diye bir kelime hiç duymadım" dedi.

    Bir misafir:

    "Siz duymadınız diye kelime yok mu demektir? Daha sizin duymadığınız dünyada ne kadar kelime var." deyince, öğretmen:

    "Olabilir ben duymadım." dedi.

    O zamana kadar söze karışmamış olan büyük baba,

    "Nedir o?" dedi "Duyup duymadığınız nedir?"

    Safahuma kelimesini hiç duydunuz mu?

    "Ha... Bildim. Japon adalarından biri olacak. Bu Japon adaları irili ufaklı dört yüzden fazla olup, içlerinde en münbit ve mahsuldâr olanına Sumahufa adası denir." "Sumahufa değil baba..."

    "Ya nedir?"

    "Husamafa..."

    "Yanlış yazmışlardır. Doğrusu Fusamaha olacak. Evet bir Japon adasıdır.

    "İmkânı yok, Japon adası olamaz, Vatandaşların Japon adasında işi ne?"

    "Turist olamazlar mı?"

    "Amma da yaptınız, bayram diye vatandaşlar Namusafa adasına mı kaçacaklar?"

    Doğan Hey,

    "Yahu," diye bağırdı. Bir kere kelimenin aslını bozdunuz. Gazete nerede, baksanıza şuna..."

    Yerden gazeteyi aldılar. Torun gazeteyi yırtmış, parçalamıştı. Tam aradıkları kelime okunamıyordu. Doğan Bey:

    "Ben Humasufa diye okuduğumu gayet iyi biliyorum" dedi.

    Bir misafir:

    "Evet" dedi. "Doğru... Siz sahamufa diye okudunuz.

    "Tabiî canım insan okuduğunu bilmez mi? Tabiî fusamaha diye okudum."

    "Haaa... Şimdi anlaşıldı. Şuna Humasufa desenize Sahafuma demek bilirsiniz bazı şeylerin beş altı adı vardır. Meselâ helâ.. ayak yolu deriz, kabine deriz, tuvalet deriz.

    "Abdesthane."

    "Hah işte tamam İtalyanlar ayıp olur diye bir mecliste helaya bizim gibi kabine demezler, masafuha derler. Şimdi anlaşıldı mı?

    "Amma yaptınız baba... İnsaf yâhu... Yani vatandaşlar ayak yoluna mı koşuyorlar?

    "Neden koşmasınlar? Şimdi vatandaşlar her bir yere koşuyorlar., trene, vapura. otobüse, tranvaya... Neresini boş buluyorlarsa oraya koşuyorlar. Şimdi boş yer kaldı mı? Boş buldun mu koşacaksın."

    "Olamaz, imkânı yok... Bu sahamufa olsa bir bayram yeri, sirk adı filândır."

    "Musafama mı; Haa bildim, bildim, Dur ayol... Danyal Peygamberin kardeşinin adı neydi."

    "Yoo... o başka. Onun adı Husafama. Bayram sevinciyle vatandaşlar Danyal Peygamberin kardeşine mi koşacaklar. Amma yaptınız."

    "Sahumafa'yı şimdi hatırladım. Eskiden Hasamafu adında bir Hint fakiri vardı. Gazetelerde okumuşsunuzdur. Bu Mufasaha zurna çalar, halatı yılan gibi oynatırdı."

    ' 'Canım Hint Fakiri.'' Fusamuhayı herkes biliyor. Bu o masafahu değil..."

    "Ay aman, bırakın şunu. Ne olursa olsun. Tasası bize mi düştü? Samuhafa, fusamaha, her neyse..."

    "Canım hanım, öyle şey olur mu? Bütün vatandaşlar bayram günü Hasamafu'ya koşarken biz duralım mı? Belki Migros gibi birşeydir de kahve, çay dağıtıyordur."

    İşte el sıkışmak, selâmlaşmak manasına gelen musafaha kelimesinin başına gelenlere bakınız. Nice böyle güzel kelimelerimiz ondan farklı değil.


    Türkçemiz (N.özdoğru) den derleyen
     
  2. 13 Nisan 2007
    Konu Sahibi : 1BukeT
  3. 1BukeT

    1BukeT Popüler Üye Üye

    Katılım:
    21 Eylül 2006
    Mesajlar:
    1.454
    Beğenildi:
    15
    Ödül Puanları:
    106
    Londra Üniversitesi'nde Türkçe okutan bir kadın doçent, Miss Margaret Bainbridge, kaybettiğimiz Türkçeyi arayıp bulmak ve kurtarmaya çalışmak için İstanbul'a gelmiş, hakiki Türkçeyi bulabileceği çevrelerde araştırmalar yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden ve Türk Ev Kadınları Derneği'nin yardımlarından faydalanmıştır. Bu arada, İstanbul konuşmasını henüz kaybetmemiş bazı İstanbulluların konuşmalarını teybe almıştır.

