Hayvanların İç Dünyası

Konusu 'Evcil Hayvanlar' forumundadır ve yaren_76 tarafından 4 Nisan 2007 başlatılmıştır.

    4 Nisan 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  1. yaren_76

    yaren_76 mareşal Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.069
    Beğenildi:
    22
    Ödül Puanları:
    148
    Hayvanların iç dünyası

    Hayvanlara nasıl davranacağımızı bazen bilmiyoruz. Hayvanların iç dünyalarını bilme şansımız var mı?
    Bir köpeğin gözlerinin içine bakıp da kafasından geçenleri merak etmemek neredeyse olanaksızdır. Onu yürüyüşe çıkardığınızda merakınız daha da pekişir ve bu kez kokladığı o garip şeylerin gerçekte nasıl koktuğunu, ya da köpeğin dünyayı nasıl algıladığını merak edersiniz.

    Ne var ki, bu soruların yanıtlarını asla bilemeyebilirsiniz. Düşün adamı Thomas Nagel 1974’te kaleme aldığı ünlü denemesinde hayvanların kafalarından geçenlere akıl erdiremeyeceğimiz duygusunu çarpıcı bir biçimde dile getirmekteydi.

    Karamsar biri olan Nagel,"Yarasa olmak nasıl bir şey?" diye soruyor ve insan aklı ile hayvanlarınki arasında bir tür bilişsel perdenin olduğuna inanıyordu.

    Dahası, yarasa ya da köpeklerin nörofizyolojik yapıları ve davranışlarıyla ilgili bilimsel verilerin giderek artmasının bu perdeyi ortadan kaldırmayacağına, tam tersine merakımızı daha da pekiştireceğine dikkat çekiyordu.

    Onun gibi karamsar başkaları da insanların kendileri dışındaki canlı türlerinin kafa yapılarını kavramaya evrimsel açıdan yatkın olmadıklarına inanıyorlardı.

    Mezbahada siz kesilseniz

    Sorun böylesi bir bilgisizliğin hayvanlara nasıl davranacağımız konusunda da bir belirsizliğe neden olması. Hayvanlar boş kafalı yaratıklarsa, bir şeyleri algılayıp duymaları söz konusu olamaz. O zaman da onlara nasıl davrandığımızın bir önemi yoktur.

    Yok eğer akıllı iseler, o zaman davranışlarımıza onların duygu ve düşünceleri doğrultusunda çekidüzen vermemiz gerekir.

    Üstüne üstlük, kimileri bizlerinki gibi bir beyne sahipse, o zaman en basit terbiye kuralları onlara bizlerden biriymiş gibi davranmamızı gerektirir ve öyle davranmamak da utanç verici olur.

    İnsanlar hayvanlar alemini kendi imgelemleri doğrultusunda yorumlama eğilimindedirler ve insanbiçimcilik düşünün altında da bu yorum yatar. Sizi avlayıp, bir yerlere tıksalar, bin türlü deneylerine alet etseler, kötü davranıp mezbahalarda kesseler hoşunuza gider miydi?

    Bambi annesini yitirdiğinde bu duyguyu yüreğinde hisseden çocuk ve yetişkinleri gözyaşlarına boğan, hayvan hakları diye yanıp tutuşan insanları tetikleyen işte bu düşüncedir.

    Yorumlama tehlikesi

    Gelgelelim hayvanların da bizler gibi bir kafa yapısına sahip olduklarını düşünmemizi gerektirecek bir neden yoksa, o zaman böylesi bir sorunla uğraşmak da abes olur. Hatta insanbiçimcilik, bu konuda iyimser olanların kimi zaman sadık ve şirin dostları yılan, kaplan, ya da timsahın saldırısına uğramalarında olduğu gibi, tehlikeli bile olabilir.

    Nörofizyolojinin katkısı yadsınamaz. Ne var ki, bu tür bilgilerin yorumlanması gerekir ve asıl sorun da bundan kaynaklanır.

    Söz konusu bilgileri bir başka canlı türünün bilinciyle ilgili bir özelliğini kavramak amacıyla kullanıyorsak, bizlerde belli bir süreci devinime geçiren nörofizyolojik düzeneğin bir başka canlı türünde de aynen işlediğinden emin olmalıyız.

