geldim,gördüm,sevdim

Konusu 'İlişkiler, Duygular ve Hayatın İçinden' forumundadır ve husel tarafından 30 Ağustos 2007 başlatılmıştır.

    30 Ağustos 2007
    Konu Sahibi : husel
  1. husel

    husel er:) Üye

    Katılım:
    16 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    1.849
    Beğenildi:
    6
    Ödül Puanları:
    148
    Geldim, Gördüm, Sevdim...
    ------------------------------------

    Görürüz ve sevmeye başlarız. O andan itibaren kafamızda bir hayal şekillenmeye başlar. Bir büyü yaparız kendimize. Aşk büyüsü. Ve nedense karşımızdaki kişi hep bu hayale uyar. En azından bir süre. Sonra ne mi olur? Neler olmaz ki?

    Büyü nedir demeyin, herkes biraz büyücüdür. Belki evren aşk yoluyla büyü yapmayı varlıklara öğretiyor bile olabilir. Bundan güzel yol mu olur. Seveceksin, coşacaksın ve taşacaksın. Kalpteki o hiç sönmeyen sevinç hissi. (Neden duygular ile kalp arası bir bağlantı kurmuşlar hiç düşündünüz mü? Sonuçta kan pompalayan bir organ. 4. enerji merkezi olan kalp çakrası dışında bağlantı var mı? Peki bunu bilmeyen milyonlarca insan için de kalp gene bu duygularla bağlantılı değil mi?)

    Sevmek ve kaybetmek. Aşık olmak ve sonra acı çekmek. Bunlar bir madalyonun iki yüzü mü? Aşk yüzünden acı çekmek zorunda mıyız? Bunları yaşadım. Kalbimdeki acı o kadar yoğundu ki artık fiziksel bir acıydı. Ve hortlak gibi yataktan doğruluşumu, acıyı dindirmek ve rahat nefes alabilmek için uğraştığımı, ve haftalarca bir yere sabit oturup duramadığımı ve odalarda koridorlarda sürekli turlamak zorunda kaldığımı hala hatırlarım. Böyle güçlü büyücüleriz işte. Kendimizi de çarparız bazan.

    Acıları yaşadım ve düşündüm. Nerede hata yaptım diye. Hiçbir şeyi unutmamalı ve dersler çıkarabilmeliydim ki aynı acıları yaşamayayım. Giderek daha az acıya katlanabilirdim ama her seferinde aynısına değil. Madem ki acıyı azaltacaktım, bir şeyleri anlamam gerekiyordu. Yoksa hayat bir acı denizinden başka ne olabilirdi ki.

    Sonra kafamda bir şeyler oluşturmaya başladım. Aşık olmak da sisteme bağlanır mı diyeceksiniz. Peki bağlanmaz da, neden bu kadar çok acı çeken var. Hem bu aşkın sisteme bağlanması değil, daha öncesindeki ve sonrasındaki şeyler.

    Öncelikle anladığımı düşündüğüm şeylerden biri ‘terkeden’, ‘terkedilen’ ya da kazanan kaybeden diye bir şeyin gerçekte olmadığı idi. Kazanılabilecek ya da kaybedilebilecek tek şey iki kişi arasındaki uyum idi. Ve uyum iki tarafa göre de aynı idi. Yani bana göre seninle uyumluyuz ama sana göre uyumsuzuz gibi bir şey olmazdı. Bir uyum varsa aslında iki tarafa göre de bunun miktarı aynıdır. Sadece bazı durumlarda taraflar bunu farklı sanabilirler. Eğer kaybediyorlarsa iki taraf da aynı şeyi kaybediyordu. Uyumu. Ve eğer kazanacaklarsa gene aynı şeyi kazanacaklardı. Ve eğer uyumsuzlar ise gene ayrılarak birlikte kazanmaları mümkündü. Görünüşte ayrılma olayını ilk ortaya atan kim olursa olsun sonuç aynıydı. O zaman terk edildim diye üzülmeye gerek var mıydı?

    Aynı şey, çekingenlik yüzünden başlayamamış ilişkiler için de sözkonusu. Uyum ya vardır ya da yoktur. (Ya da belli oranda vardır işte) Aradaki uyumun iyi olacağını düşünüyorsanız, neden ikiniz için de bu adımı atmakta tereddüt edesiniz ki. Çünkü sırf kendiniz için istemiyorsunuz. Birlikte, birbirinize kazandıracağınız şeyler ve uyum olduğu için iki tarafın da yararına bu.

