Dram Tarzında Yazılmış Öykü Yarışması Anketi

Konusu 'Hiçbir başlığa uymayan yazılar !' forumundadır ve UzmaN tarafından 9 Aralık 2007 başlatılmıştır.

?

Dram Tarzında Yazılmış Öykü Yarışması Anketi

  1. 1. Öykü

    Oylanma: 5
    7,1%
  2. 2. Öykü

    Oylanma: 17
    24,3%
  3. 3. Öykü

    Oylanma: 1
    1,4%
  4. 4. Öykü

    Oylanma: 3
    4,3%
  5. 5. Öykü

    Oylanma: 3
    4,3%
  6. 6. Öykü

    Oylanma: 1
    1,4%
  7. 7. Öykü

    Oylanma: 3
    4,3%
  8. 8. Öykü

    Oylanma: 2
    2,9%
  9. 9. Öykü

    Oylanma: 7
    10,0%
  10. 10.Öykü

    Oylanma: 3
    4,3%
  11. 11.Öykü

    Oylanma: 2
    2,9%
  12. 12.Öykü

    Oylanma: 3
    4,3%
  13. 13.Öykü

    Oylanma: 5
    7,1%
  14. 14.Öykü

    Oylanma: 1
    1,4%
  15. 15.Öykü

    Oylanma: 9
    12,9%
  16. 16.Öykü

    Oylanma: 2
    2,9%
  17. 17.Öykü

    Oylanma: 3
    4,3%
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
    9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  1. UzmaN

    UzmaN Popüler Üye Üye

    Katılım:
    19 Şubat 2007
    Mesajlar:
    5.097
    Beğenildi:
    8
    Ödül Puanları:
    146
    DRAM TARZINDA ÖYKÜ YARIŞMASI​


    1. Öykü


    UMUT ​

    ‘’Her mevsim yeşil..Umut gibi..’’ diye düşündü Ayşe nine..Bahçelerinde ki defne ağacına bakıyordu.Yaz kış canlılığını yitirmezdi.Sonbaharda her ağaç çırılçıplak kalırken, yerde bir tek defne yaprağı göremezdiniz. Bu güzel ağacın kıymetini bilen serçeler de ağacın o yemyeşil yapraklarının arasına yuva yapmış, yumurtalarını bırakmışlardı. ‘’Onlar bile bir arada..’’ diye içinden geçirdi..
    Ayşe nine tek başına yaşıyordu. Eşi seneler evvel ölmüştü. Bir tek kızı vardı. O da ne arar, ne sorardı. Bereket ,eşinin ailesinden kalma eski bir gecekondusu vardı, başını sokacak. Kocasından kalan üç kuruş emekli maaşı yetmeyince, konu komşunun yardımıyla iki sokak üstte ki bir ütü atölyesinde çaycı olarak işe başlamıştı. Aslında mahalleli ona para yardımında bulunmak istemiş, o da bunu reddedince ütü atölyesinde çalışma teklifinde bulunmuşlardı. Zaten işçiler ona hiç iş yaptırmamaya çalışıyorlardı. Ama Ayşe nine gururlu kadındı. Elinden geldiğince aldığı paranın hakkını vermeye çalışıyordu.
    O gün tatil günüydü. Sobada yanan odunların çıtırtısından başka bir ses duyulmuyordu. Pencereden öyle dalmış bakarken, zilin sesiyle irkildi. Ağır adımlarla kapıya gitti.
    ‘’Kim o? ‘’
    ‘’Benim anne.. Suna..’’
    Kulaklarına inanamadı. Hemen kapının kilidini açtı. Gelen kızıydı. Dizlerinin bağı çözüldü bir an. Ne diyeceğini bilemedi. Yıllardır görmemişti kızını. Sanki çökmüştü biraz, yaşlanmıştı. Oysa yaşı da pek fazla sayılmazdı..
    ‘’Yavrum! Evladım!.’’ feryadıyla bağrına bastı kızını. Yılların hasretini birkaç saniyede yok etmeye çalışıyorlardı sanki..Gözyaşları sel oldu aktı ikisinin de..Ayşe nine biraz sakinleyince kızının yanında duran çocuğu fark etti. Dört beş yaşlarında kahverengi saçlı,yemyeşil gözlü bir oğlan. ‘’Torunun anne..’’ dedi Suna ürkekçe... Ayşe nine şefkatle torununa sarıldı, öptü, kokladı. İçeri girdiler. Az da olsa hasretini dindirmenin rahatlığıyla kızına sitem etti Ayşe nine. Sanki fazla üstüne giderse bir daha hiç gelmeyeceğini düşünüyordu. Oysa bilmiyordu ki, kızı çaresizlik içinde kıvranıyordu.
    Bu sitemli sözcükler çökmüş olan yüzünü daha da kararttı Suna’nın..Çocuğun camdan etrafı seyretmesini fırsat bilip, annesine sokuldu.
    ‘’Anne ben Ahmet’i sana bırakmaya geldim. Fazla zamanım yok..Bunu yapmak bana ne kadar büyük bir acı veriyor bilemezsin.Ama mecburum..Biliyorum, suçluyum.İstemediğin bir evlilik yaptım.Seni dinlemedim.Bu evlilikte pişman olmadığım tek nokta Ahmet’in doğması..O benim her şeyim..Babasından ayrıldıktan sonra ayakta kalmak için çok çabaladım. Sana gelemezdim, yüzüm yoktu. Nerede ne iş bulduysam yaptım. Ama kötü şans, kötü kader yakamı bırakmadı. Girdiğim iş yerlerinden ya paramı alamadım, ya da huzur bulamadım. Binbir zorlukla bulduğum son işimde, işyeri sahibi bana kötü niyetle yaklaştı. Saldırmaya kalktı. Direnerek durduramayacağımı anlayınca, vurdum onu anne!.. Bıçakladım adamı!’’ .Artık gözyaşlarına hakim olamıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
    Ayşe nine ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi. Boğazına düğümlenen şey ağlamasına engel oluyordu. Hayat durmuştu sanki. Karşısında ki çökmüş, bitap halde ki bu kadının kızı olduğuna inanamıyordu. O doğduğunda nasıl da sevinmişlerdi.O gün kocası ona bir yüzük bile almıştı.Yüzüğünü hiç çıkarmamıştı parmağından..Bir elinde ki yüzüğe baktı, bir de kızına..İşte o anda boğazında ki düğüm çözüldü, gözünün yaşı sel oldu aktı..’’Keşke hiç büyümeseydi..’’ diye içinden geçirdi, gözyaşlarını silerek..
    O sırada Ahmet yanlarına geldi. Suna Ahmet’e sarıldı doya doya.. ‘’Anneanneni sakın üzme kuzucum..Ben çalışmak, sana daha güzel oyuncaklar alabilmek için bir süreliğine gidiyorum.Ama mutlaka birgün gelip seni alacağım.’’ dedi.Sanki gözyaşları yanağına değil, yüreğine akıyordu.Sonra kalktı, hızlı adımlarla kapıya yöneldi.Durdu, son bir kez dönüp baktı. ‘’Hakkını helal et anne..’’ dedi. Cevabını beklemeden çıktı, gitti.
    Ne sevindiğini bildi Ayşe nine, ne de üzüldüğünü..Canından çok sevdiği eşi mezardaydı, bir tanecik kızı da demir parmaklıklar arasına gidiyordu. Kimbilir ne ceza alacaktı. Artık bir torunu kalmıştı onu hayata bağlayacak..
    Ahmet’i sıkıca kucaklayıp, camın önüne götürdü. Kaybetmekten korkarcasına sımsıkı tuttuğu torunun kulağına usulca fısıldadı: ‘’Bak Ahmet… Bu defne ağacıdır..Her mevsim yeşildir..Umut gibi..’’

    2. Öykü​


    ÖLÜMSÜZ OL​

    Çocuk telaşla evin içinde koşuşturuyor,odalara girip çıkarken bir yandan da kendince sorular soruyordu..
    Defalarca yanıt alamadığı bu soru artık onu yormaya başlamıştı.Ütü odasına girdiğinde,annesine ağlayan gözlerle baktı.
    'Her gün gidiyor anne..her gün gidiyor..Beni parka da götürmüyor artık..nereye gidiyor anne..nereye?'
    Annesi eğilip ellerinden tuttu:'Gelecek yavrum,gelecek...işleri var.Hadi sen git biraz uyu geldiğinde kendin sorarsın olmaz mı?'
    Dudağını büzerek odasına gitti çocuk..Defterine yine birşeyler karalayıp uyuyakaldı..
    Yatağından doğrulup perdeyi sıyırdı.Ağacı bir gelin gibi donatan karı izledi.'Gelmiştir' diyerek fırladı yataktan..
    Aralıklı kapıdan onları izledi..Annesi ağlıyor ama o annesinin ellerini tutarak ‘’Ölümsüz değiliz yavrum,ölümsüz değiliz’’ diyordu.Çocuğun içeri girdiğini görünce toparlandılar.Çocuk elindeki yumurtayı göstererek 'Ne renk boyayacağımı bilemedim nine.' dedi.Ninesi çocuğu kucağına oturttuktan sonra: 'Yeşil olsun yavrum;umutların gibi,gözlerin gibi yeşil olsun'dedi.Gece boyu kendine şunu sordu çocuk 'Ölümsüz değiliz ne demek? Yoksa ninem..yoksa..!?' Defterine birşeyler karalarken odaya ninesi girdi..Yastığının altına soktu defterini ninesi görmesin diye.'Masal anlat bana nine..'dedi.Kadın çocuğun saçlarını okşayıp masal analtırken,çocuğun aklına geçen yıl dedesini kaybettiği geldi..'Ne kötü şans var ninemde' dedi..'Ne kötü'..
    Sabah kucağında defterle koşar adım merdivenleri inerken avaz avaz bağırıyordu..
    'Anne, Ninem....Ninem....!'
    Annesini ağlarken görünce daha bir yıkıldı ve titrek elleriyle defteri uzattı..
    Defterin orta sayfalarından yere bir yaprak düştü.
    Oğlunun yazısını gördü önce.
    'Ölümsüz ol Nineciğim,ölümsüz ol.'
    Altındaysa şu not yazıyordu.
    'Ölümsüz değiliz yavrum,Ölümsüz değiliz..Gece minicik ellerinle dua ettiğin gibi dua et bana olur mu?Sakın üzülme dedenin yanına gidiyorum ben..Mutluyum..Ölümsüz değiliz ama senin gözlerin gibi yeşil olan bu yaprak umutlarını,sevgini,mutluluğunu ölümsüzleştirsin.Çünkü sadece defne yaprağı ölümsüzdür..Sevgiyle kal dal gözlüm.'
    Ninen..

