huzursuz ruhlar...ahmet altan'dan

Konusu 'İlişkiler, Duygular ve Hayatın İçinden' forumundadır ve talin tarafından 25 Eylül 2007 başlatılmıştır.

    25 Eylül 2007
    Konu Sahibi : talin
  1. talin

    talin Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    20 Haziran 2007
    Mesajlar:
    4.253
    Beğenildi:
    19
    Ödül Puanları:
    148
    Herkes tarafından sevilme ve beğenilme hastalığı onu daha doğarken yakalamıştı.


    Birisini çok sevseniz...

    Ona aşık olsanız...

    Hayranlık, dostluk ve şefkat bu aşkınızı beslese...

    Yıllarınızı birlikte geçirseniz...

    Onun için dünyanın en unutulmaz şiirlerini yazsanız...

    Ve, bir gün sizi yapayalnız bırakıp ölse...

    Perdelerinizi kapatıp her yanında onun izleri olan evinize kapansanız...

    Artık yanınızda olmayan sevdiğinizin anılarını düşünseniz...

    Sonra, artık size sahipsiz görünen odalardan birine girip onun dolabını açsanız...

    İçinde isimler olan bir defter bulsanız...

    Sevdiğinizin sizinle beraberken seviştiği ya da sevişmeyi düşündüğü insanların adları, uzun bir liste olarak yazılı olsa orada...

    Ne yaparsınız?

    Ne hissedersiniz?

    Ünlü Fransız şair Aragon, karısı romancı Elsa Triolet öldükten sonra böyle bir liste bulmuştu işte.

    Sevdiği kadının seviştiği erkekler...

    Yediği bu darbenin ağırlığından uzun zaman kurtulamadı Aragon.

    Çok ağır yaralanmıştı.

    Ölüm, onların gelecekte birlikte yaşayacaklarını çalıp almış, ona sevdiği kadının bulunmadığı bir gelecek bırakmıştı; bulduğu defter de şimdi geçmişini alıp götürüyor, geçmişi lekeli bir boşluğa döndürüyordu.

    Sevdiği insandan ona kalan anıların hepsi şüpheli gölgelerle kaplanıyordu.

    Hesap sorabileceği, "niye yaptın" diyebileceği kimse yoktu.

    Herhalde, ölene kadar Elsa’nın neden bunu yaptığını merak etti.

    Üstelik bu cevabı kolay bulunabilecek bir soru da değildi.

    Aragon, büyük bir şair, iyi bir romancı, siyasi mücadelelere girmiş cesur bir adam, halkının taptığı bir kahramandı.

    Elsa için yazdığı şiirler neredeyse bütün dünya tarafından ezbere biliniyordu.

    "Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de

    Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm

    Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm

    Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde"

    O "derin gözlerin" sahibi onu aldatmıştı.

    Bir kadının isteyebileceği nerdeyse her şeye sahip olan kocasını bırakıp onunla kıyaslanamayacak bir defter dolusu erkekle birlikte olmuştu.

    Bir kadın bunu niye yapar?

    Kocasıyla birlikte efsaneleşmiş bir aşkın sembolü olarak görülen, adı kocası tarafından aşkla özdeşleştirilmiş, dünyanın en bilinen şiirlerine kendi ismi verilmiş bir kadın niye yapar bunu?

    Sadece kocasını, sadece bütün dünyaya "Elsa’nın gözleri" şiirini ezberletmiş bir şairi değil, onların isimlerini kendi aşklarına katmış milyonlarca insanı da aldatmıştı.

    Sanırım, bunun cevabı, Elsa Triolet’nin büyük bir açık yüreklilikle tutulmuş günlüklerindeki bir satırda gizli.

    "Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum."

    Dünyanın belki de en korkunç hastalığına tutulmuş, daha doğrusu bu hastalıkla doğmuştu, "herkes tarafından sevilme ve beğenilme" hastalığı onu daha doğarken yakalamıştı.

    Öylesine büyük ve imkansız bir şey istiyordu ki bu isteğinin tatmin edilmesi, onun bu tatminle huzura ermesi imkansızdı.

    Bu hastalığa tutulmuş herkes gibi neredeyse tüm hayatını huzursuzlukla ve mutsuzlukla geçirmek zorundaydı.

    Böyle birine dünyanın en büyük aşkını, dünyanın en iyi şairlerinden birini, yeteneği, başarıyı, kendisine ve kocasına hayranlık duyan bir kalabalığı verseniz de onun elde ettikleriyle yetinmesi mümkün değildi.

    Tanrının niye bazı insanlara bu acı dolu hastalığı verdiğini bilmiyorum.

    Gerçi yeryüzündeki herkeste bir "sevilme" isteği, beğenilme arzusu vardır ama bütün hayatının yönetimini bu tutkunun emrine vermek çok daha başka bir şeydir.

    Neredeyse bütün erkekleri ya da kadınları tek bir insan gibi görüp onların hepsini tek bir insanı kendine aşık eder gibi kendine aşık etmeye çalışmak, aralarından biri bile kendisine yeterli ilgiyi göstermeyince herkes kendini terk etmiş gibi hissetmek, sürekli acı çektirir insana.

    Böyle biri kaçınılmaz olarak kendini sevenlerle değil sevmeyenlerle, beğenenlerle değil beğenmeyenlerle ilgilenecektir.

