İnsanın hayal kırıkları olurdu, ya hayal kırığı kendisi olursa nereden başlardı tamir

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve sukutuhayalben tarafından 23 Mayıs 2009 başlatılmıştır.

    23 Mayıs 2009
    Konu Sahibi : sukutuhayalben
  1. sukutuhayalben

    sukutuhayalben Aktif Üye Üye

    Katılım:
    19 Mart 2009
    Mesajlar:
    312
    Beğenildi:
    2
    Ödül Puanları:
    86
    Tanrı'nın onu sevmediğini ilk büyükannesinin kaşığı sol eline vurmasıyla hissetti. Vuruş darbeleri devam etti, sağ eli kaşığa alışıncaya kadar. Bu kaşık darbeleri yüzünden yemekte başkalarının olmasını hiç istemezdi. Çünkü acıyarak bakarlardı Naz'a ve bu bakışlar hem büyükannesinden hem kendinden nefret ettirecek kadar incitirdi Naz'ı. Kaşık hiç fark etmeden geçiveriyordu sol eline. Önceleri yemek yemeyi reddetti. Büyükannesinin tehditkâr ısrarlarıyla beraber anladı ki büyükannesi seviyordu onu. Bütün suç, hurafelerdeydi. Zamanla alıştı sağ eli kaşığa. Kolaydı kaşığa alışmak. Gel gör ki asıl sorun okul sıralarında başladı. Sağ eli kaleme alışamadı, sol eli de sıra arkadaşına...

    Gereğinden fazla eşyanın kalabalık tenhalığında, bitkilerle dolu, hurafelerin çokça kabul gördüğü bir evde büyüdü Naz. Büyükannesinin hacı arkadaşları eşliğinde her perşembe akşamı farklı bir boyuta girdiğini anlatırdı Zehra'ya. Zehra. Onu yaşama bağlarken aynı zamanda ölme isteğinin başlıca kahramanı, okul sıralarında ki tek arkadaşı. "Sen solak mısın?" demişti Zehra. Utana sıkıla "Evet...", dedi Naz. "Ne güzel! Solaklar zeki olurmuş, keşke bende solak olsaydım!" Bu cümle Zehra'yı sevmesine yetip de artmıştı. Böyle başlamıştı arkadaşlıkları.

    Zehra’nın aşk filmlerinde oynayan o kadınlar gibi mavi gözleri vardı. Saç tokasını birinci ders zilinde çıkarır, ipek gibi sarı saçlarının yüzüne dökülmesine izin verirdi. İstinasız bütün öğretmenler, Zehra'nın dökülen saçlarından başlayarak yanağını okşayıp severlerdi. Naz ise diğer herkes gibi ayağa kalkar, öğretmenine hep bir ağızdan 'Günaydın' der ve otururdu. Herkesten farklı olarak, sadece bütün öğretmenlerine küsmüştü.

    Çocukluğundan beri biliyordu çirkin olduğunu. Çirkin olduğunu öğrettiler ona. 'Çirkin, şanslı olurken, güzellik şeytanı çağırırmış...' Büyükannesi hep böyle söyler ve "Ay benim kara kuru kızım!" diye severdi Naz'ı. Zehra’yla tanıştıktan sonra anladı, büyükannesinin hurafeleri yalan söylüyordu. Bütün şansları güzellik topluyordu da, öyle şeytan falan da yoktu ortalıkta.

    Her gece yatarken dua ediyordu. Sarı saçlı, mavi gözlü Zehra gibi uyanmak için. Olmadı. Sadece rüyasında bir kere Zehra ile yer değiştirmişti. Naz sarı saçlı, mavi gözlü daha güzel olmuştu Zehra'dan. Acıyarak bakıyordu Zehra 'ya... Ertesi gün sordu, "Sen bana acıyor musun Zehra?" Gülmüştü Zehra. "Saçmalama..." demişti. Rüyasında da aynı cevabı Zehra'ya kendisi vermişti. Dolan gözlerini yere sabitleyip koşturarak tuvalete gitti. İki ders çıkmadı oradan. Ağladı... Ağladı...