    Nihad Sami, meseleyi şöyle değerlendiriyor: Yaptığı ve yapacağı işin ciddiyeti içinde, gayretli ve sağlam bilgili Miss Margaret Bainbridge'le biz de uzun uzun konuştuk. Türkçenin hazin kaderi üzerinde bilgi alışverişlerinde bulunduk; Türkçenin en güzel eserlerinden seçmeler yaptı k. bandlar doldurduk.

    Türkçenin, bugünkü çılgın gidişi karşısında İngiliz doçenti en az bizim kadar üzgün ve me'yus buldum.

    "Bu gidişin sonu ne olacak?. Sizin, büyük, tarih eseri olan güzel diliniz, böylece ziyan olup gidecek mi?" diyor, başka bir-şey söylemek istemiyordu. İngiltere'de Türkçe öğrenmek isteyen fakülte talebesine hangi Türkçeyi öğreteceğini şaşırmıştı. Hakiki Türkçeye ihânet etmek istemeyen bir gönülle ve böyle bir ilmî zihniyetle bizim dilimizin ulaştığı en üstün seviyeyi tesbite çalışıyordu.

    "Sizin Divan şiirinizin güzelliğini ve Türkçenin eski ve büyük şâirlerinizin elinde neler söylemeğe muktedir bir lisan olduğunu biliyorum. Sinan Paşa gibi, Evliya Çelebi gibi, eski nesrinizin şaheserlerini meydana getirenler de beni kendilerine bağlamışlardır. Bununla beraber, sizin hakiki Türkçe'niz, bundan 40–50 sene evvel konuşulan Türkçe ile yazan muharrirlerinizin dilidir. Ondan evvelki lisânınızın her külfeti bu sonuncuların dilinde yumuşamış, kaybolmuş. Ortaya çok güzel bir yazı dili, bir şiir ve nesir çıkmıştır. Bugünkü diliniz ise artık tamamiyle uydurma ve güzel olmayan bir dil, ne sesi, ne üslûbu kalmış, ziyan olmuş bir lisan... Kemâlini bulmuş Türkçeye nasıl kıyıyorsunuz? Bu güzel dili kısa zamanda nasıl bu kadar mahvü perişan ettiniz? Bu, akıl alacak şey değildir!" diyordu.

    Bizim bazı dilcilerimizin her zamanki gibi yanlış olan bir iddialarına gülüyor: "İngilizceyi öz İngilizce yapmak için cemiyet kurulduğu iddiasına..!"

    "—Böyle bir düşünüş. Lord Byron'ın romantizmi devrinde bir ân için çakıp geçmişti. Sonra İngilizce'nin teşekkülü öğrenilince bu romantik düşünce de tabiatıyla câzibesini kaybetti." diyor. Ve, pek tabii olarak, İngilizcenin bir imparatorluk dili oluşundan gurur duyuyor.

    Sözün kısası şu ki, Türkçeyi kendi inceliği ve güzelliği içinde öğrenmek isteyen âlim, şimdi Türkiye'de Türkçeyi bulmakta güçlük çekiyor. Vakit kaybetmeden ve henüz Türkiye'de dil bilir üç-beş kişi varken bizim hakiki lisânımızın sesini, şivesini tesbite çalışıyor, ölmezleştirmek istiyor.

    Dilimizi mahvetmeye memur insanlar ise bunun aksini yapıyorlar. Onu yıkmak ve unutturmak için ne lâzımsa, hem de, vakit geçirmeksizin yapmaya çalışıyorlar.

    Bizi ve dilimizi sevenlerden birisi de İtalyan Prof. Anna Masala... Vehbi Vakkasoğlu'nun sorularına cevap verirken şöyle diyor:
    —Gerçi, bir lisan olarak Türkçe var, kendine has bir medeniyetiniz de var.Fakat bu yeni medeniyetten önceki tarihinizi bilmek lâzım. Tam modern bir Türk olmak için eski kültürünüzü bilmeniz gerekir.

    Arabça bilmeyen bir adam nasıl Türkolog olabilir?

    Türk edebiyatına Divan edebiyatı ile başladım. Bence ileri; eski demektir, yani zaman mevzubahis değil. İleri için, yarın da diyebilirim, dün de diyebilirim farketmez.

    Bu sebeple Orta Asya edebiyatınızı okumak istedim. Meselâ destan edebiyatı çok mühim. Divân-ı Lügat'it Türk vs... Sonra gördüm ki, iki paralel yol var:
    1) Divan edebiyatı, 2) Halk edebiyatı... Ve halk edebiyatında tasavvuf edebiyatı var. Tasavvuf edebiyatı, derya; bitmez tükenmez... Belki ölünceye kadar çalışacağım.

