Gecikmi mutluluklar (arkas yarn)

Konusu 'Aşk Hikayelerimiz/Dertlerimiz' forumundadır ve asiyah tarafından 23 Mart 2008 başlatılmıştır.

    23 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  1. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    “Şımarık çocuklar gibisin Zeynep!”

    Villanın kapısı açıldığı anda bahçede bekleyen lüks siyah arabadan fırladı şoför Refik. Arka kapıyı açarak hazır ol durumunda beklemeye başladı. Kerim Bey yaşından beklenmeyen bir çeviklikle indi merdivenlerden. Her zamanki gibi kaşları çatıktı. Köşeli yüz hatları vardı. Kızıyla aynı renk yeşil gözleri sert bakışlarla süzdü etrafı. Hâlâ yakışıklı bir adamdı. Uzun boylu, kırlaşmış saçları biçimli burnu ile yaşını göstermiyor, dinçliğini muhafaza ediyordu. Senelerdir aksatmadan her sabah yarım saat spor yapardı.
    - Günaydın Refik.
    - Günaydın beyefendi.
    Başka bir şey konuşmadı şoförle. Hemen arabaya bindi. Az sonra hızla çıktılar bahçeden...
    ***
    Asuman Hanım Saniye’nin getirdiği kahvesini alarak kahvaltı masasından kalkıp bahçeye bakan tavandan yere kadar cam olan kısımda duran karşılıklı konmuş fiskos koltuklarından birine geçti. Üzerinde ipekli bir sabahlık vardı. Yüzünün hatları Kerim Beye benziyordu ama kadın olmanın verdiği incelik ve zarafet, ağabeyinin sert görünümünden eser bırakmamıştı onun yüzünde. Daha narin daha nahif bir biçimdeydi yüzünün şekli. İnce uzun parmaklı elleri her zaman bakımlıydı. Kendine dikkat eder, özen gösterir ve her an şık, temiz ve düzgün olmaya itina gösterirdi. Hayatındaki yaşanmamışlıkları kendine ait prensipleriyle örtmeye çalışıyor, inanılmaz bir disiplin içinde hayatını sürdürüyordu. İster istemez Kerim Beyin mükemmeliyetçiliği ona da geçmiş olduğu için, daha yuvarlak bakmasına rağmen verdiği bütün kararlarda bu özelliğin etkileri görülüyordu...
    Saniye’nin getirdiği gazeteleri aldı eline, bir yandan kahvesini içerken bir yandan da okumaya başladı. Hava bulutluydu. Güneş ara sıra “ben buradayım” dercesine yüzünü gösteriyor, ama çoğunlukla, iki gündür var olan yoğun bulutların içinde kayboluyordu. Gazetelerine dalmıştı ki salon kapısının alışıldığından daha hızlı açılmasıyla irkilerek başını kaldırdı. Zeynep gençliğinin verdiği umursamazlıkla içeriye girmiş, sabahtan beri sessizlik çökmüş olan salonu adeta doldurmuştu:
    - Günaydın halacığım, babam gitmiş sanırım... Öf, insan gece uyurken acıkır mı yahu! Kurt gibi açım.
    Sevgiyle kendisine bakan Saniye’ye döndü:
    - Yumurta istiyorum Saniye abla... Rafadan... Bir de kaşar pane yaparsan sevinirim. Çayımı da kupada getiriver lütfen. Taze ekmek vardır umarım.
    Saniye gülümseyerek sevgiyle baktı genç kıza:
    - Tabii ki var küçük hanım, sabah ekmeği var. Şimdi hazırlarım istediklerinizi.
    Zeynep, halasının yanına gelip boynuna sarıldı ve yanağına okkalı bir öpücük kondurdu:
    - Nasılsın bakalım Asuman Sultan? Bugün yine çok güzelsin...
    Asuman Hanım bu iltifattan memnun olmuş, ne diyeceğini şaşırmıştı. Başını yana çevirdi:
    - Deli kız! Şu kalkışa bak! Kızım kocaman oldun artık, hâlâ şımarık çocuklar gibisin...
    Zeynep kahvaltı sofrasından bir dilim domates attı ağzına:
    - Amaaan, babam gibi konuşma hala sen de... Hayat güzel, yaşamak güzel, dersler iyi, bir sıkıntım yok... Ben neşeli olmayayım da kimler olsun!

    Serbest bir hayat yaşamak istiyordu

    Asuman Hanım hafifçe gülümsedi. Tekrar gazetesine döndü. Zeynep bu arada müzik açmış, sessizliğin yerini sert tempolu yabancı bir müzik almıştı. Asuman Hanımın kaşları çatıldı ama sesini çıkartmadı. Biraz sonra Saniye, Zeynep’in istediklerini getirmişti. Genç kız iştahla oturdu sofraya. Birkaç lokma yedikten sonra halasına döndü:
    - Halacığım.... Halacığııımmm...
    Asuman Hanım gözlüklerinin üstünden genç kızı süzdü:
    - Senden bir şey isteyeceğim... Bizim bir gezimiz var. Okulun gezisi, hafta sonunda... Şu babamı ikna etsen diyorum... Uludağ’a gidilecek. Cumartesi-pazar...
    Asuman Hanım kaşlarını kaldırdı, gözlüklerini çıkartıp genç kıza doğru döndü.
    ***
    Zeynep uzun boyu, yeşil gözleri ile oldukça güzel bir kızdı. Henüz yirmi yaşının içindeydi. Mükemmel bir tahsil yapmış, üniversite sınavlarını girerek Edebiyat Fakültesinin İngiliz Edebiyatı Bölümünü kazanmıştı. Zaten lise tahsilini kolejde yaptığı için İngilizcesi mükemmeldi. Ne babasına ne de halasına benziyordu. Onlardan çok ayrı bir yüz yapısı vardı. Halasıyla ortak yanı sadece parmaklarının uzunluğuydu... İlkokuldan beri piyano çalıyordu. Kerim Bey kızının iyi yetişmesi için gereken her şeyi yapmış, ona özel dersler aldırmış, müziğe yöneltmişti. Ama koyduğu katı kurallar genç kızı bunaltıyordu. Kerim Beyin kızı için beslediği idealler Zeynep’in sahip olduğu hayat görüşüne pek uymuyordu. O daha serbest, daha lakayt bir hayat yaşamak istiyordu. Kerim Bey ise her şeyi hesap eden yapısıyla bu anlayışa ters düşüyor, tabii baba olduğu için de onun tarzı baskın oluyordu. Aralarındaki kuşak çatışması hiçbir zaman karşılıklı tartışmaya dönüşmemişti. Kerim Bey asla böyle bir şeye izin vermezdi. Zeynep’e söylemek istediğini bir kere söyler, yapılmadığı zaman da genç kızı ürküten bir tepki koyardı. Bu hiçbir zaman azarlama, bağırma şeklinde olmazdı. Bir tek bakışı yetiyordu Kerim Beyin. Zeynep ise hassas bir genç kızdı. Babası tarafından terslenmek asla kabul edemeyeceği bir şeydi. Onun mesafeli duruşundan dolayı içinde taşıdığı çekingenlik zaman zaman korkuya dönüşür, babasını sinirlendirmekten kaçınırdı. Ama yapmak istedikleri ile yaşadıkları farklı şeylerdi. Genç kız bütün bunları beyninde irdelemeye çalışıyor, sabırla diplomasını almayı bekliyordu. O zaman babasının karşısına geçecek, ideallerini anlatacak ve bunları gerçekleştirmek için yapmak istediklerini sıralayacaktı. Kerim Beyin iş hayatında her zaman söylediği bir şey vardı: “Oyunu kuralına göre oynayacaksın...” Zeynep de öyle yapıyordu. Asuman Hanım dikkatle süzdü genç kızı:
    - Ne gezisi bu? Baban böyle şeylere izin vermez biliyorsun...
    Zeynep ağzındaki lokmayı yutmaya çalışırken başını salladı:
    - Biliyorum, onun için yardım istiyorum ya! Lütfen hala! Arkadaşlarla bir gezi işte. Eğlenmek, hoşça vakit geçirmek istiyorum. Ne var bunda? Sen konuşursan önceden ön yargılı olmaz hiç olmazsa. Sadece beni desteklemeni istiyorum. Hayatımda ilk defa bir geziye gideceğim. Üniversite talebesiyim artık. Lütfen güzel Asuman Sultan, lütfen!


    Asuman Hanım telaşlanmıştı!..

    Asuman Hanım gazetelerine çevirdi başını. Bir süre konuşmadı. Zeynep merakla sordu:
    - Ne diyorsun Asuman Türkmen?
    Kadın omuzlarını kaldırdı:
    - Söylerim. Ama ısrar edemem bilmiş ol...
    Zeynep ellerini çırptı:
    - Yaşasın, sağ ol canım benim, kraliçem... Söylemen yeterli... Ama konuşurken biraz da destek vermeyi ihmal etme... Öff, ne zaman kendi başıma istediğimi yapabileceğim? Kimseye sormadan, izin almadan...
    Asuman Hanım başını iki yana salladı:
    - Tövbe tövbe...
    Zeynep çayından bir yudum aldı:
    - Annem yaşasaydı bütün bunlar böyle olmazdı diye düşünüyorum.
    Asuman Hanım irkildi, dudaklarını ısırdı. Yüzünü bir gölge kapladı aniden. Telaşlanmış gibiydi...
    ***
    Kerim Bey kapıda kendisini karşılayan Saniye’ye çantasını verdikten sonra hemen yan taraftaki aynaya bakıp saçlarını düzeltti. Yüzünü inceledi. Sonra ağır adımlarla salona girdi. Asuman Hanım lacivert bir etek ve krem rengi triko bir bluz giymişti. Hafif bir ruj sürmüştü... Her zaman olduğu gibi ayakta karşıladı ağabeyini.
    - Hoş geldin abi...
    - Merhaba Asuman... Zeynep yok mu?
    - Henüz gelmedi. Birazdan gelir. Bugün dersi akşam bitiyor. Nasılsın?
    Kerim Bey fiskos koltuklarından birine oturdu:
    - Yorgunum Asuman. Bütün gün toplantıdan toplantıya koşturdum. Ukrayna ile yeni bir bağlantı yaptık. Onunla uğraştım. Sen ne yaptın?
    Asuman Hanım omuzlarını kaldırdı:
    - Hiç, ben de kadınları koruma derneğinin toplantısına gittim. Sonra da arkadaşlarla çay içtik Divan Pastanesinde.
    Ağabeyinin karşısındaki koltuğa oturdu. Birkaç dakika sonra Saniye girdi içeriye. Kerim Beyin yıllardır süren alışkanlığıydı işten gelir gelmez sade bir kahve içmek. Adamın kahvesini sehpanın üzerine bıraktı. Bir bardak suyunu da koydu yanına. İki adım geri çekildi:
    - Akşam yemeğini kaçta istersiniz efendim?
    Asuman Hanım gülümsedi:
    - Yedi buçuk sekiz gibi yeriz Saniye. Zeynep gelir o zamana kadar.
    - Baş üstüne efendim.
    Kerim Bey göz ucuyla onun salondan çıkmasını takip ettikten sonra bir yudum aldı kahvesinden:
    - Bugün Asiye Hanım telefon etti. Para istedi. Doktor kontrolü için gerekiyormuş. Gönderdim avukat vasıtasıyla. Bu kadından hoşlanmıyorum...
    Asuman Hanım dudaklarını ısırdı:
    - O kadar riskli ki abi bu iş... Kime ne kadar güvenebileceğini bilemiyorsun. O kadını başından beri beğenmemiştim zaten. Çıkarcı, paragöz bir kadına benziyordu.
    Kerim Bey arkasına yaslandı. Kahve fincanındaki son yudumu da içip sehpanın üzerine bıraktı:
    - Avukata gereken talimatı verdim. Gerekirse işine son verecek. Bir hemşire tutulur olmazsa.
    Asuman Hanım tasdik ederek başını salladı. Kerim Beyin yüzü gergindi. Her zamanki gibi kaşları çatıktı. Bu sırada Zeynep’in sesi duyuldu içeriden. Asuman Hanım telaşla baktı ağabeyine:
    - Sonra konuşuruz artık abi. Kapatalım meseleyi.

