Eski bir Türk öyküsü

Konusu 'Hayat Bilgisi' forumundadır ve realist tarafından 5 Nisan 2008 başlatılmıştır.

    5 Nisan 2008
    Konu Sahibi : realist
  1. realist

    realist Popüler Üye Üye

    Katılım:
    3 Aralık 2006
    Mesajlar:
    3.088
    Beğenildi:
    75
    Ödül Puanları:
    148

    Bir varmış bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, var varanın, sür sürenin, çok baykuşu var viranenin; hali yaman dediler, destursuz bağa girenin; o da yalan, bu da yalan, fili yuttu bir yılan, var biraz da sen oyalan; az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim, bir de arkama baktım ki bir arpa boyu yer gitmişim. Armudu taşlayalım, altında kışlayalım... Artık izin verirseniz, öyküye başlayalım.

    ***

    İki atla bir anahtar deliğinden geçtiğim zamanlarda, görkemli bir padişah ile bir de onun tun kafa bir sadrazamı varmış.
    Çok soğuk bir kış günü, fakir fukara yakacaksızlıktan titrer, zenginlerin dahi mazotsuzluktan dişleri birbirine takır takır vururken; padişah, tun kafa sadrazamına:
    - Lala, demiş, kalk giysilerimizi değiştirip, halkın arasına inelim. Bu soğuk kış kıyamette ulusumun durumu nicedir, bir görelim.



    ***

    Böylece padişahla sadrazam, değişik giysiler giyerek sarayın arka kapısından usulca dışarı çıkmışlar. Kenti baştan başa geçmişler. Arada bir sadrazam, kapıları ışık içindeki lokantalardan birini göstererek:
    - Ulu padişahım, çok yoruldunuz, isterseniz şuraya girip kafayı bir güzel çekelim, dedikçe; padişah:
    - Yok, diyormuş; kafayı değil, gerçekleri gördükçe acıdan içimizi çekeceğimiz yerlere gitmek istiyorum. Beni sarayda oyalayıp duruyorsunuz. Onlar bana gelemiyor; ben de onlara gidemezsem, tutamaksız kalmış insanların dünyasıyla ilgilenmezsem, benim ululuğum nerede kalır?
    Sadrazam içinden:
    - Çattık, diyormuş; bizim padişah halkla ilgilenmeye kalkar da, onların yaşamlarını, hünerlerini, dertlerini, sıkıntılarını yakından görürse; bizlerin aslında pek de erdemli, yetenekli kişiler olmadığımızı anlayacak.
    Ama çaresiz yürüyüp gidiyormuş padişahın yanında.

    ***

    Böylece üç gün üç gece, dağ tepe, kar fırtına demeden yürüye yürüye bir ırmağın kıyısına varmışlar. Irmak soğuktan ha buz tuttu, ha tutacak durumdaymış. Bembeyaz süt sakallı bir ihtiyarcık da, ırmağın kıyısında bir şeyler yapıyormuş o soğukta.

    ***

    Padişah, ihtiyarı görünce oraya doğru yönelmiş.
    Sadrazam:
    - Ulu padişahım, demiş; o gördüğünüz kişi, ola ki kaba saba bir adamdır. Ne yapıp ne yapmayacağını kestiremeyiz. İsterseniz hiç ilgilenmeden geçip gidelim.
    Padişah:
    - O yaşta tek başına buz tutan bir ırmağın kıyısında uğraşıp duran bir insan, belki de senin anlayamayacağın kadar gerçek insandır. Hele bir yol konuşalım onunla, demiş.

    ***

    Padişahla sadrazam ırmağın kıyısına inmişler. Padişah ihtiyara:
    - Esselamün aleyküm ya piri peder, demiş.
    İhtiyar şöyle bir bakmış iki kişiye, sonra saygıyla selam vererek:
    - Ve aleykümselam cihana server, demiş.
    Sadrazam birden şaşırıp kalmış, ihtiyarın değişik giysiler içindeki padişahı nasıl tanıdığına.
    Padişah sormuş:
    - Neyle uğraşırsın bu soğukta?
    - Deri debbağlarım efendimiz hazretleri...
    - Altılarda ne yaptın?
    - Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetiştiremiyoruz efendimiz.
    - Geceleri kalkmadın mı?
    - Kalktım ama, ellere yaradı efendimiz.
    - Ben sana bir kaz göndersem yolar mısın?
    - İzniniz olursa, ciyaklatmadan efendimiz.