    Böyle dedim diye de balıklama atlamayın tabii üstüne. Nereden biliyorsunuz aranızda uyum olduğunu. Hissediyorum demeyin. Bu iş ciddi bir iş. Sonradan acı çekmek var, çektirmek var. (Anlamışsınızdır artık, acı çekmemenin bir garantisi yok. Sadece bazı yaklaşımlar var. Benimsersiniz veya benimsemezsiniz&#8230:KK66:

    Olayın nasıl işlediğinden anladığım kadarını anlatayım. İnsan yaşamda bir boşluk hisseder. Ve sever. Aşk büyük bir boşluk doldurucudur. Ve bağlandığın insan hep boşluğunun şeklindedir. Ama dedim ya aşk bir büyüdür. Çünkü bu boşluk öyle sıkıntı vericidir ki, ya da şöyle diyelim boşluğa sahip olmamak o kadar güzel ve mutluluk vericidir ki, karşısındaki kişinin boşluğa tam oturup oturmadığına dikkat etmez. Hatta karşıdaki kişiyi görmez bile. İkisi de görmezler. Boşluğa oturttukları kendi kafalarındaki hayallerdir. İşte aşkın büyüsü budur.

    Birbirine aşık olmaya meyletmiş iki insanın meyil olayı başladıktan sonra birbirlerini tanımaları çok zordur. Bu nedenle tanıma daha önce olmalı. Ama nasıl. Bunun için de bazı düşüncelerim var. Uyum alanlarını dörde böldüm ben. Fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal uyum diye. Ve bana göre, bu sırayla her biri diğerinden iki kat önemli. Yani önem katsayıları fiziksel=1, duygusal=2, zihinsel=4 ve ruhsal=8 diye gidiyor. Ve her biri aslında karşındaki kişiyi tanıma zorluğu olarak düşünürsek de gene aynı katsayılara sahip. Yani birinin duygusal yönlerini tanımak fiziksel yönlerini tanımaktan gene 2 kat zor. Ve en zoru ruhsal yön. Sakın ola bu yazıyı okuduktan sonra bizim ruhsal yönümüz çok iyi uyuşuyor ordan tümüyle yırtarız diyerek balıklama atlamayın. Çünkü ilişki başlayıp çok uzun süreler geçmeden birbirinizin ruhsal yönünü tam anlamıyla çözebilmeniz bana çok olası gözükmüyor. Onun için her şeyi çözdüğünüzü sanmayın. Bunun ikinize de faydası olmaz. Şimdi bu sistem neden böyle ve bu alanlar ne anlama geliyor. Tersten başlarsak ruhsal alan daha çok inançlarla ilgili. Bunlar bence yaşama bakış açınızı ilk sınırlayan şeyler. Zihinsel alan düşünceler ve düşünme tarzı ile ilgili. Duygusal alan adı üstünde duygular ve hissetme tarzı ile ilgili. Fiziksel alan genelde en çok bilinen ve kendisine dayanılarak en çok karar verilen alan belki. Her ne kadar bunu inkar etse de çoğu kişi. Belki de bu yüzden bu kadar çok sayıda yürümeyen ilişki ve acı vardır. Çünkü bence sistem tümüyle ters olmalı. Neden. Çünkü söylediğim gibi bu alanlar birbirini etkiliyor ve etki büyük oranda yukarıdan aşağı. Yani ruhsaldan başlıyor. Diğer bir etki aşağıdan işi ele alıp hormonlar vs derken, aklımız tümüyle karışabiliyor. Ama yukarıdan olan etki uzun vadede mutlaka ortaya çıkmak durumunda. O zaman da büyü bozuluyor. Ve biz gerçekten aşık mıydım, yoksa öyle mi sandım veya aşk gerçekten var mı, diye sorgulamaya başlıyoruz. Var mı, yok mu? Yaparsan var. Dedim ya aşk kendi kendimize yaptığımız bir büyü.

