Edip Cansever Şiirleri

Konusu 'Şiir' forumundadır ve Exorcist tarafından 28 Ağustos 2006 başlatılmıştır.

    28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  1. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    Bitti O Sevda...

    Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların
    Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti
    İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz şey
    Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği
    Kaybetti kumarda gözlerim
    Kaybetti kumarda gözleri.

    Bir koru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzda sanki
    Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden
    Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine
    Yani her soluk alıp verişimizde bizim
    Bir mekik gibi kalbin
    Bir mekiği gibi kalbim
    İşleyip durdu bu yitikliği yeniden.

    Ne kaldı
    Farkında mısın bilmem
    Gündüzler..
    Gündüzler biraz azaldı.

    *********************************************************

    Bu Gemi Ne Zamandır Burada

    Bu gemi ne zamandır burada
    Çoktan boşaltmış yükünü
    Gece de ölmüş, rıhtım da bomboş
    Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
    Arkada, güvertede
    Ah, neresinden baksam sessizlik gene.

    Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
    İçerde üç beş kişi
    Yalnızlık üç beş kişi
    Bir kadeh rakı söylerim kendime
    Bir kadeh rakı daha söylerim kendime
    -Söyle be! ne zamandır burda bu gemi
    -Denizin değil hüznün üstünde.

    Belki yarın gidecek
    Bir anı gelecek bir başka anının yerine.

    İnsan bazan ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.
     
  2. 28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  3. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    Bir Taş Atarsın...

    Bir taş atarsın, taş nereye düşerse
    Mutlaka bir köşebaşıdır
    Çünkü yüreğin daralmıştır ve kıştır
    Kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk
    İşte bak her kestaneciye sapsarı bir köşebaşı kalmıştır.

    Şimdi bir şamandıra denizin yüzünde
    Durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır.

    İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
    Yalnızlık bir başına kalmıştır.

    ****************************************************

    Sevda Bir Ateş Buldu Sende

    Sevda bir ateş buldu sende, eğilip öptü seni
    Artık kimse denizi bilmiyor.

    Dirseklerini masaya koyuşundan belli
    Gelip geçen bir günü bitirmek istemediğini
    Sevda bir umut buldu sende.

    Ey bir yolcu listesinde bir ölüyü arayan
    Artık kimse gözlerini bilmiyor.

    Şunu imzala
    Bir mektup, bir telgraf alındısı değil
    Unutulmuş bir sevdadır kapısını çalan
    Ve sevimsiz bir terlik gibi duran odan
    Kimse artık bir şey giymek istemiyor.

    Sonra bir pencereden kendine
    Ayışığı gibi vuran sen
    Ne sana na başkasına benziyor.

    Ve işte bir dip balığı su boşluğunda
    Çırparaktan yüzgeçlerini
    Hiç kimseye uymayan bir mevsim öneriyor
     
  4. 28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  5. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    Mendilimde Kan Sesleri

    Her yere yetişilir
    Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
    Çocuğum beni bağışla
    Ahmet Abi sen de bağışla

    Boynu bükük duruyorsam eğer
    İçimden öyle geldiği için değil
    Ama hiç değil
    Ah güzel Ahmet abim benim
    İnsan yaşadığı yere benzer
    O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
    Suyunda yüzen balığa
    Toprağını iten çiçeğe
    Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
    Konyanın beyaz
    Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
    Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
    Denize benzer ki dalgalıdır bakışları
    Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
    Öylesine benzer ki
    Ve avlularına
    (Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
    Ve sözlerine
    (Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
    Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
    Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne
    Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
    Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına
    Minibüslerine, gecekondularına
    Hasretine, yalanına benzer
    Anısı ıssızlıktır
    Acısı bilincidir
    Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
    Gülemiyorsun ya, gülmek
    Bir halk gülüyorsa gülmektir
    Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.
    Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
    Dirseğin iskemleye dayalı
    - Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben -
    Cigara paketinde yazılar resimler
    Resimler: cezaevleri
    Resimler: özlem
    Resimler: eskidenleri
    Ve bir kaşın yukarı kalkık
    Sevmen acele
    Dostluğun çabuk
    Bakıyorum da şimdi
    O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

    Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
    Biz eskiden seninle
    istasyonları dolaşırdık bir bir
    O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
    Nazilli kokardı
    Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
    Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
    Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
    Kadının ütülü patiskalardan bir teni
    Upuzun boynu
    Kirpikleri
    Ve sana Ahmet Abi
    uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
    Sofranı kurardı
    Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
    Cezaevlerine düşsen cigaranı getirirdi
    Çocuklar doğururdu
    Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
    O çocuklar büyüyecek
    O çocuklar büyüyecek
    O çocuklar...
    Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
    Umudu dürt
    Umutsuzluğu yatıştır
    Diyeceğim şu ki
    Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
    Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
    Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
    Çocuklar, kadınlar, erkekler
    Trenler tıklım tıklım
    Trenler cepheye giden trenler gibi
    İşçiler
    Almanya yolcusu işçiler
    Kadınlar
    Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
    Ellerinde bavullar, fileler
    Kolonyalar, su şişeleri, paketler
    Onlar ki, hepsi
    Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
    Ah güzel Ahmet Abim benim
    Gördün mü bak
    Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
    Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
    Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
    Gelse de
    Öyle sürekli değil
    Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
    O kadar çabuk
    O kadar kısa
    işte o kadar.

    Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
    Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
    Mendilimde kan sesleri.
     
  6. 28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  7. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    O Mavilik Derdi

    Beni uykudan uyandırır uyandırmaz
    Dünyanın bütün huyları yüzünde
    Ben bunlardan birini seviyorum en çok
    Sana bir nar kesip uzatıyor ya doğa
    Tutsam tanelerini
    Sevincin gözyaşları derdim buna.

    Bir süre bakışıyoruz karşılıklı
    Ben uykudan uyanır uyanmaz
    Benimle şiir gibidir bu
    Tam karşımda ama yazılmamış
    Durmadan bileniyor aklımda.

    Seni unutarak baktığımda bile
    Dünyanın her yerlerinden geçiyorsun
    Yayılıyorsun kalabalıklara
    Yalnız yayılmak mı
    Aşkın en büyüğü, en dayanılmazı demeli buna.

    Özlenirsin, alabildiğine varsın da
    Daha da var oluyorsun gün günden
    Olgun bir meyva gibi güleceksin zamanla
    Bir kadın da değilsin, bir kişi de değilsin
    Bir kuş olsa mavilik derdi buna.
     
  8. 28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  9. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    Çağrılmayan Yakup

    I

    Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
    Bunu kendine üç kere söyledi
    Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
    O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
    Ben, yani Yakup, her türlü çagrılmanın olağan şekli
    Daha hiç çağrılmadım
    Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç
    Yakup!
    Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
    Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
    Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
    Sonra bir güzel yıkanayım da.
    Ben size demedim mi.

    Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
    Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
    Telaslı, aç gözlü kurbağalara
    Bakmaktan
    Bilmiyorum
    Bilmiyorum, bilmiyorum
    Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
    Bazen karıştırıyorum.

    Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
    Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
    Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
    Onlar işte hep boyuna koşuyordu
    Birileri çıkıyordu ordan burdan

    Hiç çıkmamak halinde ve olgun
    Birileri çıkıyordu
    Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
    Bir pencerenin sokağa doğru içinde
    Bu uyum korkunçtur Yakup!
    Yakubun olması korkunçluğudur bu
    Dünyanın insana doğru içinde
    Yakup, Yakup!
    Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
    Lambayı söndürmesinler, geliyorum
    Siz bütün lambaları yakın, evet
    Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
    Bazen karıştırıyorum.

    Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
    Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
    Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
    Hep böyle istiyorum, ayıp degil ya
    Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
    Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
    Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
    Bir ölünün günü boyayan renginde
    Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
    Kayalardan dondurmalar sorduğum
    Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
    Kim bilir ne diyordum
    (Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
    Bir baykuş tarafından
    Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
    Ben ne oluyordum.)

    Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
    Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
    Bunu Yakup söyledi
    Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense
    Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
    Kızgın kağıtların üstüne
    Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
    Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
    Ölüyordu ve bir de
    Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
    Kendimi koruyordum
    Bunu bana Yakup söyledi
    Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
    Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup
    Ben
    Bunu hep biliyorum
    Bunu hep biliyorum ve işte
    Özgürüm, cezasız duruyorum.

    II

    Kurbağalara bakmaktan geliyorum
    Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
    Telaşlı, açgözlü kurbağalara
    Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf
    Ve Yusuf değil
    Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
    Ve durmuyorum. Ben işte Yakup
    Yok artık karıştırmıyorum.

    Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
    Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam
    Geçti ve kolayca gittiler
    Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
    Yanan güneşin altında
    Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
    Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
    Ve sordum
    Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
    Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
    Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri
    Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
    Durmadan kendimle karıştırıyordum
    Kimse beni tutup çıkarmıyordu
    Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
    Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
    Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
    Yakubun biri
    Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
    Kendime bir isim düşünerek
    Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil
    Ancak gelebildim

    Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek
    Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
    Bu uyum korkunçtur Yakup
    Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
    Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup
    Yakuup!
    Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
    Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup
    Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
    Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
    Güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını cök yakıyordu ki
    Adam içinden bağırdıkça dünya
    Ters yonden yaratilıyordu, diyebilirim
    Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
    Kan kalp
    Kırmızı top
    Yakıcı dönüşümler çıkaran
    Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
    Öyle değil mi Yakup
    Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi
    İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
    Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
    O benim ayaklarimı.. taşlardan
    Bir kurtarabilsem
    Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
    Bir zamansızliğın Yakuba doğru içinde
    Saat on yediyi ve yirmi biri
    Gösteriyordu ki, ben nerdeydim
    Her saniyedeki ve işte her saniyedeki
    Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli
    Nerdeydim.

    Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
    Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması
    Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu
    Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız
    Ne diyordum, ben işte Yakup
    Çekiverdi beni taş hamurun içinden
    Pek öyle gürültüyle değil
    Bir başka yapışkanlığın içine
    Çekiverdi beni
    Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
    Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
    Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
    Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
    Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar
    araya
    giriyordu
    Engelliyordu bizi
    Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik
    Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben'i
    Ter içindeydik
    Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
    Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
    Biz Yakup
    Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
    Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
    Kurbağalara geldik.

    III

    Kurbağalara bakmaktan geliyorum
    Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
    Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum
    Yazı makineleri, kağıt sesleri
    Ben oradan geliyorum.

    Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
    Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara iceyim dedim
    Olmaz, dedi mubaşir kıliklı kurbağanın biri
    Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
    Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
    Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
    Olmaz ki, Yakup!
    Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
    Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup
    Ya onlar kimdi
    Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum
    Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekce bir yere oturmuş
    Onu ben duyuyordum
    Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
    Ve "Yakup" sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde
    Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
    Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
    Sonra bir sey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış
    olmalıyım
    Ben, yani Yakup
    Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
    Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
    Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
    Diye düşündüm ya ben
    Ben, yani Yakup
    Butun gücümle bunu bağırdım
    Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
    Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
    Daha başka yerlerime de baktılar
    Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
    Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
    Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
    Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
    Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
    Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
    Bağırdım, bağırdım, bağırdım
    Tanrının ayak izleri!
    Tanrının ayak izleri!

    IV

    Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup
    Bunu Yakup söyledi
    Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
    Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
    Bir kırlangıç onu kirletmese
    Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
    Onları hiç sevmem
    Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
    Odamın düşünülmesi halinde bile
    Kimseler yoktur
    Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
    Ve biraz da çarşılar
    Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
    Bitmesin
    Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
    Kirli ve eski
    Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
    Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
    İntiharlara doğru büyüyen içinde
    Ben, yani Yakup
    Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
    Açgözlü, mor kurbağalara
    Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
    Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
    Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
    Ben
    Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
    Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
    Uyumak istiyorum.

    Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
    Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.
     
  10. 28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  11. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    İÇİNDEN DOĞRU SEVDİM SENİ
    İçinden doğru sevdim seni
    Bakışlarından doğru sevdim de
    Ağzındaki ıslaklığın buğusundan
    Sesini yapan sözcüklerden sevdim bir de
    Beni sevdiğin gibi sevdim seni
    Kar bırakılmış karanlığından.
    Yerleştir bu sevdayı her yerine
    Yüzünde ter olan su damlacıklarının
    Kaynağına yerleştir
    Her zaman saklamadığın, acısızlığın son durağına
    Gül taşıyan cocuğuna yerleştir
    Ve omuzlarına daracık omuzlarına
    Üşümüş gibisin de sanki azıcık öne taşırdığın
    Tam oraya işte, uçsuz bucaksız bir düzlükten
    Bir papatya tarlasıyla ayrılmış göğüslerine yerleştir
    Ve esmerliğine bir de, eski bir yangının izlerinin renginde
    Saçlarının yana düşüşüne, onları bölen ikiliğe
    Alnından başlayan ve ayak bileklerinde duran
    Yani senin olmayan, seni bir boşluk gibi saran hüzne Yerleştir onu bir kentin parça parça aklında tuttuğun
    Kar taneleri gibi uçuşan
    Ve her gün biraz daha hafifleyen semtlerine
    Yerleştir bu sevdayı her yerine.
    Ekledim ben tattığım her şeyi denizlere
    Bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden
    Sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen
    Sevdayı
    Ve köpüklendir
    Ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın
    Ama dur, her deniz yaşlıdır zaten
    Öğrenmez ama öğretir mutluluğu
    Bizim sevdamız da öyledir, iyi şiirler gibi
    Biraz da herkes içindir. Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli
    Var eden kendini birincisinden
    Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren.
    Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen
    Tanımadığın bir ülke gibi
    İçinde yaşamadığın bir zaman gibi
    Tam kendisi gibi mutluluğun
    Beni bekliyorsun
    Ve onu bekliyorsun beni beklerken.
     
  12. 28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  13. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    MASA DA MASAYMIŞ HA
    Adam yaşama sevinci içinde
    Masaya anahtarlarını koydu
    Bakır kaseye çiçekleri koydu
    Sütünü yumurtasını koydu
    Pencereden gelen ışığı koydu
    Bisiklet sesini çıkrık sesini
    Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
    Adam masaya
    Aklında olup bitenleri koydu
    Ne yapmak istiyordu hayatta
    İşte onu koydu
    Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
    Adam masaya onları da koydu
    Üç kere üç dokuz ederdi
    Adam koydu masaya dokuzu
    Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
    Uzandı masaya sonsuzu koydu
    Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
    Masaya biranın dökülüşünü koydu
    Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
    Tokluğunu açlığını koydu.
    Masa da masaymış ha
    Bana mısın demedi bu kadar yüke
    Bir iki sallandı durdu
    Adam ha babam koyuyordu.
     
  14. 28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  15. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    ÖLÜ SİRENLER

    Gerçekte duymadığım sesler bitti
    Öğleye doğru bir gökgürültüsü yalnız
    Karıştırdı ortalığı bir süre
    Gök akıttı bir parça yağmurunu
    Ve deniz kuşları umutsuz
    Arıyorken kokularını gölgelerinde
    Sıyırdı bir iki bulutu güneş de
    Yığılıp kaldı yorgun
    Denizin gözbebekleri üstünde.
    Bir uyum muydu durgunluk, fırtınayı
    Gökgürültüsünü de barındıran içinde
    Duyuyorum o tanıdık sesi yeniden
    Tiz bir çıngırağı andıran
    Benzeyen zil sesine de
    Daha önce unutmuşum gibi denizde
    Yankılanıp durdu ara vermeden.

