İhtiyar Kemancı / Nihat Genç

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve seaBahAR tarafından 27 Kasım 2008 başlatılmıştır.

    27 Kasım 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  1. seaBahAR

    seaBahAR de profundis Editor

    Katılım:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    10.949
    Beğenildi:
    8.192
    Ödül Puanları:
    238
    İhtiyar Kemancı​


    Vahim parasızlığını kimseye açamayan, aşamayan ihtiyarların gururunu tahmin edemezsiniz. Koca ömrü geride bırakan parasız yaşlı, artık gençler gibi dünyaya neden geldim diye isyan da edemez. Bir kabahat varsa, etraftakiler, biraz da kendinde ara der. Ağlama hakkı olmadan, hiçbir şeycik umut etmeden ıstırap çekmenin hali dayanılmaz. Kum saatini tersine çevirecek Tanrı’nın dahi gücü yok, takat yok. Geçmişin küllerini ne kadar deşsen, elesen faydasız. Dünkü zıpkın gibi bakışlı erkek yüzün, kefen bezine dönmüş!

    Muhtaç yaşlılık en cesur erkeği dahi korkutur. Sürünerek geçen bir asra yakın ömrün artık mahvedebileceği duygu kalmadığından, ihtiyarlığın dilenciliği kolay olur demeyin. Öyle derin kederli ihtiyarlar var ki, hiçbir pişmanlık göstermeden yürürler, o son günlerde dahi hayatları, hepimize şiir, masal olacak derin bir hissin ateşiyle yanar!

    Yoksul giysilerini itina ile temiz giyip paçavralıktan koruyan bu insanların ruhumda yaptığı sarsıntı büyüktür. Tanımasam da, bana selam verse, elimi sıksa diye çaba sarf ederim. Doğduğu günden beri Tanrı kovalamış, her bir yaşına, kemiklerine acılardan bir çentik atarak kaçmış. Kabuğu sertleşmiş, çürümüş yaşlı ağaçlara, şimdi o ağır yılları sorsak!

    Genç insanların parasızlıktan kurtulmak için azgın bir inatla her işte delicesine çalışması mutluluk verici, ancak, elli yıl aralıksız çalıştığı halde fakirliğini aşamayan bir yoksulun, işine kıskançlıkla sarılması hayranlık verecek bir insanlık dersi! Hiçbir burjuvanın hiçbir macerası bu kadar yüksek, semavi bir güzellik kazanamaz. Açlıktan öle öle hâlâ alnının teriyle yaşayan 75 yaşın üstünde bir ihtiyarın gururundan sarsılmayacak bir ruh, bir canlı yaşıyor mu dünyamızda! Melekler kadar saf, çocuklar kadar neşeli bu ebedi fakirlerin canını almaya Azrail dahi utanır. İşte bizler, depresyon saatlerimizde bu insanlardan hayat ilhamı alırız, bir elmas madeni bulmuş gibi seviniriz. Karanlık, talihsiz tehlikelerle hırpalanmış ve hiç bahtiyarlık yaşamamış ihtiyarların bu çelikleşmiş, kemikten direnci karşısında ruhlarımız takdis edilir. Bu gurur karşısında susmanın adı: Saygıdır. Saygının bu derin sesi kalbimizi parçalar. İçimizde insanlığa dair bir fırtına kopar. Ayaklarımız yerden kesilir, artık gözümüzü daldan budaktan esirgemeden, kutsal ışıltılı bu tecrübenin rüzgârıyla uçarak, otuzlu, kırklı, ellili yaşların üstünden rüya gibi geçeriz!

    * * *

    İşportacılık yaptığım uzun yıllarda böyle bir ihtiyar adam geliyordu kaldırıma. Eskimiş çorapları, yırtık ayakkabılarıyla altına bir mukavva parçası koyup, başlıyordu keman çalmaya. Gözlerini derin sessizlikle kısıyor ve hiçbir şekilde insanlara, dışarı bakmıyor. Hiçbir soruya cevap vermiyor. Çukur gözleri, artık bir onur adası olmuş kalbinden başka yerde rahat etmiyor gibi. Hepimizi sersemleten tatlı bir sarhoşluğun hüznüyle tek bir Türkçe parça çalmadan, adını bilmediğimiz klasik romantik parçalar.