    Fiziksellik’e en az puanı verdim diye, gidin sizi çekmeyen biriyle birlikte olun demiyorum. Şöyle diyebilirim. Çok güzel olması hiç şart değil. Ama kesinlikle size itici gelmemeli ve az veya çok çekici gelmeli. Zaten şu var kendinizi tanıdıysanız (bu karşıdaki kişiyi de tanımayı kolaylaştırır aynı zamanda) deneyin görün, diğer yönlerden uyumlu olduğunuz birinin size itici gelmesini ben biraz mümkünsüz buluyorum. Hatta epey güzel oluyorlar ve özel bir çekicilikleri oluyor. (Tersi geçerli değil, size çok çekici gelen biriyle diğer yönlerden de uyumlu olacaksınız diye bir şey yok. Bu nedenle sistem ruhsaldan başlıyor ya&#8230:KK66:

    Tabii, bunlardan önce gelen çok önemli bir şey var ki, olmazsa olmaz. Bence bir birlikteliğe başlamadan önce insan kendisini tanımalı. Kendisi ile geçinebilmeli, kendi kendine bir anlamda yetebiliyor olmalı. Yalnız kalamadığı için birlikte olacak birini arıyor değil, birbirlerine bir şeyler katmak için kendisinin ve karşısındakinin gelişimini hızlandırma olasılığına açık olduğu için biriyle birlikte olmalı. Yani kısacası kendisindeki boşluğu öncelikle kendisinin görüp onarması gerekiyor. Yoksa bu boşluğu karşıdaki kişi de kapatamıyor. Birbirlerinin boşluklarında kayboluyorlar. Ve birlikteyiz gene boşuz deyip, belki doldurur diye de üste çocuk yapmaya başlıyorlar. Ve bilin bakalım ne oluyor. Tabiidir ki, boşluk böyle dolmuyor. Kişi kendini tanıyıp belli bir olgunluğa varmadan önce hangi adımı atsa tutmaz gibi gözüküyor bana.

    Bir kitapta okumuştum. İnsanlar aşık olduklarında, ana kaynakla olan bağlantılarını koparıp, artık doyumu birbirlerinde ararlarmış. Neden böyle, belki daha ulaşılabilir buldukları için. Ve ayrıldıkları zaman çektikleri acı tekrar ana kaynakla bağlantı kuramadan önceki döneme rastlıyor. Hem gene tutturamadıklarını görüyorlar, hem de beslenme bağlantıları boşlukta sallanıyor, doyumsuzca. O yüzden derim ki, birlikte olduğunuz kişiye bu yükü yüklemeyin. Onu kendiniz için, ‘herşey’ haline getirmeyin. Böyle olunca dolma hızınızdan daha hızlı tüketme riskiniz var birbirinizi. Kaynakla bağlantınız dursun. Diğer bağlantınızı ayrıca kurun ve birbirinizi ekstra besleyip, geliştirin.

    Gene kendi acımın geçiş döneminden bahsedecek olursam ayrıldığınız kişiyi kendi kafanızda kötülemenizi hiç tavsiye etmem. Ne kadar üzülseniz de terk edilen taraf olsanız da ona karşı nazik olun, ve kendi kendinize şöyle deyin, yargılamaksızın, o şöyle şöyle biri, ben de böyle böyle biriyim ve uyumlu değiliz. Bu, ne onun suçu olsun ne de sizin. Birbirinizle helalleşin. Maddi manevi alacak verecek kalmasın. Ki böylelikle dosyayı gerçek anlamda kapatabilirsiniz. Aksi takdirde kafanızda kesin olarak bitiremezsiniz. Gerçek bir dosya kapanışı için ilgili tüm tarafların rızası gereklidir. Gene hiç yargılamasanız ve ona hep nazik davransanız da olan şeyleri unutmayın ki, tekrar aynı şeylere dönmeyesiniz. (İkinci büyü) Bunlar gene başıma gelen şeyler. Kafamda kötülemeye çalıştığım dönemlerde acımın arttığını gördüm. Azalması için hep iyi davranmaya çalıştım. (Zaten buna mecburdum. Acı resmen fizikseldi ve ölebileceğimi bile sanıyordum. Fiziksel olarak da zayıf düşmüştüm zaten uzun süren acılarla.)

