Hayat Bir Tiyatrodur

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve EU1 tarafından 16 Haziran 2007 başlatılmıştır.

    16 Haziran 2007
    Konu Sahibi : EU1
  1. EU1

    EU1 Guest

    Hayat bir tiyatrodur! (Theatrum Mundi)

    Adem CEYLAN
    info{x}kudusyolu.com
    Dikkat! E-mail için {x} yerine @ işaretini yazınız. Bu değişim spam maillerden korunmak için yapılmıştır.

    Geçtiğimiz ayın 27. günü 1928 yılında kurulan uluslar arası tiyatro enstitüsünün bir kararla ilan etmiş olduğu dünya tiyatrolar gününe tekabül etti.

    Üzerinde yaşadığımız topraklarda tiyatro ile akraba, belki ata olarak kabul edebileceğimiz; geleneksel hayat tarzının birlikte olmayı temin edici ve kolektif eğlenmeye dayalı oyunlarını aklımıza getirebiliriz. Orta oyunu, gölge oyunu gibi.

    Tabi ki bu oyunlar; şehirleşmeyle, tarımda makineleşmeyle, üretimi pazarla bütünleştiren zihni ve fiziki alt yapının tamamlanmasıyla yavaş yavaş ortadan kalktılar. Tiyatro, bu oyunlardan bir metne bağlı kalması, sahnede oynanması,geniş oyuncu yelpazesiyle ayrılır. Yaşanılan hayatla onun sembolik bir şekilde canlandırılması arasında bir illiyet bağının olduğuna inanan insanoğlu insanlığın her döneminde bu işle uğraşmıştır.

    Malumdur ki eski Yunan’da ve Roma’da tiyatro saygın bir kurumdu. Her iki yerde de şehirleşme tiyatroyu merkeze alarak yapıldı. Şehir anfitiyatroların etrafında gelişirdi. Orta çağ Avrupasında merkezin mümessili kilise, tiyatroya hiç de sempatik yaklaşmadı. 17. yy. Avrupasında ise durum değişti. Hayat bir tiyatrodur (Theatrum Mundi) ifadesi yaygın bir hal aldı. Bu ifade ile sadece hayatın faniliği kast edilmedi. Hayatın bir oyun gibi yaşanılması gerektiğine inanıldı. Sanatçılardan beğendiği replikleri tekrar tekrar oynamasını istemeleri de bu anlayıştan kaynaklandı. Uzunca bir dönemdir bilgimiz dahilinde bulunan sanat taklitten doğar düşüncesi insanoğlunun bir bilinçle; yaşadığı dünyanın gayrında yeni bir dünya kurma çabasından başka bir şey değil.

    İnsanoğlunun, hayatın değişik anlarında oyunla hayat arasında, rolle gerçek arasındaki sınırı ihlal ettiğini biliyoruz. Birçok kişinin izlerken bile beceremediği rollerin sanatçılar tarafından büyük bir gerçeklik duygusuyla icra edildiğini biliyoruz. Ve yine dışarıdan birisi için utanç verici olarak görülen birçok sosyal-siyasal rollerin sahiplerince büyük bir ciddiyetle icra edildiğini de... Oyunla gerçek arasındaki çizginin ihlalini tebessümle karşılıyoruz. Sosyal ve siyasal rollerin dışardan bakanlar için sıkıntı ve utanç verici görülmesine rağmen rol sahiplerince ciddiyetle ifa edilmesini de anlayıp kabul ediyoruz...

    İnsanoğlunun hayatını istikamet üzere kılmak için indirilen kitabın üçte ikisinin kıssa formunda olması üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir. Daha önce meydana gelmiş olayları insanoğluna çok veciz bir üslupla anlatan Allah insanoğlunun, yolunu vahiyle bulmasını talep etmektedir.

    Burada kıssa formunda aktarılan bilgilerin tarihi gerçekliğine itibar ettiğimizi belirtelim. Çünkü bu yukarıda söylediğimiz "insanoğlu oyun sayesinde dünyanın gayrında yeni bir dünya kurmaya çabalar" ifadesini daha anlaşılır kılar.

    Allah hayatı bir gerçeklik olarak bize öğretmiş kendisini de el-Hakk olarak tanıtmıştır. Onun bizden yapıp etmelerimize ve terk edip kaçınmalarımıza yönelik taleplerine karşı takınacağımız tavır tabiî ki Kuran'ın takva olarak ögrettiği ittika duygusu içerisinde olmalıdır. Bu arada Muhammed Esed’in muttaki kelimesine Allah'a karşı sorumluluk bilincinde olan anlamını verdiğini hatırlatmamızda fayda var. Fakat yaşadığımız dünyada Allah'a karşı sorumluluğun bir bilinç düzeyine gelmemesi hatta bu sorumluluğun gerektirdiklerinin bir rol olarak kabul edilmesi de sıkça rastlanır bir durum halini aldı.