    Roma Üniversitesi'ndeyim. Talebelerim çok... Geçen sene otuzdu, bu sene daha fazla. Meselâ geçen sene Yunus Emre'yi okuttum, bu sene başka bir konudan bahsedecektim, onlara... Yok dediler. Hocam ne olur, tasavvufa bayılıyoruz yine tasavvuftan bahseder misiniz?

    Neden kompleks var sizde? Ben dikkat ettim şunu gördüm: Bakınız ben Avrupa'da doğdum, Mozart'ı severim, Mozart'ı severken, ben Itri'yi buldum; bayıldım O'na. Bazı Türkler, Itri'yi bilmiyorlar veya bilmek istemiyorlar. Itri'yi misâl olarak söylüyorum. Bunun gibi birçok misâl verebilirim. Kompleks var onlarda.

    Bir gün bir Türk kızı bana ne dedi bilir misiniz?

    —Anna Masala, sen hep Itri'den bahsediyorsun. Bu Itri bitti Ben Mozart'ı severim. Ben çok sert bîr cevap verdim:
    —Çok affedersiniz dedim, bence sen Itri'yi bilmiyorsun kızım. Fakat Mozart'ı da anlamıyorsun.

    Ben, içten ve gerçek söylüyorum, o Türk kızından daha şanslıyım. Kompleks bu... Çünkü ona göre, Itri eski, ne demek eski? Bir dün olduğu gibi, bir de yarın var. Sadece bu gün olmaz. Yarın varsa, bir de dün var. Lâtince öğrendim. Tabii şimdi ben Lâtince konuşmam. Fakat İtalyanca'yı dahi öğrenmek için Lâtince okudum. Bazı Türkler sıkılıyorlar ve diyorlar ki, yüz sene önce, ikiyüz sene önce, bin sene önce başka. Elbette başka. Fakat meselâ ben Micelangelo dersem kompleks yok bende. Ama siz Sinan, daha doğrusu Koca Sinan deyince sıkılıyorsunuz. Pek anlamadım ben bunu.

    —Anna Masala hanımefendinin değerli sekreteri Ayşen Hanım, onun tercümeleri hakkında şunları söylüyor:
    —Anna hanımın son yaptığı tercümeler arasında bir Gazi Osman Paşa Marşı var. İnanın, bu gün bunun Türkçesini sekiz yaşındaki bir çocuğa veya seksen yaşındaki bir ihtiyara okuyun, onlar nasıl anlıyor, nasıl ağlıyorlarsa, hiç İtalyanca bilmedikleri halde, tercümesini de okuyunca aynı şekilde hislenip ağlayacaklardır. Çok samimi söylüyorum. İtalyanca veya Türkçe bildiğim için değil. Ben şiiri okuduğum zaman vapurdaydım. İnanır mısınız, avaz avaz bağıracaktım, nerdeyse...

    İtalyancayı hiç bilmeyen biri bile, Onun tercümelerini okusa, aynı duyguyu, aynı mânâyı anlayacaktır mutlaka, yani İtalyancasını okurken Türkçe'sini görecektir. Bu kadar derinlemesine hissetmiştir onları yazarken.

    Şimdi bir de meseleyi başka yönden ele alalım...

    Sovyet Rusya'nın kurulduğu yıllarda, zamanın en büyük İlimler Akâdemisi olmasına çalışılan "Şu'ra Cumhuriyetleri İlimler Akademisi "ne bir vazife verilmişti. Buna göre, akademi, Rusça'yı öz Rusça hâline getirmek için ne yapmak gerektiğini araştıracak, neticeyi bir rapor hâlinde Rus hükümetine verecekti.

    Bu rapor çok ciddi araştırmalardan sonra, yine çok ciddi şekilde hazırlandı. Raporda hülâsa olarak şu neticeye varılıyordu:
    "Rusça'yı Öz Rusça yapmak mümkün-dür.Ancak bunun için Rusçada kullanılan kelimelerin yüzde yetmişbeşini terk etmek ve yerlerine yeni kelimeler bulmak gerekir."

    Bu rapor Rusça için derhal hasıraltı edildi. Fakat aynı rapor, Moskova'nın dış siyasetine yaman bir ışık tutmuş oldu:
    Madem ki bir dili öz dil yapmaya çalışmak, o dile bu derece yaşayan kelime kaybettiriyor; geçmişle, kökle, inançlarla alâkayı kesiyor, şu halde bu sistem diğer müsait ülkelerde tatbik edilebilirdi...