    İnanılır gibi değil, inat etti, kalabalığın tanıdığı tek bir şarkı çalmadı. Tek bir neşeli parça da çalmadı. Oysa müşteri toplayabilmek için pekala günün modası şarkılar çalmalıydı. Artık kırılacak, çıtırdayacak izlenimi veren, kurumuş ve tozlanmış kemanının kokusu, yuvarlak köşeleri, yıllarca kitap arasında saklanmış, yaprakları yapışmış bir çiçek gibi. Bazen, nesli tükenmiş şık mantolu, yaşlı, ruj sürmüş ihtiyar kadınlar önünde durur, hıçkırarak ağlardı. Kendisi ağlamaz. O soğuk, paslı demir gibi yaşlı yüzlere, kelebek simi işliyor gibi, çok ciddi! Ama, geç vakit toplanıp giderken, kurumuş göz pınarlarının üstünde parlayan tuz parçaları görürdüm. Çok dalgalanmış deniz gibi. Ölümsüzlük istiyorsak o tuzdan biriktirmeliyiz. Simyacılar çok zengin olmak için altın üretecekleri bir felsefe taşı arayıp durdular... boşuna, o felsefe taşları bu tuz birikintileri. Uzun, çok uzun yollardan, bir çölden bitkin, eli boş dönmüş gibi. Kaslarının kemiklerine sürtünmesiyle son bir çıra ateşiyle gün boyu çalıyor. Nağmeler kemandan değil, kurumuş kemiklerin kaburgalarının çırasından, ateş böcekleri gibi kıvılcımlaşarak fırlıyor!

    Sanki, bu sıcacık insanlık ateşini, 70 yıl arayıp bulamadıktan sonra, şimdi ilk insanlar gibi, kemiklerini artık ağaç kabuğuna dönüşmüş kol kemiklerine sürterek, kupkuru bilekleri kemana sürtünerek arıyor! Beş para etmez kuru kalabalık dinleyicilere, yerin altında sıkışıp kalmış, yağmur dökmeyen bulutlar gibi gergin nağmeler sundu. Ve sonra açık bir gökyüzü, masmavi bir gök neşesiyle aralıksız ve hızlı ritimlerle coşup herkesi evlerine mutlu gönderiyor!

    Yağmur serpiştiren tatlı bir sonbahar, ki güneyden Ankara’ya rüzgâr eserse, çınar yaprakları şeker olur yersin, hep gezmek istersin, hep yaprak çiğnemek. Ağır inşaat makineleriyle belediye kaldırıma onarıma geldi. Beton testeresiyle, dünyada daha çirkin ses yok, kaldırım asfaltını kesiyor! Motorlu testereyi iki kişi tutuyor, o kadar yavaş ilerliyor ki, jilet gibi kestikleri kaldırım kemancının önüne geldi dayandı. Kemancının mevkiinde, inşaat birkaç hafta sürdü, hiç oralı olmadı. Kaldırım yayalara iptal edildi, ama kemancı, inşaatın ortasında kendi halinde çalmaya devam etti.

    Aynı zamanda patronum, arkadaşım şişkoya: “Bu adam deli mi?” dedim, “Hayır senden akıllı, yerini kimseye vermek istemiyor, yerini halka ezberletti, ezberlettiği yer unutulsun istemiyor!” Tam anlayamadım.

    “Biz kazanıyoruz şişko, şu kemancıya biraz yardım edelim?” dedim. Şişko: “Esnafın gururunu kırma. Bırak ezilsin, sürünsün, kendi kazansın!” “Tamam da şişko, yevmiyeyi doğrultamamış işte, yol iptal, gelen giden yok, doğrultacağı da yok!” Şişko: “Heyecan yapma, bu dünyada her esnafın bir fırıldağı vardır, görmüyor musun, belediye kaldırımı iptal etti o hâlâ çalıyor, bunlar bu mesleğin duayenleridir, vardır bir bildikleri!”

    Kemancı tatlı tatlı çalmaya başlayınca, iç geçirip “mutluyum işte” diyordum. Güvercin tüyü kadar yumuşacık parmakları. Nasıl bir gizli feryat, nasıl bir ah sızıyor kirli gömleğinin içinden. Ruhları yıkıp toz eden azap içinde melodik iniltiler. Zehirli, veremli tınılar kemancının büyüsüyle kuş öpücükleri gibi gelip gelip dokunuyor küçük çizgiler halinde vücudumuza. Kaldırım, insanların yüzleri, müziğin kırık ritmiyle birden kızıl şarap rengine bürünüyor. Müziğin tınısı ruhun külleri gibi. Bitmeyen bir veda çalıyor gibi. Bu kirli giysiler içindeki hayalet adama kulak verdiğinizde, göklere asılı, dağ kadar büyük masmavi hayali bir çan görüyorsunuz. Baygın bakışlı sapsarı bir kanarya gagasıyla çizer gibi, ezgiler, bir kadının kaşlarına sürünen perçemleri gibi, geberinceye kadar dinleyesin geliyor!