    Hangi dili öğreniyordum? Mutluluk
    İki tek ağustosu çarpıştıran
    Sızdıran kanını bu yaz gününe
    Yaşayan bir mutluluk? Ve işte
    kaç yerinden kesilmiş ki ellerim
    Bekletip durdu da acısını bunca yıl
    Şimdi bir gülümseme gibi sindi yüzüme.

    Görmüşüm daha önce de bir Lidya kralının boynunda
    Bilmekti yazgısını ölümünü, gene de
    Yıllarca beklemişti kendini
    Yeşimden sapı olan bir kılıçla
    Bense ne içimi yakan rüzgarı
    Ne denizdeki yangını, ne gökgürültüsünü
    Duymuş gibi olduğum sesleri de değil
    Yaşamın gövdesini arıyordum yalnızca
    Bir çürük dişle alnımdaki
    İki üç kırışığı yedeğine takmış da.

    Özledim ilkelliğimi dalgalarında
    Buldum savaşı bitmez derinliklerini
    karıştırdıkça bir kargının ucuyla
    Gördüm, bekliyordu kendini de o da
    Germiş de al kıskacını Lidya kıralı gibi
    O turuncu ruh, değişken
    İzledim onda ilk oluşumu sanki
    Hafifçe kesilmiş gibi oldu dudağım bir yerinden.

    İşledim payıma düşen her görüntüyü
    Kamaştı gözlerim kıyıya varınca
    Rüzgarın itişiyle kumlarda
    Durmadan yer değiştiren
    Sayısız siren iskeleti
    Çın çın ötüyordu sessizlik kaburgalarında
    Dedim, besbelli başıboş bırakmışlar da korkuyu
    Tarihin onlara bağışladığı
    Bu garip raslantıdan
    Doğma bir rahatlıkla parıldıyorlar şimdi
    Kemikleri som altından.

    Sığındım çatısına bu yok olmuş şehrin.
    Şehir ki herkesin bir şehir düşündüğü gibiydi
    Tanrım! tunç bir kapı kilidi
    Bronz bir sokak
    Kumlar içindeydi. Ve bu çakıl taşı
    Kimbilir kimin külrengi kalbi
    Tanrım!
    Neden herkes başka tarafa bakıyor
    Neden herkes başka biriydi.

    Yıkıntılardan geçtim, eski mezarlardan
    Şimdi artık bir anımsamada yeri olmayan
    Arı kümeleri taşların arasında
    Ve yukarıda kuşlar yanmış kağıt parçaları gibi
    Uçuşuyordu da
    Ağır ağır yanıyordu da şehir
    Yanmayan kadınlar gördüm
    Nasıl görünürse dünya gözyaşının altından
    Tam öyle, dönüp duruyorlardı bu cehennem oyununda
    Ve büyümeyen adamlar gördüm, hiç şaşırmadım.
    Konuşuyorlardı sırayla, ilgisiz
    Ağaçlara asılmışlardı bir yandan da
    Bir kapı kirişine asılmışlardı ve ufka
    Ölüm müydü konuştukları? Ölümdü anlaşılan
    Silince bir aynayı çıkıveren karşılarına
    Bir ölümdü ki, işte bir muska asılı dururdu duvarda
    Bir büyü gösterilirdi
    Bir kuyu sezdirilirdi
    Hiç yoktan bir zincir boşalırdı avluda.

    Akşam geri verince bana gözlerimi
    Şehir de kayboldu, denizin durgunluğu da
    Bir anka kuşu yeniden karıyorken küllerini
    Bir kaya oyuğu kendini alıştırıyorken boşluğa
    Dedim, deniz de bendim, düşleyen de denizi
    Ve sabah olur olmaz üstünde derinliğimin
    Bir gülümseme gibi bulacağım kendimi.
     