    devamını istiyormusunuz ARKASI YARIN......... NETTEN ALINTIDIR
     
  2. 24 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  3. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    Titrediğini hissetti genç kız!..

    Zeynep içeriye girince babasının oturduğunu gördü. Toparlandı. - İyi akşamlar... Nasılsınız babacığım?
    - İyiyim kızım. Hoş geldin.
    Asuman Hanımı öptükten sonra kapıya yöneldi:
    - İzninizle üzerimi değiştirip geliyorum. Hemen inerim.
    ***
    Zeynep salondan çıkınca Asuman Hanım öne doğru eğildi:
    - Abi, sana bir şey söyleyeceğim.
    Kerim Bey kardeşinin yüzüne baktı merakla:
    - Dinliyorum Asuman!
    - Zeynep’in okulunda bir gezi düzenlenmiş Uludağ’a. Çocuk gitmek istiyor. Arkadaşlarıyla birlikte. Hafta sonunda. Cumartesi-pazar kalıp geleceklermiş. İzin ver de gitsin kız. Hayatında ilk defa arkadaşlarıyla bir geziye gidecek...
    Kerim Bey sessizdi. Kaşları yeniden çatılmış, dudaklarını öne doğru uzatmıştı. Asuman Hanım bu sessizliğin hayra alamet olmadığını düşünerek korkuyla sordu:
    - Ne diyorsun abi?
    Adam arkasına yaslandı. Asuman Hanım bir daha sormaya cesaret edemiyordu. Neden sonra ayağa kalktı Kerim Bey. Kristal sigara kutusundan bir tane alıp yaktı.
    - Ne zamanmış bu gezi?
    - Hafta sonunda. Cuma akşamından gidecekler, cumartesi-pazar kalıp pazar gecesi dönecekler.
    - Nerede kalacaklarmış?
    Kadın yutkundu:
    - Otelde sanırım.
    Kerim bey sigarasının dumanını tavana doğru üfledi. Çok nadir zamanlarda sigara içerdi. Omuzlarını kaldırdı. Adeta fısıldadı:
    - İyi, gitsin!..
    Asuman Hanım derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. Kazasız belasız atlatmışlardı bu işi. Eğer ters bir zamanına rastlasaydı kendisi de nasibini alacağını çok iyi biliyordu. Çok geçmeden Zeynep geldi yanlarına. Üzerini değiştirmiş, elini yüzünü yıkamış, daha rahat bir şeyler giymişti. Gülümseyerek yaklaştı:
    - Sohbetinizi bölmeyeyim...
    Kerim Bey kızına döndü:
    - Geziye gidecekmişsin ha?
    Zeynep titrediğini hissetti. Göz ucuyla halasına baktı. Asuman Hanım gülümsüyordu. Dudaklarını ısırdı:
    - Evet baba, arkadaşlarla birlikte. Okul tertiplemiş. İki de asistanımız geliyor eşleriyle birlikte.
    Kerim Bey başını salladı. Kızının yüzüne bakmadan konuşuyordu:
    - Halana gidebileceğini söyledim.
    Zeynep sevinçle hafif bir çığlık attı:
    - Çok teşekkür ederim baba...
    Asuman Hanımla kaçamak bir şekilde bakıştılar. Kerim Bey ayağa kalktı:
    - Saniye’ye söyleyin akşam yemeğini hazırlasın. Ben yemekten sonra biraz çalışacağım.
    Zeynep hemen fırladı odadan. İçi içine sığmıyordu. Koşarak mutfağa indi. Mutfak alt kattaydı. Oldukça genişti. Babasının isteğini iletti hizmetçiye. İçinden şarkılar söylemek geliyordu...

    Hâlâ güzel kadındı Münevver Hanım...

    Koca Mustafa Paşa’nın ara sokaklarından birindeki dört katlı eski binanın en alt katında oturan Münevver Hanım emekli bir öğretmendi. On bir yıl önce eşini kaybetmiş, oğluyla birlikte yaşıyordu. Yirmi bir yaşındaki oğlu Ozan üniversitede okuyor, bu iki kişilik aile Münevver Hanım’ın emekli ve kaybettiği eşinden kalan dul, yetim maaşı ile geçiniyorlardı. İçinde oturdukları ev Salim Beyin sağlığında biraz babadan kalan biraz da kendi birikimleriyle aldıkları bir evdi. Ana oğul güç hayat şartlarında yaşamaya çalışıyorlar, maddi açıdan zorlansalar da geçinip gidiyorlardı... Münevver Hanımın rahmetli olan eşi gibi babası da öğretmendi. Hayattaki tek varlığı biricik oğlu Ozan’dı. Yaklaşık yirmi beş senedir oturdukları bu muhitte saygın bir yer edinmişlerdi. Sahip oldukları evi almadan önce de bu semtte oturmuşlardı. Artık yerlisi sayılıyorlardı. Münevver Hanım ocağın altını kapattıktan sonra oturma odasına geçip pencere kenarında duran sardunyalarını suladı, kurumuş yapraklarını temizledi. Sade döşenmişti oturma odaları. İki tane çekyat, iki koltuk, ortada bir sehpa ve bir de eski model bir vitrin vardı eşya olarak. Yemeklerini mutfaktaki küçük masada yerlerdi. Oturma odasının haricinde iki odası daha vardı evin. Bir tanesi diğerlerine göre daha karanlıktı. “Elin kâşanesinden benim viranem daha iyidir” sözüne uygun olarak severdi Münevver Hanım yuvasını. Çiçeklerini suladıktan sonra dantelini alıp camın önüne oturdu. Birazdan gelirdi Ozan. Yemeğini hazırlamıştı. Sabahtan çamaşır yıkadığı için kendini yorgun hissediyordu. Televizyonunu açtı. Bir yandan onu dinliyor, ara sıra gözlüklerinin üzerinden yola bakıyor, dantelini örüyordu. “Çok şükür Ya Rabbim halimize!” diye mırıldandı kendi kendine. Başını kaldırıp sokağa baktı. Ozan geliyordu hızlı adımlarla. Yüreği sevgiyle doldu. Hafif bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Oğlu kapıdan girene kadar hayran hayran izledi onu. Sonra toparlanıp birden kalktı yerinden.
    - Anacığım, merhaba, gördün mü beni gelirken?
    - Gördüm oğlum. Pencerenin önünde oturuyordum.Karnın açtır senin, haydi elini yüzünü yıka da hemen yiyelim. Kuru fasulye yaptım. Bir de nohutlu pilav. Salatamız da hazır...
    Ozan eğilip öptü annesini yanağından, sevgiyle onun bembeyaz saçlarını okşadı:
    - Ellerine sağlık anam.
    Ağarmış saçları, kırışmış cildine rağmen hâlâ güzel kadındı Münevver Hanım. Ancak, yaşı ilerledikçe herkeste olduğu gibi o da fiziksel çöküntüler yaşamıştı. Yorgundu. Yıllar süren öğretmenlik, ardından çok sevdiği, saygı duyduğu eşini aniden kaybedişi, geride kalan biricik evladına hem ana hem de baba olma çabaları yıpratmıştı kadıncağızı... Ozan kitaplarını bırakıp banyoya doğru yürüdü. Münevver Hanım da mutfağa girip yemeklerin altını yaktı. Sofrayı hazırlamıştı zaten. Ekmek tepsisini oğlunun oturduğu tarafa bıraktı. Eski bir alışkanlıktı bu ailelerinde. Ölmeden önce kocası keserdi sofranın ekmeklerini. Şimdi ise o görev Ozan’a kalmıştı. Delikanlı saçları ıslanmış bir şekilde girdi içeriye:
    - Mis gibi kokuyor anne, eline sağlık...
    Ekmeği dilimledi. Salatadan bir çatal alıp attı ağzına.. Münevver Hanım da karşısına oturdu. Besmelesini çekip yemeğe başladı. Ana oğul havadan sudan sohbete başladılar... >

    Yastıkların altında para çantası vardı!