    Müzikten değil, meraklı bir kalabalık sarıyor etrafını. Günler geçtikçe, keman sesi de kemancı da çok tanıdık geliyor, başını çevirip bakan yok. Çok nadir, beyfendi birkaç insan, yukardan atarak değil, eğilerek önüne para koyuyor, çok değer verdiğini göstermek için de önünde birkaç dakika saygıyla dinliyor. Arabaların gürültüsü, işportacıların bağırışları, kalabalıkların hızlı akışı arasında kayboluyor kemancı! Oysa dikkat çekmek için işportacıların hepsi kudurmuş gibi bağırıyor, biri kekeme taklidi yapıyor, diğeri takılmış plak gibi hep aynı kelimeyi bağırarak söylüyor. Kemancının, önünden akan kalabalığa ulaşacak gücü yok! Cazgır işportacıların, şebek maymunları gibi cıyıltıları arasında keman sesinin bir adım önünde yürüyen insanlara ulaşamadığını gördükçe, içinizden “zavallı”, “yazık” diyorsunuz. Kalabalığa ulaşmak için güç, kudret olmalı. Mahşeri kalabalık ilgisizce akıyor! İncecik bir duman gibi yayılan nağmelerin gelip geçenlerin kulak diplerini bir gül kokusu gibi iç gıcıklayarak yalayan hüzünlü şarkılarını duymak mümkün değil. Oysa birazcık dikkat ediverse kalabalık, nağmelerin görünmez bir ruh aynası gibi kalplerine sızıverdiğini hissedecekler. Ruhları gizli aynasını bulmuş gibi sevinecekler. Nafile! Kemancının beli bükük. Boynu bir kuğunun kıvrımlı boynunun iskeleti gibi, başka sulara dalıp dalıp gidiyor. Bu haliyle insanın içini ezen çok acıklı bir manzara oluşuyor, keman nağmelerinden değil, zavallı ihtiyarın garip halinden içiniz kıyılıyor! Hiç görmeyeyim, üzülmeyeyim, diyorsunuz. Ne olur sanki birazcık dikkat etse kalabalık, sokağa buğu gibi yayılan sıcacık nağmelerin, gümüşsü tınıların pırıltılarının sim sim üstlerine yapıştığını görecekler. İş dönüşü yorgun mecalsiz ayaklarına çarpıverecek bu pırıltılar, dizlerinden derman adında bir incecik telin çekildiğini hissedecekler. Boşuna, mümkün değil. Kemancı görünmez bir adam. Orda hiç yokmuş gibi. Kendi haline çalıyor. Garip ve çökmüş omuzları. Gömleğinin altından sırıtan kırık dökük kaburgaları. Hastalıklı bedeni. Yapayalnız. Eskimiş çorapları. Yırtılmaya yüz tutmuş ayakkabıları çok hazin. Gün boyu aralıksız çalıyor ve önündeki mendile kimsecikler beş kuruş atmıyor, üç-beş lira atılıyorsa da bir ekmek parası değil, hiç değmiyor! Bu delirmiş sokakta binlerce işportacı içinde bir tek o para kazanamıyor!

    Hiç para kazanamadığı halde birkaç hafta aralıksız gelip gün boyu çalmasına anlam veremedim. İnsan başka bir sokağa gider. Şansını başka bir kaldırımda dener. Bu denli tecrübeli bir adam tam gününü boşuna harcayamaz. Kemanı bu denli zevkli ve içli çalan bir insanın, aynı zamanda çok zeki bir insan olabileceğini düşünüyorsunuz!


    ...devamı var.
     