  16. 28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  17. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    Ben Ruhi Bey Nasılım

    I

    Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
    Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
    Büyük bahçelerin küçük içinde
    Saksılardan birinde
    Gördüm de
    Uyurken uyandırılmış gibi
    Beni bir sardunya büyüttü belki.

    O ben ki
    Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
    Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
    Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

    Ne peki
    Yere dökülen bir un sessizliği mi
    Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
    İşini bitirmiş bir org tamircisinin
    Tuşlardan birine dokunacakkenki
    Dikkati ve tedirginliği mi.

    Bekler mi beni
    Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
    Bir sürü yaz gününün içinde
    Acaba bekler mi beni
    Uykularım, o sonsuz uykularım
    Yanmış bir limonluktaki
    - Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
    Sesini hiç eksiltmeyen -
    Ama bilmez miyim ben
    Bilmez miyim hiç
    Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
    Kısacık bir zaman olmalıydı elimde
    Turfanda meyva gibi bir zaman
    Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
    Geçerek erguvanların dönemecinden
    Leylakların dörtyol ağzından
    Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
    Acının dudaklarına ve geçmişin
    Bir yaban gülü yaprağı gibi beni
    Ama ne gezer.

    Korkmuyorum artık solmaktan
    Solmaktan ve solgunluktan
    Gelmişim nerelerden böyle
    Kurumuş bir dere yatağı gibi
    Ya da pek kurumamış da
    Baygın, hasta ya da cançekişen
    Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
    Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
    Yorgun düşerek taşımaktan
    Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
    Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.

    Koylardan
    Kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
    Eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
    Ayırmasam kendimi
    Diyorum ayırmasam
    Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
    İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
    Cepleri yüreği cepleri
    Ayırmasam da ben
    Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
    Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
    Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
    Bu kımıltısız gövde
    Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
    Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
    Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
    O müthiş öğle sıcağında
    Pencerenin önünde örgü ören birinin
    - Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
    Görülmediği gibi
    Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
    Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.


    II

    Ve her şey hızla yetişti sonra
    Sarı bir günün kahverengi yarınına.

    Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
    Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
    Ağaç da çürümüş zaten
    Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
    Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
    Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
    -Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-
    Yoklamışlar orasından burasından
    Kim bilir.

    Ama sessizlikten başka ne bulmuşlar
    Önemsiz bir iki anıdanbaşka
    Ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında
    Sorarım ne bulmuşlar
    Çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da
    Anılar.

    Oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta
    Kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın
    Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki
    Bir şeyler olmalıydı. Ve sanki
    Yıllar var ki saklamışım orda ben

    Saklamışım anlaşılan
    Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
    Dışa vurmak istemediği
    Ya da pek gereksinmediği
    O iniltiyi andıran
    Duyurulmayan her şeyi.


    III

    Ve her şey dönüştü işte
    Kahverengi bir çarşambadan
    Sapsarı bir cumartesiye.

    Ansızın bir rüzgar çıktı demin
    Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
    Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
    Yakıyor gözkapaklarımı da
    Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
    Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.

    (Kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
    1 - İşte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
    2 - Süt emer gibi bir memeden
    Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
    3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)

    (Ansak mı anmasak mı
    Yeri mi şimdi değil mi
    Bir tren yolculuğunda ve her yerde
    Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
    Bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi
    Saatler iyi
    Adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi
    Ve bütün yolcuların dalgın
    Koparıp koparıp bir şeyler yediklerini
    Görünüşte kararsız
    Görünüşte üzgün, endişeli
    Görsek mi acaba, görmesek mi
    Açıp da kapalı gözlerini arada
    Şöyle bir görünümü tek bir solukta
    Yalandan, inatla içine çekenleri
    Ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken
    Belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini
    Bir tilki çevikliğiyle, acele
    Katarak yolculuğa hiç yoktan bir gizemliliği
    Bilmem ki, görmesek mi
    Durunca tren bir istasyonda
    Dudakları çatlamış, ateşli, hasta bir istasyonda
    Dünyanın bütün elma satıcılarına bakıp
    Bakıp da her şeyi ilk defa tanıyormuş gibi
    Uzanıp pencerelerden sarkık gerdanlarıyla
    Tutarak parmaklarıyla yalancı
    Ve ucuzundan bir kolyeyi
    Acaba görmesek mi
    Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi.

