Garip bir aşk hikayesi...

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve aylacım tarafından 13 Şubat 2007 başlatılmıştır.

    13 Şubat 2007
    Konu Sahibi : aylacım
  1. aylacım

    aylacım Guest

    Bu hikâye gerçek bir olaydan esinlenilmiş olup, mekân ve şahıs isimleri olayın kahramanının isteği üzerine değiştirilerek kaleme alınmıştır.

    Mayıs ayının ikinci hafta sonuydu. Güneş tüm içtenliği ile yeryüzüne gülümsüyor, bin bir renge bürünen bitki örtüsü börtü böcek aynı içtenlikle ona karşılık veriyordu.

    Hava güneşli olmasına güneşliydi ama, Ilgaz dağlarının eteklerinde bulunan iki katlı ahşap evin bacası tüm endamıyla dumanını savurmaya devam ediyordu.
    Yetişkin kızları olmasına rağmen, evlatlarının uykusunu bozmaya kıyamayan evin yaşlı hanımı yaşının getirdiği tüm ağrılara sızılara aldırmadan evinin işini kendisi yapmak isterdi.
    Bu yüzden sabah ezanından önce kalkıp sobayı ve ocağı yakmış, kahvaltı sofrasını hazırlamaya başlamıştı. Allah ne verdiyse dedikleri sofralarında bir kuş sütü eksikti. Domates, biber, salatalık hepsi dalından tazecik koparılmış, yumurtalar yeni toplanmış, sabah erkenden sağılan sarı kızın sütü, ocakta kaynatılmış, nar gibi kızarmış ekmekler sofrada yerini almıştı. Rabbim bu topraklara oldukça cömert davranmıştı.
    Kahvaltı hazır sesiyle, odaların kapısı birer birer açılmaya başladı. Sabah mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışan ev ahalisi, sofra başında toplanıp kahvaltıya başladı. Sıcacık çayın buharı ve bardak şıngırtıları birbirine karıştı.

    Güneşin ilk ışıkları, aralık perdenin arasından süzülerek, Burhanın uykudan şişmiş gözlerine vuruyordu. Gözlerini ovuşturdu. Yatağın içinde uzun uzun gerindi, yastığına yorganına sarıldı, ana sesiyle uyanmak, ateş gibi yanan sobanın içinde odunların har har gürleyen sesini duymak, mis gibi ekmek kokuları...
    Sofa dan gelen konuşmalara dayanamayarak kalktı. Yatağının yanı başında duran komedinin üzerinde ki aynaya baktı. Kahretsin! bugünde çok yakışıklıyım diye geçirdi içinden, sinsi sinsi gülümsedi. Üzerini giyerken, içinde tarifsiz bir heyecanın yüreğini esir aldığını hissediyordu.

    Ailece yapılan kahvaltıdan sonra, ben hayvanlara bakayım diyerek dışarı, avluya çıktı. Burhan yedi kardeşin en küçüğüydü. Henüz on altı yaşında, ergenlik çağının tüm delidolu kanını damarlarında taşıyan bir gençti.
    İstanbul’da devlet bursu kazandığı bir okulda yatılı olarak okumaktaydı. Okullar tatile girdiği için, oda köyünün yolunu tutmuştu.
    Köyünü evini çok özlemişti şimdi olmak istediği yerdeydi ve evde olmak çok güzeldi.
    Gömlek cebinde sakladığı sigarasından bir dal çıkarıp yaktı. Var gücüyle bir nefes alıp, bıraktı... Sigaranın dumanı esen meltem rüzgârıyla savruldu gitti. Sonra bir nefes bir nefes daha...

    O gün ev halkında tatlı bir telaş sürüp gitmekteydi. Bu telaşın sebebi, karşı köydeki akrabaları şerbetçilerin düğününe katılmak içindi.

    Saat on gibi, babası, anası, ağabeyleri, ablaları hepsi düğün için hazırlanmışlardı. Eski traktörün arkasına, yine kendi kadar eski bir kilim ve bir o kadar eski minderler konuldu. Herkes yerini aldıktan sonra yola çıkılmak üzere, ya Allah bismillah diyerek kontak çevrildi, şarkılar, türküler, maniler eşliğinde düğünün yapılacağı kınalı tepe köyüne doğru yola düşüldü.