    3. Öykü


    DEFNE NİNE​

    Gerçek adı neydi bilmiyorum. Bizim Defne Ninemizdi o.
    Eşini çok erken kaybetmişti. Bir daha da evlenmemişti. Hiç çocuğu yoktu. Belki de o yüzden bütün mahallenin çocuklarını kendi çocuğu kabul etmişti.
    Bir yaramazlık yapsak annelerimiz bilirdi bizi nerde bulacağını. Çok yaramaz bir çocuk olduğum için sanırım en çok da ben Defne Ninemizi ziyaret ederdim.
    Evdeki yumurtaları ütüyle kuluçkaya yatırıp civciv çıkmasını beklerken, civciv yerine yangın çıkardığım günde Defne Nineme kaçmıştım.
    Gittiğimde bahçesinde ki defne ağaçlarının birinin yanındaydı. Yapraklarını topluyordu. Soluk soluğa gittim yanına; gel yaramaz kuzum dedim. Bahçesinin her yerinde defne ağaçları vardı. Yaz -kış bahçesi yemyeşil olurdu defne ağaçları sayesinde; adı da o yüzden Defne Nineydi.
    Yaramaz kuzum; defne yapraklarını toplayıp kurutursan tadına doyum olmayan yemekler yaparsın dedi. Rahmetli eşim çok severdi defnenin tadını, o öldükten sonra diktim bu ağaçları; defnelerinin kokusunu duydukça onun gülen yüzü gelir hep aklıma, gel seni de tanıştırayım defnenin tadıyla dedi.
    Tatlı diliyle bir yandan yemeği tarif ederken bir yandan da benim yememi seyrediyordu gülen gözlerle. Ben yemeğimi bitirdiğimde annem sokak başından göründü. Sinirle söyleniyordu ne kötü şansım varmış benim, böyle yaramaz çocuğum oldu diye. Ahh annem ne çok çekti benden.
    Şimdi kızım Defnenin en sevdiği masal; Defne Nine ile Yaramaz Kuzunun anıları…

    4. Öykü


    HATIRALAR​

    Sıcacık odanın içinde pencerenden dışarıya bakarken yaşlı nine, gözü dışarıda heybetli duran ağaca takılmıştı. ne anıları vardı;birden gözünde o günler canlandı.Henüz 8 yaşında bir çocuktu o ağacın tepesine çıkar uçsuz bucaksız denizi izlerdi.Çocuk aklıyla ne anlarsa; ona huzur verirdi.Bazen derslerden bunaldığında yada sıkıldığında hemen oraya çıkar kafasını dinlerdi.Orada manevi bir huzura kavuşur ve sakinleşince inerdi.Bizim çocuk ortadan kaybolunca herkes bilirdi .Kızımız izdivaca çekildi diye gülerlerdi.

    Çocukluğu, gençliği hep bu evde, bu bahçede geçmisti.Bir gün ninesine defne yaprağından çok sevdiği çay karışımından pişirmek istedi.Yukarıda olduğu için uzanamıyor ve bulduğu bir sandalye ile yukarıdaki raftan almak istiyordu defne yaprağı dolu kavanozu. Uzandı uzanacak tam uzandı derken yumurta dolu kaseyi başından aşağı boca etmişti bile gürültüye koşan ev sahipleri çocugun hem ağlamaklı hemde tebessüm ederken ki haline kahkahalarla gülmüşlerdi.Ne günlerdi ah geri gelse diye iç geçirdi yasli kadın.

    Yine günlerden bir gün ağaca çıkarken hiç yapmadığı bir seyi yaptı ağacın ince dallına bastı tutunacak yerde yoktu.Birden kendini boşluğa bıraktı.Kızım kızım nasılsın aç gözlerini, gözlerini araladığında herkes başındaydı kol sarılı bacak sarılı kendisini hastanede buldu.Yetişkin bir kızdı ve bu hatayı nasıl yaptı o gün onun şansı kötü gitmiş ve başına bunlar gelmişti.Ah yalnızlık eskiden kalabalıktan sıkılırdı şimdi ise yalnızdan sıkılıyordu.
    „Elindekilerin değerini kaybetmeden anlayacaktın“ dedi kendi kendine

    Bunları hatırlarken birde unutkanlığın verdiği kötü şansla burnuna yanık kokusu geldi bir de ne görsün ütüyü prizde bırakmış. Ve yangın çıkmasına sebeb olmuştu kapının yanında olduğu için dışarıda çıkamıyordu.Alevler yükselmeye baslamıştı imdat!, imdat! Çığlıkları, itfaiyenin siren sesine çoktan karışmıştı bile. Ninenin cesedini ceset torbasına koymuslardı bile dışarıya çıkartırlarken konuşan konuşana.“Çok iyi bir nineydı yazık oldu „“cesedini toplanıp biz kaldıralım ona son borcumuzu böyle yerine getirelim“ diyenler bile olmuştu.Nineden hatıra hiçbir şey kalmamış herşey kül olmuştu.Sadece, herşeye rağmen ben varım ayaktayım derecesine heybetli duran ağaç dimdik ayaktaydı ve böylece güzel bir yaşanmış hayat kötü bir sonla bitmişti.

    5. Öykü


    HÜZÜNLÜ SONBAHAR​

    Ağlamaktan şişmiş gözlerimi zor bela açtığımda saat 8'i gösteriyordu...Uyurken unutmuş olduğum gerçek bir anda yeniden aklıma geliverdiğinde tekrar gözlerim sulandı..neden böyle olmuştu??Hayat neden tüm sevdiklerimi bir anda almıştı benden?
    Kalkıp pencereden dışarı baktım..Ağaçlar son yapraklarını da dökmüştü.Hüzün mevsimi dayanmıştı işte kapıya...Ahhh dedim keşke hiç büyümeseydim..Keşke çocukluğumdaki gibi güzel olabilseydi herşey,keşke şu anda içinde durmaya tahammül bile edemediğim şu ev,eskisi gibi cıvıl cıvıl olabilseydi..Ninem mutfakta o defne yaprağıyla tatlandırdığı muhteşem yemeğini pişiriyor olsaydı..Keşke annem yan odada sinirle ütüsünü yaparken ''bir gün de sen yap şu mereti,evde kalacaksın bu gidişle''diye söylenip duruyor olsaydı...Keşke tıpkı eski günlerdeki gibi olabilseydi herşey,keşke sonbahar eskisi gibi anlamlı olabilseydi yine...
    Artık sabahları bomboş,anlamsız bir evde uyanıyorum..İçerden bana ''hadi kalk artık yumurtan buz gibi oldu yine'' diye bağıran bir annem yok...Ne kadar da güzelmiş aslında o günler ve ben nasıl olmuş da farkedememişim,kıymetini bilememişim o zamanlar beni sinir eden tüm bu güzelliklerin...
    Evet işte şimdi yapayalnızım..Kötü şans dedikleri bu olsa gerek...Hayat benden tüm sevdiklerimi aldı..Ve geriye sadece ben kaldım..
    Bir hüzünlü sonbahar,bir de ben.....

    6. Öykü


    DEFNE YAPRAĞI​

    Sonbaharın soğuk yüzünü yavaş yavaş göstermeye başladığı bu rüzgarlı gecede, iki katlı bahçeli evin camları da hafiften titriyordu, Hasibe Hanım’ın yüreği gibi. Hasibe Hanım, cam kenarındaki koltuğunda oturmuş yüreğiyle eşlik ediyordu rüzgarın şarkısına. Yaşadığı acılar, her geçen gün yüreğini biraz daha yakıyor, bu acının izleri ister istemez yüzüne yansıyordu. Bu yüzden çok yaşlı olmasa da, mahallede Hasibe Nine derdi ona herkes.
    Ama bu gece farklıydı işte, mavi gözleri uzaklara dalmış, yağmura gebe bulutlar gibi dolmuştu iyice.
    Oğluyla gelinini, tıpkı böyle rüzgarlı bir gecede kaybetmişti çünkü yedi sene önce, trafik kazasında. Olacak şey miydi? Kötü şans neden onları bulmuştu ki sanki? Oysa ki, her şey yolundaydı, çok istedikleri bebeklerine de kavuşmuşken, bu kaza da nerden çıkmıştı ansızın?
    Onlardan kendisine kalan tek hatıra; bakmaya doyamadığı torunu Defne’ydi. Bir dediğini iki etmemişlerdi şükür ki.
    Annesi koymuştu bu ismi Defne’ye. Tıpkı defne yapraklarının yemeklere kattığı lezzet gibi, ‘’sen de bizim hayatımıza lezzet katacaksın’’ derdi bebeğine gelini.
    Gözü bahçedeki ağaca takıldı Hasibe Nine’nin, ağaç da ağırdan ağıra sallamaya başlamıştı dallarını, rüzgara eşlik edercesine, karmakarışık duygulara gömülmüştü bu gece nedense.
    Defne’ ye kaydı buğulu gözleri o an, sekiz yaşında ne kadar da güzel bir çocuktu Defne. Masada ders çalışıyordu. Yedi sene, dile kolay, anne ve babasını aratmadan onu büyütmek için gösterdikleri çaba, hem onu hem de eşini nasıl da yıpratmıştı içten içe.
    Kumral uzun saçlarını at kuyruğu yapmıştı Hasibe Nine bugün de Defne’nin, ne de yakışıyordu ona uzun saç.. Birden kocaman ela gözlerini açarak dedesine seslendi Defne;
    __ Dedee ne zaman biticek işin ya? Hani oynayacaktık biraz? Bak benim dersim bitiyor.
    Sonra babaannesine döndü;
    __Ya babaanne, dedem oynamıycak galiba benimle!..
    Gülümsedi Hasibe Nine. Kocası da o talihsiz geceden sonra gülmemişti pek. Zaman zaman gizliden gizliye ağladığına da şahit olmuştu eşinin. Evde sürekli bir şeylerle uğraşıyor, bu şekilde ömür tüketiyordu işte Ali Dede.
    __Gel kızım sen benim yanıma dersin bittiyse, bak deden benim kırdığım ütüyü tamir etmeye çalışıyor ama bu gidişle daha da bozacak galiba, dedi, hafif bir tebessümle Ali Dede’ ye bakarak. Cevap vermedi Ali dede.
    Kitaplarını düzgünce topladı Defne, babaannesinin yanına oturdu. Başını göğsüne yasladı. Televizyonda her hafta izlediği dizi vardı Hasibe Nine’nin ama bu akşam canı hiç istemiyordu izlemek. Vakit de epey geç olmuştu.
    Uykulu bir tonla, seslendi Defne;
    __ Babaanne, civcivlerim ne zaman çıkacak yumurtadan? Bak civcivlere ben bakıcam odamdaki kutuda, değil mi? Söz vermiştin bana, unuttun mu yoksa?
    ___Evet , dedi Ali Dede kaşlarını kaldırarak. Boşuna mı uğraştık o kutuyla dün o kadar? Tabii ki sen bakıcan onlara.
    Tamam, dedi Hasibe Nine.
    __Sabret bakalım biraz, sözümü de unutmadım, odanı da bahçedeki kümese çeviricen bu gidişle ama olsun varsın.
    __ Hadiii, dedi Defne’ye. Vakit çok geç oldu, sabah okul var, marş marşşş…
    Babaannesine baktı Defne o güzel gözleriyle;
    __Canım babaannem, seni çok seviyorum ama bu gece benimle uyu ne olursun lütfen!..
    Odaya çıkarken dedesinin yanağına bir öpücük kondurdu Defne.
    Birlikte odaya çıktılar. Defne’nin yanına uzandı Hasibe Nine, bedeninde hiç derman yoktu bu gece. Saçlarını okşarken, çoktan uykuya yelken açmıştı bile torunu.
    Bir damla yaş süzüldü Hasibe Nine’nin yanaklarından. Rüzgar hala o acıklı şarkısını söylüyordu dışarıda, inceden inceye…