    Hep acı ve kırgınlık olacaktır hayatında.

    Bir insan niye bu kadar çok sevilmek ister?

    Niye diğer insanları hayatının merkezine yerleştirir?

    Onların söyledikleri her söz içinde yankılanır, onların bakışlarından, seslerinden anlamlar çıkarmaya çalışır?

    Bu kadar çok insanı ruhuna sığdırmaya uğraştığına göre büyük bir boşluk olmalı ruhunda, doldurulması zor bir boşluk.

    Nedir o?

    Ne yaratır o boşluğu?

    "Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri

    Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın

    Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa’nın

    Gözleri Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri."

    Bu mısraların bile dolduramayacağı o boşluk nasıl yerleşir bir insanın içine?

    Şiire biraz meraklı her aşık sizin adınızı sevdiğine söylerken siz kendinizi nasıl bu kadar yalnız hissedebilirsiniz?

    Bu mısraları sizin için yazan adam sizi severken, siz kendinizi nasıl sevilmemiş biri olarak görebilirsiniz?

    Sizi böylesine aç bırakan eksiklik nedir?

    Bütün dünyayla doldurmaya çalıştığınız o boşluğu yaratan sanırım aslında bir kişinin sevgisinin ve beğenisinin eksikliği.

    Kendisinin.

    Bazı insanlar bilmediğim bir nedenden dolayı kendilerini istedikleri gibi güvenle sevip beğenmeyecek bir ruhla doğuyorlar.

    Ve, kendilerini beğenmedikleri için kendilerine kızıyorlar.

    Garip bir ikilik bu.

    Sevilmek isteyen de, sevmeyen de, sevilmediği için kızan da, sevmediği için kızılan da aynı insan, hepsi aynı ruhun içinde kendilerine bir yer buluyorlar.

    Bu karmaşa onları yoruyor, hırpalıyor, yalnızlaştırıyor ve diğer insanlara düşman ediyor.

    Bir yandan insanların sevgisini ve beğenisini kazanmak için çırpınırlarken bir yandan da o insanlara kızıyor ve kendilerini beğenenleri onların beğenmediği birini beğendikleri için, kendilerini değil de başkalarını beğenenleri de "yanlış insanları" beğendikleri için küçümsüyorlar.

    "Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar

    Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince

    Camın kırılan yerindeki maviliğini de

    Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar"

    Bu mısraları onlar için yazan biri bile kurtulamıyor bu öfkeden ve küçümsemeden.

    Ama asıl onları tehlikeli yapan, bütün dünya tarafından sevilmedikleri için kendilerini "haksızlığa uğramış" hissetmeleri.

    Haksızlığa uğramış biri, bu "haksızlığı" dengelemek için her şeyi yapma hakkına sahiptir onlara göre.

    Ve her şeyi yaparlar gerçekten de...

    Sevgililerinin bütün arkadaşlarıyla yatıp onların adını bir deftere, "bulunacak" bir deftere yazabilirler.

    "Sevilme hastalığına" yakalanmış birinin bencilliğinin sınırı yoktur.

    Huzursuz, huysuz, öfkeli ve bencildirler.

    Tanrının şakaları bitmez.

    Bütün bu olumsuz özelliklerinden dolayı da çekicidirler.

    İnsanlar, bu "sevilme hastalarını" tanıyamaz, anlayamaz, onların kendi kendileriyle olan olağanüstü didişmeleri, kavgaları, durduk yerde yarattıkları huzursuzlukları, sürekli, neredeyse an be an değişen duyguları, "sevilmek isteyen"den "sevmeyen"e süratli geçişleri, ruhlarındaki değişik insanları birbiri ardına ortaya çıkarmaları öylesine kuvvetli bir ruhsal girdap yaratır ki buna yakından bakmaya kalkan birinin bir karanlığa yuvarlanması kaçınılmazdır.

    "Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Zaman sensin

    Zaman kadındır. İster ki

    Hep okşansın diz çökülsün hep

    ....

    Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken

    Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi

    ...

    Daha beter seni kaçak

    Seni yabancı bilmekten

    Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan"

    O karanlığa yuvarlanmış bir şairin, o karanlığı yaratan bir kadına yazdığı mısralar bunlar.

    Aragon, bir "kaçaklık", bir "yabancılık" olduğunu hissediyordu herhalde ama bunun sınırlarını tam da kestiremiyordu ta ki o defteri bulana, karısının bilmediği bir hayatı olduğunu keşfedene kadar...

    Ama gene de "sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi" diyordu.

    O bıçak, asıl Elsa’nın ölümünden sonra o defterle daldı Aragon’un gırtlağına.

    Hiçbir soru soramadı.

    "Niye" diyemedi, "Niye yaptın Elsa?"

    Dünya edebiyatının en büyük aşklarından biri, dünyanın en büyük acılarından biriyle bitti.

    "Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Korkuyorum senden

    Korkuyorum yanın sıra gidenden. Pencerelere doğru akşamüzeri

    El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

    Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden

    Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları

    Ölmek daha kolaydır sevmekten

    Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

    Sevgilim"

    Aragon, "ölmenin sevmekten daha kolay" olduğunu Elsa’nın ölümünden, sırrının aydınlanmasından sonra daha iyi anladı.

    Ve hiçbir zaman soramadı.

    "Niye Elsa, niye yaptın bunu?"