    Düğün evinin etrafı uzaktan gelen misafirlerin arabaları, traktörleri ile çevrelenmişti. Evin bahçesine tahtadan, plastikten büyük küçük sandalyeler sıralanmıştı. Evin içi de, dışı kadar kalabalıktı. Kadınlar misafirlerle, yemeklerle haşır neşir olurken, erkekler bahçede güneşin sıcaklığına kendilerini teslim etmiş, sigaralarını tellendirip, eskilerden, yenilerden, geleneklerden, göreneklerden bahsedip anılarını yad ediyorlardı. Uzaktan gelen ve yaşlı olan büyüklere kahveler pişiriliyor, rahat etmeleri için ellerinden ne geliyorsa yapılıyordu.

    Bahçenin bir köşesinde, kavak ağacının gölgesine saklanan emektar tulumbanın sessizliğini, etrafını saran çocukların şen kahkahaları bozuyordu.

    Birbirine karışan yemek kokuları mutfaktan süzülüp etrafa yayılıyordu. Keşkek, etli ekmek, kuru fasulye, tereyağlı pilav, çekme helvası… Hepsi usta hanımların ellerinde hazırlanmış, kurulacak ziyafet sofrası için beklemekteydi.

    Evde, bayram ve matem havası birlikte yaşanıyordu. Gelin kız, hem giderim hem ağlarım sözünü doğrularcasına bir gülüyor bir ağlıyor, bugüne kadar kendisine bakan, büyüten insanların sıcacık yuvası olan baba evinden ayrılırken, geride bıraktıkları için gözyaşı döküyor, sevdiği erkeğin kadını olacağı, evini, aşını, hayatını paylaşacağı içinde yüzünde güller açıyor. Etrafına gülümsüyordu.

    Burhan, düğün evine varmadan köyün girişinde arkadaşlarını görüp atlamıştı traktörden. Hepsi filinta gibi gençlerdi. Sarıldılar, kucaklaştılar, birbirlerinden otlandıkları sigaraları tellendirip, oradan buradan konuştular. Kendilerince haklı oldukları konularda büyükleri gibi ahkâm kesmekten geri kalmadılar.

    Ama en çok merak edilen ve konuşulmak istenen, Burhanın İstanbul’da gördükleriydi.
    Onlar, anlatsana oğlum! İstanbul nasıl? Dedikçe,
    İyidir. Size selamı var deyip, dalga geçti durdu Burhan.
    Bırak zevzekliği de anlat!
    Kız arkadaşın var mı oğlum?
    Güzel mi büyük şehir kızları?
    Ve buna benzer sayısız soru birbirini takip etti durdu.

    Burhan, İstanbul kızlarının çok güzel, cilveli işveli olduğundan bahsetti. Kendisinin kız arkadaşı olmadığına arkadaşlarını ikna edene kadar akla karayı seçti. Yinede onların hışmından kurtulamadı.
    Aman be oğlum, senden ne köy olur ne kasaba, bizde seni zevki sefada sanmıştık. Meğer sen gözün kapalı geziyormuşsun diye dalga geçtikten sonra, gel biz seni bizim köyün kızları ile tanıştıralım da gözün gönlün açılsın dediler.

    Kızların hemen hemen hepsi düğün evindeydiler. Gençler, küçük çocukların ceplerine leblebi, şeker sıkıştırıp içeri haber göndermek için büyük çaba sarf ettiler. Nihayet, bir kaçı emeline ulaştı. Bahçe duvarının ardından bakışmalar, işaretleşmeler yapıldı, randevular verildi. Her şey iyiydi hoştu ama Burhana göre değildi. O hayatında bir defa sevdalanmak ve sevdalandığı insanla bir ömür geçirmek istiyor bunun hayali ile yaşıyordu.