    Benzer biçimde, bilinçli bir süreci yadsıyabilmemiz için başka nörofizyolojik süreçlerin onu etkilemediğinden de en az o kadar emin olmak zorundayız.

    Bu çıkarsamaların ikisi de söz konusu olabilir. Çünkü, Ludwig Wittgenstein’ın da benzer bir bağlamda dile getirdiği gibi, tek bir olayı öylesine sorumsuzca nasıl genelleştirebiliriz ki? Burada söz konusu olan olay insandır ve bunun tüm hayvanlar alemini kapsayacak biçimde genelleştirilmesi en iyi koşullarda bile kuşku götürür.

    Hayvanların dünyaları

    Dizginlerini koyvermiş insanbiçimcilik nasıl ki yanlış bir davranışsa, katıksız kuşkuculuk da en az o denli yanlıştır.

    Hayvanların ya da başka insanların bilincini, hatta kendi bilincimizi kavramanın belki de en iyi yolu hayvanların dünyasına göz atmak, onların edim ve tepkilerini gözlemek, nelerden etkilenip nelere karşı duyarsız olduklarını öğrenmeye çalışmaktır.

    Bizlere kim ya da ne olduğumuzu söyleyen de iç gözlemden çok, yaşadığımız dünyada kendimizi uygun bir konuma oturtma yeteneği değil midir?

    Jean Paul Sartre bilincin boş olduğunu söylerken de bu görüşten yola çıkmaktadır. Burada belirtilmeye çalışılan ne bilincin olmadığı, ne de bunun düşüncelerimizde safça oluşturduğumuz türde bir "şey" olduğudur.

    İmgelem yanlış araç

    Yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmek, sesin yankılanmasından yararlanarak bir cismin yönünü ve uzaklığını saptamasını, yarasa yaşamına özgü daha başka şeyleri ve bu yaşam biçeminin içerdiği algı ve duyguları da yeterince bilip onların dünyasıyla ilgili inandırıcı bir portre çizebilmektir.

    Bu yaklaşım gözlemci çobanın bir çoban köpeği olmanın ne demek olduğunu laboratuvarlardaki bilim insanlarından çok daha iyi bildiği gibi bir anlam içerdiğinden kimi düşünürleri tedirgin edebilir.

    Ne var ki bu yaklaşım doğru olabilir ve Nagel’in bir hayvanın dünyasını "içeriden" hayal edemeyeceğimiz yönündeki görüşünü benimsememize de katkıda bulunabilir.

    Çünkü, bir şeyi hayal edememenin bilisizlikle bir ilgisi yoktur. İmgelem yalnızca etki yaratmak üzere seçilmiş yanlış bir araçtır.

    Hayvanlarda bilinç

    Hayvanlarda algılama konusu kapsamlı bir biçimde incelenmiş olmakla birlikte, bilincin başka işlevleri henüz aydınlığa kavuşturulmamıştır.

    Bu işlevler arasında "üst düzey düşünce", genelde özbilinç ve özellikle de geçmişi anımsamak, basit duyguların ötesindeki karmaşık duyguları yaşamak gibi işlevler yer almaktadır.

    Aynı zamanda toprakla haşır neşir iyi de bir gözlemci olan şair Robert Burns yuvasını bozduğu tarla faresinin durumunun, bu yıkıma karşın, kendisinden iyi olduğunu söylerken buna gerekçe olarak farenin "yalnızca şimdiden" etkilendiğini öne sürer.

    Burns belki de haklıydı ve haklı olduğu ölçüde aşırı duygusallığımıza da ket vurmalıydı: Bambi kötü durumdaydı, ama belleği bir dolu anı, kafası bir yığın korku, düşkırıklığı ve beklentiyle yüklü olsaydı çok daha kötü olurdu.

    Yaşamları kısacık enstantanelerle sınırlı olan hayvanların duydukları üzüntü de ancak bu kadar olabilirdi. Gelgelelim kimi hayvanların hem anımsayıp hem beklentileri olduğu düşünülürse, bu tavır yeterince haklı bir gerekçe olamaz. Burns aşırı duygusal olmasa da, sevecenliğini korur. Onun yolundan gitmek gerek hayvanlar, gerekse bizler açısından yararlı olur.