    Allah'a karşı rol yapanların yine Allah tarafından bize ögretildiği kuran ayetlerini aktarmadan önce kıssa formunun yoğunluğunu israiloğullarının işgal etmiş oldugunu ifade edelim. 2/65, 4/47-154, 7/103, 16/124 ayetlerinde bizlere anlatılan olay sözlüklerimize 'cumartesi ashabı' adıyla girmiştir. Sebt, israilogulları için kutsal günün adıdır. Allah bu günün kurallarının ihlal edilmemesini istemiştir. Ve ihlal edenlerin bugün ve gelecek için bir ibret sebebi kılınacağını ifade etmiştir. Tevrat'ta da "israilogullarına söyle benim sebt günlerimi gerçekten tutacaksın çünkü o sizinle benim aramda nesillerdir süren bir alamettir. Onu bozan muhakkak öldürülecektir. O günde kim iş yaparsa o can kavminin içinden atılacaktır ve nesillerince sebti ebedi bir ahit olarak israilogulları tutacaklar (çıkış 31/12-16) " sebt böyle anlatılmıştır. Peygamberlerinden haftanın bir gününü kendileri için istirahat günü kılmasını, o günü ibadet için ayrılmış bayram günü saymasını, hiçbir meşgale ile o gün uğraşmamalarını istemişlerdi. Bunun üzerine Cumartesi günü onlar için istirahat ve ibadet günü kılındı.

    7/163: "onlara deniz sahilindeki kasabanın halini sor. Hani onlar cumartesi yasaklarını tecavüz ediyorlardı. Cumartesi balıklar su yüzünde görülerek onlara gelirdi. Yasaklarını tecavüz ettikleri cumartesiler ise balık gelmezdi. Biz onları yoldan çıkmaları sebebiyle böylece deniyorduk." Yeryüzünün hilafeti vazifesi kendisine tevdi edilen insan oğlu Allah tarafından sürekli denenecektir. Kıyamet kopuncaya kadar devam edecek;bu süreç evreninde canlılık sebeplerindendir. Zira hayatın ve ölümün varlık sebebi insanlığın amellerinin ayırt edilmesidir. Allah’ın yapıp etmelerimize ya da terk edip kaçınmalarımıza yönelik taleplerini ciddiye almayan ama zevahiri kurtarmanın önemine inanan tiplerin yüreklerinden takva elbisesi çıkarılmıştır. Onlar zahirde Allah'ın bu taleplerini icra ettiklerini ifade etselerde üzerlerindeki takva elbisesi çıktığından dolayı gün be gün tiynetleri değişecek ve en iğrenç karakter özellikleri sergileyeceklerdir. Kitaba uymayıp kitabına uyduranların sonu bu gün ve gelecek için ibret vesilesi olacak bir maymunlaşmadır. Yukarıda ayet numaralarını verdiğimiz kıssa ile Allah insan oğlunun tamamını, yasağı ihlal edenlerin tavırlarıyla da yasağı ihlal etmeyenleri denediğini ve insanların zulmü engelleme çabasının kurutuluş vesilesi olduğunu bizlere öğretiyor. Sonuç değişmeyecekse bile mazeret beyanı olacak amellerimiz, bizleri maymunlaşanlardan ve onlara ses çıkarmamaktan dolayı kalplerinin onlara benzediği insanlardan tefrik edecektir. Vahiy istihza kabilinden yasağı ihlal edenlerin akıbetinden bahsetmiş fakat ihlale seyirci kalanların akıbetine hiçbir atıfta bulunmamıştır.

    Allah'ın taleplerinin değişik ayak oyunlarıyla hayatın kenarına itildiği şu günlerde Allah'a karşı sorumluluk bilincinde olanların yapması gereken,öğüt vermek ve hakkı ayakta tutmak için nefisleri aleyhine bile olsa şahitliklerinde sebat etmektir.

    İçimizden sadece haksızlık edenlere isabet etmekle iktifa etmeyecek bir fitneden bizleri sakındıran Rabbimiz; (8/27) kurtuluşumuzun Allah'ın hududunun ihlal edildiği yerlerde, gücümüz yettiğince karşı koymakta olduğunu aksi tüm durumlarda zarar edeceğimizi tekidli bir biçimde hatırlatıyor. Bizlerde bazen Yeremya gibi “eğer beni dinlemezseniz o zaman Kudüs’ün kapılarında ateş tutuşturacağım ve o ateş Yeruşalim saraylarını eritip bitirecek ” diyerek Cumartesi günü yüklerini Kudüs’ün kapılarından geçirerek ahitlerine ihanet edenler gibi davrananları tehdit etmeliyiz-edeceğiz...