    Diyebilirsiniz ki, bir insanın fizikselliğinden etkilenmeden onu incelemek nasıl mümkün olur. Benim durumumda bu biraz daha kolaydı. Birbirimizin kim olduğunu hatta cinsiyetini bilmeksizin (ve merak etmeksizin) uzun süre konuşmuştuk internette şu anki eşimle. Bu sayede ruhsaldan başlamak daha kolaydı. (Sırf buna bakıp internette aranmak da biraz riskli, çünkü orada dürüst olmamak çok daha kolay ve canınız gene yanabilir. Genel kural ne der bilirsiniz; “Arıyorsanız bulamazsınız, aramadığınız zaman karşınıza çıkar&#8221:KK66: Benim tavsiyem gene aynı. Önce eşinizi değil, kendinizi arayın. Kendinizi incelerken ve yapınızı ortaya çıkarırken, bir yandan da uyumlu olacağınız kişiyi hayatınıza çekecek bir mıknatıs yaratıyor olabilirsiniz. Ne kadar kendiniz olursanız (ki bunu olabilmek için önce kendini araştırıp bilmek gerek) mıknatısınız o derece güçlenir bana göre. Öte yandan yaşama başka biri olmaksızın katlanabilme gücünüz de doğru orantılı olarak artar. Öyle bir nokta gelir ki, bu yaşamım için başka biri olmadan da idare edebilirim dersiniz (başka yaşamlarınız olacağını da varsayıyorum) ve karşınıza biri çıkar.

    Bir de şey var. İyinin iyisi konusu. Tamam birini buldunuz, uyumlusunuz. Ve bir korku başlar. Her zaman daha iyi ve uyumluları vardır. Ya ikimizden biri onlardan biri ile karşılaşırsa. Bu her zaman mümkün bir şeydir. Öyleyse ömür boyu, daha iyisini bulduğumuzu düşündüğümüzde eş mi değiştirmeliyiz. Bu çok anlamlı gözükmemektedir. Böyle bir şey yaparsanız kumsalda su çıksın diye kumu kazan çocuk gibi olursunuz. Çocuk az ötede daha yumuşak kumlu bir yer bulur ve orayı kazar. Ve biraz ötede bir başkasını. Ama hiçbir kuyuyu su çıkana kadar kazamaz bu sefer de. Bence yeterince yumuşak kumlu bir yer bulursanız aramayı bırakıp kazmaya devam edin. Yoksa bütün ömrünüz aramakla geçer ve bence tekrar yaşayacağınızı düşünürseniz bir yaşamınızı da böyle değerlendirebilirsiniz, en mükemmeli bulmak zorunda değilsiniz. (Böyle bir şey var mıdır bilemiyorum. Ama birlikte olduğunuz kişinin en mükemmel olduğunu düşünmek de sonuçta onu ‘herşey’ yapmakla aynı şey olabilir. Bu gereksiz bir yük olabilir. Dikkatli olun.) İnsanlar yeni ilişkilere ya açıktırlar ya da kapalı. Açık olan arayan demektir ki, bu kişi şu anki ilişkisini gerçek anlamda gözden geçirdiğine emin olmalı ve öyle adım atmalıdır. Ve eğer adım atacaksa bunu hayatında yeni bir ilişki olasılığı üzerine, yeni biriyle tanıştığı için vs. atmamalıdır. Bunu sadece kendisi ve o an birlikte olduğu kişi için, uyumlu olmadıkları için atmalıdır. Ve kalan hayatına yine nötr (boşta) olarak başlamalıdır. İlişkiden ilişkiye atlamak bence tehlikeli bir konudur ve bir ilişki sonrası tam dengelenme sürecini yaşamadan bence bir başkasına başlarken hata yapma olasılığı diğerine göre çok daha fazladır. Bence kazmanızı ciddi şekilde engelleyen bir sebep yoksa kazmaya devam etmek iyi bir seçim olabilir. Bu hassas bir konu ve zor bir karar tabii ki. Ama şöyle de bir kuram var kafamda, bir adaya iki kişi düşse bunlar geçinebilirler gibi geliyor. Neden bilmem. Yani biraz da şartlar etkiliyor gibi.

    Gelelim sadede, size aşk yoktur demiyorum, büyü yapmayın da demiyorum. Yapın ama dikkatli olun. Ben kendi yaşadıklarımı inceledim, belki işinize yarar diye bunları yazdım. (Tabii benim de yanıldığım/yanılacağım noktalar çekeceğim acılar bir kenarda bekliyor olabilir) Yazdıklarım belki size uymaz. Bilemem. Ama bence siz de inceleyin ki, dünyadaki toplam uyum ve mutluluk artsın. Yok bu iş incelemekle olmaz diyorsanız, incelemeyin. Zaten sonuçta hep yapacağımızı yapmıyor muyuz?


    alıntıdır...