    7. Öykü


    SAKIN KORKMA​

    Ciğerlerine dolmaya başlayan dumandan nefesi kesiliyor. Danseder gibi hareket eden kızıl alevler yatağına yaklaşırken, güçlü kollar tarafından çekiliyor.
    Belli belirsiz babasının traş losyonunun, kokusunu duyumsuyor. Ellerinde ki yanıkların acısıyla hıçkırıklara boğulurken, hızla oradan uzaklaştırılıyor.
    Geriye dönüp baktığında,babasının alevlerin içine daldığını görüyor.Kulakları sağır eden çığlıklar,bebek ağlaması,sirenler... Kulaklarında hala babasının güçlü sesi...
    _Korkma oğlum seni kurtaracağım.
    Sıçrayarak uyandı. Yine aynı kabusu görmüştü.Yatağın içinde doğruldu.Belinde bir sızı vardı.Herhalde bu sızı , birkaç hafta önce çöpün yanında buldukları, yer yer yayları fırlamış yataktan olmalıydı.. Gözleri karanlığa alışmaya başlayınca, yanında yatan Hasan'a baktı. Neyse bu sefer Hasan uyanmamıştı. gördüğü kötü rüyalardan sonra, Hasan'ı kendisine sımsıkı sarılmış, yine aynı rüyayı gördün değil mi? Derken bulurdu. Çok üşümüştü. İnşaatın camsız penceresine, çivilerle tutturmaya çalıştıkları naylonun yere düştüğünü gördü.Fırtına çıkmış olmalıydı. Örtündükleri eski battaniye de , yatağın yanında duruyordu. Odanın ortasında akşam yaktıkları ateşin külleriyle yumurta kabukları etrafa saçılmıştı.Onların yanında yemek pişirdikleri paslı tava öğlece duruyordu.Odanın köşesinde , içeri sızan ışıkta pırıl pırıl parlayan boya sandıkları, ufak bir kutu içinde ayakkabı boyaları, cilalar...Uzaklardan gelen köpek havlamaları duyuluyordu.Acele etmeliyim diye düşündü. Annemle, babam beni çok özlemiştir. Hemen yanlarına gidip, onlara doya doya sarılacağım, öpeceğim, koklayacağım. Eski günlerden sözedeceğiz. Ayağa kalktı,üstünde ki montun kollarındaki çamurları silkeledi. Cebindeki dişleri yer yer dökülmüş tarağı çıkarıp, saçlarını taradı.Hasan' ın üstünü yere düşen battaniyeyle sıkıca örttü. Kalın naylonu birkaç çiviyle cama tutturdu.Son defa dönüp Hasan'a baktı.
    _Korkma Hasan sen uyanmadan döneceğim.
    Sokağa çıktığında buz gibi ayaz yüzüne vurdu. Ellerini cebine sokup, sokak lambalarının ışığında yürümeğe başladı. Sokaklar bomboşdu. Yan sokaklardan bekçi düdüklerinin sesi geliyordu. Adımlarını hızlandırdı. Akşam Hasan'la ne güzel bir gece geçirdik, diye düşündü. Hasan taze ekmek ve yumurta getirmişti. Çayıda demleyip, yemeklerini yemişler,eski günlerden sözetmişlerdi. Hatta birara türkü bile söylemişlerdi. Hasan'a bahçede çınar ağacının altında, ailecek yaptıkları sabah kahvaltılarını : Annesinin pişirdiği vanilyalı kurabiyelerin kokusunu: Mis gibi sabun kokan ütülenmiş giysilerini: Babasının her akşam kendisine ve kardeşine getirdiği çukulataları anlatmıştı. Hasan'sa babasının rakı sofralarını: Annesinin dövülürken attığı çığlıkları yatağından dinlemesini: Akrabalarına yemeğe gittikleri bir gece ,sarhoş babasının yaptığı trafik kazasını ve gözlerini hastanede açtığını anlatmıştı
    _Korkma Hasan artık ben varım.
    Yorulmaya başladım diye düşündü. İlerdeki parkta biraz oturup dinlenmeliyim. Hızlı adımlarla yolun karşısına geçti. Parka girdiğinde bankın yanındaki defne yapraklarına gözü ilişti. Yüzünde oluşan gülümsemeyle,melek yüzlü ninesini düşündü. Sabahları sobayı yakar, kahvaltıyı hazırlayıp, Ali'yi öperek uyandırırdı. Defneler, erguvan ağacı, baharda mis gibi çiçekler açan at kestanesi bulunan küçük bahçelerinde Ali neşe içinde oynarken, bacaklarında ki romatizmadan dolayı zor yürüyen ninesi Ali'ye en sevdiği yemekleri pişirirdi. Ayda bir ben maaşımı alıp gelene kadar, buradan bir yere ayrılma diye tembihlerdi.Bir sabah uyandığında, oda buz gibiydi. Ninesi hala yatağında uyuyordu. yanına gitti, buruşuk yanaklarından öptü, nineciğim diye seslendi, sarstı sarstı...Sirenleri çalan büyük beyaz bir araba geldi. Beyaz giyinmiş amcalar
    ninesini sedyeye koydular.Arabanın içine yerleştirdiler ve kapı kapandı.
    _Korkma evlat seni okutacağım. Doktor olacaksın.
    Ninesinin sesi kulaklarında çınladı.
    Bu kadar dinlenme yeterliydi.Yoluna devam etmeliydi. ayağa kalktı. İlerde çakan şimşeği görünce, kötü şans diye söylendi. Birazdan yağmur yağmaya başlıyacaktı. Montunun kapişonunu başına geçirdi. Köşeyi döndüğünde beyaz büyük binayı görünce durdu. Yüzü allak bullak olmuştu. Ninesi gittikten sonra ,görevli amcalar onu alıp bu binaya getirmişlerdi. Ranzalar, yemek ve banyo kuyrukları,bağırmalar, ağlamalar,çocuk hıçkırıkları... Hafta sonraları gelen gönüllü anneler... Ali pencerede bekliyor.Süheyla anne neden gelmiyor artık? Acaba onu kızdıracak birşeymi yaptım? Söz bir daha oyuncak istemiyeceğim. Gelsin benimle tatlı tatlı konuşup, başımı okşasın yeter. Dün gece bir karar verdiler. Buradan kaçacaklar. Hasan çarşafları birbirine düğümlüyor, bir ucunu ranzaya bağlıyor, diğer ucunu camdan aşağıya sarkıtıyor. Aşağıya önce Hasan iniyor.
    _Korkma Ali yavaşca aşağı kay. Seni hiç yalnız bırakmayacağım.
    Yağmur başlamış, hava ağarmaya başlamıştı. insanlar telaş içinde işlerine yetişmeye çalışıyorlardı.Simitçilerin bağırışları, ,sahilden gelen martı çığlıkları, kıyıyı döven dalga sesleri, vapur düdüklerinin sesleri, birbirine karışıyordu. Ali'nin bacakları ağrımaya başlamıştı. Ayakları ıslanmış, montunun cebine soktuğu elleri üşümüştü.. Bu yokuşuda tırmanırsam gerisi kolay diye düşündü. Kimbilir annesiyle, babası onu görünce nasıl sevinecekti. Koşmaya başladı , koştu koştu koştu ...
    Yağmurdan çamura dönüşmüş toprağın yanında dizlerinin üstüne çöktü. Toprağı kucaklayıp, yanağını toprağa dayadığında,gözyaşları yağmur suyuna karışıp mezarın üzerine dökülüyordu
    _Korkma güzel annem, korkma aslan babam siz olmadanda yaşamayı başarıyorum.

    8. Öykü


    HAYAT SAVAŞI​

    Rüzgarlı ve yağmurlu bir ilkbahar sabahı, defne ağacının altında nur yüzlü bir nine oturmaktadır.
    Uzaklardan, beyaz giysili, dalgalı saçları rüzgarın etkisiyle dans eder gibi savrulan bir kadın, yaşlı kadının yanına doğru süzülürcesine ilerlemektedir.

    Genç kadın ve nur yüzlü nine yüz yüze geldiklerinde, önce derin derin birbirlerinin gözlerine bakarlar.

    Yaşlı kadın elindeki yumurtayı genç kadına verir.
    -Bu yumurtayı al, der .
    Genç kadın şaşkın şaşkın eline aldığı yumurtaya bakar ve nineye sorar:
    -Bu yumurtayı bana niye verdin?
    Nine:
    -Onu koru! içinde çok değerli birşey var, der.
    Genç kadın, yumurtaya zarar vermemesi için, çok nazik bir şekilde avuçlarının içine alıp, uzaklaşmak üzere iken, saçlarının arasına bir defne yaprağının takıldıgını hisseder. Onu eliyle, saçlarının arasından usulca çıkarır. Defne yaprağının üzerinde minicik bir cenin silüeti görür.
    Gözlerine inanamaz. Bu nedir? Hayal görüyorum herhalde dercesine gözlerini ovuşturur.
    Sonra, uzaklardan anne! diyen ağlamaklı bir çocuk sesi duyar.

    Kafasını sağa-sola çevirir ama etrafta kimseler yoktur. Kadın soğuk soğuk terler dökmeye başlar.

    Ellerini başının iki yanına koyup, yumurta, defne yaprağı ve duyduğu sesi anlamaya çalışırken birden irkilir.

    Başucundaki saat çalmaktadır. Kadın derin bir nefes alır ve hepsi rüyaymış der, kendi kendine. Ama gün boyu etkisinden kurtulamamıştır.

    Birgün ütü yaparken, başı döner. Dinlenmek üzere koltuğun üzerine uzanır. Ama birkaç gün içinde, baş dönmelerine mide bulantılarıda eşlik eder. Şüphelenir ve bir doktora gider. Sonuç korkulacak birşey değildir. Genç kadın bir bebek bekliyordur. Bu mutlu haberi, eşi ve dostlarıyla paylaşır. Herkes mutlu olur. Genç kadını ve eşini tebrik ederler.

    Gün batıp, sessizlik çökünce aklına rüyası gelir.

    Demek ki, nur yüzlü ninenin bana verip, onu koru dediği yumurtanın anlamı buymuş, der kadın kendi kendine..

    Ya, defne yaprağındaki cenin silüeti ve ağlayan çocuk sesi ne anlama gelebilir diye düşünürken uykuya dalmıştı bile kadın.

    Günler birbirini kovalıyordu. Genç kadının bebeğini kucağına alması için, çok az zamanı kalmıştı. Artık tüm hazırlıkları yapmıştı.