    Öğlen namazı okunmaya başladığında, düğün evinde hazırlıkları tamamlayan genç kızlar, kıyafetlerini değiştirmek için evden ayrılmaya başladılar. Bunu bilen genç delikanlılar, topluluk halinde güle oynaşa dağılan kızların ardından yavaş yavaş ilerliyorlardı.
    Bir ara kızlardan biri, Neslihan yok! Diye bağırdı. Geri dönüp seslenmek üzereydiler ki! Bahçe kapısında al yazması, çiçekli fistanı, ile Neslihan belirdi. Geliyorum diye seslendi. Burhan, o an için başını çevirip kıza bakmış ve bir daha gözlerini ayıramamıştı. Nefes bile almadan kıza bakıyordu. İçinde tarifsiz bir heyecan vardı. Kalbi, dur durak bilmeyen zapt edilemeyen bir tay misali dörtnala koşuyordu. Yanakları alev alev olmuştu. Beyninde karıncalar gezinmeye başlamıştı. Ne olduğunu kendisi de anlamamıştı. İyiyim dese değildi. Kötüyüm dese hiç değil…

    Kız bu kadar dikkatli kendisine bakan delikanlıyı fark etmiş, ama hiç tanımadığı biri tarafından göz hapsine alınmak hiç hoşuna gitmemişti.
    Burhanın önünden geçip arkadaşlarının yanına geldiğinde, arkasına dönüp tekrar bakmış ve Allah Allah der gibi başını sallamıştı.

    Burhanın bu garip durumunu fark eden arkadaşları sırtına bir yumruk indirip ne oldu be oğlum? Dilin mi tutuldu? Diye alay etmişler ,oda, yok bir şey diyerek geçiştirmeye çalışmıştı.

    Amcaoğlu İbrahim’i oldum olası severdi. O diğer arkadaşlarına benzemezdi daha mazlum, daha ağır başlı bir gençti. Bir aralık fırsatını bulup o kızın adı ne? kimlerden? Diye sordu.

    İbrahim kafasını kaldırıp, Burhanın al al olmuş yanaklarına bakarak, adı Neslihan amcaoğlu dedi.
    Kendi halinde sessiz bir kızdır ama, bildiğim kadarıyla senden iki yaş büyük, sevdiği falan da yok galiba dedi.

    Burhan, demek adı Neslihan! Ne güzel isim demekle yetindi ama o dakikadan sonra ondan başka bir şey düşünemez oldu. Sanki ayakları yere basmıyordu. Daha önce kapısını çalmayan bu duygu hem ürkütmüş hem de etkilemişti onu.

    Eğlenceler başlamıştı. Davul zurna sesleri köyün her bir yanından duyuluyordu. Düğün hengâmesinde bile Burhanın gözleri dört bir yanda Neslihan’ ı arıyordu. Ama yoktu. Bu duruma canı çok sıkılmıştı.

    Bir süre sonra, amcaoğlu İbrahim’i bulup, içim sıkıldı sizin arabayla az uzaklaşalım mı buradan diye sordu. İbrahim, olur gidelim ama bizim Ömer’i de alalım iyi çocuktur baksana oda sıkılmış dedi.

    İbrahim’in kullandığı araba, babasının gözü gibi baktığı kırmızı murat 124 marka bir arabaydı. Gerçi çok yeni sayılmazdı ama, babasının deyimiyle iyi kaçıyordu. Düğün evini üç mahalle kadar geçmişlerdi ki! Burhan çeşme başında su doldurmakta olan Neslihan’ ı gördü.

    Dur İbrahim dur! Diyerek arabadan aşağı uçarcasına indi.
    Çeşme başında şaşkınlıkla kendisine bakan kıza merhaba dedi.
    Çekinen ve utanan kız da merhaba dedi.
    Benim adım Burhan.
    Olabilir ne yapayım, hem sen neden bana öyle dik dik baktın?
    Yok bir şey, öyle işte dedi. Burhan.
    Bir tas su verir misin?
    Kız çekinerek bir tas su uzattı.
    Bu arada sabah ki güneş gitmiş, yerini yağmur yüklü esmer bulutlara bırakmıştı ve sonunda yağmur çiselemeye başladı. İbrahim kornaya basarak artık gelmesi gerektiği işaretini verdi. Yağmur hızını artırmaya devam ediyordu. Çeşme başındaki çocuklar ıslanmamak için çil yavrusu gibi kaçışmışlardı.