    Yemeklerini bitirdikten sonra Münevver Hanımın meşhur sakızlı muhallebisini yemeğe başlamışlardı. Ozan annesine döndü. Biraz çekingen bir ifadeyle:
    - Hafta sonu gezi var okulda... Uludağ’a gidiliyormuş...
    Yaşlı kadın dikkatle baktı oğluna. Ozan umursamazmış gibi davranıyordu ama ana yüreği onun bu geziye katılmak için can attığını anlamıştı.
    - Sen de git oğlum, bir değişiklik olur...
    - Gidemem anne.. Elli milyon istiyorlar. İki gün kalınacak. Yemek, içmek, yatmak da içinde. Aslında bütün bunlara bakınca çok ucuz ama bize göre pahalı.
    Münevver hanım dudaklarını ısırdı. Hiçbir şey söylemedi. Ozan son lokmasını da yuttuktan sonra kalktı:
    - Ellerine sağlık anacığım. Bir de çay içeriz üstüne değil mi?
    Gülerek başını salladı kadın:
    - Tabii yavrum, tabii içeriz, şimdi koyacağım ocağa.
    Ozan sofranın toplanmasında yardım etti annesine. Sonra oturma odasına geçip televizyonun kumandasını alıp karıştırmaya başladı. Münevver Hanım bulaşığını yıkadıktan sonra kendi odasına girdi. Yüklükteki yastıkların altından siyah bez bir çanta çıkardı. Bütün birikimi buradaydı. Evinin bütçesini yaptıktan sonra arada bir arttırdığı birkaç kuruşu acil ihtiyaçlar için kaldırıp bu çantanın içine koyuyordu. Yavaş yavaş saydı parasını. Beş yüz milyona yakındı. İçinden yetmiş beş milyonunu ayırıp diğerlerini kaldırdı. Parayı katlayıp elbisesinin cebine koydu, oturma odasına geçti. Oğlunun yanına oturdu. Cebindeki parayı çıkartıp uzattı:
    - Al yavrum, o geziye git. Yirmi beş milyon da harçlık koydum. Bir değişiklik olur senin için. Git, eğlen arkadaşlarınla.
    Ozan hayretle annesinin elindeki paraya baktı:
    - Anne, hiç gerek yok, o kadar önemli değil inan ki... Gitmesem de olur. Alt tarafı bir gezi.
    Münevver Hanım kaşlarını kaldırdı:
    - Ben gitmeni istiyorum ama. Bunaldın imtihanlardan, yorgun düştün. Biraz açılır, ferahlarsın. Bu para bizi sarsmaz oğlum, iki üç kuruş kenarda paramız var. Yeniden biriktiririz.
    Ozan çok duygulanmış, aynı zamanda da çok sevinmişti. Sarıldı annesinin boynuna:
    - Hayatımdaki en güzel şeysin sen Münevver Akdoğan. İyi ki benim anamsın, iyi ki varsın.
    Sevgiyle okşadı Münevver Hanım oğlunun başını.
    - Ben de hafta sonunda şöyle bir tatil yaparım keyfimce.
    Biraz muzır bir gülümsemeyle söylemişti bu sözleri. Ozan onun nasıl bir şaka yaptığını hemen anlamış olacak ki sitemkâr bir şekilde cevap verdi:
    - Aşk olsun sana ana... Benim varlığım yoruyor mu seni?
    Münevver Hanım bir kahkaha attı:
    - Biliyordum böyle diyeceğini. Yok oğlum, sen eğlendiğin zaman ben de eğlenirim. Senden başka neyim var ki... Gönlünce bir hafta sonu tatili yap. Arada bir insanlar kendine böyle zaman ayırabilmeli...
    Neşe içinde gülüştüler. Ozan’ın içi içine sığmıyordu. Bu geziye gitmek istemesinin asıl sebebi Zeynep’ti...

    ARKASI YARIN..........NETTEN ALINTIDIR
     
  4. 25 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  5. gulsehri

    gulsehri Popüler Üye Üye

    Katılım:
    20 Nisan 2007
    Mesajlar:
    759
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    106
    Umarim devami gelir,merak ettim...
     
  6. 25 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  7. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    Dudaklarında mutlu bir tebessüm vardı

    Ozan, uzun boylu, siyah dalgalı saçlı, sert hatları olan, uzun kirpikli gri-yeşil gözleriyle oldukça yakışıklı bir gençti. On üç yaşına kadar çelimsiz bir çocuktu. Zaman zaman Münevver Hanım onun fazla gelişemeyeceğini düşünüp üzülmüştü. Ama on üç yaşından sonra inanılmaz bir hızla serpilmişti delikanlı. Salim Beyin ölümüyle çok sarsılan genç adam, adeta bu olaydan sonra sihirli bir değnek değmiş gibi olgunlaşıp ağırlaşmış, mantıklı, annesine ve evine bağlı biri olmuştu. Çok başarılı geçen lise öğreniminin ardından üniversite imtihanlarına girmiş ve Edebiyat Fakültesi İngiliz Edebiyatı Bölümünü kazanmıştı. O da anne ve babası gibi öğretmen olmak istiyordu. Sakin ve evcimen bir gençti. Şiddetten asla hoşlanmazdı. Çevresine karşı saygılı bir yapısı vardı. Arkadaşları tarafından çok seviliyordu. Arkadaşları ona “centilmen” lakabını takmışlardı. Üniversiteye başladığı günden beri Zeynep dikkatini çekmişti. Genç kızdan hoşlanıyordu ama bir türlü bu duygularını ona söylemeye cesaret edememişti. Zeynep’in kendinden emin tavırları ondan çekinmesine neden oluyor, refüze edilmekten korkuyordu. İçinde sakladığı bu duyguları açığa vurmamaya çalışıyor yine de zaman zaman elinde olmadan hislerini belli eden bakışlarla dalıp gidiyordu genç yüzüne. Zeynep’in Ozan’a yaklaşımı ise son derece sevecen ve samimiydi. Bu terbiyeli, saygı dolu nazik delikanlıyı beğendiği belliydi. Çünkü Zeynep kendisine uymayan, anlaşamayacağını anladığı hiç kimseyle yakın bir arkadaşlık kurmuyor, mesafe bırakıyordu. Ozan’a ise bugüne kadar hep samimi davranmıştı...
    Delikanlı duvardaki annesinin evlenirken baba evinden getirdiği evladiyelik guguklu saate baktı. On bire geliyordu. Ana oğul televizyona dalmışlar, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişlerdi bile. Delikanlı ayağa kalktı:
    - Ben yatıyorum anne. Saat on bir olmuş.
    Münevver Hanım başını salladı:
    - Ben de yatacağım oğlum, çamaşır yıkadım bugün, yoruldum. Sabah erken kalkacaksın sen de... Hafta sonu için hazırlamamı istediğin bir şey var mı evladım?
    Ozan sevgiyle baktı annesine:
    - Yok anam. Kot pantolonumu giyeceğim, bir de kazak alırım. Bir de pijama, diş fırçası falan. Başka bir şey istemez. Bir küçük çanta yeterli sanırım.
    Başını salladı yaşlı kadın:
    - Ben hazırlarım oğlum. Akşam gelince bakarsın. Saat kaçta gidiliyor?
    - Cuma akşamı saat yedide yola çıkacağız anne. Sanırım saat on buçuk, on bir gibi orada oluruz.
    - Hayırlısıyla gidip gelin yavrum. Haydi iyi geceler...
    Ozan odasına girip yatağına uzandı. Dudaklarında mutlu bir tebessüm vardı. Gözlerinin önünde Zeynep’in hayali gülümsüyordu ona. Dudaklarını ısırdı. Belki bu gezide ona duygularını açabilme fırsatını bulacaktı. Daha fazla bu beğeniyi saklamak istemiyordu. Sanki genç kıza karşı dürüst davranmıyormuş gibi hissediyordu kendisini. Bugün okulda Zeynep’in neşe içinde gelip gezi için babasından izin alabildiğini söylemesiyle içi burkulmuştu. Gezinin ücretinin kendisi için oldukça önemli bir rakam olduğunu düşünmüş, bu tatile katılmak ona hayal gibi gelmiş, içi burulmuştu.
    - Canım anam benim! diye mırıldandı. Fedakar anam benim... >

    Tekerlekli sandalyede oturan kadın da kimdi?

    Avukat Turgay Şenol arabasını kaldırımın kenarına park edip aşağıya indi. Ceketini düzeltip koltuğunun altına sıkıştırdığı çantasıyla karşıya geçti ve sarı renkli beş katlı apartmana girdi. Alt katın zilini çalıp beklemeye başladı. Çok geçmeden balık etinde, kısa koyu kestane rengi saçlı, siyah gözlü bir kadın kapıyı açtı. Şivesi değişikti kadının.
    - Hoş geldin avukat bey...
    - Hoş bulduk Asiye Hanım. Nasılsın bakalım?
    Kadın sanki bu sorunun sorulmasını bekliyormuş gibi önce derin bir nefes aldı sonra da birbiri ardına cümlelerini sıralamaya başladı:
    - Nasıl olayım, canıma tak dedi. Bu kadar paraya bu iş yapılmıyor. Akşama kadar hapis gibi evdeyim. Bir yere çıkmak yok, iki kelam laf etmek yok. Öyle oturuyoruz. Doktor kontrolü geldi, tahliller yapılacakmış, para istediler. Bende para yok ki, ben de yaptırmadım. Kerim Beye telefon ettim haber verdim. Biraz para versin. Ben kendi maaşım için de konuşacağım. Biraz arttırsın yani!.. Kime sorsam o kadar paraya bu iş yapılır mı diyorlar...
    Avukat Turgay Bey şaşkınlıkla dinledi genç kadını. Sonra elini kaldırarak susturdu onu:
    - Tamam Asiye Hanım, tamam, anlaşıldı.
    Etrafına bakındı:
    - Nerede hanımefendi?
    - İçeride... Nerede olur, sandalyesinde oturuyor.
    Avukat ceketini ilikleyerek girdi odaya. Küçük bir odaydı burası. İki koltuk, bir masa ve iki sandalye vardı. Pencere kenarındaki çiçekler odaya sıcak bir hava veriyordu. Yerde eski bir halı vardı. Çiçeklerin önünde, tekerlekli sandalyede oturan bembeyaz saçlı, dalgın bir kadın vardı. Turgay Bey yavaşça yaklaştı onun yanına. Saygıyla eğildi:
    - Merhaba hanımefendi...
    Kadın usulca gözlerini çevirdi adama. Dudakları hafifçe kıpırdadı ama ses çıkmadı. Başını biraz eğdi. Turgay Bey atıldı telaşla:
    - Yormayın siz kendinizi. Size bir miktar para getirdim. Beyefendi gönderdi... Bir isteğiniz olup olmadığını soruyor. Bir şey söylememi ister misiniz?
    Kadın gözlerini kısmıştı. Kaşları çatıldı ve başını sert bir şekilde iki yana salladı.
    - Anlıyorum efendim. Sanıyorum bakıcınızı değiştirmeyi düşünüyor. Daha profesyonel, daha sevecen birini arıyoruz. Eminim siz de rahat edeceksiniz o zaman.
    Kadın sık nefesler almaya başladı. Güçlükle konuşmaya çalıştı:
    - Zeynep nasıl?
    Turgay Bey yutkundu, bu soruyu geçiştirmesi gerekiyordu. Aldığı emir böyleydi:
    - Her şey çok iyi efendim. Ben izninizi isteyeyim şimdi. Tekrar ararım sizi.
    Telaşla geldiği gibi odan çıktı. Zarfın içerisinde bir miktar para bıraktıktan sonra kendini adeta sürükleyerek dışarı attı. Bunalmıştı o karanlık ortamda. Arabasına binip kaçarcasına uzaklaştı...


    Hiç gülmüyor ve az konuşuyordu!