    Sonunda, beklenen gün geldi. Genç kadın, sağlıklı bir erkek bebek dünyaya getirmişti. Herkes mutluydu.

    Ama, bu mutluluk kısa sürdü. Bebek, akranlarından gelişim açısından epey geri kalmaya başlamıştı. Özellikle, konuşma yönünden..Doktorların kontrollerinden sonra çocuğun konuşabilmesi için uzun bir tedavi süreci gerektiği ve buna rağmen kesin konuşacak diye bir söz veremiyeceklerini, söylediler. Bunun yanında, diğer çocukların gözlemleyerek öğrendikleri bazı hayat kurallarını ailenin bizzat tek tek göstererek öğretmesi ve çocuğu kendi iç dünyasından çekip, dış dünyaya adapte etmek için engebeli ve yorucu bir yolun onları beklediğini söylediler.


    Genç kadın, derin bir iç çektikten sonra, çocuğuna dalgın ve yaşlarla dolu gözlerle baktı. Çocuğu onu anlamasada, hatta annesiyle göz kontağı kurmasa bile ona, onu ne kadar çok sevdiğini, onun için her türlü zorlukları hiç öf-aman bile demeden aşmaya çalışacağını anlattı. Öptü, kokladı yavrusunu…Ve sessizce kulağına başaracağız bebeğim,dedi.

    Gece olmuştu. Minik kuzusunu, yatağına yatırdıktan sonra, kendide yatağa uzandı. Gözlerini kapadı ve düşünmeye başladı.

    Ne kötü şansımız varmış. Ama, belkide Allah`ın bir imtihanıdır ya da bir lütfudur, dedi. İsyan etmemekte lazım, diyerek sağ tarafına doğru döndü.

    Birdenbire, 3 sene önce gördüğü ilginç rüya aklına geldi. Ağlamaklı bir çocuk anne, diye sesleniyordu.
    Benim çocuğum belkide, hiçbir zaman anne diye seslenemiyecek, dedi. O an, gözlerinden birkaç damla yaş aktı. Sonra, hafif bir gülümse ile, büyüklerin rüyayı iyiye yor, iyi olsun sözü geldi ve belkide, çocugum gün gelip konuşacak, dedi içinden. Çünkü, rüyasındaki çocuk, anne diye ona sesleniyordu.

    Tabii ya, yumurta, cenin silüeti tutmuştu. Demek ki, minik yavrusuda konuşup normal hayata dönebilecekti. Kadın, kendi kendine vermiş olduğu motivasyonla huzurlu bir şekilde uykuya daldı.


    Bugün kadın büyük bir azimle, çocuğuna birşeyler öğretmeye çalışırken, çocukta annesine farkında olmadan çok şey öğretiyor. Hayatla savaşıyorlar. Bakalım hayat mı galip çıkacak yoksa melek ve annesi mi?

    9. Öykü


    YASAK AŞK​

    Sedef bir bankada yıllardır çalışmaktaydı , liseyi bitirip başlamıştı ve 20 yıldır aynı şubede çalışıyordu.10 yıl önce tanıştığı bir müşterisiyle zaman içinde yakınlaşmalar elektriklenmeler olmuştu.İkisi de duygularına gem vuramayarak birlikte olmaya başlamışlardı son 5 yıldır.Artık bu ilişki bir tutkuya ve aşka dönüşmüştü.
    Ama en kötüsü de birleşmeleri imkansızdı.Birinci neden Ahmet’in yaşının çok büyük olması ve ikinci ve en büyük neden evli bir erkek olması.Ahmet akraba evliliği yapmış ve kötü şansından dolayı mutluluk ona hiç uğramamıştı.Eşiyle mutlu olması imkansızdı ve boşanmak istediği halde eşi çocuklar için duygu sömürüsü yaparak bunu kabul etmiyordu , oysaki çocukları büyümüştü artık.İşadamı olması nedeniyle çevresinde parasıyla ilgili insanlar vardı , ailesini de böyle görmekteydi.Bunlardan bıkmış ve maneviyat , sevgi duygusallık arar olmuştu.
    Sedef’in hem duygusal , insancıl hem de maddiyata düşkün olmaması ona aşık olma sebeplerinden biriydi.Sedef ve Ahmet ailelerini de tanıştırmışlardı , yani ailece görüşüyorlar , ama hiç kimse aralarında kopan fırtınaları bilmiyordu.
    Bir gün ikisi birlikte kahvaltı etmeye gittiler , güzel ağaçlık bir yerde sucuklu yumurta , köy peyniri ve çay eşliğinde güzel bir kahvaltı ettiler.Çocuk bahçesinde oynayan çocuklara bakıp hayaller kurdular.Dolaşmaya çıktıklarında ağaçların arasından mis kokulu defne yaprakları topladılar.
    En güzel günlerini yaşamışlardı o sabah.Çünkü akşam gelen telefon Sedefi üzdü , ninesi hastaneye kaldırılmıştı.O gece ninesini kaybettiler.Cenaze kaldırıldığı gün , Ahmet hastaneye yatırıldı , kalp krizi geçirmişti.Yasak aşka kalbi dayanamıyordu artık.Sedef hemen hastaneye koştu tabii ki . Ahmet onu bekliyordu , etrafındaki herkesi göndermiş onunla yalnız konuşmak istemişti , çünkü bay-pas ameliyatı olmak üzereydi :
    -Aşkım iyi ki geldin , çok özledim seni…
    -Aşkım benim bende özledim ve çok üzüldüm dedi Sedef , ona hep aşkım diye hitap ederdi.
    - senin böyle perişan olmana dayanamıyorum artık , bekarsın hiç evlenmedin benim yüzümden , bana bir şey olursa sen ne yaparsın artık senin üzerine emlak , mal mülk bir şeyler yapmak istiyorum , demesiyle Ahmet’in
    -Sakın böyle şeyler düşünme , sen iyileş yeter ki dedi Sedef , karşılıklı ağlaşıp geçen iyi kötü günlerini andılar….Onun en çok bu maddiyata önem vermemesi aşık etmişti Ahmet’i.
    Sonra ütülenmiş pijamalarını giymesine yardım etti Ahmet’in ve vedalaşarak oradan ayrıldı.
    Ertesi sabah ameliyata girdi Ahmet , ama Sedef işyerinde olmak zorundaydı. O ameliyattan çıkana kadar gizli gizli ağladı ve devamlı hastanedeki hemşireleri arayarak bilgi aldı. Ameliyattan sonra yoğun bakıma alındı ve 1 hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra kalbi ve vücudu bu yüklere dayanamayarak bu dünyaya veda etti.
    Sedef bu sefer ninesinin acısı hafiflemeden daha kötü sarsılmıştı.40 yaşına gelmişti ve bu yasak aşk ona çok şey kaybettirmişti , sevdiğine mi yansın , boşa giden gençlik yıllarına mı ? Gençken çok kolay gelen hayat hiç mi hiç kolay değildi ve onu çok yıpratmıştı.Sedef acısını ve aşkını ebediyen öbür dünya da aşkına kavuşmak umuduyla kalbine gömdü….

     
  2. 9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  3. UzmaN

    UzmaN Popüler Üye Üye

    Katılım:
    19 Şubat 2007
    Mesajlar:
    5.097
    Beğenildi:
    8
    Ödül Puanları:
    146
    10. Öykü​


    BİR FİLİZ KADAR KISADIR ÖMÜR​

    Yaşlı kadın elinde kahvaltı tepsisi ile birlikte hasta torununun odasına girdi. İlaç kokusu ve nem odanın kokusunu da değiştirmişti, belki de değişen koku değil de torunuydu. Çocuk 1 aydır yatağa bağlı yaşam mücadelesi vermekteydi. Annesini ve babasını bebek yaşlarda kaybeden Kenan'a ninesi bakıyordu. Birlikte çok güzel zaman geçiren nine ve torununun kötü şansları yine yakalarını bırakmamıştı. Kenan'ın hastalığı ile yıkılan kadın çocuğu son günlerinde mutlu edebilmek için her şeyi yapmaya hazırdı. Çocuğun sesiyle bir rüyadan uyanırmış gibi silkinen kadın, küçük Kenan'ın yanına oturdu ve kahvaltısını yedirmeye başladı. Kenan her zaman ki gibi yememekte ısrar ediyordu ama doktorun dediğine göre özellikle kahvaltısını yapmalı ve her gün süt, yumurta ve bal ile beslenmeliydi. Kocasından kalma bir emekli maaşı ile Kenan'ın hastalığına para yetiştiremeyen kadın çok çaresiz ve üzgündü. Doktorun dediği gibi torununu sütlerle ballarla besleyemiyordu. Nine ve torun bir apartmanın kapıcı dairesinde güneş almayan bir evde yaşıyorlardı. Doktor küçük Kenan'ın doğa havası alması gerektiğini söylüyordu fakat kadının imkânları buna el vermiyordu. İlaçlara para yetiştiremeyen nine çareyi çalışmakta buldu. Sabahları Kenan uyanmadan çevre apartmanlara gidiyor birkaç evin ütüsünü yapıyor sonrada evine dönüyordu. Kenan biraz toparlanmaya başlayınca da hava alması için gezdirmeye çıkarıyordu. Bir gün yine çiçekçilerin önünden geçerken küçük bir filiz gördüler. Yaşlı kadın Kenan'a iyi gelmesi umuduyla bu defne ağacı filizini satın aldı. Kenan bu duruma çok sevinmişti eve gelir gelmez hemen büyükçe bir kovanın içine diktiler, çocuk her gün bu ağacı suluyor ve defne yapraklarını sayıyordu. Ama hiç hava almayan bu evde ağaçta büyümüyordu günden güne Kenan gibi soluyordu. Defnenin son bir yaprağı kalmıştı Kenan sürekli ağlıyordu onu sakinleştirmeye çalışan yaşlı kadın çaresizce Allah'a torununu da tıpkı bu ağaç gibi elinden almaması için dua ediyordu. Oysa Kenan son yaprak gibi kendisinin de çok kısa bir süre sonra solacağını biliyordu.. Defne kuruyalı 3 gün olmuştu. Kadın her zaman ki gibi Kenan'ın kahvaltısını hazırlayıp odaya girdi. Kenan elinde son yaprak ile sonsuz bir uykuya dalmıştı……….

    11. Öykü​


    BİR GECE VAKTİ ​

    Artık yaşamının sonuna geldiğini hissediyordu. Ufacık bir odada, yatağında tek başına hastalığı ile baş başa kalmıştı. Perdenin aralığından yıldızları izliyor, hayatında hiç güneşin doğmadığını, hep gece olduğunu düşünüyordu. Hayatı gözlerinin önüne geliyor, yaşadıklarını düşününce çektiği ağrıları unutuyordu. Uyumak istemiyordu. Yıldızları izlemek, onlarla sohbet etmek istese de gözkapaklarının kapanmasına engel olamıyordu.