  2. 27 Kasım 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  3. seaBahAR

    seaBahAR de profundis Editor

    Katılım:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    10.949
    Beğenildi:
    8.192
    Ödül Puanları:
    238
    ...devamı

    Kirli saçları, sümük rengi suratı, çok yıpranmış pardesüsüyle yaşlı kadın, kemancının yanı başına çömeldi. Tünedi, bir daha kalkmadı. Kemancıyı dinlerken, suratı için için yanan mangal ateşi kızıllığına dönüşüyor. Ama çok acıklı bir çirkinliği var. Gözleri hiç yıkanmamış, yağlı, isli tüller gibi. Nasıl anlatsam, yaşlılığın tükettiği bu kadın hayran bakışlarını kemancıya dikip, hiç kımıldamaksızın ve sadece sigara içerek birkaç ay kemancıya dadandı. Acısını mı dindiriyor? Tanrısal bir mutluluk uykusuna mı dalıyor? Birbirine komşu iki mezar gibiler. Ama nasıl sıcacık bakıyor kemancıya. Kemancıdan dünyanın harikaları dökülüyormuş gibi. Mutlu bir filmin son sahnesi perdede donmuş kalmış gibi. Suskun, sessiz, nağmeler yalnız onun ruhundaki kuyuya dökülüyor, heykel gibi, günlerce. Ne başıyla tempo tutuyor, ne duruşunu bozuyor. Üstüne karlar yağsa da, sonunda bedeninin sarılacağı kefeni bulmuş gibi. Büyük acılarından nihayet kurtulmuş gibi. Süssüz, mücevhersiz, sadece derin gözler! Dünya ikisinin de umrunda değil.

    Teneşir paklar dediğimiz kırışmış bu yaşlı bedenin içinden, sonsuz ve derin bir hazla kavrulan bir kadın yüzü gülümsüyor! Hayranlıkla dalınca kemancıya, çürümüş kadavra tahtası bu surattan, artık kimsenin öpmeye cesaret edemeyeceği bu sanduka küfünden, artık bir karikatüre dönmüş bu çarpılmış surattan hiç kimse, herkesin gıpta edeceği mucizevi bir güzellik fışkıracağını düşünemiyor. Rüzgârda usulca salınan boş salıncakların gıcırtısı gibi kemanların şarkısı. Hızla, koşarak geçenler dahi zıpkın yemişler gibi kalakalıyor. Ne güzel kadın, diyorlar. Kadının yüzünde akseden hayranlığa gıptayla bakınıyor herkes. Kadın, çok derinlere uçmuş, kemanın sesiyle uzun bir yolculuğa çıkıyor; hava kararana, sokak tenhalaşana kadar, travestiler ellerinde bıçak polisleri kovalayıncaya kadar, zevkle dinliyor kemancıyı. Aşkın bu şaşırtıcı sınırsızlığı betonu yumuşatıyor, arabaların gürültüsünü emiyor. Buzdan, demirden soğuk, sımsıcak kalp ateşine dönüşüyor. Yorgun argın eve dönenler kadının yüzünü gördükçe, akşam sevimli, tatlı bir akşam oluveriyor. Sanki kemancının başından, kemanından, pembe, mavi, mor pırıltılar yükseliyor göğe. Şehrin en köhne bu yerinde, şehrin kusarak fırlattığı bu kurumuş iskeletten ihtiyarlar, hepimizi bu dünyada tutan muhteşem bir manzara oluşturuyor!

    Kadının hayran bakışları, keman nağmelerini dev bir süpürge yapıp kalabalığı başına topladı. Kalabalık kemana değil, kadının hayran, titreyen ve bitmekte olan mum gibi büyülü gözlerine bakıyor.

    Reklamın düzenbaz tanrısı, evlere, apartmanlara, kahvelere, kolera salgınından daha hızlı yayıverdi haberi: “O yaşlı kemancı vardı ya, işte ona bir kadın aşık olmuş, yanından ayrılmıyor!” Sokaktan geçip eve gidenler, bir de bir hikâye götürüyorlar yanı başlarında: “Kaldırımdaki kemancıyı hatırlıyorsun değil mi, adama bir kadın musallat oldu, yanında oturmuş öyle baygın baygın bakıyor ki, herkes toplanmış kadını seyrediyor!”

    Haber dalgalandı, uzadı, yüz ayrı evin kapısından içeri giriverdi: “Bir yaşlı kemancı vardı sokakta, hatırla, bir kadın aşık ona, hiç ayrılmıyor yanından, gerçi kemancının yüzüne baktığı yok, kadın da aman çok çirkin, ama nasıl güzeller, nasıl yakışıyorlar!”

