Gözünü toprak doyursun

Konusu 'İlişkiler, Duygular ve Hayatın İçinden' forumundadır ve **SU** tarafından 17 Ocak 2008 başlatılmıştır.

    17 Ocak 2008
    Konu Sahibi : **SU**
  1. **SU**

    **SU** çocukta yaparım kariyerde Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    643
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    86
    _Bir avuç topraktır gözü doyuracak olan...

    İnsanoğlu için boşuna dememişler “Gözünü toprak doyursun” diye. Ben bu deyimin yalnızca dünya malı için çırpınanlara söylendiğini sanmıyorum. Arzu ve hırsların yolu olarak da görüyorum. Ve bu yolda ilerlerken insanın insana verdiği zararları düşünüyorum…

    _Zaman sevgisizleşti. İnsansızlaştı…

    Kimi zaman geçmişe olan özlemlerimiz “Ah o günler” sözleriyle düşüverir dudaklarımızdan.
    Şimdi düşünüyorum da acaba o günler de bu günlerin aynısı mıydı diye.
    Belki de aynısıydı. Ve belki de hayat tecrübemiz olmadığından o günlerin de bu günlerin aynısı olduğunu anlayamamıştık…

    Yaşanıldıkça, hayat olgusu içerisinde yer aldıkça, hayatın kendisini ve dolayısıyla da insanoğlunu daha iyi tanır olduğumuza inanıyorum. İşte bu tanıyabilmekten olsa gerek “ah” çekmelerimiz ve geçmişe özlemlerimiz artıkça artıyor.

    _Ben de aynı mıyım?

    Bugün kendimi alıp bir kenara koydum. Bugün seyrettiğim şu âlemin içerisinde rol alan insanlardan beynime ve ruhuma yansıyanları düşündüm. Önce onları sorgulamak istedim. Acaba ben de aynı mıyım? Sorusuna cevap bulabilmek için…

    _Eksiliyoruz, sanala koşuyoruz…
    _Eksiliyoruz, gerçeğe koşuyoruz…

    Sanal dünya, özellikle de bizlerin yabancı olmadığı dünya. Ve gittikçe insanların çoğaldığı dünya…
    Gerçek yaşamımızda insansızlaştıkça sanallara koştuk. Arayışlarımıza çare bulmak, suskunluğumuzu bozmak ve egolarımızı tatmin etmek için…
    Şimdi “Ne arayışı, ne suskunluğu, ne egosu! ” diye soran ve de kızan olacaktır belki. Belki de soracak ama kızmayacaktır. Kendini düşünecek ve kendini sorgulayacaktır...
    Arayışta olduğum için mi buradayım, suskunluğumu bozmak için mi buradayım, yoksa egolarımı tatmin etmek için mi buradayım? Diye…

    Bunları yazarken yanlış anlaşılma korkusunu yaşamıyor değilim. Ve akıl hocalığı yaptığım kanısına varılmasından da korkuyorum. Oysa diyorum ki “Ne haddime” Ben “Önce iğneyi kendine batır, sonra çuvaldızı başkasına” atasözünün yolundan gidenlerdenim...

    Arayış mutlu olabilme çabası, suskunluğu bozma ise anlaşılabilme çabasıdır diye düşünüyorum. İnsanoğlu anlaşılmak ister… Anlaşılmaktır ses verebilmenin ve suskunluğu bozmanın yolu….
    Beyin ve yürektekileri bir şekilde ortaya dökebilmenin yoludur. Ki bundan olsa gerek bugünkü yazıyı yazıyor olmam…

    Anlaşılmak çok mu zor?

    Zor/Dur isimli şiirimde anlatamamayı ve anlaşılmamayı ele almış, çocuğa seslenmiş, yaşamak zor, dur demiştim. Anlaşılmamanın sancılarında kıvranırken…

    ZOR/DUR

    Anlatmak
    Anlatılmak
    Anlamak
    zor/dur

    ne yana
    vursam
    şiirimi
    bir yanlı çıkar
    yargılanır
    zanlı olurum
    zor/dur

    anlatmak
    anlatılmak
    anlamak
    zor/dur

    benim
    doğrum
    onların
    yanlışının
    neresinde… durur
    zor/dur………….