    Avukat Turgay Şenol yazıhanesine girer girmez telefona sarıldı. Kerim Beyin numarasını çevirip beklemeye başladı. Çok geçmeden karşısındaydı Kerim Bey:
    - Emirlerinizi yerine getirdim beyefendi. Hanımefendiyle de görüştüm. Eskisi gibi. Çok fazla konuşmayı tercih etmiyor. Yalnız kararınız isabetli. Bakıcı kadının dili biraz uzamış. Sanıyorum yenisini bulsak hem bizim için hem de hanımefendi için daha hayırlı olacak. Ben hemen araştırmalara başlayacağım. Tanıdığım birkaç kişi var, hemen haber vereceğim.
    Birkaç mesele hakkında daha bilgi verdikten sonra telefonu kapattı. Koltuğuna attı kendini. Yanında çalışan sekreter kıza döndü:
    - Nasıl iştir bu anlayamıyorum doğrusu. Adam kadıncağızın her şeyiyle ilgileniyor, para gönderiyor, baktırıyor ama bir kez bile olsun gidip görmedi. Kimin nesidir, neden bunu yapar bilmiyorum.
    Sekreter kız da omuzlarını kaldırıp dudak büktü. Turgay Bey devam etti:
    - Bu adama soru sormayacaksın. Sadece işini yapacaksın o kadar. Ne zaman ne yapacağı belli değil.
    Arkasına yaslandı. Sekreter kızın getirdiği kahvesinden bir yudum aldı:
    - Asla ailesiyle ilgili bir tek kelime dahi bilgi verilmesini istemiyor. Kadıncağız zaten hiç konuşmuyor. Felçli. Arada sırada boğuk boğuk bir şeyler mırıldanıyor işte.
    Sekreter kız merakla sordu:
    - Hiç bahsetmedi mi kim olduğundan?
    Turgay Bey alaylı bir şekilde güldü:
    - Kerim Beyi tanımıyormuş gibi konuşuyorsun. O hiçbir şeyini söylemez. Neyse, ben paramı alırım, işime bakarım. Beni çok da ilgilendirmiyor...
    Sekreter kız bilmiş bir şekilde atıldı:
    - Belki akrabasıdır.
    Dudak büktü avukat:
    - Tanıdık biri olduğu muhakkak. Kerim Beyin kızını falan tanıyor. Bugün bana “Zeynep nasıl” diye sordu...
    Sekreter kız heyecanla bağırdı:
    - İşte, ben demedim mi? Mutlaka bir akrabası... Kim bilir belki bir miras davası falandır. Neler duyuyoruz, filmlerde neler izliyoruz...
    Turgay Bey düşünceli bir şekilde başını salladı:
    - Kim bilir, olabilir tabii. Kadının soyadı değişik ama... Çok da acınacak halde zavallı. Düşünsene, hiç güneş görmeyen bir hayat. Bir odanın içinde hapis, tekerlekli sandalyeye mahkum... Konuşan yok, görüşen yok... Korkunç bir hayat.. Allah kimseye vermesin. Ayakları hiç tutmuyor, vücudunun sağ tarafı da hiç çalışmıyor. Bakıma muhtaç...
    O sırada kapı çalındı. Sekreter kız hemen gidip açtı. Bir müvekkili gelmişti avukatın. Yazıhaneye aldılar. Biraz sonra konuştukları konuyu unutmuştu bile Turgay Bey. Sekreter kız ise hâlâ düşünüyordu. Avukatın yanında çalışmaya başladığından beri tanıyordu Kerim Beyi. Birkaç kere yazıhaneye gelmişti. Ürkütücü bir insandı. Hiç gülmüyor, çok az konuşuyordu. Sekreter kız onun hayatında gizlilikler olduğundan emindi...

    O gence karşı farklı duygular besliyordu

    Zeynep yatağının üzerine serdiği onlarca kıyafet içinden yanında götürmek için birkaç tanesini seçmeye çalışıyordu. Heyecanlı bir telaşı vardı. Hayatında ilk defa yanında ailesinden kimse olmadan bir geziye gidecekti. Ama onu daha da heyecanlandıran başka bir olay ise bu geziye Ozan’ın da geleceğini öğrenmiş olmasıydı. Bu gence karşı farklı duyguları vardı. Onun kibar, aklı başında tavırları ilgisini çekmiş, arkadaşlığını dostluk çerçevesinde oldukça ilerletmişti. Ama her zaman ne istediğini bilen bir genç kız olarak asıl hissettiklerinden de emindi. Bu hisler beğeninin çok ötesinde duygusal bir yakınlık halini almaya başlayalı epey zaman olmuştu. Genç adamın da kendisiyle konuşurken farklı şeyler hissettiğini anlamıyor değildi. Ama her ikisi de duygularını gizlemeyi yeğliyor sadece cümleler arasına sıkıştırdıkları anlamlı kelimelerle paslaşıyorlardı. Küçük bir çanta hazırlıyordu genç kız. Kıyafetlerini seçerken zorlanmış, onlarca kazağının içinden götüreceklerini seçmek saatlerini almıştı. Oda kapısının vurulduğunu duyarak başını çevirdi. Gelen halası Asuman Hanımdı.
    - Ah hala! Nihayet hazırladım...
    - Saatlerdir iki parça eşya için mi uğraşıyorsun Zeynep?
    Genç kız gülümsedi:
    - Seçemedim hala... Ne giyeceğimi bir türlü bilemedim.
    Asuman Hanım gülümseyerek başını eğdi:
    - Gençlik işte... Senin bu coşkunu gördükçe imrenmiyor değilim Zeynep... Biliyor musun baban hiç itiraz etmeden izin verdi... Gönlünce eğlen yavrum.
    Zeynep minnetle baktı halasına:
    - Sana nasıl teşekkür etsem az halacığım. Ben imkanı yok doğrudan söyleyemezdim. İtiraf etmem gerekirse hiç de umudum yoktu. Babam asla göndermez diye düşünüyordum...
    Asuman Hanım çok zarif ve sıcak döşenmiş odadaki hasır koltuklardan birine oturdu.
    - Artık üniversite talebesisin kızım. Eskiden küçüktün. Ama şimdi büyüdün artık, o nedenle bu tür etkinliklere tabii ki katılacaksın.
    Zeynep çantasından kazağını çıkartıp üzerine tuttu:
    - Nasıl hala? Beğendin değil mi?
    - Tabii ki çok güzel.
    Asuman Hanım kaşlarını kaldırdı:
    - Telefonunu açık tut kızım hep. İstediğimiz zaman ulaşabilelim sana. Biliyorsun baban zamanlı zamansız aramak ister. Bir terslik olmasın yavrum.
    - Merak etme halacığım. Hep açık olacak telefonum. Gece bile...Oraya varır varmaz da ararım hemen. Saat saat size bildiririm.
    Asuman Hanım gülümsedi. Zeynep’in coşkusu onu da heyecanlandırıyordu. Sevgiyle baktı yeğenine. Yüreğini kaplayan ılık duygular gözlerine yerleşerek gözbebeklerinin buğulanmasına neden oldu. Ama yaşlı kadının yüzüne dikkatli bakan biri bu sevgi dolu bakışların altında derin bir üzüntünün yattığını mutlaka görebilirdi. Asuman Hanım dudaklarını ısırarak içini çekti... >

    ARKASI YARIN.............NETTEN ALINTIDIR
     
  8. 26 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  9. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    Ozan’ı arayıp durdu gözleri...

    Zeynep taksinin parasını verdikten sonra çantasını kucaklayıp hızlı adımlarla otobüsün kalkış yerine doğru yürüdü. Karşıdan karşıya geçti. Taksim Atatürk Kültür Merkezinin önünden hareket edeceklerdi. Dikkatlice bakınca otobüsün ve sınıftan birkaç kişinin kalkış noktasında beklediğini gördü. İçi içine sığmıyordu. Arkadaşlarının yanına geldiğinde heyecanı son haddindeydi.
    - Merhaba gençlik! Geç kalmadık inşallah!
    - Ooo Zeynep Hanım, yok canım ne geç kalması... Daha kalkışa bir saat var.
    Zeynep fark ettirmeden çevresine bakındı. Ozan’ı arıyordu gözleri. Ama genç adam henüz ortalarda yoktu. Birkaç arkadaşıyla sohbet etmeye başladı. Zaman ilerledikçe gençler yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. Zeynep kalkışa on beş dakika kala Maçka yönünden koşar adımlarla gelen Ozan’ı görünce rahat bir nefes aldı. Kalbi fırlayacak gibi atıyordu. Ozan nefes nefese yaklaştı yanlarına:
    - Merhabalar... Yetişemeyeceğim diye çok korktum. Otobüs bekledim dakikalarca. Trafik de fenaydı.
    Yavaşça Zeynep’e döndü:
    - Merhaba Zeynep...
    - Merhaba Ozan...
    - Sen erkencisin...
    - Evet, ben geleli neredeyse bir saat olacak. Ben de senin için endişelenmeye başlamıştım. Yetişemeyeceksin diye korktum. Ama geç de kalsan bekletirdim otobüsü.
    Ozan memnun bir ifade ile gülümsedi:
    - Teşekkür ederim.
    Yutkundu, bir şeyler söylemek istediği belliydi:
    - Şey... eğer istersen yan yana oturalım mı?
    Zeynep heyecanının görünmemesi için yere bakarak cevap verdi:
    - Olur, nasıl istersen...
    Ozan terlemişti. Bu kadar zorlanmasına için için kızıyor, durmadan içinden kendi kendine sakin olmasını telkin ediyordu...
    Nihayet kalkış zamanı geldi. Hepsi yerlerine geçtiler. Otobüsün muavini gençlerin beraberlerinde getirdikleri müzik kasetlerini alıp teybe koydu. Orta yaştan biraz daha fazla gösteren şişman, göbekli bir şoförleri vardı. Otobüs hareket eder etmez içerisini neşeli bir hava kapladı. Herkes birbiriyle konuşuyor, espriler birbiri ardına patlıyordu. Zeynep ve Ozan orta sıralarda bir yere oturmuşlardı. İkisinin de yüzünde aydınlık, mutlu gülümsemeler kaplıydı. Boğaz köprüsüne girdiler. Manzara muhteşemdi. Akşamın ışıkları pırıl pırıl yapmıştı denizi. Zeynep eliyle Boğazı işaret etti:
    - Bence dünyanın en güzel görünüşü bu sanırım. Şu hale bak Ozan, inci gibi...
    Ozan yutkundu:
    - Ben başımı çevirince iki güzellik birden görüyorum. Birisi güzel İstanbul Boğazı, diğeri de güzel Zeynep!
    Genç kız fısıldayarak teşekkür etti. Arkalarına yaslanıp otobüste birbirleriyle bağırarak konuşan diğerlerini dinlemeye başladılar. Hep birlikte yapılan esprilere gülüyorlardı. Bir ara birbirlerine baktılar. Gözlerinde mutluluğun ve heyecanın pırıltıları vardı. Sanki sözlere gerek olmadan bakışlarla anlaşıyor gibiydiler...