    —Baba… Babacığım ne olur beni okula gönder, ben okumak istiyorum!… Kulağın da bir tokat sesi ile gözlerini açıyor, çocukken yediği tokadın acısını iliklerine kadar hissediyordu. Oysa ne çok istemişti okumayı… Annesi olmadığı için ona ninesi bakmış, o da okula gitmesini istememişti. Babasının onu sürekli dövmesine rağmen, evden kaçarak gittiği ilkokulu zorla bitirmişti. Hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıp geçiyordu. Zifiri karanlıkta, yıldızlar çok güzel parlıyordu. Evlendiği günü hatırladı. Babası onu sevdiği gence vermemiş, kendi istediği genç ile evlendirmişti. İki katlı evlerinin bahçesinde ki büyük çınar ağacının altında olmuştu düğünü.. Ne çok severdi bu bahçeyi; kümesten yumurta çalar komşu çocuklarla yumurta oyunu oynardı. Ev işlerinden arta kalan zamanda oyun oynadığı bu bahçede evleniyordu işte… Ama kötü şansı evlenince de onu yalnız bırakmadı. Babasından sonra, kocası da onu sürekli dövmüş, eziyet etmişti.Yıllarca kocasının işkencelerine katlandı; kocası onu hem dövüyor hem de komşu kadınlarla birlikte işe; defne yaprağı toplamaya gönderiyordu. Kocasından ayrılmak istiyor ama , buna cesaret edemiyordu…. İki çocuğu vardı. Ne yapar? Nasıl yaşardı? . Yeter ki çocukları babasız kalmasın, sahipsiz büyümesinler diye her şeye katlandı. Fakat bir gün kocası onu çocuklarla beraber, başka bir kadın yüzünden terk etti. Artık yapayalnızdı hayatta, gidecek kimsesi yoktu, onlara kim bakacaktı, kocası gittikten sonra bir süre çalışamamış ve işini kaybetmişti. Kocasının gittiğine, dayakların bittiğine seviniyor; nasıl geçineceklerini düşündükçe üzülüyordu. Çocuklarının geçimi için çalışması lazımdı. Ev temizliğine gitti, çaycılık yaptı, komşuların çamaşırlarını yıkadı, ütülerini yaptı, geceleri de para ile elişi yaptı. Çocuklarına her şeyin en iyisini yapmak için uğraşmıştı.

    Bunları düşünmek onu yeniden hüzünlendirmişti. Komodinin üzerinde duran sürahiden su doldurmak istedi, yapamadı, gücü tükenmişti. Ağrıları dayanılmaz bir hal almıştı artık. Gözlerini odanın içerisinde gezdirdi. Uzun bir süredir burada yaşıyordu, neredeyse bütün hayatı bu oda olmuştu. Hiç şikâyet etmiyor sadece ve bir an önce ölümü bekliyordu. Gecenin karanlığına daldı yeniden.

    - Çabuk temizle odayı! Daha çamaşır yıkanacak!

    Çalıştığı yerlerde, ev sahiplerinin onu azarlamalarına aldırmamış, evlatları için her türlü zorluğa katlanmıştı. Oğullarını çok iyi yetiştirmiş ve evlendirmişti. Onların mutluluğu ile mutlu oluyordu. İkisi de kendisine ev kurmuştu ve rahat yaşıyorlardı. Bir süre oğullarının yanında kalmış, hastalığı ilerleyince artık onu istememişlerdi. Çok üzüldüğü halde onlara belli etmemiş, huzur evinde kalmayı kabul etmişti. Üç yıldır buradaydı ve oğullarını çok özlüyordu. Ziyaret gününü iple çekiyor, torunlarını seveceği için mutlu oluyordu. Oğulları her ziyaret gününde gelmiş ona hediyeler getirmişlerdi. Hediye onun umurunda bile değildi, sadece torunlarını seviyor, doya doya öpüp kokluyordu onları. Sonra tekrar yalnızlığı ile baş başa kalıyordu.

    Çok yorgundu… Uyumak ve hiç uyanmamak istiyordu. Bir ses duydu!

    - Narin… Narin… Gel artık gel…

    Kimdi bu? Onu neden çağırıyordu? Sesin sahibini hatırlamaya çalıştı. Evet, evet bu ses! Ama nasıl olur? Bu Ahmet’in sesiydi, sevdiği gençti, onu nerden bulmuştu?

    Bu kadar zaman sonra sesini duymak çok güzeldi. Meğer ne kadar özlemişti Ahmet’i. Bekletmemeliydi, gitmeliydi sevdiğine…

    -Geliyorum Ahmet… Geliyor… geli …

    12. Öykü​


    HAYATI FARKEDEBİLMEK​

    Evlerinin yanındaki çınar ağacının altında öylece bekliyordu çocuk. Ağacın dallarını titreten güçlü rüzgara inat komşusunun davetini reddetmiş, cılız bedenine sarmaladığı kollarıyla oturuyordu. Komşu biraz ısrarcı olsa gidecekti aslında sevmediği evlerine rağmen.Evleri hep defne yaprağı kokardı ama çok acıkmıştı.Birden ninesinin yaptığı yumurtalı ekmekler geldi aklına.Şimdi olsa nasılda iştahla yerdi.Hayalinden minik bir kuşun sesiyle irkildi.Ses yaprakların hışırtıları arasından belli belirsiz duyuluyordu.Başını kaldırdı ve dalların arasından minik bir serçenin kendisiyle aynı kaderi paylaştığını gördü.Oda acıkmıştı ve belli ki üşüyordu.Uçacak mecali de kalmamış gibiydi.Birden serçenin yanında daha büyük bir kuş beliriverdi.
    - Annesi olmalı … diye mırıldandı.Gagasından çıkardığı kırıntılarla yavrusunu besliyordu.Kendi annesi yaşasaydı böyle besler miydi onu? O anda derin bir kıskançlık duygusu kapladı içini.Oysa kuşunda kendisi gibi olduğunu düşünmek,kuş bile olsa başkasının da yalnız olduğunu görmek iyi hissettirmişti kendini.O anda koca dünyada sanki yapayalnızdı.Dışarıda kimsenin kalmadığını fark etti.Evlerin küçük pencerelerinin perdeleri arasından ışıklar süzülüyordu.Dakikalarca ışıkları izleyerek yine hayallere daldı.Kim bilir ne mutlu aileler vardı o ışıkların içinde.Anneler babalar çocuklarını besliyordur belki.Saçlarını okşuyordur sımsıkı sarılıyordur çocuklarına.Çocukarda ta içlerine çekiyorlardır annelerinin kokusunu.Kendini düşündü birde ne kötü şansı vardı.Ne vardı onlar gibi olabilse.Ne vardı oda annesini koklayabilse.Yine o çok tanıdık kıskançlık duygusuyla baş başa kaldı.Anne kokusu? Neye benziyordu acaba?”Komşu anne hiçte güzel kokmuyor” diye söylendi.Sonra gülümsedi çokta bir şey kaybetmediğini düşündü.Ama gülümseyişi sadece bir kaç saniye sürdü.Kendini bildi bileli yüreğinin içindeki koskoca boşluğa çöküverdi yine hüznü.
    Güneş çoktan batmış,ay bütün yıldızları kucaklayan anne şefkatiyle belirivermişti gökyüzünde.Yolun kenarında bir ses duydu, başını çevirdi.Kırık bir el arabasını sürükleyen eski yamalı paltosu,kendine kısa gelen ütüsüz buruşuk pantolonuyla beyaz tenli al yanaklı akça pakça bir dede gördü.Kendisine yaklaştığını fark etti.Belli ki ağaç dibinde öylece oturan yalnız çocukta dikkatini çekmişti dedenin.
    Dede “Ne yapıyorsun burada çocuk” diye seslendi üşümüş titrek sesiyle.

    Çocuk “Ninemi bekliyorum” diye cevapladı. Bu sırada el arabasının içindeki kırık, tekerlekleri olmayan eski bir oyuncak kamyon dikkatini çekti,ve sormaktan alamadı kendini “ne yapacaksın bu kırık kamyonu?”
    “ Torunuma götüreceğim”
    “ iyi ama bunun tekerlekleri yok ve kırık.oynayamaz ki bununla.”
    Dede hafifçe tebessüm ederek “oynar çocuğum neden oynamasın”
    Çocuk burun kıvırarak “ben beğeneceğini pek sanmıyorum”
    Dede yüzündeki tebessümü koruyarak “sen beğenmezsin elbet senin oyuncağa ihtiyacın yok ki, sen koşarsın,hoplarsın,top oynarsın”
    Çocuk yüzünde şaşkın bir ifadeyle dedeye “nasıl yani” diye sorar gibi baktı.
    Dede “evladım,benim torunum bebekken bir hastalık geçirdi ve bacakları tutmuyor,inan küçüğüm bu kırık kamyon bile ona dünyanın en güzel hediyesi,zaten kamyon sağlam olsa da oynayamaz” dedi ve yüzündeki o tebessümün yerini iki buğulu göz aldı.
    Çocuk o anda tarifi imkansız duygular içinde buldu kendini.Ne diyeceğini bilemedi öylece kalakaldı.Boğazında düğümlendi bütün söyleyeceği sözler.Her şey duruvermişti sanki.Yaşlı adamın gözünden yaşlar süzülürken çocuk kendinden nefret etti.Yaşadığı kısacık hayatına ne az duygu sıkıştırmıştı “kıskançlık” bunların başındaydı.
    Çocuk hiçbir şey söyleyemeden, yaşlı adam arabasını sürükleyerek gözlerden kayboldu.Ardından hıçkırıklara boğuldu çocuk,sanki bugüne kadar hayata karşı biriktirdiği kini gözyaşlarıyla birlikte akıp gidiyordu.Geceye,soğuğa,açlığa aldırmadan sadece ağlıyordu.Derken omzunda bir el hissetti.Arkasına döndü ve kendisine sevgi dolu bakan o fedakar, hayatını acılar ve sefalet içinde geçirmiş buna rağmen inancını hiç kaybetmemiş ninesini gördü.Nerde olduğunu,niye geç kaldığını bile sormadan,sanki yıllarca sıcaklığının özlemini çekmiş gibi boynuna atılıverdi.Ve ninesinin ilk kez fark ettiği o mis gibi kokan tenini içine çekerek başını göğsüne gömdü…