    Bu tatbikata ışık tutan bir hâtıra:
    Peyami Safa kendisine "sosyal, spontane, koordinasyon, icmâl, tecessüs, hulâsa ve hâdise.." kelimeleri yabancı olduğu hâlde niçin kullandığını soran okuyucusuna bir hâtıra ile cevap veriyor:
    "Rahmetli Hüseyinzâde Ali bir gün Rusya'da bir tiyatro locasında, Rus lisaniyatçılarından biriyle Türkçeden bahsediyormuş. Rus âlimi Türkçenin yabancı kelimelerden mürekkep olduğu için kendi kendine yeten, müstakil bir dil olmadığını söylemiş.

    Hüseyinzâde Rus'a sormuş:
    —Söyler misiniz? Rusya'da tiyatroya ne derler?
    —Tiyatro.
    —Oynayanlara ne derler?
    —Aktör.
    —Sahne tertibatına?
    —Mizansen.
    —Piyesi fısıldayana?
    —Süflör.
    —Sahnenin resimlerine ve eşyasına?
    —Dekor.
    —Bunlar Rusça mı?
    —Hayır!"

    Şimdi biz de okuyucuya soralım; "Niçin otomobil, telefon, elektrik, fabrika, tank, mitralyöz, vapur, tren?.. Bunların Türkçesi yok mu?"

    Gene biz cevap verelim: Bunların da Türkçe'si yok. Tren trendir. Bu zarureti daha fazla münakaşaya vaktimiz yok. Sonra medeniyet trenini kaçırırız.

    Derleyen: Safvet Senih
     
  4. 13 Nisan 2007
    Konu Sahibi : 1BukeT
  5. 1BukeT

    1BukeT Popüler Üye Üye

    Katılım:
    21 Eylül 2006
    Mesajlar:
    1.454
    Beğenildi:
    15
    Ödül Puanları:
    106
    Bütün dillerde, birçok kelime başka dillere geçmiş, denizler aşırı ülkelere seyahat etmiştir. Bazıları gittikleri yerlerde vatan tutup kalmış âdeta evlenip çoğalarak bir kelime topluluğu meydana getirmişlerdir. Bazıları kök atıp bir aile meydana getiremedikleri için yok olup kaybolmuş, arkalarından bir nesil bırakamamışlardır. Bir kısım kelimelerin, kendileri veya torunları tekrar kendi memleketlerine döndüklerinde öyle bir hüviyet değişikliğine uğramışlardır ki, artık tanınmaz bir hâl almışlardır...

    Bu gerçek bütün dil âlimlerince bilindiği halde, bizde bilinmemezlikten gelinmiştir. Bu fıtrî kanuna karşı, bilerek veya bilmeyerek gözlerini yumanlar, dilimizde yerleşip kökleşmiş, renk renk meyve vermiş binlerce kelimeyi, yabancı sayarak lügatlarımızdan ve dillerimizden atmak istemişlerdir. Fakat yepyeni sürgünlerle, taptaze fidanlarla en ücrâ yerlerimize kadar giren bu kelimeleri ve onlardan meydana gelen kelime ailesini sürüp çıkarmanın imkânsızlığını görünce bu sefer, bütün kelimelerin bizim dilimizden çıktığını bütün dünya dillerinin Türkçeden doğduğunu iddia etmeye başlamışlardır.

    Bunun neticesinde meydana gelen garabetleri önceki sayılarda arzetmeye çalışmıştım. Bu sayıda da bir başkasına işâret ettikten sonra, bir çok ülkeyi gezip dolaşan bazı kelimelerden bahsetmek istiyorum.

    "Yafetik Okul"u kuran Rus dil bilginlerinden Nikola Marr (1865 - 1934)'dan "rahmetli Marr" diye "Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu" isimli eserin 1. cildinin 5. sayfasında bahseden Prof. Naim Hâzım Onat, imparatorluğumuzun hâkim olduğu dönemlerde Türkçeden Arapçaya ister istemez giren kelimeleri delil getirerek aslında Arapçanın Türkçeden doğduğunu isbata kalkışmış ve bu mevzuda 1944'de büyük hacimde adı geçen eseri neşretmiştir. Bu eserden gâye güneş dil teorisini desteklemekti....

    Otobüs kafilesiyle hacca giderken bir kavga ile karşılaşan bir hoca efendi şöyle demişti. "Ayıralım diye Arapça bağırıp çağırarak kavga eden bir kalabalığın içine girince, oradaki vatandaşlarımızdan birisi bana —"Lâ tükarışhâ!"Yani kavgaya karışma diye engel olmak istemişti..." Burada karışmak masdarından gelen kelimenin Arapça kalıba uydurularak "neni hâzır" siğasına nakledildiğini görüyoruz. Şimdi bunun gibi Arapça "telfene" "telefon etti" demektir. O zaman Arapçanın Yunanca'dan doğmuş olduğunumu iddia edeceğiz. Araplar telefona "hâtif derler ama, "tilifun" diye de kullanırlar. Nitekim "mibsâr" dedikleri yunanca asıllı televizyona da "tilifizyun" derler. Hatta bu kökten olmak üzere kullandıkları "Telfeze" kelimesi uzaktan görüş demektir.