    Yalvaran bakışlarla dinliyordu bakıcısını!

    Münevver Hanım oğlunu uğurladıktan sonra biraz dantelini ördü. Hava karardıktan sonra avizenin ışığında gözleri zorlandığı için bıraktı örmeyi. Ozan olmayınca evin içi bomboştu. Birkaç lokma bir şey yemeye çalıştı ama canı istemiyordu. Neden sonra tek başına sıkıldığını anlayınca hırkasını aldı omuzlarına dışarı çıktı. Yandaki apartmana girdi. Birinci katın zilini çaldı. Çok geçmeden açıldı kapı:
    - Merhaba Asiye Hanım, misafir kabul eder misiniz?
    - Aaa, Münevver Hanım, hoş geldiniz. Tabii gelin, gelin...
    Münevver Hanım gülümseyerek girdi oturma odasına. Pencere kenarında tekerlekli sandalyesinde dalgın oturan kadına ilerledi:
    - Cemile Hanım, nasılsın?
    Felçli kadın Münevver Hanımı görünce gözleri parlayarak baktı ona, başını salladı, güçlükle konuştu:
    - Hoş geldin Münevver Hanım...
    - Ozan geziye gitti fakülte arkadaşlarıyla. Pek sıkıldım evde. Bir iki yarenlik ederiz dedim. İyi gördüm seni, maşallah, iyisin... Saçlarını da taramış Asiye Hanım... Pek güzel olmuşsun...
    Asiye Hanım da gelmişti yanlarına:
    - İzin verse daha da süsleyeceğim ama istemiyor. Biraz önce banyo yaptı.
    Sesini alçaltarak eğildi Münevver Hanıma doğru:
    - İnan ki zor, çok zor... Hani, verdikleri para yetse anlayacağım, insan katlanır ama üç kuruş için kahrı çekilmiyor. Eh, ben de insanım yani, beni de düşünmeleri gerek... Bugün avukat geldi söyledim bütün bunları, zam yapın dedim, yoksa bakamayacağım dedim...
    Münevver Hanım şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemedi. Duymuş olmasından korkarak Cemile Hanıma baktı, zavallı kadın yardım istermişçesine yalvaran bakışlarla dinliyordu bakıcısının sözlerini. İnleyerek konuşmaya çalıştı:
    - Ben ne yapabilirim ki...
    Münevver Hanım kızmıştı bakıcıya:
    - Tabii canım, bu kadıncağız ne yapsın... Ayıp ediyorsun Asiye Hanım... Bir sorunun varsa gereken insanlarla konuşursun, bu kadıncağızın yanında böyle pat diye konuşulmaz bu konular...
    Asiye omuzlarını kaldırdı:
    - Ben istediklerimi söylüyorum. Cemile Hanıma para gönderen adamın bence çok ama çok parası var. Kim olduğunu bilmiyorum, hep aynı avukat geliyor ve ondan “beyefendi” diye bahsediyor ama belli ki çok zengin biri. Kaç kere sordum buna da hiç anlatmadı.
    Münevver Hanım bu basit tavırlardan rahatsız olmuştu. Ayağa kalktı:
    - Ben gideyim, bu konular hiç hoş değil...
    Cemile hanım bir gayretle sağlam kolunu uzattı. Komşusunun gitmesini istemiyor gibiydi. Birden aklına bir fikir geldi Münevver Hanımın:
    - Asiye Hanım, haydi sen git biraz dolaş, anlaşılan bunalmışsın, ben kalayım yanında Cemile Hanımın...
    Asiye sevinçle fırladı yerinden. Teşekkür ederek çabucak hazırlanıp çıktı. İki kadın baş başa kalmışlardı...

    Sanki bir tokat yemiş gibiydi!

    Münevver Hanım bir sandalye çekerek Cemile Hanımın tekerlekli sandalyesinin yanına oturdu. Hasta kadının felçli elini tuttu:
    - Üzülme Cemile Hanım, el olunca böyle işte... Sıkma canını...
    Cemile Hanım dolu gözlerle baktı komşusuna. Başını eğdi. Güçlükle, boğuk bir şekilde cevap verdi:
    - Muhtacım Münevver Hanım... Yapacak bir şeyim yok. Kendi başıma yaşayamam ki...
    Münevver Hanım başını salladı:
    - Haklısın kardeşim... Allah sana yardım eden insanlardan razı olsun...
    O anda Cemile Hanımın gözleri kısıldı. Dudakları titredi. Yüzü bir anda kararmıştı. Münevver Hanım endişelendi, çekinerek sordu:
    - İyi misin Cemile Hanım?
    Başını iki yana salladı kadın. Ağlamaklıydı. Güçlükle konuştu:
    - Bana onlardan bahsetme komşum... Hiç bahsetme onlardan.
    Münevver Hanım şaşırmıştı. Ama karakteri icabı insanların özel hayatına ait konulara girmeyi sevmez, merak etmezdi. Eğer anlatan olursa dinlerdi. Hiç yorum yapmadı, soru sormadı:
    - Sen bilirsin Cemile Hanım... Tabii ki bahsetmem istemiyorsan...
    Konuyu değiştirmek istedi:
    - Ozan’ım geziye gitti bugün. Hayatında ilk defa. Uludağ’a gideceklermiş. Hafta sonu yalnızım anlayacağın. Pazar akşamı dönecek. Çocuk da bunaldı artık derslerden. Hayatında zaten hiçbir renk yok. Maddi gücümüz bu kadarına yetiyor. Çocuğumun kötü hiçbir alışkanlığı yok. Ne arkadaşa gider, ne kahveye gider, ne sigara içer, okuldan çıkıp evine gelir. Anacığının yanında oturur. Ben de istedim gitmesini. Biraz değişiklik olur...
    Cemile Hanım onu dinlemiyor gibiydi. Gözleri yine uzaklara dalmış, incecik bir gözyaşı yanağından boynuna doğru süzülmeye başlamıştı. Münevver Hanım şaşırdı:
    - İyi misin Cemile Hanım kardeşim, neden ağlıyorsun?
    Kadın yutkundu. Konuşurken hızla nefes alıp veriyor sanki sözcükleri ağzından çıkartırken acı çekiyordu:
    - Benim de bir evladım var Münevver Hanım, benim de var evladım, bilirim ne demek olduğunu...
    Münevver Hanım sanki bir tokat yemiş gibiydi. Ne diyeceğini bilemedi. Dudaklarını ısırdı:
    - Bilmiyordum Cemile Hanım...
    - Kimse bilmiyor, bilmesin de... Evladım da bilmiyor ki...
    Acı bir hayat hikayesiyle karşı karşıya olduğunu anlayacak kadar akıllı bir kadındı Münevver Hanım. Sandalyesini biraz daha çekti felçli kadına doğru:
    - Zor bir durum... Anlatmak ister misin?
    Başını iki yana salladı Cemile Hanım:
    - İsterim ama şimdi değil. Birazdan gelir Asiye. Değil onun, kimsenin duymasını istemiyorum. Zamanı gelince anlatırım.
    - Nasıl istersen kardeşim ben her zaman dinlerim.
    Minnetle baktı Cemile Hanım komşusuna. Gözlerinden süzülen yaşlar yoğunlaşmıştı...

    Ozan, gülerek baktı genç kıza

    Otobüs Otelin önüne park eder etmez sevinç çığlıkları içinde boşalmaya başladı. Uludağ’ın küçük otellerinden birine gelmişlerdi. Her taraf karla kaplıydı. Rüzgar birikmiş kar yığınlarını savurunca göz gözü görmüyordu. Gençler otele girmek yerine koşturmaya, birbirlerini kartopu yağmuruna tutmaya başlamışlardı. Ozan ve Zeynep de aşağıya inince tertemiz dağ havasını çektiler içlerine:
    - Muhteşem değil mi Ozan? diye sordu Zeynep. Daha önce gelmiş miydin?
    Ozan başını iki yana salladı:
    - Yok ilk defa geliyorum. Gerçekten kartpostallardaki, filmlerdeki gibi. Beyaz bir cennet sanki...
    - Ben babamlarla gelmiştim birkaç defa. Şu büyük otelde kalmıştık. Ama şu andaki kadar eğlenceli değildi.
    Ozan gülümseyerek baktı genç kıza. Yol boyunca konuşmuşlar, sene başından beri kuramadıkları yakınlığa ulaşmak için en azından emek harcamışlardı. Rehberleri asistanlardan biriydi ve geziyi düzenleyen kişiydi. Ellerini çırparak seslendi:
    - Arkadaşlar şu kartopu savaşını bıraksanız, bir barış imzalasanız, ondan sonra da yerleşseniz. Savaşacak daha çok zaman var. Hem ben kurt gibi açım. Yemek de mi yemek istemiyorsunuz?
    Gençler bağrışarak koştular otele doğru. Her kafadan bir ses çıkıyordu:
    - Yemek... Duyduğum en güzel kelime...
    - Bir danayı yiyebilirim...
    - Ben bir dana üzerine bir de koyun yiyebilirim...
    - Ben ikisinin üzerine bir de salata yerim.
    Kahkahalar birbiri ardına patlıyordu. Otele girdiler. Rezervasyonlar yapılmıştı. Genç kızlar birlikte kalacaklardı. Erkekleri de kendi hemcinsleriyle odalara dağıtmışlardı. Herkes odasını öğrenip anahtarını aldı. Zeynep kendi sınıfından sevdiği bir arkadaşıyla iki kişilik bir odada kalacaktı. Aylin adındaki bu genç kız hem neşeli hem de aklı başında bir kızdı. Zeynep mutlu olmuştu. Ozan’a kaçamak bir bakış fırlattı. Genç adam da kendisini süzüyordu o sırada. Gülümsediler birbirlerine. Zeynep seslendi:
    - Yerleştikten sonra burada buluşuruz.
    Başını salladı genç adam:
    - Tamam, bekleyeceğim.
    İki kız koşar adımlarla tahta merdivenlerden üst kata çıktılar. Aylin manalı bir bakışla süzdü Zeynep’i:
    - Haydi hayırlısı, gördüğüm kadarıyla epey yol aldınız!..
    Zeynep utanmıştı. Dudak büktü:
    - Yok canım, o kadar da değil.
    Aylin alaylı bir gülümseme ile koluna girdi arkadaşının:
    - Kızım, kendini kandırıyorsun, bari bizi kandırma. Herkes biliyor, herkes farkında sizin birbirinize yanık olduğunuzun. Kimden saklıyorsun ki?..
    Zeynep mahcup bir tavırla fısıldadı:
    - Sanırım kendimden saklıyorum Aylin...
    Genç kız “Doğru söze ne denir?” diyerek kahkahayla haykırdı. İkisi de gülüyordu...
    >

    ARKASI YARIN...........NETTEN ALINTIDIR
     
  10. 27 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  11. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    “Seninle önemli şeyler konuşmak istiyorum!”