    Ansak mı anmasak mı acaba
    Yeri mi şimdi, değil mi
    Sırasını bekleyen bir kadının, hasta
    Gereğinden fazla abartılmış yüzünü
    Besbelli iğrenirdiniz
    Çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına
    Bir duvar saatine ya da kapıya
    Telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun
    Kısaca
    Kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi-
    Gördünüz, görüverdiniz bir daha
    Sıyrılmış acılardan ansızın
    Sevecen, durgun, sade
    O yüzü
    Belki de, orda, acele
    Karar verdiniz
    Bir anneniz olsun isterdiniz böyle
    Ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu
    Her neyse...

    Söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de
    Ben uzun yolları hiç sevmem
    Doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar
    Ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.)


    IV

    Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar
    Denize bırakılmış çöpler gibi
    Yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi
    Geri veriyor ve çekip gidiyor usulca.

    Bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi
    Bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında
    İçinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı
    Çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde
    Ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen
    Kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla
    Yağmurlu bir sundurmaya
    Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
    Pencerelerde ve her yanda.

    Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
    Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
    Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

    (Nerdeyim
    Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim
    Para bozduranların az çok bildiği
    Adres soranların gene bildiği
    Bir sokakta bir aşağı bir yukarı
    Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
    Amansız bir güceniğim.)

    Geri getiriyor bunları rüzgar
    Geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da
    İniltili, hasta bir konağı da
    Çatısında baykuşların tünediği
    Birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda
    Ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp
    Suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği
    Bir konağı ve konağın olanca görkemini
    Geri getiriyor rüzgar.

    (Konaksa yandı çoktan
    Tertemiz bir asfalt ezip geçti onu
    İyi biliyorum tertemiz bir asfalt
    Ezip geçti onu
    Kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.)

    Ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı
    Caddeler, işhanları kahveler ayarlandı
    Meyhaneler, genelevler
    Pasajlar, dar sokaklar, geçitler
    Soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey
    Ve bütün ilişkiler
    Birden yerini aldı.

    Ve her şey yetişti gene
    Sarı bir çarşambadan
    Kahverengi bir cumartesiye.
     
  18. 28 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  19. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    V

    Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey
    Nasılım
    Bir yaz ikindisinden çıktım geldim
    Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
    Kapıyı iyice kapadım
    - Kapadım mı, evet, kapadım -
    Çitlenbik ağacının altından geçtim
    Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
    Dişlerimle sıyırdım
    Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
    Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
    Azıcık gülümsedim
    Ve dünya bana gülümsedi
    Çakılların üstünden yürüdüm
    Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
    Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
    İyice duydum
    Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
    - Çok yüksekti. Deniz dibi renginde ve demirdendi. Üstünde aslan başı
    kabartmalar vardı. İki yanında çok yüksek iki duvar uzar giderdi.
    Dışardan çam ğaçları görünürdü. Bir kırbaç gibi görünürdü. Ve
    ağaçların üstünde kırbaç kılıflarına benzeyen ve evlatlıkların mavi
    pazen giysilerini andıran kalınlaşmış bir gökyüzü dururdu -
    On sekiz on beş trenine yetiştim
    Geniş kadife koltuğa oturdum
    Puromu yaktım - iki kibrit harcadım -
    Akşam gazetelerinde pek bir şey yoktu
    Haydarpaşa'ya kadar bulmaca çözdüm
    İskelede saçları çok iyi taranmış bir kız bana baktı
    Bakışından tedirgin oldum
    Giyimsizdi, boyasızdı, bakımsızdı
    Vapurla Karaköy'e geçtim
    Tokatlı'ya uğradım
    Köprüden aldığım Fransız dergilerini karıştırdım
    Kirazla bir kadeh rakı içtim
    Çıkarken boy aynasında kendime baktım
    Oldukça yakışıklıydım
    Gömleğim temizdi, beyaz ceketim
    Tertemizdi ve ayakkabılarım
    Pantolonum ütülü
    Yelek cebimde ince altın bir zincir
    Sarı ve ince bıyıklarım
    Tam Ruhi Bey bıyığıydı
    Ve iki parmağın arasında bir çiçek sapı
    - Zakkum muydu, değil miydi, belki yazpatı -
    Boynumda menekşe rengi bir papyon
    Hafifçe sarkık
    Dudağımda bitti bitecek bir sigara
    Kenarında dudağımın
    Dışarı çıktım.
    Tünele bindim, Asmalımescit'teki Viyana lokantasına geldim.
    Avusturyalı karı koca beni karşıladılar
    İkisi de eğilerek ben dimdik durdukça onlar bir kez daha eğilerek beni
    karşıladılar
    Benden başka oldukça şişman iki adam daha vardı. Beyaz Ruslardandılar, gözleri
    necef taşı gibi sert ve parlaktı
    Tezgahta bir Leh Yahudisi votka içiyordu, yüzündeki ince damarlar fırçayla
    çizilmiş gibiydi, bir silinip bir canlanıyorlardı.
    Soğuk et getirdiler bana, omlet, bira filan getirdiler
    Üstüne kremalı ahududu getirdiler, likörle kahve getirdiler
    Çıkarken bolca bahşiş bıraktım.
    Markiz'e uğradım, dört mevsimden süzülmüş bir konyak içtim
    Düzeltip arada bir bıyıklarımı
    Uçları hafifçe ıslak
    Bir ara pencere camında kendime baktım
    Baktım ki, ben Ruhi Bey
    Nasıl olan Ruhi Bey
    Daha nasılım.

    Oradan Galatasaray'a kadar yürüdüm
    Bir kadının pembe beyaz teni dağılıp uçuşarak
    Gezindi ortalıkta bir süre
    Ve durdum
    Durdum bu güzel yaz ikindisinden çıkıp
    Bambaşka bir sonbahar sabahını giyinceye kadar Nasılım.


    VI

    Nasıl olacaksınız Ruhi Bey
    Bugün de erkencisiniz Ruhi Bey
    Şarapla bira mı içiyorsunuz Ruhi Bey
    Böyle sabah sabah Ruhi Bey
    Akşam akşam Ruhi Bey
    Akşam sabah Ruhi Bey
    Cıgara alır mıydınız Ruhi Bey
    Yakalım Ruhi Bey, yakalım
    Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey
    Benim de ayakkabılarım su alıyor Ruhi Bey
    Ne olur ne olmaz
    Önümüz kış Ruhi Bey
    Ee, daha nasılsınız Ruhi Bey
    - İyiyim, iyiyim.

    (Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim
    Kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu
    Pembe pembe azarlanırım
    O ölür ben azarlanırım
    Kocaman bir konakta uzarım kısalırım
    Ellerim tırnaklarım
    Yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe
    Ve sıcak
    Gözlerim, gözlerim benim
    Denizi ilk defa gören bir çocuğun
    Birdenbire yaşlanması neyse.)

    Sizinle görüşelim Ruhi Bey
    Vaktim yok, vaktim yok
    Ruhi Bey, görüşelim
    Vaktim yok görüşmeye kimseyle
    Ruhi Bey
    Kendimle bile, kendimle bile.
    (Olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
    Ama hiç kimse.)