    Gorci Zeydan diyor ki: "Arapça fiillerden büyük bir kısmının câmid isimlerden çıktığı ve aslında yabancı bir kelime olup sonradan arapçalaştırıldığı gözden gizli kalmıyacak bir hakikattir. Meselâ, Felsefe, tefelsefe gibi... Bunların aslı Philosofia kelimesidir ki Philia "sevgi", Sofia, "hikmet" köklerinden birleşmiştir. Bu çeşit kelimeler Arapçada çoktur, bunlardan en çoğu Farsça, Yunanca, Lâ-tinceden alınmıştır. Diller eğreti kelime almak ihtiyacından hiçbir zaman kurtulamaz. Halkın "istif etti" yerinde kullana-geldiği"settefe" kelimesini sözlüklerde göremeyiz. Anlaşıldığına göre bu da, her ikisi de aynı köke dayanan "Stow" "Stuff'tan alınmıştır. Halkın bunu ingilizlerden aldığı büyük bir ihtimalle söylenebilir. Biz kelimelerin göç hikâyelerini dinlerken, göçmen insanların kıssalarını duyar gibi oluruz.

    Meselâ "şah" kelimesinin başına gelenler İran şahlarının başına gelmemiştir. Satranç oynasın oynamasın hemen herkes "şah mat" tâbirini bilir. Muârız şâha hücum ettiğiniz zaman "şah" diye ikaz e-der, gidecek yeri olmazsa "mat " der, oyunu bitirirsiniz. Arapça "mâte" öldü demektir. Ama artık kalıp halinde "şah mat" "şah öldü" demektir. Bir satranç tabiri olarak bunların birbirinden ayrılamıyacağı gibi, dilimize geçerken de böylece kalıplaştığı için kimse onun yerine "şah öldü" demez. Ortaçağ'da satranç oyunu Acem diyarından kalkıp Frenk diyarına göç ettiği zaman "şah mat" sözünü de beraber götürdü. Satranç bugün belki oyunların kralıdır, ama Ortaçağ Avrupasında ancak kralların oyunu idi. Şu var ki, "şah mat'taki "şah" sözü, "zarar, ziyan, mağlubiyet" mânâsıyle şatolardan aşıp halka karıştı. "Şah" kelimesi eski Fransızca'da "escheque, eschec" yazılıp "eşek" diye okunmuştur. (Bunun satrançtaki "at"la bizim "merkeb"le, hiç bir alâkası yoktur.) Orta İngilizce'de "escheque" baştaki harflerin düşmesiyle "checque" haline gelmiştir. Derken "check" (çek) diye yazılmaya başlanmış, mânâsı da "zarar ziyan"-dan "kontrol, tevbîh'e intikal etmiştir.

    Arkası çorap söküğü: "check" kontrol demek olduğuna göre, "kontrol altındaki para" için" chekkere" denmiştir. Derken "kontrol, murabeke" altındaki paranın veya bir kısmının ödenmesi için verilen yazılı emre de "check" adı verilmiştir. Ve bugün yalnız İngiliz bankalarında değil, bütün dünya bankalarında harıl harıl çekler alınıp veriliyor. İnsan şah adını düşünüyor da şu "çekilenler" pişmiş tavuğun başına gelmez diyor.

    Şimdi soralım: Bu kelimelerin aslı, hâlis muhlis Farsçadır diye İranlılar para yerine geçen kâğıt parçasını hükümdarlarının adı ile mi çağırsınlar? Alış-verişlerinde "çek" yerine "şah"mı istesinler?

    Birinin kalkıp "üstad"ın aslı Türkçe "usta"dır. Acemler "usta" demeyi beceremedikleri için "üstad" demişlerdir. Öyleyse biz de onların kelimesini dilimizden atalım demesi uygun değildir. Bir kere "usta" ile "üstad" yapışık kardeşler gibi birbirinin aynı değildir; aralarında ince bir fark vardır. "Usta" belki Acemistana buradan gitmiştir. Ama üstad olarak vatana dönmüştür. "Usta" diye bir "zanaaf'ta mâhir olana denir. "Üstad" ise bir ilim veya sanatta üstün yeri olan kimsedir.