    ***

    Padişah, bu konuşmaları anlamadan afal afal dinleyen sadrazamıyla birlikte ayrılmış ihtiyarın yanından. Sonra da yolda sadrazama:
    - Gördün mü, demiş; ne ince, ne hünerli, ne güçlü insan!
    - Evet ama bendeniz hiçbir şey anlamadım konuşmalarınızdan.
    - Ne, anlamadın mı? Yazıklar olsun sana... Demek hiçbir şey anlamadın ha? Sana yirmi dört saat süre... Tez düşün, bul hikmetini söylediğimiz sözlerin. Yoksa karışmam, kelleni bir daha taşıyamazsın omuzlarının üstünde...

    ***

    Sadrazam başlamış düşünmeye... O gece indikleri handa sabahlara kadar gözüne uyku girmemiş sadrazamın. O ihtiyar derici nereden anladı padişahın padişah olduğunu? Ne demek altılarda ne yaptın? Ne demek altıya altıyı eklemeden otuz ikiye yetiştirememek? Ne demek geceleri kalkmadın mı? Ne demek kalktım ama ellere yaradı?

    ***

    Güneş doğmadan, sadrazam handan çıkıp ters yüzü ırmağın başında ihtiyarı bulmaya gitmiş. İhtiyar yine ırmakta devam ediyormuş deri debbağlamaya... Sadrazamı görünce:
    - Hoş geldin efendi hazretleri, ben de seni bekliyordum, demiş.
    - Beni mi bekliyordun? Nasıl yani...
    - Gelip bana bazı şeyler soracağınızı düşünüyordum.
    - Doğru bilmişsin. Önce şunu soracağım. Padişah efendimizin padişah olduğunu nasıl anladın?
    İhtiyar ışıklı bir gülücükle sakalını sıvazlamış:
    - Bu sorunun yanıtı senin kelleni kurtaracak. Kellene ben pek bir fiyat biçemem. Sen kendin biç bakalım da, ona göre konuşalım.
    - Bin altın vereyim mi?
    - Eh madem o kadar fiyat biçtin, öyle olsun.
    Sadrazam kesesini çıkarıp bin altın saymış dericiye.
    - Haydi söyle bakalım, demiş, nerden anladın?
    - Nerden anlayacağım, sırtındaki kürk, ancak bir padişahın giyebileceği değerde, en pahalı samurdan yapılmıştı. Sonra selamındaki o süzülmüş yücelik de, sırtındaki kürke uygundu. Padişahtan başka kimse benim gibi bir dericiye "Esselamün aleyküm ya piri peder" diye hem yürekten, hem özenli bir selam veremez.

    ***

    Sadrazam:
    - Hım, demiş; anlıyorum. Peki ama, altılarda ne yaptın diye de sordu, ne demekti o?
    İhtiyar:
    - Bu da, demiş, senin kellenin değerinde bir soru. Öyle değil mi?
    Sadrazam bin altın daha saymış ihtiyara; ihtiyar:
    - Yani demiş yılın daha sıcak olan altı ayında çalışmadın mı, diye sordu bana.
    - Ha tamam peki! Sen de altıya altı eklemeden otuz ikiye yetiştiremiyorum, dedin. Onun anlamı neydi?
    İhtiyar:
    - Sen kellenin değerini biraz abarttın gibi geliyor bana, demiş. Madem fiyatını kendin biçtin, düş o zaman bin altın daha.
    Ve bin altın daha düşmüş sadrazam.
    - Altı ay yaza altı ay kışı eklemeden, otuz iki dişe yemek yetiştiremiyorum, dedim.
    - Eveeet. Geceleri kalkmadın mı, diye de sordu. Al bin altın daha; söyle...
    - Çocukların olmadı mı demek istedi.
    - Sen de kalktım ama ellere yaradı, dedin. Al işte bin altın daha; onu da söyle...
    - Çocuklarım oldu ama, hepsi kızdı. Başkalarıyla evlenip gittiler, demek istedim.
    - Sana bir kaz gönderirsem yolar mısın, diye sordu. Al bin altın daha... Yok, dur... Söyleme... Anlıyorum.. Yani kaz diye şey... Yani beni... Öyle değil mi? Geleceğimi de oradan bildin...

    ***

    İhtiyar:
    - Üzülme, demiş; bak ben insan olmayı yeğlediğim için; tüm yaşam boyu, akıp giden bir ırmağın kıyısında deri eğiteceğim diye uğraşıp duruyorum. Bunu gördükten sonra, hâlâ hoşnut değil misin durumundan?
    Sadrazam:
    - Bilmem ki, demiş...
    Sonra da kellesinin omuzları üstünde kalacağından sevinçli, hızlı hızlı uzaklaşmış oradan...

    Not: 28 yıl önce önce yazılmış bir yazı... "Zurnada Peşrev Olmaz"dan