Haci Mustaa Efendi

Konusu 'Hayat Bilgisi' forumundadır ve realist tarafından 31 Ocak 2008 başlatılmıştır.

    31 Ocak 2008
    Konu Sahibi : realist
  1. realist

    realist Popüler Üye Üye

    Katılım:
    3 Aralık 2006
    Mesajlar:
    3.088
    Beğenildi:
    75
    Ödül Puanları:
    148
    Kimsenin beni tanımadığı bir şehirde dolaşıyorum. Adımlarım yavaş ve amaçsız. Şehri adım adım yutmak-tanımak- istiyorum. Gülümseyen bir simaya sahip olduğumu söyler dostlarım. Galiba haklılar… Hiç tanımadığım, ilk kez gördüğüm yüzlerle gayriihtiyari selamlaşıyorum. Gülümsüyoruz birbirimize.
    Kayserili Şen Bakkal Hacı Mustaa Efendi ile tanışıklığım o günlere rast gelir. Yine soysa yaşamdan kaçmak için çevremden, evimden, bilgisayarımdan uzaklaştığım tanıdık hiçbir çehrenin olmadığı ucuz ve salaş otellerde kaldığım; ikinci sınıf lokantalarda genellikle azkuru- azpilav yediğim günlerden birindeydi. Büyük bir alışveriş merkezinin karşı kaldırımından yürüyordum ve canım nescafe içmek istiyordu. Aynı zamanda marketteki insan kalabalığına da karışmak istemiyordum. Keşke Anadolu’nun birçok yerinde gördüğüm küçük, şirin bakkallardan birine rast gelseydim dediğim sırada gördüm ‘Şen Bakkal’ yazısını… ‘İçeri girip bir nescafe alayım, bir kahveden de sıcak su buldum mu, tamamdır.’ dedim kendi kendime.
    Şen Bakkal loş; tuz,şeker ve çeşit çeşit malzemenin oluşturduğu hoş bir kokuya sahipti. Dükkanın hafif loşluğuna rağmen temizliği gözüme çarpıyordu. Buranın sahibini gözümde canlandırmıştım. Büyük ihtimalle yaşlıca, nur yüzlü, beyaz sakallı, yıpranmış fakat temiz kıyafetli birisiydi. Ki hacı Mustaa Efendi’yi gördüğümde şaşırmayışımın nedeni de buydu herhalde.
    ‘Hayırlı işler!’ dedim yavaşça. ‘Sağolasın evlat!’diye karşılık verdi bana gülümseyerek ve içerideki mistik havaya uygun biçimde. ‘Amca nescafe var mı?’ diye sordum ve hoş sohbetimiz başlamış oldu böylece…
    Mustaa Efendi: ‘O dediğin nedir ben bilmem, evlat. Yalnız benim karşı komşuda vardır. Bir oraya bak istersen.’ dedi.
    Şaşırmıştım. Karşı komşum dediği o büyük alışveriş merkeziydi. Mustaa efendi’nin belki de bütün işlerini altüst eden, kendisininkine benzer onlarca bakkalı yutmuş olan yere ‘komşum’ diyordu. Esnaf ahlakının böylesi beni duygulandırmıştı.
    Çok bakkallar tanıdım ben. Onlar ya küfrederler ya da büyük marketlerin işlerini nasıl bozduğunu sitemle anlatırlardı. Ama Mustaa Efendi ‘karşı komşum’ diyordu.
    Dalmışım. Bir an göz göze geldik. Gülümsedi bana ve ‘Evlat, yeni çay demledim; içersen.’ dedi. Küçük tüpün üstünde çaydanlık fokurduyordu ve küçük dükkanı çayın kokusu kaplamıştı. ‘İçerim be amca!’ dedim. İnce belli cam bardaklara özenle doldurdu çayları. İki tabure aldı, dükkanın önüne koydu. Çayımı elinden alırken ‘Birazdan hatunum gelir; bol köpüklü birer de kahve içeriz.’ dedi.
    Mustaa Efendi emekliymiş, çoluğu çocuğu yokmuş. Küçük dükkanı ona çok ekmek vermiş. Dükkanı sayesinde çok açın karnını doyurmuş.
    Çaylarımızı tazelerken içeriden seslendi; tam da ben neden hala bu dükkanı kapatmadığını; emekli maaşıyla evinde rahat rahat oturmadığını düşünürken.
    ‘Niye hala burayı kapatmadığımı düşünüyorsun değil mi?’ diye sordu ve yanıt beklemeden çağırdı beni. ‘Gel hele gel!’ dedi. Şeker çuvallarının arasında büyük bir disiplinle çalışan karıncaları gösterdi ve ‘Ben dükkânı kapatırsam bu fakirler rızkını nereden çıkarır?’dedi…