    Diğer yandan, aslında "zanaat", "sanat"ın taşra ağzı ile telâffuzundan ibarettir. Fakat aralarında mânâca bir nüans mevcuttur. "Türkçe sözlük'e göre "zanaat", "maddeye dayanan ihtiyaçları karşılamak üzere yapılan ve az çok el mahâreti isteyen muayyen bir iş''tir. Demircilik, marangozculuk, gibi "Sanat" bu mânâya gelmekle beraber bir mânâ daha taşır; hoşa gidecek, hayranlık uyandıran bir âhenk veya ifâde kullanma işi: Selimiye Camii, yüksek bir sanat eseridir. Selimiye kışlasında hiç sanat yoktur. Şu halde, "zanaat" yerine "sanat" diyebiliyoruz, fakat sanat yerine her zaman "zanaat" diyemiyoruz.

    Bazı kelimelerin hakiki etimolojilerine indiğimiz zaman, bunlar bazen birer heyecanlı tarih sayfası kadar insanı cezbederler. Meselâ, Almancaya, Lehçe'ye, Fransızcaya, İngilizceye ve daha pek çok dillere girmiş olan "horde" kelimesi Türkçe "ordu"dan gelmedir. İnsan ne zaman bu kelimeyi bir ecnebi dilde görse, gözünün önüne, başlarında tolgaları, ellerinde kılıçlarıyla heybet ve haşmet saçan atlı akıncılarımız gelir.

    "Hakî" kelimesi Hintçe'dir. 1850 yıllarında Hindistan'daki "İngiliz Guide Corps"u beyaz üniformalarını kamufle etmek maksadıyle onları toz toprağa bularlardı. Yerliler İngilizlerin bu kılıklarına bakıp "tozlu" manasına "khaki" dediler. Demeleriyle tutması bir oldu. Yalnız İngilizler değil bütün dünya bu Hintçe kelimeyi kendi öz diline mâl etti.

    I. Dünya Harbi'nin en kritik devresinde İngilizler zafer ümitlerini gizli bir silâha, tanka bağlamışlardı. Fakat bu silaha daha bir ad bile bulamadan onu Fransa'ya sevketmek gerekiyordu, —seri ve gizli olarak düşmanı avlamak şarttı— Alman ajanlarını aldatmak için tahta ambalajların üzerine iri puntolarla "su haznesi" mânâsına "TANK" diye yazdılar. Ajanlar yanıltıldı, ithilaf devletleri cepheyi yardı, savaş kazanıldı ama isimsiz silahın adı "tank" kaldı. İngiliz gemicisi Kaptan Cook 1770'de Avustralya'ya çıkıp ta önden cepli, yandan kollu, uzun bacaklı, hop hop giden garip hayvanlarla karşılaşınca hayretler içinde kalır, yerlilerden birisine hayvanın adını sorar. O da "ne söylüyorsun, anlamıyorum" mânâsına "kan—gu—ru" diye cevap verir. Öteki (Cook) memnun, hayvanın adını İngilizce imlâsı ile "kangaroo" şeklinde deftere geçirir. Halbuki Avustralya yerlilerinin kendi dillerinde kangurunun adı. "wallabi"dir.

    Arapça'da "şafak" "güneş batmasından sonraki alacakaranlık" mânâsınadır. Halbuki Türkçe'ye "tan zamanı" yani güneş doğmadan evvelki alacalık diye geçmiştir. Böyle tam ters mânâsıyla dilimize geçmiş başka kelimelerden bahsederken İsmail Habib Şevük şöyle der: "Farsça'da "ön" mânâsına gelen "piş''i biz "peşimden gel" diye "arka" mânâsına kullanırız. Arablar "hala"yı "teyze" mânâsına kullandıkları halde biz onu ananın kız kardeşliğinden çıkarıp babanın kardeşi yaptık. Farsça, "serbest'in "başı bağlı" demek olduğu meydanda iken biz onu tam tersine "başı boş" hale getirdik."

    "Poyraz"ı "şimal rüzgarı" mânâsına "boreas"tan dilimize aktardığımız gibi daha nice yabancı kelimeleri böyle asıl veya değişik mânâlarıyle alıp söylenişiyle dilimize uydurmuşuzdur. O kadar ki, o dilin sahihleri bile anlayamaz. Meselâ: Çamaşır (câme—şuy); "çorap"(çeyrep); "patlıcan" (bâdingâh); "çarşaf (çadır—şeh); "çapraz" (çeburast); "sarnıç" (sihriç); "tandır" (tennur); "mahmuz" (mihmaz); "perşembe" (penç—şenbeh); "hoşaf (hoş—ab); demektir. Şimdi "hoş—ab"a bakalım. Farsça "hoş su" demeye geliyor. Ama biz hoşafı içerken ne etimolojisini ne de başka bir dilden geldiğini düşünürüz. Çünkü icabında "hoşafın suyu" sözünü bile söyleriz. Halbuki bu "hoş su suyu" demek olur. Bizim tabirimiz hoştur ama bazan haşivlerin hoşa gitmeyeni de olur.