    Kemancıyla aynı kaldırıma tezgah açıyorduk, işportacılar arada bir kemancıya gidip, biraz da dalgasını geçerek: “Baba, gıy gıy kafamızı ...tin, şurdan neşeli bir hava çal da...” diyordu, şimdi hikâye işportacıları da sardı: “Baba baksana, kemancının manita gelmiş, bu kadın fena yapıştı.” Mevzu daha da ilerliyor: “Kemancı bu kadınla evlenmek istese çoktan işi bağlardı. Kadın bir aydır geliyor, kemancı daha gözlerini açıp bakmadı!” Yorumlar derinleşiyor: “Ağbi baksana, kadının yüzü nasıl şeker gibi eriyor, kemancı yer mi bu numaraları, almaz bu kadını, adamın evveliyatında neler var ki kadın kısmından ikrah etmiş, aynı tuzağa bir daha düşer mi, kadın boşuna kendini heder ediyor!”

    Ancak, artık kemancıya kimse acıyarak bakmıyor. Kemancının aşkını konuşan herkesin yüzü de şeker gibi eriyor. Kadın kemancıya hayranlıkla baktıkça, sanki kemancı da nağmeleri azdırıyor. Kemancının kırgın ezgilerini her sağır duymaya başladı. Kemancının bu eski kırık kapısından girmek için etrafı sarılıyor. Bir yıkıntının külleri içinde hâlâ tütmekte olan içli nağmeler, eskimiş tahtalardan fırlayan kıvılcımlar gibi çıtırdayarak yükseliyor. Müzikten anlasın anlamasın, başına toplanan halk, bir tabak keman helvası yer gibi, hacı pilavı mı var der gibi, tüm parçaları sonuna kadar dinliyor. Kadının minnettar bakışları, saygı dolu bir uyum ve nezaket içinde hiç değişmiyor. Aşkın onurlandırdığı güzellik yanıyor yüzünde. Aşk kadının aklını almış. Sanki kalbini, bir sıcacık çorba kâsesi gibi elinde kemancıya sunuyor. Müzik değil bu, medet, yakarış! Müziğin dili kuşkusuz kuş dili, ancak aşık olan çözer. Sanki kemancı, halkın anlamadığı, gıy gıy diye dalgasını geçtiği yabancı ezgileri, kadının, aşkın yardımıyla çözdürtmeye çalışıyor.

    Kadının doyumsuz tatlı bakışlarıyla durmaksızın okşadığı kemancının artık nefis bir hikâyesi vardı. İnsanlar bu hikâyeyi ayrıntılarına kadar merak ediyordu. Kadın tam bir ay, duruşunu, bakışını, kemancıyla arasındaki bir adımlık uzaklığını hiç bozmadı!

    Bir ayın sonunda kadın, kemancıya biraz daha yaklaştı. Kemancı kollarını dinlendirmek için kemanı indirdiğinde, kadın usulcacık başını kemancının omzuna koymaya başladı. Bu inanılmaz gelişme, büyük haber. Haber katlanarak, ballanarak yayıldı. “O yaşlı kemancıya musallat olan kadın var ya, işi pişirmiş, yolun ortasında kemancının göğsüne başını koyuyor, gelip geçenler nasıl gülüyor, nasıl seyrediyor!” Başkası: “Kemancının gönlü olmasa kadın yapamaz, kadın başını koyunca hiç sesini çıkartmıyor, demek bir iş var!”

    Bir ay kadar da, kemancıya kadının yakınlaşması hikâyesi anlatıldı. Ve bir zaman sonra, kadın elinde çarşı filesiyle gelmeye başladı. Filenin içinde birkaç parça yiyecek, artık akşam saatleri geliyor. Kemancının yanında çok daha rahat oturuyor, eskisi gibi gözlerinin içine bakmıyor. Kemancının hikâyesini bilmeyen yok. “O kemancı var ya, evlenmiş, o kadınla...” “Ben dedim baba, kadın fena yapışmıştı!” “Ya hatırlıyor musun, o kemancı orda yıllardır yalnız başına oturuyor, sonra bir kadın aşık ona, bakıyorum şimdi kemancının gömlekleri, pantolonu tertemiz, her akşam kol kola eve gidiyorlar, liseli gençler gibi, el ele tutuşuyorlar, nasıl mutlu oldum anlatamam!”