    Böylece sürüp gitmişti şiir ve en sonunda şunu demiştim;
    /ve
    ah çocuk
    yaşamak
    zor/dur…

    Yaşamayı zorlaştıran yine insanın kendisidir. İnsanın insana verdiği eziyet ve cefalardır. Doyumsuzluğumuz, duyarsızlığımız, bencilliğimiz ve egolarımızdır etrafımıza zarar vermemizin nedeni…
    Bilindiği üzere ego “BEN” merkezcidir. Ben dedikçe BİZ olamıyoruz. En önemlisi de “BEN” DEDİKÇE İNSAN OLAMIYORUZ…

    Ve herkes bir yol tutmuş gidiyor. Elbette herkes bir bireydir ve kendi bildiği, inandığı yoldan gidecektir. Gitmeli lakin bu toplumun bir bireyi olarak da “BİZ” olmaya gayret etmelidir…
    Özellikle de vatan söz konusu ise, hassas bir dönemde isek, ben olmayı bırakıp, biz olmak, birlik ve beraberliği korumak, ve bu uğurda çaba göstermek zorundadır.

    Neden mi?

    Nedeni dünya üzerindeki devletler. Nedeni yanı başımızdaki insan kıyımları, nedeni büyük güçlerce parçalanmaya doğru sürükleniyor olmamız, nedeni geleceğe dair planları olanların ülkemiz üzerinde oynanan oyunları ve bu oyuna alet edilen bizler…

    Önce Vatan denilmelidir. Din, dil, ırk ayrımı yapmadan. Değil mi ki bu vatan toprağında doğan, yaşayan, ölen her vatandaş bu vatanın evladıdır…

    Evet. Konuya insanoğluyla başladım. Ve konu buraya kadar geldi. Şimdi “Konu insanoğlu iken, vatan millet konusu da nerden çıktı? ” diye sorabiliriz.

    Öyle ya, insanoğlu dedim, sanal dedim, arayış dedim, suskunluğu bozma dedim ve ego dedim. Anlaşılmamak dedim… Ve dönüp dolaşıp vatana, millete geldim. Din, dil, ırk ayrımına geldim. Birlik ve beraberliğe geldim…

    Anlamak!
    Anlatmak!
    Aanlatılmak!
    ZORDUR…

    Her birimiz BEN olabilmek savaşının içerisindeyiz.
    Ve ne yazık ki;
    BİZ OLMAYI İSTEYENLER PARMAKLA SAYILACAK KADAR AZDIR.
    Keşke BİZ olabilseydik…

    _Eksiliyoruz, sanala koşuyoruz…
    _Eksiliyoruz, gerçeğe koşuyoruz…

    Sanala koşarken de içimizdeki BEN bizimle birlikte geliyor. İşte en büyük eksikliğimiz de bu! Ve biz bu eksikliği oradan oraya taşıyıp duruyoruz. Yanımızda, yakınımızda olan insanları da kendimizle birlikte eksiltiyoruz...

    Aslında sanal ortamda bile kendimizi belli ediyoruz. Kimimiz ucuz kahramanlıklara soyunuyor, kimimiz gruplaşıyoruz…

    Kime karşı bu gruplaşmalar? Dost maskeleriyle etrafımızı saran, ülkemiz üzerinde planlarını gerçekleştirmek üzere bekleyen onca düşman varken! Ve yanı başımızda bizlere ibret olması gereken onca öldürülen masum insan ve yakılıp yıkılan ocaklar varken…
    Bunu anlayamıyor muyuz? Hani bizler eli kalem tutan insanlardık, hani bizler düşünebilen insanlardık. Öyle ya düşünmesini bilmezsek yazmasını da bilmezdik…

    Ve neden kimimiz ırk diyoruz, kimimiz kimlik, kimimiz din elden gitti diyoruz, kimimiz özgürlük…
    Ve neden bugüne ve geleceğe nefret tohumlarını, kan tohumlarını ekiyoruz…

    Oysa en hassas dönemde BİZ olabilmeliydik…
    Eğer gerçekten yüreğimizde Vatan, Millet ve Bayrak sevgisini taşıyorsak …
    Sevgisizliği yenebilmeliydik…

    Bir insan nedir ki?