    Bazı kelimeleri fonetik bakımdan olduğu gibi bırakmışız, yani şekil ve telâffuzlarına dokunmamışız da, semantik değişikliğe uğratmışız. İsmail Habib Sevük: "Farsça'da "pehl" asker, "vân" ise muhafız mânâsına geldiği için ikisinin birleşmesinden hâsıl olan "pehlevan" onlarda "kumandan" demekken biz kispeti giydirip onu güreş meydanına çıkardık" diyor. İsmail Hamu Danişmend de yazılarından birinde şu enteresan misalleri verir: "Bizdeki (itibar) Arapça'da (ibret almak), bizim (hile) onlarda (çâre,tedbir) bizdeki "imzâ" orada (geçirmek)tir. Arapça'da "halt", karıştırmak demektir. Halbuki biz "halt karıştırmak" şeklinde yeni bir ifade ortaya koymuşuz.

    Bütün bunlardan çıkan netice şudur ki, milletimizin şu veya bu yollarla başka dillerden devşirdiği lisan değirmeninde öğüttüğü, milli zevk süzgecinden geçirdiği ve seve seve kullandığı bütün kelime ve tabirleri Türkçe saymak mecburiyetindeyiz.

    Derleyen: Safvet Senih
     
  6. 13 Nisan 2007
    Konu Sahibi : 1BukeT
  7. 1BukeT

    1BukeT Popüler Üye Üye

    Katılım:
    21 Eylül 2006
    Mesajlar:
    1.454
    Beğenildi:
    15
    Ödül Puanları:
    106
    Bir televizyon kanalı, 'Best Model Türk Dili Konuşan Ülkeler' yarışması düzenlemiş. Yani Türk dili konuşan ülkelerin mankenlerinin yarışması. Hem Best Model, hem de Türk Dili konuşan ülkeler... Tam, 'altı kaval, üstü şeşhane' deyimine uygun bir durum...
    Maalesef günümüz insanı sözlerinin arasına İngilizce, Fransızca vb kelimeleri sokuşturmayı kültürlü olma göstergesi addetmektedir. Sadece sözlerinde yer vermekle kalmayıp, günlük hayattaki bir çok eşyayı ve kavramı da yabancı kökenli kelimelerle anlatmaktadır. Özellikle gençler olmak üzere insanlar artık; 'Blue Jean Center'dan aldığı 'new creation' kıyafetleri giyerek, 'restaurant'a veya 'fast food'a gidiyor. Kapıda 'closed' yazarsa geri dönüyor, 'open'i görünce 'push'u da okuyup kapıyı iterek içeri giriyor. 'Köfte burger' yiyip çıktıktan sonra; 'cafe'ye ya da 'wc'ye gitmek isteyebilir. Daha sonra 'new style dizayn' edilmiş 'club'larda vakit geçiriyor. Eğlencesi genellikle 'non stop'tur. Saçlarına, üzerine 'sprey' sıkmıştır. Arabası 'steyşin' olabilir. Yedek tekerleğe ihtiyacı yoktur, nasıl olsa 'stepne'si vardır. Mükellefi 'stopaj' öder, çiftçisi 'sübvansiyon' bekler, borsacısı 'spekülasyon' yapar. Sanatçıları 'star'dır. 'Suare'de veya 'matine'de mutlaka bulunmalıdır. Tercümesi 'spontone', anlaşması 'stand-by'dir. Yarım gün tatildedir. Ona ihtiyaç duymaz. Çünkü 'part-time' çalışmaktadır. Yılbaşında 'eşantiyon', 'promosyon'lar dağıtılır. Ortamın 'steril' olmasına çalışır. Ancak genellikle 'stres'li olduğundan 'spazm' geçirir.

    Yabancı kökenli bu kelimelerin dilimizde bu kadar çok yer tutması, günlük hayatta tabelalarda, basında, caddelerde bu kadar çok kullanılması, dilimizin geleceği konusunda kaygılanmayı gerektirecek boyuttadır. İnsan birçok büyük şehrin caddesinde dolaşırken, kulaklarını tıkayıp sadece tabelalara baksa, kendini rahatlıkla yabancı bir ülkede hissedebilir.

