Gaston Leroux - Sarı Odanın Esrarı

Konusu 'e-Kitap Polisiye' forumundadır ve Elif tarafından 13 Ocak 2007 başlatılmıştır.

    13 Ocak 2007
    Konu Sahibi : Elif
  1. Elif

    Elif Onur Üyesi Pro Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    24.608
    Beğenildi:
    5.137
    Ödül Puanları:
    438
    Kimsenin çözemediği bir sorunu da, henüz on sekiz yaşında bir gazeteci olan Joseph Rouletabille çözdü. Fakat ağır ceza mahkemesinde gerçeği açıklarken bazı gerçekleri gizledi. Sadece anlaşılmayanı anlatmak ve bir suçsuzu kurtarmak için ne gerekiyorsa onu söyledi. Onu susturan nedenler bugün artık ortadan kalktı. Onun için her şeyi öğreneceksiniz.
    Sarı Oda'nın Esrar/'m, Glandier şatosunda geçen faciayı, ertesi günü dünyaya yayıldığı şekilde gözlerinizin önüne sermeye çalışacağım.
    25 Ekim 1892, Nan-Temps gazetesinin son haberlerinde şöyle bir
    yazı vardı:
    "Glandier şatosunda korkunç bir saldırı oldu. Sainte-Genevieve ormanının eteğinde, Epinay-sur-Orge'in üst yanında bulunan bu şato, Profesör Stangersın'a aittir.
    "Profesör laboratuvarmda çalışırken, yan odada yatmakta olan Matmazel Stangersın'ı öldürmeye çalıştılar."
    Bu haberin Paris'te yarattığı heyecanı tahmin edebilirsiniz. İlim dünyası, Profesör Stangersın'la kızının çalışmalarıyla çok ilgileniyordu. Bu çalışmalar ilerde mösyö ve Madam Curie'nin radyumu keşfetmelerine yardım edecekti. Profesör Stangersın'ın fen fakültesinde, yeni teorisi hakkında vereceği bilgi merakla beğeniyordu. "Dünyada hiçbir şey yeniden var olmaz ve kaybolmaz" teorisini kökünden sarsacak bir kuramdı.
    Ertesi sabah gazeteler, pek tabii olarak hep bu facia ile doluydu. Matın gazetesinde şöyle bir başlık vardı: "Doğaüstü bir saldırı!"
    "Glandier şatosundaki olay hakkında şunları öğrendik. Profesör, üzüntüden perişan bir halde olduğundan Matmazel Stangersın da henüz komadan çıkmadığından, kesin bir şey öğrenilemiyor. Yalnız Stangersın ailesinin emektar uşağı Jacques Baba (memlekette onu böyle çağırıyorlar) ile konuşabildik. 'Sarı Oda'ya' profesörle beraber girmişler ve Matmazel Stangersın'ı geceliğiyle yerde inler bir halde bulmuşlar. Bu oda laboratuvara bitişiktir. Laboratuvar da şatonun 300 metre ilersinde-ki bir müştemilatta bulunmaktadır. Adamcağız bize şunları anlattı:
    - 8-

    "Ben o sırada Mösyö Stangersın'ın çalışmakta olduğu laboratuvar-da bulunuyordum. Saat yarımdı. Bütün gece araçları yıkayıp temizlemiştim. Gidip yatmak için profesörün yatmasını bekliyordum. Matmazel Mathilde de gece yarısına kadar babası ile çalışmıştı. Saat on ikiyi çalınca, ayağa kalkarak babasını öptü, iyi geceler diledi. Sonra bana da, 'İyi geceler Jacques Baba,' diyerek Sarı Oda'nın kapısını itti ve içeri girdi. Odanın kapısını kilitlediğini ve sürgüyü de çektiğini işittik. Hatta ben mösyöye, 'Matmazel kapıyı iki defa kilitliyor, galiba Tanrı kedisinden korkuyor!' dedim. Fakat o işine öylesine dalmıştı ki, beni duymadı. Yalnız korkunç bir miyavlama bana cevap verdi. Tüylerim diken diken oldu. Tanrı kedisinin sesini tanımıştım. Yine mi uykumu kaçıracak, diye düşündüm. Ekimin sonuna kadar ben müştemilatın tavanarasında, tam Sarı Oda'nın üstünde yatarım. Matmazel geceleri parkın bir ucunda yalnız kalmasın diye orada yatıyorum. Yazı müştemilatta geçirmek isteyen matmazeldir. Orasını şatodan daha sevimli buluyor galiba! Dört yıldan beri, yani müştemilat yapıldığından beri ilkbaharda matmazel oraya yerleşir. Kış basınca da şatoya döner, çünkü Sarı Oda'da şömine yoktur.
    "Söylediğim gibi, Mösyö Stangersın ile ikimiz de müştemilattaydık. O bürosunda çalışıyordu, ben de işimi bitirdiğimden, iskemlede oturuyordum. Ona bakarak kendi kendime, 'Ne adam! Ne zekâ!... Ne bilgi!...' diyordum. Hiç gürültü olmadığından saldırgan da bizi yattı sandı galiba... Tam saat yarımı çaldığı sırada Sarı Oda'dan bir çığlık geldi. Matmazelin sesiydi bu!... 'Katil... katil var!... İmdat!...' diye bağırdı. İki el silah patladı ve sanki boğuşuyorlarmış gibi devrilen masaların, iskemlelerin gürültüsü duyuldu. Matmazel hâlâ, 'Katil!... İmdat baba... İmdat!...' diye bağırıyordu. Mösyö Stangersın ile nasıl yerimizden fırlayıp kapıya atıldığımızı tahmin edersiniz!... Fakat ne yazık ki, kapı içerden kilitlenmişti. Hem de iki defa. Söylediğim gibi, matmazel hem anahtarla kilitlemiş, hem de sürgüyü sürmüştü. Kapıyı kırmaya çalıştık ama, çok sağlamdı. Mösyö Stangersın deliye dönmüştü. Nasıl deli olmasın? Matmazelin, "İmdat!... İmdat!..." diye inlediğini duyuyorduk. Mösyö bütün kuvvetiyle kapıya abanıyor, hırsından ağlıyor, çaresizlik içinde kıvrım kıvrım kıvranıyordu. O sırada aklıma bir fikir geldi.
    - 9-