    Başörtüsü, elbiseleri sırılsıklam olan Neslihan, ben gidiyorum sende yoluna git deyip ayrılmak istedi. Burhan son bir hamle ile bir dur, ben seni seviyorum benimle evlenirmisin? Dedi.
    Neye uğradığını şaşıran zavallı kızcağız var git işine eğlenecek başka birini bul deyip geri dönüp kaçmak isterken, çamurdan ayağı kayıp yere düştü. Bunu fırsat bilen Burhan, arabanın içindekilere işaret ederek yanına çağırdı, sonrada yere kapaklanan kızı kaldırıp arabaya doğru sürüklemeye başladı. İbrahim ve Ömer neye uğradıklarını şaşırmış halde şaşkın şakın olan bitene bakıyorlardı.

    Burhan, gök gürültüsünü andıran bir kükremeyle çabuk bana yardım edin, niyetim ciddi çabuk diye bağırdı. Neslihan korkudan avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, çırpınıyordu. Ama nafile... Üç erkekle baş edememiş sonunda zorla arabaya bindirilmişti. İki köylü kadın bağırtıya sokağa fırlamış kızın kaçırıldığını görmüşlerdi. Feryat figan edip bağrışmaya, etrafa haber yetiştirmek için koşuşturmaya başladılar. Düğün evine vardıklarında davul zurna birden sustu, kadınlar hala avazları çıktığı kadar bağırıp dövünerek, yetişin Neslihan’ı kaçırdılar arabayla kızı götürüyorlar diye bağırıyorlardı.

    Köyün muhtarı olan Neslihan’ın babası Mehmet Ağa, öfkeden deliye dönmüştü. Burnundan soluyor, çaresizce etrafındaki insanları itip kakıyordu. Damatlarını da yanına alarak hemen yola düştü. Herkes şaşkınlık içindeydi. Bu arada yağmur bardaktan boşalırcasına yağmaya devam ediyordu.

    Tanımadığı bir erkek tarafından sürüklenerek arabaya bindirilen ve kaçırılmaya çalışılan genç kız benim babam Muhtar, yaşatmaz sizi bırakın beni Allah aşkına bırakın diye feryat ediyordu.

    Her yer çamur deryasına dönmüştü. Daha fazla kaçamayacaklarını anlayan Burhan ve arkadaşları arabayı yol boyunca uzanıp giden çay’ın içine sürdüler. Su tekerlek boyuna gelmişti bile, arabanın içine kadar giren suya aldırmadan son bir süratle hızla geçtiler çayı. Mehmet Ağa onlara yetiştiğinde ise sular çoktan bir insanın diz boyunu aşmıştı.

    Sinirinden çılgına dönen baba, belinden çıkardığı silahıyla ateş etmeye başladı. Ağzından anlaşılır anlaşılmaz bir sürü küfürler dökülüyordu. Oda akan çay gibi çağlıyor, sinirden köpürüyordu. Çayın karşında ise Neslihan baba kurtar diye feryat ediyordu.

    Babası ve enişteleri, yarı bellerine kadar suya girip karşıya geçmek istedilerse de hızla akan su buna izin vermedi.

    Burhan ve arkadaşları tekrar arabaya bindiler aceleyle şehre doğru yol almaya başladılar. Bir saat sonra şehir dışına çıkıp gözden ırak bir bağ evine geldiler. Burası suç ortakları Ömer’in halasının eviydi. Ve halası kullanmadığı için boş durmaktaydı.

    Aradan üç gün geçmişti. Neslihan’ın gözyaşları bir nebze olsun dinmişti. Tanımadığı biri tarafından kaçırılmıştı bu çok korkunç bir şeydi. Çok korkuyordu. Tek tesellisi tanımadığı bu erkeğin kendisine hiç zarar vermeden onu incitmemiş olmasıydı.