    Gençler oteldeki odalarına yerleştikten sonra hemen hepsi lobide toplanmıştı. Konuşkan, yol boyunca esprileriyle herkesi kahkahadan kırıp geçiren Kerem atıldı:
    - Evet beyler, geldik, yerleştik... İşte Uludağ budur. Bu kadar! Herkes yatağına gidip uyusun artık. Göreceğinizi gördünüz, yarın da çeker gideriz.
    Hep birlikte gülmeye başladılar. Zeynep atıldı:
    - İyi de Kerem, karnın aç değil miydi senin?
    Kerem kalın kaşlarını kaldırdı komik bir şekilde:
    - Aaa, unutmuşum yahu, yürüyün restorana... Sizi yerleştireceğim derken açlığımı unuttum, bu fedakarlığımı kim göz ardı edebilir ki!..
    Ozan ve Zeynep yan yana yürüyorlardı. Restoran şark havası verilerek dekore edilmişti. Bir köşede çıtır çıtır şömine yanıyordu. Bütün oturma grupları kilim desenli masalar eskitilmiş tahtadandı. Duvarlarda bakırdan kap kacak asılıydı. Masalar dörderli gruplar halinde yuvarlak öbekler halinde dizilmişler ortalarına da büyük bakır mangallar konulmuştu. Aydınlatma gizliydi ama onu destekleyen yağ kandilleri asılıydı duvarlarda. Çok nostaljik bir ortamdı ve gençler bayılmışlardı bu manzaraya. Hepsi birer masa seçti kendisine. Zeynep Ozan ve Aylin’le birlikte oturdu. Biraz sonra da yanlarına Haluk geldi. Haluk da Ozan’ın oda arkadaşıydı ve çok neşeli, sevecen bir gençti. Yemeklerini ısmarladılar. Ozan her zaman olduğu gibi sessizdi. Yapılan esprilere gülüyor, efendi, nazik tavırlarıyla ortama uyum sağlıyordu. Bütün ilgisi bariz bir şekilde Zeynep’in üzerindeydi. Zeynep ise hayatından memnundu. Hayatında ilk defa böyle bir ortamda bulunuyor, bunun keyfini çıkartmaya çalışıyordu. Yemekten sonra öteki masalardan bir teklif geldi:
    - Alt katta bir diskotek var arkadaşlar. Oraya gidelim. Erkenden yatacak halimiz yok. Biraz eğleniriz Ne dersiniz?
    Teklif bütün grup tarafından sevinçle karşılandı. Selim lokmasını yuttuktan sonra bağırdı:
    - Arkadaşlar, bence yiyebildiğiniz kadar yiyin. Biliyorsunuz yarım pansiyon anlaştık. Yarın kahvaltı ve öğlen yemekleri cepten... Ona göre. Bence bir öğün yiyelim ama üç öğünlük olsun.
    Herkes kahkahayı patlattı. Yemekten sonra kararlaştırdıkları gibi diskoteğe indiler. Loş ışıklar, duvarlarda renkli posterlerle restoranın havasından apayrı bir panorama ile karşılaşmışlardı. Gençlerden bir kısmı hemen piste daldılar. Bir kısmı ise yuvarlak ve yekpare şekilde deriyle kaplı sedirlere oturdular. Ozan Zeynep’in kulağına eğildi:
    - Nasıl, beğendin değil mi?
    Genç kız sevimli bir tebessümle başını salladı:
    - Evet...
    Ozan fısıldadı:
    - Ben de beğendim...
    Ozan, biraz daha yaklaştı genç kıza:
    - Seninle önemli şeyler konuşmak istiyorum. İkimizle ilgili...
    Zeynep kaçamak bir bakışla delikanlıyı süzdü ve gülümsemeye devam etti.


    Arkadaşının sözünden destek almıştı Ozan...

    Gece geç saatlere kadar dans etti gençler... Gece yarısını biraz geçe kalktılar. Hem yol yorgunluğu vardı üstlerinde, hem de ertesi gün yoğun bir tempo bekliyordu kendilerini. Diskotekten lobiye çıktılar. Zeynep Ozan’a sokuldu:
    - Ne konuşacaksın benimle, seni dinliyorum...
    Ozan şaşırmış ve heyecanlanmıştı. Kekeledi:
    - Şimdi mi? Uykun yok mu?
    Zeynep dudak büktü:
    - Zerre kadar uykum yok. Kim bilir belki dağ havası çarptı, belki de keyiften... Eğer konuşmak istersen şurada oturup konuşabiliriz.
    Ozan sevinçle başını salladı:
    - Benim de uykum yok. O zaman birer kahve içelim.
    Zeynep oda arkadaşı Aylin’e döndü:
    - Aylin! Ben daha sonra yatacağım. Ozan’la bir kahve içeceğiz.
    Aylin muzip bir gülümseme ile göz kırptı:
    - Keyfine bak canım. Ben ölüyorum yorgunluktan, hemen yatacağım. Ama benimle gel de anahtarı al.
    Zeynep başını salladı:
    - Tamam, üzerime de bir hırka alayım hem.
    Ozan’a dönüp durumu bildirdi ve kendisini bir yere oturup beklemesini söyledi. Koşarak merdivenlere doğru gitti. Ozan sevgiyle baktı onun arkasından. Yanına yaklaşan Haluk’a döndü:
    - Ben gelmiyorum abi hemen. Zeynep’le kahve içeceğim.
    Haluk başını eğdi:
    - Keyfin bilir hocam! Kapıyı kilitlemem. Yalnız gelince gürültü etme, pişman ederim.
    Ozan güldü:
    - Tamam, merak etme. Bana bir sigara versene!
    Haluk hayretle baktı genç adama:
    - Sen sigara içiyor musun yahu?
    - Şu anda içmek istiyorum. Biraz yatışmam lazım.
    Haluk “anlıyorum” diyerek bir paket sigara uzattı. Ozan içinden iki tane alıp geri verdi:
    - Bu kadar yeter. Fazla bile. Zeynep de içmiyor biliyorsun.
    Haluk gözlerini kıstı:
    - Bu kızı seviyorsun değil mi? Bak hocam, aşkının sevginin arkasında dur, sevgine sahip çık. Kolay değil Zeynep Türkmen’i sevmek. Ailesinin karizmasını biliyorsun. Babası ise keza, evlere şenlik. Adam başlı başına bir güç. Yanına yaklaşmaya korkarsın. Ama Zeynep de bambaşka bir kız. Çok isterim aranızda anlaşmanızı. Çok da yakışıyorsunuz. Ama korkma, sevgin oldukça her şeyin üstesinden gelirsin.
    Ozan destek almıştı arkadaşının sözlerinden. Sevinçle başını salladı...
    ***
    On dakika sonra Zeynep lobiye geldi. Ozan dip masalardan birine oturmuş hiç alışık olmadığı halde sigara içiyordu. Zeynep’i görünce ayağa kalktı, gülümseyerek sandalyesini çekti.
    - Ozan, sigara içiyor muydun sen?
    - Bir tane, canım istedi şimdi. Haluk’tan aldım.

    “Beni tanımanı istiyorum Zeynep”

    Genç kız delikanlının karşısına oturdu. Açık mavi bir hırka giymişti üzerine. Kumral saçlarını açmış, omuzlarına dökmüştü. İnce hatları, biçimli dudakları, minicik burnu ile çok zarif ve güzel görünüyordu. Ozan hayranlıkla baktı onun yüzüne:
    - O kadar durusun ki, öyle aydınlık bir yüzün var ki Zeynep...
    Genç kız tam cevap verecekti ki garson yanlarına yaklaştı. Ozan iki kahve söyledi. Sonra genç kızın yüzüne dikkatle bakmaya devam etti. Zeynep utanmıştı:
    - Ne konuşacaksın benimle?
    Genç adam dudaklarını ısırdı. Usulca konuşmaya başladı:
    - Zeynep, ikimiz de aklı başında insanlarız. İkimizin de sorumlulukları var biliyorsun. Ama bir insanın hayatta bazı idealleri vardır. Okumak, meslek sahibi olmak, sonra aklının gönlünün uyuştuğu biriyle bir hayat kurmak... İşte bu çerçevede baktığım zaman mesleğimi seçtim. Allah izin verirse okulumu bitirip en şerefli görevlerden birini yapacağım. Öğretmen olacağım. Sonrasında da...
    Durakladı, o sırada gelen kahvesinden bir yudum aldı. Şekersiz içiyordu kahvesini. Sonra yeniden arkasına yaslandı. Yutkundu ve devam etti:
    - Süslü lafları beceremiyorum... Yoğun duygularım var sana karşı. Seninle bir yola, sonuna kadar gitmek istediğim bir yola birlikte çıkmak istiyorum. Benim bir anam var. Babamı seneler önce kaybettim. Orta halli bir aileyiz. Annemin emekli maaşı, babamdan kalan maaşla geçiniyoruz. İyi kötü bir evimiz var. Biliyorum sana yabancı bir hayat bu. Ama sevgi varsa her şeyi halleder diye düşünüyorum. Beni tanımanı istiyorum. Bu yolun sonuna kadar benimle gelip gelemeyeceğini irdelemeni istiyorum. Bana bir şans vermeni istiyorum...
    Zeynep kahve fincanının sapıyla oynuyordu Ozan’ı dinlerken. Onun sustuğunu fark edince yavaşça başını kaldırıp genç adamın yüzüne baktı. Onun gözlerindeki heyecanı, telaşı görünce gülümsemekten kendini alamadı. Bir yudum kahve içti. Sonra arkasına dayandı:
    - Ben de seni kendime yakın hissediyorum. Bunun bir arkadaşlık teklifi olduğunun bilincindeyim. Söylediklerini düşündüğüm zaman korkuların olduğunu da anlıyorum. Benim ailemin hayat tarzı, durumu seni endişelendiriyor sanıyorum. Ama bu benim tercihim değil. Benim de annem yok. Hiç tanımıyorum. Babamın sert mizaçlı biri olduğunu hep söylerler. Ama onu da anlamak lazım. Daha birkaç haftalık bebekken eline kalmışım. Aile durumumuza gelince, para, mal, mülk tabii ki önemli ama insanın mutluluğunu biçimlendiren şeyler değil. Duygular önemli, sevgi önemli. Yaşamak için iki lokma ekmek değil mi gereken... Ama huzur için? Sevgi gerekli, anlayış gerekli, karşılıklı fedakarlık gerekli... Sen çok iyi, çok kibar, efendi bir çocuksun. Teklifini kabul ediyorum...
    Ozan gözlerini açtı. Mutluluğun sıcacık dalgaları yüzüne yayılmıştı. Birbirlerine gülümsediler...

    Şakakları periyodik hareketlerle atıyordu!