    "Saldırgan pencereden girmiştir... Ben pencereye koşuyorum!" dedim. Ve deli gibi koşarak müştemilattan çıktım. Aksiliğe bakın ki, Sarı Oda'nın penceresi kırlara bakıyordu. Parkın duvarı da müştemilata dayandığından pencereye kadar varamıyordum. Önce parktan çıkmam gerekti. Bu kez demir kapıya doğru koşmaya başladım. Yolda Bernier ile karısına rastladım. Kapıcılar da silah seslerini ve bağrışmalarımızı duymuşlardı. Onlara hemen durumu anlattım, kapıcıya mösyönün yanına gitmesini söyledim. Kadına da benimle gelerek bana kapıyı açmasını rica ettim. Beş dakika sonra kapıcı kadınla Sarı Oda'nın penceresinin önünde bulunuyorduk. Ay ışığında pencereye dokunulmamış olduğunu gördüm. Demirleri olduğu gibi duruyordu. Demir parmaklıkların ardında pancurlar da akşam benim kapattığım gibi sımsıkı kapalıydı. Matmazel çok yorgun olduğumu bildiği için, rahatsız olmayayım diye, 'Bırak ben kapatırım,' demişti. Fakat ben yine onları her gece elimle kapatır demir sürgüsünü de sürerdim. Demek ki saldırgan oradan girmemişti. Girmediği gibi, oradan da kaçmamıştı. Aksiliğe bakın ki, ben de giremiyorum. Deli olmak işten değildi. Odanın kapısı içerden kilitliydi. Biricik pencerenin demirleri ve kepenkleri de sapasağlamdı! Zaten demir parmaklıklar o kadar sıktı ki, kolunuzu bile arasından geçiremezdiniz.
    Matmazelin artık sesi duyulmaz olmuştu. Belki de ölmüştü. Mösyönün kapıyı kırmaya çalıştığını bulunduğum yerden işitiyordum.
    Kapıcı kadınla konuşa konuşa müştemilata döndük. Mösyö Stan-gersın ile Bernier'in bütün çabalarına rağmen kapı olduğu gibi duruyordu. Nihayet birleşik kuvvetimize dayanamayarak kırıldı ve ne gördük Allahım!... Kapıcı kadın arkamızdan lamba tutuyordu. Laboratuvarın lambası çok kuvvetli olduğundan bütün odayı aydınlatıyordu.
    Şunu da söyleyeyim ki, mösyö, Sarı Oda çok küçüktür. Matmazel orayı geniş demir bir karyola, bir küçük masa, bir gece masası, bir tuvalet ve iki iskemle ile döşemişti. Kapıcı kadının tuttuğu lambanın ışığında her taraf görünüyordu.
    Matmazel üstünde geceliğiyle yerde yatıyordu. Etraf altüsttü. İskemleler, masalar devrilmişti. Belli ki, çetin bir boğuşma olmuştu. Matmazeli yatağından çekip sürüklemiş olacaklardı; üstü başı kan içindey-
    - 10-