    13. Öykü​


    İYİ Kİ…​

    Henüz 8 yaşındaydı… Küçük, sevimli bir burnu, iri, mavi gözleri, koyu kahverengi saçlarıyla sanki bir çoğumuzun hafızasının bir köşesinde saklanan o masum, tatlı çocuğun canlı bir kopyasıydı… Annesi ve babası çalışmak için şehre gittiğinden beri bu küçük kasabada yaşlı ninesinin yanında kalmaktaydı. O kadar uyumlu bir çocuktu ki yaşlı kadıncağızın her sözüne “Peki nineciğim.” Diyerek pürüzsüz bir uysallıkla cevap verir, onu asla üzmezdi.
    Nisan ayı olmasına rağmen hava oldukça soğuktu ve küçük torunu üşümesin diye şömineyi yakmıştı yaşlı kadın. Alev alev yanan şöminenin yanına oturmuş paskalya bayramı için yumurta boyamaktaydılar. Çocuk yumurtaları o kadar büyük bir heyecanla boyuyordu ki adeta boyaların içinde kayboluyordu. Ninesi her zaman ki gibi tatlı sesiyle bir şeyler anlatmaktaydı. Bu sefer ki hikaye çocuğun merakını gidermek içindi. Yaşlı kadın neredeyse yaptığı her yemeğe bir iki adet defne yaprağı atardı. Çocuk önceleri anlam veremese de daha sonra merak etmeye başlamıştı ninesinin defne yapraklarına olan bu ilgisini.
    _ Gel bakayım otur yanıma da sana anlatayım Defne’nin öyküsünü. Dedi yaşlı kadın. Ve anlatmaya başladı:
    _ Kendini Toprak Ana Gaia ‘ya adamış Defne(Daphnee) sonsuza kadar bakire kalmaya yemin etmişti ancak günlerden bir gün tanrı Apollon onu görmüş ve aşık olmuştu. Bir tanrıyla beraber olmak istemeyen Defne kaçmış en sonunda Gaia’ya kendisini kurtarması için yalvarınca Gaia ona acımış ve onu defne ağacına dönüştürmüştü.Apollon ise sevgilisinin bir ağaca dönüşmesini üzüntüyle seyretmiş ağacın yapraklarından bir taç yaparak Defne’nin sonsuza kadar onunla kalmasını sağlamıştı.
    İlgiye dinledi çocuk Defne’nin hikayesini.Ve hikayenin sonunda ninesinin o meşhur sözünü bir kez daha duydu: “İyi ki böyle olmuş da defnenin o güzel yapraklarının kokusunu alabiliyoruz değil mi birtanem? İyi ki…Hayatta iyi ki lerin ne kadar çoksa hayat o kadar güzeldir.” Dedi ninesi. Omzunu silkti çocuk kalkarken bir anlam veremiyordu küçük aklıyla…Tüm bunları düşünürken eli masada duran yumurtalara çarptı. 3 tanesi düşüp kırılmıştı.
    _ Eyvah! Dedi.Nineciğim bu kötü şans getirecek bize!
    _ Üzülme… Dedi ninesi. Hep iyi düşün,iyi olsun. Hep “iyi ki” diyebilesin hayatında.
    Bir taraftan da kuruttuğu çamaşırları ütülüyordu. O sırada ütünün fişinde meydana gelen elektrik kaçağı yaşlı kadını çarpmış hastanelik etmişti. Hastanede kendine geldiğinde torununun yaşlı gözlerine bakarken ağzından yine aynı sözler dökülüyordu: “İyi düşün ki iyi olsun…”
    Doktorlar çocuğun anne ve babasına bilgi verirken:
    _ “İyi ki bu olay olmuş. Anneniz bu elektrik çarpması nedeniyle hastaneye gelmeseydi ciğerlerindeki problemi fark etmeniz imkansızdı. Zamanında müdahele ile hayatı kurtulacak.” Diyorlardı. Çocuk o zaman anladı ninesinin ne demek istediğini…Küçük ağzından tatlı bir tebessümle dökülüverdi kelimeler:
    _ “İyi ki…İyi ki…İyi ki…”

    14. Öykü​


    biz iki gazeteci bize verilen dramatik hayat hikayeleri görevini yerine getirmek için yola koyulmustuk.önceden yaptıgımız arastırmalarla ayse ninenin evine gidecektik.gidebildiğimiz yere kadar arabayla gidip sonra iki tarafı ağaçlı güzel çiçek kokularıyla kaplı upuzun bir yoldan gectikten sonra nihayet ayse ninenin evine ulaşmıstık.ayse nine kış yağmurlarıyla bolluga ulaşmış coskun bir derenin kenarında tek katlı biraz yıkık dökük ahsap bir evde oturuyordu.nine bizi kapıda karsıladı oglunun beyaz tenli sarısın mavi gözlü çocuguyla beraber.bizi içeri davet etti.evin içi dısı gibi yıkık dökük değildi.yasına ragmen tertemizdi.herseyi ütülü güzel kokuluydu.en değme gelinlere tas çıkarırdı bu kadın.güler yüzlü bu nine yasamı boyunca bircok acı sıgdırmıstı hayatına.yıllar önce talihsiz bir kazayla eşini kaybetmişti.biricik ogluyla basbasa kalmışlardı.mürvetini görmeden ölmek istemiyorum diyormuş hep ogluna.nihayet güzel bir gelin bulmuşlar.davullar zurnalarla evlendirmiş biricik oglunu.ama nerden bilebilirdiki kötü şansın onların peşini bırakmadıgını?düğünden sonra oglu ve geliniyle beraber mutlu mesut yasamaya baslamışlar dediğine göre.
    _sonra dedim
    _sonrasını yemekten sonra anlatırım dedi
    ve bahcesindeki kümese gidip bugunun günlük taze yumurtasını aldı
    güzel pamuk elleriyle hemen oracıkta bize ekmek pişirdi.
    ekmegin lezzeti karsısında arkadasımla birbirimize baka kalmıştık.hayatımızda yediğimiz en güzel ekmekti bu.köy havasıyla mayalanmış yumusacık ekmek.
    sonra diye devam etti ayse nine
    yerde kırık kapılı kamyonuyla oynayan torununu işaret ederk
    _gelinim bunu doguruken vefat etti dedi.kışın kar vaktiydi yollar kapanmıştı yetiştiremedik zavllıcıgı dedi gözleri dolarak.oglumda bidaha evlenmedi.hala karısının yasını tutar.buncacıgımda anasını hiç görmedi ama aklına geldikçe resimlerine baktıkça aglar durur.bu durum beni çok üzüyo oğlum dedi bize
    sonra gözünün yasını basındaki yazmasına silerek:
    _neyse canınızı çok sıkmayayım dedi ve yerinden kalktı.
    bes dakka sonra elinde bir sepetle geldi içinde nar kırkırmızı elmalar....
    bizede ikram etti.oturduk biraz daha dertleştik.hava kararmaya baslayınca ninemizin elini öpüp
    ayrıldık köyden.defne yapraklarının melodisiyle upuzun agaçlı yoldan tekrar geri döndük.ve arasıra ayse nineyi arayıp halini hatrını sormayı ihmal etmedik.yıllar gecti ama hala o yediğimiz ekmegin tadi hiç bi ekmekte yok.keşke ayse nine yaşasaydıda bize o güzel,pamuk elleriyle takrar ekmek yapabilseydi....


    15. Öykü​


    KARŞIYAKANIN KARAKIŞI ​

    Güneş bugün çok cimriydi. Işığını, sıcaklığını üstümüzden esirgemişti. Karşıyakaya gidecektim ama sicim gibi yağan yağmur iştahımı büsbütün kesiyordu. Ayaklarım son bir gayret vapura yürüdü. Çok kalabalık, sığınacak yer yok- el mahkum- şemsiyem siperim olacaktı. Güvertede denizin hırçın dalgalarını izlerken, karşımdaki yeşil gözlere bakmamak olanaksızdı. “Allahım o ne gözler denizin mavisi, ormanın yeşili … çek aşkın fünyesini bu gözlerde intihar et..” ayaklarım ona doğru sürüklüyor, bana sormadan.
    “Zümrüt bakışlım” – beyefendi yağmurun altında durmak size birkaç günlük doktor izninden başka bir şey kazandırmaz ki . Buyurun şemsiyem ikimizi de himaye edebilir. Dedim .” hey deli yüreğim şimdi durmadınya buracıkta, artık bu dünyada bana ölüm yok “

    Hiç konuşmadan –sağolası- şemsiyemin altında karşıya geçtik. Vapur yanaştı iskeleye o sesi hiç unutmam ;
    - İsminizi söylemediniz ama şuracıkta çınar ağacının altında, bir sıcak kahve davetimi kabul ederseniz şemsiyenize teşekkür ederdim. Dedi. Yok der mi bu dil sana gözlerinden yıldırımlar içime düşmüş bir kere.
    Simitçi çocuktan aldığımız simitlerin eşliğinde kahvelerimizi yudumlarken tanışıp en kısa tabiriyle kaynaştık, telefonlarımızı elektronik postalarımızı aldık.
    Artık gecem Umut’an ayrıldığımız saatler, gündüzüm Umut’umla buluştuğum saatlerimdi. Gerçek aşkın peri masallarında olduğunu düşündüğüm yıllarımda, bir masal perisiydim. Bizi tanıyan tanımayana sevadamızı anlatır olmuştu. Arzu ile Kamber, Leyla ile Mecnun ve Umut ile Bilge…
    Pazar günü nişan törenimiz olacak “sevdiğim adamla evliliğe ilk adım” içim içime sığıyordu. Evde tatlı bir telaş almış başını gidiyordu. Ninem sandığını açmış naftalin kokulu bayramlıklarını çıkarıyor, annem harı harıl ütü yapıyor dili durmuyor tabi “şunu yapın yetişmeyecek, bunu yapın acele edin, babana söyle yumurta alsın , et alsın, süt alsın, onu alsın bunu alsın…”
    Bitmez saatler sonunda nihayet “o altın halkalar” Umut’umun ve benim parmağımıza takıldı. Annem ve kuzenlerim ikramlarla ilgilenirken bizde davetliler ve arkadaşlarımızla sohbet ediyorduk . Umut’umun eli ansızın ellerimin arasından kaydı yere yığıldı.
    Bu gece hastanede kalmalıymış. Ama neden kalmalı, yorgunluktan içi geçti bu bayılmak sayılmaz ki. Bak gözleri bahar gibi ışıl ışıl bana bakabiliyor. Sabah neden bu kadar geç kaldı güneş uyanmadı hala. Yok canım bir gece kalması kötü bir şeyler olacağı anlamına gelmez öyle değil mi annem? Kara kedi önümüzden geçmedi ki, biz kimseye bir şey yapmadık ki annem bu kötü şans neden bizi buldu ? doktor “ kan kanseri “ dedi. Bu ne illet ki, benim yağmur gözlüm daha çok genç göçmez değil mi doktorcuğum beni bırakmaz “o”…
    Her geçen gün iyiye gidiyormuş. O da iyileşeceğine inanıyor. Yazın evleneceğiz. Bahçemize defneler dikeceğiz en sevdiğin koku. Camımızı açtığımızda odamıza mis gibi kokusu girecek. Balık da çok seversin, mangalın başında sen olacaksın defne yapraklarına balıkları ben saracağım sen pişirip çocuklarımızla yiyeceksin.
    O gece sahile gitmek istedi. Aylardır ilaç kokuları arasında yatmaktan sıkılmıştı zaten. Yediği iğnelerden kevgire dönmüş bedeni söz dinlemese de adımlarını zar zor atarak indik sahile yanımda getirdiğim battaniyemize sarıldık, başımı göğsüne dayadım kokusunu ta ciğerlerimin en son noktasına kadar çektim.”dünyadaki cennet burası mı acaba?”elleri ne kadar da küçülmüş, parmakları incecik kalmış, yüzü bembeyaz olmuş, gözleri hala aynı.
    Hep yarınları konuşuyoruz , birlikte yapacaklarımızı aralara da vedalar serpiştiriyor güya hazırlıklı olmalıymış iyiye de kötüye de … “ Boşver sen bunları yarın seninle bir şeyler daha yapalım evet buldum Çamlıca’ya çıkalım hani bana evlenme teklif ettiğin çaybahçesine gidelim , çayımızı yudumlarken hani şu son harfine göre kelime türetme oyunumuz vardıya ondan oynarız ama her kelimeye Bilge seni seviyorum demek yok ciddi ciddi oynayacağız tamam mı? Umut üşüdün mü? Umut boynun ağrıyacak kafanı düzgün tut birtanem. Umut ellerin buz gibi.
    Umut bu gece olmaz deniz atlas gibi, bak gökyüzü pırıl pırıl , ay bile bizim için ışıklarını bağışlamış, Umut hiçbir masalda prenses prensi öpüp uyandıramıyor kalk artık…
    Umudum tüm insanlar umutlarının ardında yaşıyorlar ben sensiz nasıl yaşarım, Umut sensiz olmaz, doğmamış çocuklarımızı nasıl büyütürüz.
    Bu dünyada olmazsa öbür dünyada büyütür müyüz? Ne dersin? Umut dünyanın sonu böyle mi? Benim kıyametim bu olsa gerek.
    Gözlerimi açıyorum, hastanedeyim, beni ve Umudumun bedenini oradan geçenler denizden çıkarmışlar.
    O artık yok ben mi?