    Bu durumun yeni bir şey olmadığını, eskiden de buna benzer durumlarla karşılaşıldığını kaynaklardan, eski yazarların hikâye ve romanlarından öğreniyoruz. Bu konuya değinen yazarlardan biri de Ahmet Hikmet Müftüoğlu'dur. Yazar, 1922 yılında yazdığı 'Turhan Nasıl Çıldırdı?' adlı hikâyesinin kahramanı Turhan'ın şahsında şunları anlatmaktadır: Turhan sokakta, duvarlarda ve cemakânlarda, dükkânların üstlerindeki Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca hattâ Rusça ilânlara, yaftalara, reklâm afişlerine bakar: 'Yarabbi! Bu memlekette bir zabıta, bir şehremaneti (belediye başkanı), bir matbuat nizamnamesi yok mu?' diye feryat ederdi. Çünkü Avrupa'nın hiçbir tarafında yerlilerin lisanından başka bir dil, bir yazı ile sokaklarda ilân, yafta görmemişti.

    Paris'te, Londra'da, Newyork'da dersaadetten pek çok ecnebi mevcut olduğu halde, İngiltere ve Amerika'da İngilizce'den gayrı sokaklarda bir yazı görülmezdi. Ekseri kahvehanelerde; 'ena isketo' lokantalarda 'ona kutleta', iskelelerde 'ena pedi' çığlıkları biçâre Turhan'ın kulaklarını törpüler delerdi. 'Bu nasıl millî, bu nasıl resmî lisan? Bu nasıl memleket, bu ne kayıtsız, duygusuz millet?' derdi.

    Genç; tasavvurunun, tahammülünün farkındaki bu hallere karşı daima isyan ederdi. Polis müdürüne, matbuat müdürüne gider, baştan savulurdu. Ceridelere makaleler yazar, sansür çıkarırdı. Büyük makamlara lâyihalar (dilekçe) takdim eder, 'hıfz' işaretiyle evrak odalarına gönderilirdi. Bu suretle muvaffak olamayınca, yeni ve ateşli bir nesil yetiştirmek için evvelâ hususî bir mektebe fahri, sonra devlet mekteplerinden birine muvazzaf (kadrolu) muallim oldu. Bir müddet geçti, talebeyi dersten başka şeylerle meşgul ettiği suçlamasıyla kınamaya maruz kaldı, istifaya mecbur oldu.'

    Restaurant, cafe, center, shop, night clup, wc, express, highlife, newline, colelction, color foto, by by, pardon, part time, full time, carrier, family, jean, new style, creation, open, closed, push, cottonland, full automatice, best model.. vb kelimelerle de, bugünün Turhanlar'ı karşılaşmakta. Ancak günümüzün Turhanları'nın, hikâye kahramanı Turhan kadar şuurlu oldukları söylenemez. Bu kelimelerin kullanılmakla yetinilmemesi, genellikle İngilizce'de yazıldığı şekilde yazılması, söylendiği şekilde telaffuz edilmesi büyük bir çoğunluğu rahatsız etmemekte, çoğunun dikkatini dahi çekmemektedir.

    Yazarın seksen sene önce gördüğü ve hikâyeleştirdiği bir meselenin halledilmesi bir yana, bugün daha vahim bir durum almış olması, yeterli çalışmanın yapılmadığını göstermektedir. Seksen sene sonra yine aynı manzaralarla karşılaşılmaması için alınması gereken bazı tedbirler olmalı.

    Fertler bu konuda hassas olmalıdır. Türkçe karşılığı bulunan yabancı kökenli kelimeleri kullanmaktan kaçınılmalıdır. 'Pardon, çok pardon' yerine, 'afedersiniz, özür dilerim, izin verir misiniz' vb cümleleri pekâla kullanabiliriz. 'Mersi' yerine 'teşekkür ederim, sağ ol' diyerek, meramımızı ifade etmek değerimizi eksiltmez. Yabancı kökenli karşılıklarını kullanmanın değerimizi artırmayacağı gibi...

    Yazılı ve görüntülü iletişim vasıtalarında çalışanlar; yazılarında, programlarında Türkçe kelimeleri kullanmaya özen göstermelidirler. Bu yayınları seyredenler bunları örnek almakta ve bunlardan etkilenmektedir. Buralarda duydukları, gördükleri, okudukları kelimeleri bir süre sonra kullanmaya başlamaktadırlar. Sözgelimi yılbaşı dolayısıyla hazırlanan bir programda sahneye; 'New Years' yazılı bir yazı asmak ne seyirci sayısının artmasına, ne de programın kalitesine bir katkıda bulunabilir. Bunun yerine, 'Mutlu Yıllar, Mutlu Seneler, İyi Yıllar, İyi Seneler', gibi ifadeler kullanılabilir. Böylece muhatap ne denilmek istendiğini daha rahat anlar ve programda meramınızı daha kolay anlatmış olursunuz. Sahası ne olursa olsun, dil konusunda eğitimcilere çok büyük vazife düşmektedir. Sadece eğitimciler değil, herkesin; Türkçe'nin doğru ve güzel kullanılması konusunda büyük bir hassasiyet göstermesi, çok şuurlu davranması, dilimizin geleceği açısından son derece önemlidir.