    Burhan ilk görüşte kendisine vurulduğunu, niyetinin ciddi olduğunu, evlenmek istediğini, ama İstanbul’da okuduğu için ailesinin okulunu bırakmasına izin vermeyeceğini, bunu bildiği içinde ani bir kararla bu yola başvurduğunu anlatmaya çalıştı.

    Aradan bir hafta geçti, amcaoğlu İbrahim ve Ömer arada uğrayıp erzak bırakıyorlar, köyden kulaklarına gelen haberleri söylüyorlardı.
    İki aile birbirine girmiş silahlar çekilmişti. Mehmet Ağa jandarmaya haber vermiş her yerde kızını aratıyordu. İşler içinden çıkılmaz bir hal almıştı.

    İyi olan tek şey iki gencin birbirine yakınlaşmaya başlamış olmasıydı Burhan o kadar iyi ve anlayışlı davranmıştı ki, kız bütün bunlar karşısında kayıtsız kalamamıştı.

    Aradan iki hafta geçmişti. Bir sabah kahvaltı ederlerken Neslihan, Burhanın elini tutara, artık köye dönmeleri gerektiğini söyledi. Kendisiyle evlenecekti. Oda Burhandan etkilenmiş onu sevmeye bile başlamıştı. Burhan çok mutluydu ayakları yere basmıyordu.

    Kendilerini nelerin beklediğini az çok tahmin etmeye çalışarak, köyün yolunu tuttular. Eve geldiklerinde ana babası sinirden deliye dönmüştü ama elden bir şey gelmiyordu. Bir iki bağırış çağırıştan sonra her şey süt liman olmuştu. Burhan jandarmaya gidip teslim olmuş, kız da kendi rızasıyla kaçtığını, zorla kaçırılmadığını, birbirlerini sevdiklerini ama ailelerin karşı çıkacaklarını düşündükleri için böyle bir şeye kalkıştıklarını anlatmıştı. Köyün büyüklerinin de araya girmesiyle kısa zamanda uzlaşma sağlanmıştı.

    Daha sonraki günlerde Burhan yaşını büyütmek için mahkemeye başvurdu. Neslihan on sekizini doldurmuş reşit olmuştu ama Burhan henüz on altı yaşını yeni bitirmişti. Tüm bu kargaşa sona erip gerekli formaliteler yerine getirildikten sonra davullu zurnalı telli duvaklı düğün yapıldı.

    İki genç mutluydu. Daha önce birbirlerine giren aileler şimdi dünür olmanın keyfini yaşıyorlardı.

    Burhan okulunu bırakmış geleceğiyle ilgili hiç beklemediği bir anda ani kararlar vermek zorunda kalmıştı. Hayatında ilk defa sevmiş, sevdiği insan dan vazgeçmek istememişti.
    Önceleri köyde babasının evinde oturdular bağ bahçe işleriyle uğraştılar, sene 1995’i gösterdiğinde ise bir arkadaşının iş teklifiyle hem şanslarını denemek hem de daha iyi yaşam şartlarından faydalanmak için İstanbul’a geldiler.

    Önceleri Burhan işine, Neslihan da büyük şehre alışana kadar zorluk çektiler ama mertlik ve dürüstlüğü sayesinde Burhan girdiği iş yerinde pek sevildi. Patronunda yardımları ile önce kendine bir arsa aldı sonrada evini yaptı. Bu arada Orhan ve Serkan adında iki oğlu oldu.

    Şu an eşiyle mutlu bir evliği olan Burhan, mutluluğu erken yaşlarda ve beklenmedik bir zamanda bulmuş, hayatının akışını bir anda değiştiren ani kararlar vermek zorunda kalmıştı.

    Ama anlattığına göre yaptığı hiçbir şeyden asla pişmanlık duymamıştı.

    Ve hala bu garip kız kaçırma hikâyesini anlatırken bıyık altından gülümsemeyi ihmal etmez.

    Yaptığın her şey yanlışlarınla doğrularınla senin!
    Ömrün uzun, mutluluğun daim olsun sevgili Burhan…


    Nilgün SARIGÜL