    16. Öykü​


    PAMUK KARLAR ARASINDAKİ MİNİK CESUR YÜREK​

    Kıştı..Lapa lapa karların yağdığı o dondurucu mevsim kapıyı çalalı çok olmuştu.Seviyordu bu mevsimi.İnsanlar soğuk ve kasvetliliğinden olsa gerek hazzetmiyordu kış mevsiminden ama onun için bir şey fark etmiyordu.Çünkü onun yüreği her mevsim üşüyordu zaten..
    Her akşam üstü olduğu gibi kahvesini fincanına doldurdu ve pencere kenarına geçip bir süre etrafı seyretmeye başladı.Ağaçlar yapraklarını dökmüş,yağan karlar kurumuş dallara tutunmaya çalışıyordu.”Allah’ım!”dedi.”Bu beyaz manzara olağan üstü!”Bahçedeki defne ağacına çevirdi gözlerini.Ne büyük bir güzellikti!Her mevsim yeşil kalmasıyla umutlarını tazeliyordu adeta!Biliyordu..Yaşadıkları yüzünden renk çemberinden kendine düşen pay hep siyahtı ama yine de hiç isyan etmiyordu.Çünkü her şeye rağmen duygularını kağıda dökebilmek gibi bir yeteneği vardı.Oğlunu kaybettiği günden beri yazdıklarından sayfalarca kitap oluşurdu.Bu yüzden şükretti Allah’a.”Ya yazamasaydım…?İşte o zaman yok olurdum”diye düşündü.

    Genç kadın bazen geçmişini anımsıyor fakat o defterleri hep güzel cümlelerle bezemek istediğinden yazılarında geçmişinden hiç bahsetmiyordu.Kaleminden sadece oğluna duyduğu sevgi ve özlem cümleleri dökülüyordu.Oğlunu geçen yıl kaybetmiş ve bir daha çocuk sahibi olmak istememişti.Oğlunun vefatından sonra kağıtlar,kalemler yareni olmuştu.Birden kocası geldi gözlerinin önüne..Sevdiği adam…Evlenmeden önce onun için neleri göze almıştı..Fakat oğlunun acısını bir türlü dindiremediği için tekrar hamile kalmak istemeyişi eşini de kaybetmesine sebep olmuştu.Boşandıktan sonra küçük bir kasabaya yerleşmişti ancak ortak dostlarından haberini alıyordu..Eşi başka bir kadınla evlenmiş ve bir çocuğu olmuştu..Bunları düşünürken acı bir tebessüm belirdi dudaklarında..Oğlunu kaybedip,iç dünyasına kapandığı dönemlerde eşinin”Sen hastasın!Ölenle ölünmeyeceğini bilmeyecek,bunun hayatın bir parçası olduğunu anlayamayacak kadar hastasın!”diye bağırışları kulaklarında çınladı.Eşine hak veriyordu aslında ama ya oğulcuğu..O küçücük bedenin toprak altında oluşunu bir türlü kabullenemiyordu..Olmuyor,yapamıyordu.Beyni bu düşüncelerle yoğrulurken gözü birden dışarıya ilişti.Bahçede ki defne ağacının altında küçük bir çocuk defne yapraklarını koparmaya çalışıyor fakat boyu yetişmiyordu.Kadın pencereyi açtı ve seslendi:”Küçüüük!Ne yapıyorsun orada?Çocuk gizli bir iş yapmanın verdiği mahcubiyetle cevap vermedi.Kadın eliyle “gel” diye işaret etti.Çocuk geldi ve içeri aldı.Sobanın yanında ısınan çocuk kadına bir açıklama yapması gerektiğinin farkındaydı.”Ninem…”dedi üzgün bir tavırla.”Ninem çok hasta..Kasabadaki Remziye Teyze defne yapraklarını kaynatıp içerse iyileşir dedi.Özür dilerim bahçenize izinsiz girdim”dedi.
    Soğuktan kıpkırmızı olmuş minicik burnu ve üşümüş ellerini ağzına götürüp üfleyerek ısıtmasıyla daha da sevimli olan bu çocuğa kızmak olmazdı.Genç kadın “merak etme ninenin iyileşmesine yardımcı olmak istediğin için sana kızmıyorum ama önce şu ıslamış hırkanı çıkarda ısın”dedi.Çocuk hırkasını çıkardı.Şimdi üzerinde ince,uzun kollu bir gömlek vardı.Kadının gözleri gömleğe çakılı kaldı.Bu oğlunun gömleğinin aynısıydı.”Bu havada bu gömlekle üşümüyor musun?”diye sordu.Çocuk utangaç bir ifadeyle”üşüyorum ama kalın giysim yok ki.Bu gömleği de zaten bir amca verdi.Ölen bir çocuğunmuş onun kıyafetlerini dağıtmışlar.İlk başta giyinmek istemedim ama yeni giysi almaya paramız yok ki..”Kadın boğazında biriken düğümlerin tadını aldıkça gözyaşlarına engel olmakta güçlük çekiyordu.Oğlunu kaybettiğinde kocası sırf acısını kolay silebilsin diye oğlunun kıyafetlerini dağıtmıştı.Çocuk kadının gözyaşlarını sildi,”üzülme teyze.Bu hayatın bir kuralıymış.Ninem
    bir gün hepimiz öleceğiz der.Bende pek anlayamıyorum ama demek ki hayat böyle garip bir şey.Bende bazen böyle ağlıyorum.Annemle babamı hiç görmedim.Trafik kazası geçirmişiz yıllar önce.Ben bebekmişim o zaman.Kazadan bir tek ben kurtulmuşum.Ninem anlattı bana bunları.Beni ninem büyüttü.O yüzden onu çok seviyorum ve iyileşmesini istiyorum”dedi.
    Kadın çocuğun minik ellerini avuçlarında ısıtmaya çalışırken içinden “Allah’ım!İnsanlar hep kötü şanslarının kurbanı mı olurlar?”diye geçirdi.Bu minik yürek yaşantısıyla nasıl da örtüşüyordu.Küçük çocuk kadının üzüldüğünün farkındaydı.Evladını avutmaya çalışan anne edasıyla kadına başka şeylerden bahsedip ortamın havasını değiştirmek istiyordu.
    ”Benim bir de dedem var”dedi.”Ona yardım ediyorum.Birlikte çarşıya çıkarız.Yumurta,zeytin,peynir alırız.Eskiden hem tavuğumuz hem ineğimiz vardı hiç çarşıya gitmemize gerek kalmazdı ama ninem hastalanınca onları satmak zorunda kaldık.Bu yüzden gidip çarşıdan az da olsa alıyoruz.Dedem bunları yersem çok kuvvetli olacağımı söylüyor”dedi.Küçük çocuk iyice ısınmış olmanın rahatlığıyla odanın içinde dolaşmaya başladı.Masa üzerinde bir sürü kağıt-kalem gören çocuk “Bende bu yıl okula başladım.7 yaşındayım artık”dedi gururlu bir edayla.Sonra gözü köşede duran radyoya ve ütüye ilişti.”Bizim de radyomuz var dedem hep haberleri dinler.Ama ütümüz yok.Dedem bir işi olur da kaymakamın yanına gitmesi gerekirse gömleğini ve pantolonunu yattığı yer döşeğinin altına koyar.Sabah ütülenmiş gibi olur”dedi gülerek.”Dedem..Ahh dedem.Canım dedem..”

    Genç kadın anne ve babasından yoksun bir çocuğun bu denli hayat dolu olmasından kendisine bir ders çıkarmıştı.O daha çocuk neyi ne denli anlar demeden,hayattan aldığı zevkin yüzünde mutluluk çiçekleri açtırdığını görüyordu.Üstelik kendisine“üzülme teyzeciğim”demişti.”Üzülme..”Ya kocası…? Bu minik yürek kadar bile merhametli olamamıştı.Genç kadın çocuğuyla kaybetmiş olduğu mutluluğu bir yıl sonra yine bir çocukla bulmuştu.”Keşke”dedi içinden.”Keşke kocamda kolay olanı seçmek, bırakıp gitmek yerine bu minik cesur yürek gibi mutluluğu zorla avuçlarıma bıraksaydı.O zaman mutluluğu avuçlarımdan yüreğime akıtması daha kolay olurdu….”