    Kerim Bey, piposundan yükselen dumanları takip etti gözleriyle. Salonda oturuyordu. Elindeki kitabı okumaya çalışıyor ama yaklaşık bir saattir aynı sayfada oyalanıp duruyordu. Kafasındaki düşünceler okumasına izin vermiyordu. Asuman Hanım bir saat önce yatmıştı. Vakit gece yarısını geçmişti. Kerim Bey üzerinde ropdöşambrı, boynunda ipek fuları ile her zamanki gibi düzgün, ciddi bir görünümdeydi. Yavaşça yerinden kalkıp bahçeye bakan camekana doğru yürüdü. Bahçe ışıklandırılmıştı. Kapının ardından sahil yolundan gelip geçen arabaların ışıkları görünüyordu. Gözlerini kısmıştı. Şakakları periyodik hareketlerle atıyordu. Bir nefes daha çekti piposundan. Sonra ağır adımlarla çalışma odasına geçti. Dört duvarı kütüphane kaplı bu odada kahverengi tonlar hakimdi. Yerdeki bej renkli uzun tüylü halı ve yerlere kadar uzanan krem rengi perdeler biraz aydınlatıyordu odanın havasını. Yine kahverengiye yakın kırmızılıktaki bakır abajur cılız bir ışık veriyordu. Kerim bey bu odada çalışırken Fransa’dan aldığı masa lambasını kullandığı için fazla ışığa gerek duymamıştı. Çalışma masasının en alt çekmecesinin kilidini cebindeki anahtarla açtı. İçinden kalın bir albüm çıkartıp masaya yerleşti. Lambayı yaktı. Gözlüklerini takarak ilk sayfayı çevirdi. Babasının ve annesinin resimlerine dudaklarında hafif bir tebessümle baktı. Ondan sonraki sayfada ise üç çocuğun yan yana resimleri vardı. Biri kız ikisi oğlan. Dikkatle inceledi resimleri. Asuman Hanım hiç değişmemişti. Çocukluk siması aynen duruyordu. En büyükleri olan kendisi çocukken de çatık kaşlıydı. Bir erkek çocuk daha vardı resimde. Gülümsüyordu. Açık kumral teni, yeşil gözleri ile tıpkı Zeynep’e benziyordu. Albümü kapattı Kerim Bey. Arkasına yaslandı. Selim’i düşünmeye başladı. En küçükleri olan erkek kardeşi Selim’i... Kim bilir neredeydi?.. Yaklaşık yirmi senedir hiçbir haber yoktu. Hiç görüşmemişler, konuşmamışlardı. Yirmi sene önce çekip gitmişti genç adam. O zaman henüz yirmi yedi yaşındaydı daha. Kerim Beyin hayatı boyunca unutmadığı ve kalan ömründe de unutacağını zannetmediği o talihsiz gecenin sabahında Selim yoktu. Ne bir haber, ne bir iz bırakmadan çekip gitmişti. Asuman Hanım günlerce ağlamış, duyduğu vicdan azabından kahrolmuştu. Anne ve babalarını kaybettikten sonra üç kardeş kalmışlardı. Anneleri ölürken üçünü de birbirlerine emanet etmişti. Bu nedenle Asuman Hanım emanete sahip çıkamadığının azabıyla kahrolmuştu. Kerim Bey gözlerini kapatarak koltuğuna yaslandı. Zaman zaman beyni uyuşuyor, kendini iyi hissetmiyordu. Duygularını yaşamayı yasaklamış gibiydi kendi kendine. Ne sevincini belli edebiliyor, ne üzüntüsüne yanabiliyor, ne sevdiğini söyleyebiliyor, ne de nefretini kusabiliyordu. Sert olmanın, az konuşmanın ardında sakladığı gerçeklerin kendisi de farkındaydı ve zayıflıklarından nefret ediyordu. Halbuki içindeki korkuları dışarıya vurabilse, yardım istese, konuşabilse belki bu sertliği kendiliğinden yok olacak, sevdikleri ile samimi bir ilişki kurabilecekti. Ama bir şey kendisini engelliyor ve duygularını bastırıyordu...

    ARKASI YARIN...............NETTEN ALINTIDIR
     
  12. 28 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  13. gulsehri

    gulsehri Popüler Üye Üye

    Katılım:
    20 Nisan 2007
    Mesajlar:
    759
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    106
    Canim ellerine saglik,kaptirdim gidiyorum,devamini bekliyorum,e hadi ama bekletme...
     
  14. 28 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  15. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    Ozan’ın yokluğu belli oluyordu!..

    Zeynep’i düşünüyordu Kerim Bey... Genç kıza hayatında ilk defa izin vermişti. Ama bu izni verdikten sonra kendi yöntemleriyle araştırmasını yapmış, gezinin nereye yapıldığı, rezervasyonları, kaç kişini katılacağını, otobüsün kime ait olduğunu birer birer öğrenmişti. Zeynep otele varmadan önce otel yönetimiyle konuşmuş, kızı için rahat, güvenli bir oda tahsis edilmesini istemişti. Bütün bunlardan tabii ki Zeynep’in haberi yoktu. Onun geleceği için farklı planlar yapıyor, farklı şeyler hayal ediyordu. Okulun bitmesiyle bu düşüncelerinin hepsini gerçekleştirecekti. Tabii bu planlarda Zeynep’in ne kadar söz hakkı olacaktı o bilinmezdi. Bir başkasının isteği diye bir şey kabul etmiyordu Kerim Bey...
    ***
    Münevver hanım yatağını topladıktan sonra çayını koydu. Tepsinin içine peynir, zeytin tabağını yerleştirdi. Domates doğradı, reçel boşalttı. Çayın altını kıstıktan sonra pardösüsünü giyip dışarı çıktı. Ekmek almaya gidiyordu. Bakkal sokağın az ilerisindeydi. Ağır adımlarla yürüdü. Tam bakkal kapısına geldiği zaman Asiye’yi gördü.
    - Günaydın Asiye Hanım... Cemile Hanım nasıl, uyandı mı?
    - Aman sorma komşu, uyudu mu desene? Bütün gece durmadan ağladı. İçim karardı benim de yani... Ne bu böyle? Ne derdin var diyorum cevap yok. Baktım olmayacak, yattım uyudum ben de. Sabah hâlâ aynı yerinde oturuyordu. O kadar yalvardım yatırayım seni diye ama ne gezer...
    Münevver Hanım üzülmüştü:
    - Hasta Asiye Hanım, anlayış göstermek lazım. Kolay değil, daha genç sayılır, taş çatlasın kırk beş yaşında. Bu yaşta tekerlekli sandalyeye bağlanıp kalmak kolay mı?
    Asiye istediği desteği bulamadığı için yüzünü buruşturdu:
    - İyi de ben de insanım Münevver Hanım... Benim de işim var, gücüm var. Bir gün bile iznim yok. Ben de gidip anamı görmek istiyorum. Bak hava ne güzel, çıkıp bir dolaşmak istiyorum...
    Münevver Hanım bakıcı kadının neyi ima ettiğini anlamıştı. Gülümsedi hafifçe:
    - Bugün ben yalnızım Asiye... Ne işin varsa git gör sen. Ben bakarım Cemile Hanıma. Gider otururum yanında. Yemeğini yediririm. Ama akşam mutlaka gel vakitlice.
    Asiye’nin gözleri parlamıştı:
    - Allah senden razı olsun... Gelmez miyim. Akşam en geç yedide buradayım. Ne zaman gelirsin?
    - Kahvaltımı yapayım, evimi toparlayayım gelirim Asiye.
    Bakıcı kadın neşe içinde alışverişini yaptı. Sonra koşar adımlarla uzaklaşırken seslenmeyi de ihmal etmedi:
    - Bekliyorum Münevver Hanım... Ben kahvaltı yaptıracağım şimdi. Sonrasını sen halledersin.
    Elini kaldırarak “tamam” diye işaret etti kadın. Sonra ekmek ve margarin yağ aldı. Yine geldiği gibi ağır adımlarla döndü evine. Oturma odasında kucağında tepsisiyle divanın üzerinde yaptı kahvaltısını. Ozan’ın yokluğu belli oluyordu. Bir garip sessizdi ev. Kahvaltıdan sonra bulaşıklarını yıkadı. Evini toparladı. Zaten yeni dip köşe temizlik yapmıştı. Mis gibi sabun kokuyordu her yer. Elbisesini değiştirdi. İri çiçekli basma elbisesini giyip dantelini aldı. Başını örttü, hırkasını koydu omuzlarına kapısını örtüp çıktı...


    Gün henüz ağarmak üzereyken kalktı!..

    Asiye kapıyı telaşlı bir sevinçle açtı: - Aman bu iş çok iyi oldu. Şöyle bir dinleneyim, gezeyim. Tıkıldım kaldım ben de.. Zaten Cemile Hanım da pek memnun oldu senin geleceğine. Gözleri parladı inan ki.
    Münevver Hanım oturma odasına geçti. Cemile Hanım pencerenin kenarında tekerlekli sandalyesinde oturuyordu. Komşusunu görünce başını iki yana salladı güçlükle. Boğuk bir sesle:
    - İyi ki geldin Münevver Hanım... Konuşmaya ihtiyacım o kadar çok ki... Bu kız da sıkıldı artık.
    - Ne demek kardeşim... Benim de işim yoktu. Ozan yok biliyorsun. Benim için de iyi oldu. Evde olsam oturup dantel örecektim. Burada senin yanında örerim.
    Koltuklardan birine oturdu. Az sonra Asiye vedalaşarak çıktı. İki kadın yalnız kalmışlardı.
    ***
    Ozan bütün gece mutluluktan uyuyamamıştı. Sabaha karşı gün henüz ağarmak üzereyken kalktı. Arkadaşını uyandırmamaya özen göstererek giyindi ve odadan çıktı. Otel personeli güne hazırlanmaya başlamışlardı. Garsonlar restoranı temizliyor, servisler düzenleniyordu. Lobi pırıl pırıldı. Müracaatta bulunan personel Ozan’ı kibarca selamladı:
    - Günaydın efendim, nasıl geçirdiniz gecenizi?
    - Teşekkür ederim, her şey çok güzeldi.
    Kapıya doğru yürüdü. Birden geri döndü:
    - Biraz yürüyüş yapmak istiyorum. Ne tarafa doğru gitmem gerekir?
    - Otelden çıkınca sağa doğru ilerlerseniz yol sizi kendiliğinden rahatça yürüyüşünüzü yapabileceğiniz bir parkura götürecektir. Aksi taraflara giderseniz zorlanabilirsiniz. O taraf ormanlıktır. Şimdi de oldukça yüksek bir kar kalınlığı var. Tehlikeli olabilir.
    Ozan başını sallayarak gülümsedi:
    - Tekrar teşekkürler.
    Gocuğunun yakalarını kaldırıp atkısını iyice sarındı. Başında anneciğinin ördüğü beresi vardı. Eldivenlerini taktı ve ellerini cebine sokarak resepsiyon memurunun tarifi üzerine sağ tarafa doğru ilerledi. Mis gibi bir dağ havası soluyordu. Çam ormanlarından gelen nefis koku bol oksijenle birleşip parfüm gibi yayılıyordu çevreye. Başının hafifçe döndüğünü hissetti. Bu kadar temiz, saf havaya alışık olmayan ciğerlerinin bu havayı yadırgadığını biliyordu. Karların üzerine bastıkça çıkan sesleri dinleyerek yürüdü uzun bir süre. Ağaçların üzerinden sarkan buzlar güneş ışığını binlerce renge çeviriyor, orman sanki karanlıkta büyük bir kentin ışıkları gibi pırıldıyordu. Bu kadar güzel bir manzarayı görebildiği için şanslı sayıyordu kendisini. Dün gece hayatında bir dönüm noktasıydı genç adam için. Zeynep’e olan duyguları onun kendisiyle arkadaşlık kararından sonra daha da artmış, sabah kalktığı zaman kendisini bu genç kıza daha da fazla bağlı hissetmişti. Şunun şurasında bir şey kalmamıştı... Bir sene sonra okulu bitireceklerdi. Bir sene de askerlikle geçse iki sene sonra gelecekte hayalini kurduğu hayata adımını resmi olarak atmış olacaklardı. Şu anda bu arkadaşlığın artılarını eksilerini düşünmüyor, sevdiği genç kızdan olumlu cevap almanın keyfini, sevincini, mutluluğunu yaşıyordu. Her şey gözüne toz pembe görünüyordu. Üstesinden gelemeyeceği hiçbir engel yok gibiydi. İki aile arasında korkunç farkı göz ardı ediyor, hatta aklına bile getirmiyordu. Bütün olaylara, olabileceklere samimi, sevgi dolu bir bakışla bakıyor, mantığı ve duyguları hiçbir şeyin bu birlikteliğe engel olmayacağını söylüyordu...