    Aysız bir geceye, aşksız bir hayata kimsenin tahammülü yok, kalbimiz çiçek sepetine dönmeden yaşayamayız. Aylardır yanından geçen kimsenin görmediği, duymadığı kemancının önündeki mendil, artık para doluydu. Halk bu aşkı çok sevdi. Yaşlı kocakarılar önlerinde eğilip, itinayla kâğıt para koyuyordu. Tembel, miskin, işsiz insanlar dahi mendile para atıyordu. 13-14 yaşlarında, balon satan paçavralar içinde bir çocuk dahi para atıyordu. Bir ateş parlıyordu burada. Bir masal yaşıyordu. Para bu aşka atılıyordu. İşportacılar kemancıyı kıskanmaya başladı: “Herife bak, iki gıy gıy yaptı yolunu buldu, mendili dolup dolup boşalıyor, iki gıy gıyla hazine topluyor!” Aşk daha büyük, en büyük hazine! Bir mumya gibi çukur kemikli gözleriyle kemancı, önündeki paralara bakmıyor. Fırtınalar estiren aşkın kahramanı yaşlı kadın, el ayak çekilince mendili kimsecikler görmeden cebine boca ediyor!

    İşte asıl haber, kadının mendili boşalttığı görüldü: “Herifin parasını yiyor kadın” “Ben dedim ağbi, bu kadın herifin parasına aşık!” Haber şekillendi: “Kemancıyla evlenen kadın var ya, adamcağızın parasını yiyormuş, zavallı adam, nasıl kazanıyor o parayı, buz gibi soğukta gün boyu betona oturuyor, yazıktır ya, insanın içi parçalanıyor!”

    Tam işportacılar, şu kadını dövelim, bir daha sokağa gelmesin diye aralarında konuşurken, kemancı, aşkıyla birlikte ortadan kayboldu, bir daha görülmedi, unutulup gitti!

    * * *

    Ve çok sonra... Trafiği yan semte doğru akan, şehrin bambaşka bir sokağında, kemancı görülmeye başlandı. O sokaktan geçenler kemancıyı hiç tanımıyordu. Araba gürültüleri içinde bu yoksul ihtiyarın çaldığı kemanla ilgilenen çıkmadı, yazık, zavallı, diye bakıp geçiyordu insanlar. Ta ki, bir ay kadar sonra, kemancının yanına bir kadın gelmeye başladı. Kadın hayranlık dolu bakışlarıyla bir heykel gibi kımıldamaksızın kemancıya bakıyordu. Gelip geçenlerin dikkatini çekti bu, hikâye yayılmaya başladı, kemancının aşkı konuşuldukça, etrafı sarılmaya başladı!..

    Kemancı, eşiyle bu oyunu, havaların güzel olduğu iki sezon sahneye koyar. Biri nisanda başlar, kadın mayısta gelir, diğeri eylülde başlar, kadın ekimde gelir. Kasımda artık çarşı filesiyle görülür.

    Arada küçük kazalar da çıkıyordu. Evinin penceresinden her gün kemancıyı dinleyen yaşlı teyze, kemancıya aşık olur. Yanına inip, kemancıya pastalar, börekler, hatta ev, araba teklif eder. Penceresinden kemancıyı hayranlıkla dinlerken, bir gün başka bir kadının, üstelik çapulcu gibi giyinmiş çirkin bir kadının kemancının yanına gelip onu aşkla izlediğini görür. Dayanamaz, kadının yanına iner. “Adamı rahat bırak” der, iki kocakarı itişme, kakışmayla ağız dalaşına girer. Kemancı oyunun sahnelenme güçlükleriyle dolu olduğunu anlayıp ertesi gün başka bir sokağa geçer!

    Ticari değil, temiz bir çift yüreğin aşk, hayat oyunu. Ölünceye dek, her mevsim karınıza aşık olacağınız bir iş. Ki, benim gibi kadının bakışlarını görenler, onun kocasına her mevsim rol yaparken gerçekten aşık olduğuna inandılar. İşini aşk gibi, aşkını iş gibi sevmek. İnsan dilenciye gönlünden ne koparsa verir, ama işini aşkla yapana gönlünü verir. Dünyanın en güzel oyunu. Kadınınıza işiniz gibi, işinize kadınınız gibi aşık olmak! Yaşlansanız da, kalbiniz hiç soğumadan hep yanık, hep alevli nağmelerle için için yanıp, sonsuza dek tüter! Aşkın oku, Yunus’un dediği gibi, her katı taşı deler geçer!



    Nihat GENÇ