    17. Öykü​


    SON RANDEVU​

    Aradan 30 yıl geçmişti… dile kolay 30 yıl. Bunca yıldır özlemini çektiği yere, doğduğu köyüne, anılarına, geçmişine… Evine gidiyordu Ayten. Ne de çok özlemişti evini, yurdunu. Hiç tahmin bile edemezdi bu şekilde döneceğini. Bu yüzdendir ki içinde bir burukluk, bakışlarında bir hüzün vardı. O artık eski Ayten değildi, yorgundu, yaşlanmıştı. Ne eski heyecanı kalmıştı, ne de umutları…
    Bahçe kapısını tüm gücüyle itti, bir hayli çürümüş ve paslanmıştı. Kapının gıcırtısının bahçedeki yankısı, heyecanını birazda gerginliğe dönüştürmüştü. Haklıydı da, yıllardır bu anı bekliyor ve hayal ediyordu. Burnuna gelen küf kokuları dikkati dağıtmıştı. Şöyle bir kafasını kaldırıp etrafını süzdü. Yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi Ayten’in, ne de çok benzetmişti kendine doğduğu evini. İkisi de yaşlı ve yalnızdı. Bahçenin kenarındaki kırık tabureye gözü çarptı. Eliyle hafifçe tozunu silkeledi taburenin ve ağacın gölgesine getirip oturdu. Sakince evini ve bahçesini izlemeye koyuldu. Ağaçlar ne kadar da kurumuştu böyle. Çocukken meyve toplamak için çıktığı ağaçlar, şimdi dallarını yere sermiş, sararmış yapraklarıyla ona bakıyorlardı. Tatlı bir esintiyle hışırdayan defne yapraklarının kokusu hala burnundaydı sanki. Bir iç çekti Ayten, hayatının en güzel zamanlarını, en güzel anılarını bu topraklar üzerinde geçirmiş, şen kahkahaları bu bahçede yankılanmıştı. İlk aşkını burada yaşamış, ilk heyecanı burada tatmıştı.
    Kötü şans Ayten’i bebekliğinde yakalamıştı. Anne ve babasını henüz 2 yaşındayken kaybetmişti. Nine ve dedesi büyütmüştü Ayten’i. Dedesi, ailenin geçimini kasabada yumurta satarak sağlıyor, kıt kanaat geçiniyorlardı. 1 yıl arayla önce dedesini, sonra ninesini kaybetmiş, 15 yaşında İstanbul’daki amcasının yanına taşınmıştı. Liseye de orda başlamış, yatılı hemşirelik okulunu bitirmişti. Mutlu bir gençlik yaşamıştı İstanbul’da. Okul yıllarında ve iş hayatında tek başına yürümüş, karşısına çıkan engelleri yalnız başına aşmıştı. Bu da onu hayata karşı daha güçlü kılmıştı.
    Aradan yıllar geçmişti. Hayatını bir düzene sokmuş ve geleceğe umutla bakıyordu ki, kara haber tez ulaştı. Çalıştığı hastanedeki yakın bir arkadaşı iletmişti ona bu kötü haberi. Amansız bir hastalıktı onu üzen haber. Bu durum onu ilk zamanlar yıldırmamış azimle savaşına devam etmişti.
    Son yıllarda zamanının büyük kısmını hastane koridorlarında geçirmişti. Önceleri mesleğini icra ettiği bu dört duvar, sonraları ona sadece mutsuzluk vermişti.
    _“Bu illet hastalık ne kadar da erken buldu beni” diye yıllarca hayıflandı Ayten.
    _“neden ben” dedi kendi kendine. Kimi zaman içine kapandı, kimi zaman hayata sarıldı, kimi zamanda gelen mektuplarla umutlanıp hayaller kurdu. Evet mektuplardı, onu hayatta tutan yegane şey. Kendine bile itiraf edemediği, ama hastane odalarında geçirdiği yıllar boyunca onu mutlu eden tek şeydi mektuplar. Çocukluğunu birlikte geçirdiği, oyunlar oynadığı, ilk aşkı cemildi bu ümidin kaynağı. Köyünden ayrılıp İstanbul’a yerleştikten sonra hiç vazgeçmemişlerdi yazmaktan. Cemil de evlenmemişti Ayten gibi. Görüşmek kısmet olmamış, hep bir mani çıkmıştı karşılarına. Ayten yazamamıştı ona hasta olduğunu, gönlü elvermemişti yazmayı. Karşısına çıktığında dimdik, sağlıklı ve güzel görünmek istemişti, ama olmadı.
    Şimdi buradaydı işte, yıllardır özlemini çektiği köyüne gelmiş evini izliyor, kırık bir taburenin üstünde hatıralarını canlandırıyordu.
    Kurumuş çalılardan gelen ayak sesleriyle irkildi. Biri yaklaşıyordu ona doğru. Uzun boylu, ak saçlı, dik bakışlı bir adamdı bu gelen. Heyecanlanıp yerinden kalktı ve birkaç adım ilerledi. Bu gelen Cemil miydi yoksa. Bu bakışların sahibi Ayten’e çok tanıdık gelmişti, Cemil’den başkası değildi ona yaklaşan.
    Bir an karşılıklı bakışmışlar, birkaç dakika sadece susup birbirlerini süzmüşlerdi. Ardından Cemil ; _ hoş geldin.. dedi.
    _Kaç gündür yolunu gözlüyordum... Nihayet karşımdasın.
    _Seni görmek çok güzel.. dedi Ayten. Bunca zaman boşa geçmişti. Bunu ikisi de biliyordu ama söylemek ne kadar zordu. Bahçenin dışından gelen çocuk sesleri bile havanın büyüsünü bozamamıştı ki, koşarak yaklaşan sevimli bir kız çocuğunun “Baba!” diye seslenmesi ikisini de geri getirdi.
    _“Hadi! annem bizi bekliyor!” diye tekrarladı küçük kız. Cemil’in “geliyorum!” diye yanıtlaması Ayten’in yüzünde şaşkın ifadeye neden olmuştu.
    _Yorgunsundur. Ben tekrar uğrarım... Dedi Cemil adımlarını geri çevirerek. Kızıyla birlikte uzaklaşmalarını izledi arkalarından. Kulağında sadece “geliyorum” lafı kalmıştı 30 yıl sonra. Gelebilecek miydi? Onu tekrar görebilecek miydi? “Cemil’in bir ailesi var” dedi içinden. Yıllardır yazdığı mektupların hiçbirinde bahsetmediği ailesi. Evlenmişti demek. Benim hastalığımı yazamadığım gibi, o da bana evlendiğini yazmamıştı. Nedense üzülmemişti Ayten. Artık ne üzülecek gücü vardı ne de öfkelenecek hırsı. O şuan hayalini gerçekleştirmenin huzurunu yaşıyordu.
    Akşam serini çıkmış ve ilaç saati yaklaşmıştı. Küçük valizini alarak eve yöneldi. Eve girdiğinde ilk gözüne çarpan şey, annesinden yadigar boy aynasıydı. Aynanın önünde durup kendini şöyle bir süzdü. Dağınık saçları, ütüsüz gömleği ve yorgun bakışlarıyla ne kadar bakımsız bir hali vardı. Olduğundan yaşlı gözüktüğünü düşündü. Uzun yol onu epey yormuştu. Cemil’in karşısına böyle mi çıkmıştı. Artık ne fark ederdi ki, o evliydi. Artık eskisi kadar önemsemediğini hissetti.
    Pencerenin kenarında duran, ninesinin sallanan sandalyesine gözü ilişti. Üzerindeki çarşafı kaldırıp oturdu. Küçükken bu sandalye onun için başlı başına bir oyun parkıydı. Ninesi hep kızardı ona, düşeceğinden korktuğu için...
    Sallanan sandalyenin gıcırtıları eşliğinde dışarıyı izliyordu. Tozlu camdan gördükleri, anılarından pek farklı değildi. “Bir ömür” dedi içinden, “ Bir ömür boşa geçti”. “İki yaşam, iki yalan, iki yanılgıydı bu ömrü hibe eden..”
    Sandalyenin gıcırtıları ona bir ninni gibi gelmiş, güçsüz bedeninin yorgunluğu iyice üzerine çökmüştü.
    Evin sükunetini Ayten’in öksürükleri bozmuştu bir anda. Ardı arkası kesilmeyen bu öksürük krizlerine epey alışkındı zaten. Evin aşırı tozundan olsa gerek diye düşündü. Üstelik bugün ilaçlarını içmeyi de epey ihmal etmişti. Öksürüğün şiddetinden dolayı ilaçlarını almak için ayağa kalkamadı. Bu yolculuğun onu çok yorduğunun farkındaydı. Doktorları da karşı çıkmıştı ama nafileydi. Ayten yine dediğini yapmıştı.
    Evde yankılanan öksürük sesleri bir anda kesildi, hemen ardından da sandalyenin gıcırtısı hafifleyerek sessizliğe büründü. Ayten’in yüzünde mutlu bir tebessüm belirdi. Özlemini yerine getirmenin ferahlığı yüzüne yansımıştı sanki. Ondan geriye küçük valizi ve içindeki yığınla mektuplar kalmıştı.
    O artık doğduğu evde ebedi huzura kavuşmuştu…
     
  4. 9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  5. UzmaN

    UzmaN Popüler Üye Üye

    Katılım:
    19 Şubat 2007
    Mesajlar:
    5.097
    Beğenildi:
    8
    Ödül Puanları:
    146
    Yarışmamız oylamaya açılmıştır..
    Yarışma kurallarını tekrar buraya eklemiyorum,çünkü kurallar konusunda dikkatli olduğunuzu biliyorum..
    Emek dolu ve aynı zamanda güzelliklerle dolu bir yarışma olacağı kanaatindeyim:))
    Herkese kolay gelsin..
     
  6. 9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  7. Eylul-son

    Eylul-son Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    18 Mart 2007
    Mesajlar:
    341
    Beğenildi:
    1
    Ödül Puanları:
    108
    ellerine sağlık şulecim,emeği geçen herkese teşekkürler...a.s.
    hadi bakalım keyifli okumalara..:kahve:
     
  8. 9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  9. masal

    masal Guest

    hadi bakalım arkadaşlar kolay gelsin:)
    henüz hiç birinide okumadım birazdan başlıyorum okumaya:kahve:
    iyi olan kazansın...
     
  10. 9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  11. GurbetGuzeli

    GurbetGuzeli Ene elheful Mahbubi.. Üye

    Katılım:
    25 Mart 2007
    Mesajlar:
    10.981
    Beğenildi:
    622
    Ödül Puanları:
    203
    herkesin emegine saglik ne mücevherler varmis hepside güzel zorlanacgiz biraz kolay gelsin
     
  12. 9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  13. GurbetGuzeli

    GurbetGuzeli Ene elheful Mahbubi.. Üye

    Katılım:
    25 Mart 2007
    Mesajlar:
    10.981
    Beğenildi:
    622
    Ödül Puanları:
    203
    sulecim eline saglik emegine saglik bunlar bize keyif veriyor
     
  14. 9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  15. UzmaN

    UzmaN Popüler Üye Üye

    Katılım:
    19 Şubat 2007
    Mesajlar:
    5.097
    Beğenildi:
    8
    Ödül Puanları:
    146
    Arkadaşlar ben de yalan yok:))Ben her bir öyküye bayıldım açıçası..Sanki roman özeti okur gibi keyif verdi,heycanlandırdı..
    Oylamadan önce mutlaka bir kaç kez gözden geçiriniz diyorum naçizane..
     
  16. 9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  17. RedRose

    RedRose Popüler Üye Üye

    Katılım:
    10 Nisan 2007
    Mesajlar:
    788
    Beğenildi:
    10
    Ödül Puanları:
    108
    yürenizi öpüyorum çok hoş şeyler yaratmışsınız hayran kaldım başarılar
     
  18. 9 Aralık 2007
    Konu Sahibi : UzmaN
  19. talin

    talin Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    20 Haziran 2007
    Mesajlar:
    4.253
    Beğenildi:
    19
    Ödül Puanları:
    148
    gerçekten hepsi birbirinden güzel.oylama çok zor geçecek sanırsam:sm_confused:
    herkese bol şans diliyoruma.s.
    ayrıca berşulecim emeğine sağlık.çok güzel bir iş çıkarttın yine
    sevgiler:1hug:
     
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.