    Duyduklarından mutlu oluyordu...

    Yürüyüş parkurunun sonuna kadar gitti. O kadar kışkırtıcı bir hava vardı ki insanın içinden koşmak geliyordu. Bu isteği bastırmadı Ozan. Koşmaya başladı. Uzun süre koştu karların üzerinde. Nefes nefese kalmıştı ama sanki kendisini arınmış gibi hissediyordu. Birden hiçbir şeye aldırmayarak kendisini karların üzerine attı. Kollarını yana açarak boylu boyunca yattı. Bir süre kaldı öyle. Kendisini hafiflemiş hissediyordu. Neden sonra kalktı, üstünü başını silkeledi. Bembeyaz olmuştu. Hızlı adımlarla otele döndü. Müşterilerden tek tük inenler vardı lobiye. Dağ manzarasını gören bir masaya oturup kahve söyledi. Ayaklarını uzattı, vücudunu gerdi. Hayatının en güzel, en mutlu anlarını yaşıyordu. Zeynep’le evlenince balayına buraya gelmeye karar verdi birden. Dudaklarında huzurlu bir tebessüm vardı...
    ***
    Saat sekize doğru Aylin ve Zeynep lobiye açılan merdivende belirince Ozan hemen masasından kalktı. El sallayarak yerini belli etti. İki genç kız neşeli bir şekilde yanına geldiler. Aylin hayretle genç adama bakıyordu:
    - Geceyi burada geçirmedin umarım?
    Ozan güldü:
    - Yok canım, ama sabah altıda kalktım. Biraz yürüyüş yaptım. İnanılmaz güzeldi her yer. Koştum biraz, karların üzerine yattım. Harikaydı...
    Aylin bir sandalye çekip oturdu. Hâlâ uykuluydu gözleri:
    - Yok kardeşim, ben almayayım... Sabah mışıl mışıl uyumak varken ne zoruma çıkıp kar adamı gibi dolanıp karlara yatmak! Hiç benim harcım değil...
    Hepsi birlikte kahkahalarla güldüler bu sözlere. Zeynep Ozan’ın yanına oturmuştu. Delikanlıya doğru eğildi:
    - Üşütüp hasta olma sakın. İyi giyinseydin bari...
    Bu ilgiden çok mutlu olmuştu Ozan. Başını iki yana salladı:
    - Zırh gibi giyindim, merak etme. Zaten soğuk değildi. Sıfır dereceymiş ama insan üşümüyor inan. Sol tarafa doğru gitmememi söylediler. O taraf tehlikeliymiş. Ormanlık olduğu için sanırım kayboluyor insan. Hava da karlı bugün. Sabah dönerken ufak ufak serpiştiriyordu. Ama inanılmaz güzeldi...
    Zeynep onun çocuksu coşkusuna sevgiyle bakıyordu. Ozan kulağına eğildi genç kızın:
    - Evlenince balayına mutlaka buraya gelmeliyiz!
    Zeynep kıpkırmızı oldu. Başını önüne eğdi. Usulca mırıldandı:
    - Ozan neler söylüyorsun?
    Delikanlı üsteledi:
    - Ben seninle evlenmeyi istiyorum Zeynep... Gelişigüzel, günlük, aylık bir ilişki istemiyorum. Bu benim tarzım değil. Ciddi, seviyeli saygı ve sevgi dolu bir arkadaşlık, amaçları olan, hedefi olan bir birliktelik.
    Genç kız duyduklarından mutlu oluyordu. İnanıyordu bütün kalbiyle bu genç adama. İçinde ona karşı beslediği duyguların derinleşmeye başladığını hissediyor, yüreğinin, düşüncelerinin, kısaca yaşamasını gerektiren her şeyin ona doğru karşı konulmaz bir şekilde aktığını fark ediyordu. Aylin iki gencin arasındaki bu elektriği bozdu adeta haykırarak:
    - Ay ben acıktım... Neler oluyor bana? Hiç hoşlanmam kahvaltıdan ama şu anda hayatımdaki tek amacım mükellef bir kahvaltı. Dağ havası mı yaradı nedir? Yok kardeşim bir an önce gidelim buradan, biraz kalırsam eve beni kamyonla götüreceksiniz, yüz on beş kilo olurum ben burada. Dün öyle pestil gibi yatmamın nedeni de akşam yediklerimdi...


    “Bu yaşamak mı Münevver Hanım?”

    Zeynep etrafına bakındı: - Anlaşmada sabah kahvaltısı yok sanıyorum. Cebimizden yiyeceğiz.
    Aylin yüzünü buruşturdu:
    - Ay birden geçti açlığım... Doydum mu ne?
    Zeynep ve Ozan birbirlerine bakarak kahkahayı patlattılar...
    ***
    Münevver Hanım iki bardak çayı dikkatle getirdi. Cemile Hanımın önündeki sehpaya koydu. Tekerlekli sandalyenin açılır kapanır tablasını indirdi. Hasta kadının çayını oraya yerleştirdi. Şekerini karıştırdı. Cemile Hanım minnettar gözlerle izliyordu bu iyi kalpli komşusunu.
    - Kahvaltı ettin değil mi Cemile Hanım?
    Hasta kadın başını salladı, boğuk bir sesle:
    - Ettim sağ olun...
    - Sen de sağ ol kardeşim... Karşılıklı birer çay içelim seninle.... Nasıl uyudun gece? Asiye pek rahat etmediğini söyledi. Uyku ilacın yok mu?
    Cemile Hanım sağlam olan eliyle çay bardağını zorlukla götürdü ağzına. Bir yudum aldı. Birkaç damla çay dudaklarının kenarından çenesine doğru aktı. Hemen fırladı Münevver Hanım. Kağıt peçete ile sildi akanları. Peçeteyi katlayıp tablaya koydu.
    - Rahat ol kardeşim, sakın çekinme. Hastalık bu kolay değil... Hepimizin başına gelebilir.
    Cemile Hanım içini çekti. Gözleri sabit bir şekilde tek bir noktaya dikildi. Usulca mırıldandı. Söyledikleri biraz zor anlaşılıyordu:
    - Hastalık değil Münevver Hanım. Bir kaza... Trafik kazası. O zaman yirmi beş yaşındaydım.
    Münevver Hanım hayretle baktı karşısındaki kadına:
    - Öyle mi? İnan ki bilmiyordum. Ben hastalandın zannettim. Ne diyeceğimi şaşırdım.
    - Evet bir kaza. Bir kamyonet çarptı bana caddede. Belimden vurdu. Bütün sinirlerimi öldürdü. Ondan sonra böyle kaldım işte... Yirmi yıldır bu tekerlekli sandalyeye mahkumum. Şimdi iyiyim ama. Önceleri daha beterdi. Zamanla bu kadar hareket edebilmeye başladım.
    Göz pınarları dolmuştu. Derin bir nefes aldı, devam etti:
    - Bazen böyle yaşamaktansa ölseydim, diyorum...
    Münevver Hanım atıldı:
    - Deme öyle kardeşim... Yaşanacak ömrün varmış. Allah büyüktür.
    - Yaşamak! Bu yaşamak mı? Sadece vücudum değil yüreğim de felçli benim.
    Ağlamaya başlamıştı. Münevver Hanım üzüntüyle fırladı ayağa:
    - Cemile Hanım, seni üzmek istemem, istersen konuşmayalım...
    Hasta kadın başını iki yana salladı:
    - Yok Münevver Hanım. Konuşmak istiyorum. Yıllardır acılarımı içime gömdüm. Kendi içimde yaşadım. Kimselerle paylaşamadım. Doluyum. Taşıyamıyorum artık.
    Münevver Hanım birkaç kağıt peçete daha koydu tablanın üzerine sonra tekrar yerine oturdu. Merak içindeydi. Cemile bir yudum çay daha aldı. Sonra yavaşça başını kaldırdı:
    - Belki seni de üzeceğim, sıkacağım...
    Kadın başını iki yana salladı:
    - Olur mu öyle şey? Dostluklar paylaşım içindir. Seni rahatsız etmeyecekse ben hazırım dinlemeye...
    Cemile Hanım gülümsedi minnetle. Sonra yutkundu ve boğuk bir sesle usul usul anlatmaya başladı...

    ARKASI YARIN...................NETTEN ALINTIDIR
     
  16. 28 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  17. gulsehri

    gulsehri Popüler Üye Üye

    Katılım:
    20 Nisan 2007
    Mesajlar:
    759
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    106
    ay sikbogaz etmeyim diyorum ama cok merak etmeye basladim dogrusu,nerelerdesin canim,hadi bekliyorum....yada bana ozelden bunun adresini veer,sabredemeyecegim galiba...
     
  18. 29 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  19. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    :roflol::roflol:yerimseniben