    Hiçbir zaman bir insan nedir ki diye düşünmedim. Bir insan çok şeydir. Bir kıvılcımda öyle. Nasıl ki bir kıvılcım yangına sebep oluyorsa, bir insan da birçok olumsuzluğun, kötülüğün sebebi olabiliyor…

    Sanaldaki insanların ne kadarını gerçek anlamda tanıyabiliyoruz. Klavyeye dokunan parmakların sahibinin gerçek anlamda kim olduğunu nereden bilebiliriz. Tanıdığımızı sandığımız, ama sonradan tanıma konusunda yanıldığımızı anladığımız öyle çok insan var ki... Hem kötülük yapabilecek hem de kötülüğe ve yanlışlığa sürükleyebilecek…

    Karışımızdaki kim?

    Hırlısını bilmez, hırsızını görmez iken, psikolojik durumundan habersiz ve neye hizmet ettiğini bilmez iken, yalnızca güzel yazılan birkaç yazıyla, şiirle mi tanıyabiliriz insanları ya da birkaç içten söylendiğine inandığımız güzel sözle mi?

    Tanıyamayız!

    Ekran arkasında, klavye tuşlarına dokunan insanları tam anlamıyla tanıyamayız. Neye hizmet ettiklerini bilemeyiz…
    Önce bir sevgi çemberinin içinde buluruz kendimizi. Güvenimiz artar, hayranlığımız artar. Her dediği kelime bizim için altın değerinde olur. İnancımız artar…

    Bir fikri empoze etmenin en güzel yolu dostluktan, sevgili olmaktan, kardeş olmaktan geçer… Kimi dostum der, kimi canım, kimi ablam, kimi ağabeyim, kimi kardeşim der. Hatta “Anam-babam! ” bile olursunuz…
    Ve işte burada başlar yanılgımız, burada başlar yanlışa doğru sürüklenmemiz…

    Savaş çığırtkanlığı yapıyorsa, savaş çığırtkanı oluruz, nefret tohumunu ekiyorsa, nefret tohumunu ekeriz, vatana millete kastı varsa, vatana millete kastımız olur. Vesaire vesaire vesaire. (Öyle çok ki vesairelerimizi&#8230:KK66:

    Bana göre böylesi insanlar barışın değil, savaşın elçileridir. Birlik ve beraberliğin değil, bölmenin -böldürmenin elçileridir. Kime karşı? Tabiî ki kazanılmış insanlığı yok etmeye karşı, tabiî ki BİZ olmak isteyenlere karşı…
    Neden mi?
    Neden; Arzu ve hırslarının yolunda BEN olabilmek…

    Eskiye özlem. Evet eskiyi özlüyoruz. Çünkü şu an gördüğümüz ve çocuklarımızın da görebildiği, üzüldüğü, korktuğu böylesi bir ortamı gördüğümüzü hatırlamıyoruz. Belki de vardı… Bilemiyoruz.
    Ama eğer bu denli olsaydı tüm yaşananlar, mutlaka hatırlanırdı ya da büyüklerimiz konuşurken duyardık bugünkü gibi bir dünün yaşanmış olduğunu…
    Dünü hatırladığımda yani çocukluğumu, gözlerime damlayan anıların ilki, komşu ilişkilerindeki içten sıcaklıkdır.
    Dün derken daha huzurlu yüzleri, sen, ben, o demeden kucaklaşan insanları, ve böylesi kucaklaşmaların çocukları olan bizlerin güle oynaya sokaklarda oynadığı günleri görüyorum. Ve çok özlüyorum...

    Uzun lafın kısası;

    Ben BİZ olmaktan yanayım…
    Eğer siz BEN olmaktan yanaysanız yolunuza devam edin…
    Nasıl olsa; Gözümüzü doyurmak üzere toprağa serildiğimizde “DOST GÜÇLER” yarının geç olduğunu hatırlatacaktır…