    Duygulanmış ve şaşırmıştım. O şaşkınlık ve gençliğin verdiği hafiflikle ‘Amca sen de biraz ‘relaks’ ol’ demişim. İstemeden kızdırdım nur yüzlü ihtiyarı.
    Mustaa Efendi; ‘Evlat, benim bilmediğim laflar edip durma. Zaten canım Türkçe mi ne hale getirdiler… Gazi(Mustafa Kemal ATATÜRK) olaydı da şimdi göreydi sizin halinizi. Ah! Ah! Benim küçük dükkanın adı ‘market’miş. Bir de geçende senin akranlar dükkanın önünden geçerken ‘ciks ya’ mı dediler ‘tiks ya’ mı; bişey dediler; ne demektir bilemedim. Çoluk çocuk ne konuşur anlamaz oldum. Şu bizim komşunun adı da bir tuhaf hani! Geçende sordum ‘Gros’muymuş; neymiş… Allah! Allah!.. Eskiden meddahlar vardı… Karagöz- Hacivat vardı. Gülerdik, eğlenirdik!... Şimdi televizyon var. Orada da ne konuştuklarını anlamıyorum.’ dedi. Dedi de dedi…
    Bir ara dükkanın önünde çocuk sesleri duyuldu. Mustaa Efendi’nin sinirli hali çocuklarla birlikte kayboldu. Kapıya çıktı; çocuklara çikolata dağıttı. Sevinç çığlıkları atarak dağılırken içlerinden bir tanesi; ‘Mersi Mustaa Amca!’ deyince kızdı ama belli etmedi. ‘Tövbe!.. Tövbe!..’ diyerek tekrar yanıma geldi. Bir yandan karıncaları seyrediyor bir yandan da göz ucuyla bu tatlı ihtiyarı izliyordum. Birlikte yemek yemeyi teklif etti. Kabul etmedim nedense. Biz kendi aramızda konuşurken narin ve bir o kadar tatlı bir ses Mustaa Efendi’ye seslendi. Mustaa efendi hanımını ayakta karşıladı.
    ‘Hoş geldin gözümün nuru, hatunum, sultanım’ dedi.
    Sultan’mış hanımının adı. İki insan yıllarca aynı yastığa baş koymuşlar. Birlikte ağlayıp birlikte gülmüşler. Hiç üzmemişler, kırmamışlar birbirlerini. Yıllar onları birbirine o kadar benzetmiş ki… Kar beyazı eşarbıyla, tertemiz yüzüyle ve beyaz sabun kokan elleriyle kanım ısınıvermişti Sultan Teyze’ye.
    Ağır ama dikkatli hareketlerle sofrayı hazırlamaya koyuldu. Pastırmalı kuru fasulye, bulgur pilavı ve turşuyu sofranın üzerine dizdi. İki ihtiyarın yemkelerinin ancak kendilerine yetecek kadar olacağı düşüncesiyle müsaade isteyip ayrıldım dükkandan.
    …
    Gün boyu Mustaa Efendi ile hanımını düşündüm. Otele gittim. Bir karyola ve bir tahta dolaptan ibaret odamda günlüğümü yazdım; uyumuşum…
    Sabah otelden geç çıktım. Sokaklarda dolaştım. Garajdan evime gitmek için bilet aldım. Yine tanımadığım yüzlerle selamlaştım. Ayaklarım öğle üzeri beni yine Şen Bakkal Hacı Mustaa Efendi’nin dükkanına götürdü. Sultan Teyze sofrayı hazırlamış; karşılıklı oturmuş birini bekler gibi bir halleri vardı. Beni görünce çok sevindiler. Mustaa Efendi: ‘Biz de seni bekliyorduk. Gel bugün otur soframıza. Sultanım her gün üç kişilik yemek getirir; misafirimiz olursa aç kalmasın diye.’ dedi. Birlikte yedik yemeğimizi. Sultan Teyze patatesli yumurtalı piyaz yapmış. Ütüne de tere yağı dökmüş. Yoğurt koymuşlar sofralarına bir de. Hayatımın en lezzetli yemeği o günkü piyazdır.
    Yemeğin üstüne bol köpüklü kahvelerimizi içtik Sultan Teyze’nin beyaz sabun kokulu ellerinden. Sohbet ettik. Bir ara saatime baktım. Çok az kalmıştı otobüsümün kalkmasına. Ellerini öptüm; ayrıldım dükkandan.
    …
    Bugün yıllar geçti aradan. Kayserili Şen Bakkal Hacı Mustaa Efendi ile Sultan Hatun şimdi ne yaparlar, bilmem. Fakat günlerdir düşünür dururum; Mustaa Efendi vefat ettiyse karıncalar ne haldedirler; rızklarını nereden bulurlar….



    Bünyamin ÖZBAKIR