Henüz... Artik...

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve realist tarafından 20 Temmuz 2007 başlatılmıştır.

    20 Temmuz 2007
    Konu Sahibi : realist
  1. realist

    realist Popüler Üye Üye

    Katılım:
    3 Aralık 2006
    Mesajlar:
    3.088
    Beğenildi:
    75
    Ödül Puanları:
    148
    HENÜZ... ARTIK...

    ‘Birbirini tamamlayan, ama birbirini tanımayan' iki dost ya da düşman: Henüz ve Artık.

    Henüz ‘önce’si, Artık ‘sonra’sı.
    Ortada fırtına, ortada var oluş, ortada oluş.

    Henüz... Zamanı değil.
    Artık... Zamanı geçti.
    Henüz... Olgunlaşmamış.
    Artık... Çürümüş.
    Henüz... Yetersizsin.
    Artık... Yetersizsin.

    ‘Henüz’ü yaşamak kolay. Bekleyeceksin, umut içinde, ulaşmak için, hedef belli, olacak belli.
    ‘Artık’ çok zor. Geçmiş... Bitmiş ! Geri dönüşü yok, umut yok. Olmuş, yaşanmış ve bitmiş.
    Henüz’ler gebe, doğum sancısı içinde.
    Artık’lar tükenmiş, ölüm sancısı içinde.

    Ne ‘henüz’ler yaşar bu gönüller...
    “Henüz yalnız yiyemezsin”
    “Henüz barlara gidemezsin”
    “Henüz bunu yapamazsın”

    Ve bu çan eğrisi hayatımızın tırmanışı ‘henüz’lerle başladığında; her ‘henüz yasaklanışı’nda öfkelenir, umudumuz kamçılanır, ‘henüz’leri bitirmek, tepeye çıkmak için hırslanırız.
    O ne tatlı, ne acı, ne bitmek bitmeyen bir tırmanıştır...
    Tepeye yaklaşırken azalan ‘henüz’lerden her biri, kazanılan bir zafer!
    Geçtim, başardım işte. (‘Artık’ çok uzak henüz). Kimse “henüz” diyemez bana artık. (‘Artık’ da demiyor kimse henüz).

    İşte tepe tepe kullanılacak tepe... Canım insan. Bilemezsin tepedeyken tepenin kıymetini çoğu zaman. Canım insan. Bu senin değil, doğanın suçu.

    Evet, suçluyorum doğayı, yaratılmışlığımızın devam ve bitiş çizgisini. Suçluyorum göz pınarlarım kaşına kaşına; “artık” çağına girmiş bir ana-babanın, tepede kalmaya çabalayan evladı olan ben. Suçluyorum evrendeki BİZ’liğin uçlarını.

    Sürekli kandırmaya çalışıyorum kendimi henüz ‘artık çağı’na girmedim diye. Ne olmuş ki yani artık gözlüksüz göremiyorsam? Hâlâ balıklama atlayabiliyorum.
    HÂLÂ! Evet... İkisinin ortasında, ‘artık’a geçmeden önceki son debelenmelerin sözcüğü bu! Hâlâ.

    Ah o hâlâ! Yaşamın şeytanı. Kandırıkçı, yalancı pembelik. Oltadan koparırcasına çıkarılan balığın karadaki son kuyruk çırpışları... Hâlâ yaşıyorum. Hâlâ dansediyorum, anlıyorum, öğreniyorum, merdiven çıkıyorum. (Dizlerimdeki tıkırtıyı boş ver!)

    Neydi o 20-25 yıl önceki çığlıklarım... Neydi, neydi?

    Nihayet! Evet ‘nihayet’, ya da ‘sonunda’. Bu da ‘henüz’ün hemen sonrasındaki sözcüktü, hatırladım.

    Nihayet özgürüm, nihayet yalnız gidebilirim, nihayet para kazanıyorum, kendi kararlarım var bağımsız...

    Ya ‘nihayet’le ‘hâlâ’nın arası?
    O, 15-20-25 senenin tek bir sözcükle tanımı yok galiba.
    Tüm sözcükler, tüm dolu dolu yaşamışlıklar –ki o sırada ne kadarının dolu dolu yaşanmakta olduğunun farkında olduğumuz tartışılır- tüm duygular, gerçek var oluş...
    Çevreden bize yakıştırılan, yaşamak zorunda kaldığımız sıkışmaların olmadığı zamanlar!

    Acımasız ‘artık’ları uzaklaştırmak için yapılan çabalar nasıl da zordur.
    Bir zamanlar “henüz”lerle kısıtladığımız veletler, “hâlâ”larımızı yememeğe başlayıp yavaş yavaş, “artık”larla dikilirler karşımıza.

    “Artık bu kadar yeme...”
    “Artık bu kadar koşma...”
    “Artık balıklama atlama...”
    “Bırak artık da valizi ben taşıyayım, artık GENÇ DEĞİLSİN”

    Agğğhhhh...!
    Artık GENÇ DEĞİLSİN.
    Agğhhhhh...!
    Değilim, biliyorum
    Biraz daha öyle davranamaz mıyım?

    -Hayır baba! Sen “Henüz gidemezsin” dediğinde ben sana itiraz e-de-mi-yor-dum. Sen de bana itiraz etme ARTIK!

    ‘Henüz’ler umut iken, ‘artık’lar sona yolculuk. Tükeniş, kabullenilemeyen ‘vaz geçme zorunlulukları’...
    Üstelik de kim diyor bu ‘artık’ları... Yıllar önce ‘henüz’lerle ilerleyişleri kontrol altında tutulmaya çalışılan çocuklar.
    Dünkü çocuklar.
    Ne zaman büyüdü bunlar?
    Ne zaman “artık” diyecek yaşa geldiler? Niye ‘artık’ diyorlar?

    ‘Henüz’ler zorunlu idi, onlar hakkında karar verilmesi gerekiyordu.
    Niye onlar karar vermeye çalışıyor şimdi ‘artık’ diye diye?

    ‘Artık’ları duymamak için yapılan çabalar nasıl da arttırır onları.
    Düşmesin diye tutulan o minik eller, düşmeyesiniz diye tutmaya çalışır sizi. Aynen o kendi başına yürümeye çalışan çocuğun sizin elinizi ittiği gibi, tek başınıza yürümeye devam etmek için itersiniz o eli.

    Agğhhh!
    -Büyümedin henüz, düşersin.
    -Düşersem düşeyim, sana ne?
    -Düşer bir yerini sakatlarsan ben üzülürüm, sana ben bakmak zorundayım.
    ..............
    -Genç değilsin artık, düşersin.
    -Düşersem düşeyim, sana ne?
    -Bir yerini sakatlarsan üzülürüm, sana ben bakmak zorundayım.

    Acımasız, çok acımasız.
    Şuur tam gelişmeden bir ele kendini bırakmak kolay; şuur yerindeyken nasıl bırakırsın kendini kıçından peydahlanmış o velede?

    Henüz- Nihayet- Ben- Hâlâ- Artık

    Böyle mi olmak zorundaydı tanrım? O çanın tepesinden inmek, indiğini bile bile, bilmek istemeye istemeye... Böyle mi olmalıydı?

    Peki ya bilseydik o kaydırağın tepesine kadar tırmandığımız merdivenlerinden sonra, kayıp inerken aşağıya, sonunda ayaklarımızın güvenli bir yere basacağını...

    Niye ayaklarımızın nereye basacağını bilemeden ölüyoruz?

    29-08-2002 Datça(Parla Şenol)