    di. Boynunda da derin tırnak yaraları vardı. Boynunun etlerini adeta parçalamışlardı. Şakağındaki delikten akan kanlar, döşemenin üstünde bir birikinti yapmıştı. Mösyö Stangersın kızını bu halde görünce öyle bir ıstırap ile üzerine atıldı ki, görseniz içiniz parçalanırdı.
    Kızcağızın hâlâ nefes almakta olduğunu görünce artık sadece onunla meşgul oldu. Bize gelince: Saldırganı!... Küçük hanımımızı öldürmek isteyen sefili arıyorduk!... Ah, bir elimize geçseydi... Yemin ederim ki, mösyö, hemen işini tamamlardık. Fakat nasıl orada olmaz... Nasıl kaçabilirdi? Bunu insanın aklı almıyordu! Yatağın altında kimse yoktu, eşyaların ardında da kimse yoktu, sadece izlerini bulduk. Duvarın üstünde iri bir erkek elinin kanlı izi ile kapının üstünde kandan kızıla boyanmış bir mendil... Mendilde hiç marka falan yoktu. Bir de eski bir bere. Döşemede birçok ayak izleri görünüyordu. Odada yürüyen adamın ayakları çok büyük olmalıydı! Ve siyah, is gibi bir leke bırakmıştı. Bu adam nereden gelmiş?... Nasıl ortadan kaybolmuştu?
    Unutmayın ki mösyö, Sarı Oda'da şömine de yoktur. Bir kere kapıdan çıkamazdı. Çünkü kapı çok dardı. Eşiğinde de elinde lamba ile kapıcı kadın duruyordu. Kocasıyla ikimiz de bir insanın saklanması mümkün olmayacak kadar küçük olan odayı araştırıyorduk. Kırılan kapıyı duvara dayamıştık. Orada da kimse gizlenemezdi. Kepenkleri, demir parmaklıkları sağlam olan pencereden çıkılamazdı. O halde?... O halde?... Hani nerede ise şeytana inanacağım geliyordu. Bir de yerde benim tabancamı görmeyelim mi?... Evet, kendi tabancamı!... Aklımı başıma topladım. Matmazeli öldürmek için şeytan benim tabancamı alacak değildi ya!... Oraya gelen adam, demek önce tavanarasma çıkarak çekmecemden tabancamı almıştı. Kurşunlara baktık, iki tane eksikti. Saldırgan yalnız iki el ateş etmişti. Olay sırasında Mösyö Stangersın'ın laboratuvarın-da beni gözleriyle görmüş olması büyük şanstı!... Yoksa bu tabanca öyküsü başıma dert açabilir ve şimdiye kadar hapise bile girmiş olabilirdim."
    Malın gazetesinin muhabiri şöyle devam ediyordu:
    Jacpues Baba'yı bıraktık. "Sarı Oda"nın esrarını bildiği gibi anlatsın. Hiç sözünü kesmedik. Kullandığı kelimeleri bile olduğu gibi yazdık, sadece araya kattığı sızlanmaları, şikâyetleri atladık."
    - 11 -

    "Anlaşıldı Jacques Baba... Efendilerinizi seviyorsunuz. Ve bunu herkes de bilsin, diye durmadan tekrarlıyorsunuz. Bilhassa tabanca bulunduktan sonra!... Jacques Baba'ya sormak istediğimiz birçok şey vardı ama, gelip onu çağırdılar. Sorgu yargıcı istetmiş. Şatonun büyük salonunda onları sorguya çekiyordu. Glandier'e giremedik. Şato, geniş bir polis çemberi içine alınmıştı. Müştemilata giden ve belki de saldırganın bulunmasına yarayacak olan bütün izleri koruma altına almışlardı.
    Kapıcılara da bir şeyler sormak istiyorduk, ama onları bulamadık. Nihayet şatonun demir parmaklıklarına yakın bir handa oturup sorgu yargıcı Mösyö de Marquet'in çıkmasını bekledik. Saat beş buçukta zabıt kâtibi ile beraber göründü. Arabaya binmedi. Ona şu soruyu sorduk:
    "Bize olay hakkında biraz bilgi verebilir misiniz efendim?"
    Mösyö de Marquet, "Bilgi verecek durumda değiliz!" dedi. "Bu, karşılaştığım olayların en esrarlısıydı. Tam bir şeyler öğrenmek üzere olduğumuzu sanıyoruz. Bir de bakıyoruz ki, hiçbir şey öğrenememişiz.
    Ne demek istediğini sorduk, büsbütün esrarengiz bir cevap verdi, "Eğer bugün elde edilen delillere yenileri gelip eklenmezse bu facianın esrarı korkarım ki, kolay kolay aydınlanamayacaktır. Aklımızın selameti için dua edelim de! Yarın duvarlarda, tavanda ve döşemede yapacağımız araştırmalarda (Müştemilatı dört yıl önce yapan müteahhitle beraber çalışacağız) bize akıl ve mantıktan hiçbir zaman ümit kesilemeye-ceğini gösteren deliller bulunsun!... Saldırganın kapıdan girerek Matmazel Stangersın'ın karyolasının altında saklanmış olduğunu biliyoruz. Fakat nereden çıktığını, nasıl kaçtığını bulamıyoruz. Eğer gizli bir kapı, bir delik ya da kaçabilecek en ufak bir aralık bulunmazsa... Duvarları kontrol ettikten, hatta yıktıktan sonra da bir insanın veya herhangi bir yaratığın geçebileceği bir geçit ortaya çıkmazsa, o zaman artık, Jacques Baba'nın dediği gibi, şeytana inanmaktan başka çare kalmayacak!
    Hepsinden daha enteresan bulduğum için seçtiğim bu makalenin yazarı diyor ki:
    Sorgu yargıcı, "Jacques Baba'nın dediği gibi şeytana inanmaktan başka çare kalmayacak," sözünü pek anlamlı bir tarzda söyledi.
    Ve makale şu sözlerle bitiyor:
    devamı için tıklayın