    On üç yaşından sonra duaları ölme isteğiyle kıvrandı. Tanrı'dan başlayarak, sol elinden, ayda yılda bir gördüğü annesinden, okul sıralarından, ortaokulda başka bir şehre taşınan Zehra'dan, hurafelerden, sarı renginden, anneler gününden, doğum günlerinden nefret etti. Nefreti yıllar geçtikçe büyüdü. Nefretiyle büyüdü Naz. Yine bu yıllarda, gelirken hep bez bebek getiren annesinin kafasına atmıştı bez bebeği de karşılık olarak yüzünde, “Paaat!” diye bir ses duydu. Sanki kendisi istiyordu bez bebekleri, bebeklerle gelen sevgi gösterisini…

    Büyükannesi söylerdi ona, o olmasaymış annesinin de kendisinde mutlu mesut bir hayatı olacakmış. İstemeden hamile kalmış annesi de, herkes duyunca mecbur kalmış o ucube adamla evlenmeye. Küçükken bu hikâyeden tek anladığı kendisini kimsenin beklemediği ve aniden ortaya çıktığıydı. Zamanla annesine ve büyükannesine verilen bir ceza gibi hissetti kendini. Naz her soruşunda, sanki başkasıyla dedikodu yaparmış gibi anlatırdı büyükannesi bu hikâyeyi. Bir gün dolu dolu gözleriyle sordu büyükannesine, “Benim suçum ne?” Büyükannesi o günden sonra hiç anlatmadı bu hikâyeyi.

    Neden herkes gibi bir ailesi yoktu? Neden baba kelimesi ona bu kadar yabancıydı? Neden anlatılan yaşantılar kendi yaşantısına benzemiyordu? En çok da ‘Neden ben?’ sorusu canını yakarken, büyükannesinin ‘tövbe tövbe’ eşliğinde attığı terliklerin dışında pek de bir şey bulamadı. Soruların kancası takıldığı yeri belirsizleştiriyordu. Belirsizleşti Naz. Büyükannesine, anneler gününde hediye almayı on beş yaşında bıraktı. Ya kendisi hediye almayı bilmiyordu, ya da büyükannesi alınan hediyeyi kabul etmesini... Doğum günlerini de büyükannesinin hurafeleri sayesinde evinde öyle kızlı erkekli arkadaş grubuyla kutlayamıyordu zaten.

    Güzel olduğunu göremeden büyüdü Naz. Hüzün kokan, insanda baktıkça keşfedilme isteği uyandıran, çıkık elmacık kemikleriyle keskin bir yüzü vardı. İncecik bedeni yürürken ukala bir hava estirirdi. Ukala bir hava estirdiğini bilerek yürürdü Naz. Güçlü olduğunu hissettirirdi ona bu yürüyüş. Sevmişti bu duyguyu, zamanla da alıştı güçlüyü oynamaya.

    Gideceği çoktan belliydi bütün ilişkilerinde. Hala Türk filmlerine ağlayanlardandı. Evet, ağlardı hıçkırıklarla, ama ağlayan başkasıydı sanki. Sevgi cümleleri boğazının bir yerlerinde takılıp kalıyordu. Film yarısında, bırakırdı onu sarıp sarmalamak isteyen bir eli. Yüreği ağlar, aklı korkardı, aşk ya da seks kokan ellerin büyüklüğünde. Kaçardı en nihayetinde.

    Lise yıllarında büyükannesin,'Ah, kime çekti bu kız?' yakınmalarını artık kulak asmıyordu. Kötü de hissetmiyordu kendini, çünkü büyükannesi de, o küçükken kaşık darbelerinde onun ahları hiç dinlememişti. Şimdi anlıyordu, büyükannesinin ona kızdığı zaman ki öfkesini...

    Sigaraya başlamasının tek amacı güçlü ve büyük olduğunu kanıtlamaktı. Sağ kaşına taktırdığı piercing de bu düşünceden yola çıkarak sanki ona güç katıp farklı kılıyordu. Birbirinden alakasız elbiseleri giymek yine cesaret isterdi. Kendine dair bütün belirsizliklerin içinde, belirsizliklere karşı koyma çabası içindeydi. Konuşmayı sevmezdi. Çünkü insan konuşurken illaki kendinden bir şeyler koyardı ortaya.

    Yirmili yaşlarında ona güç katan her şey anlamını yavaş yavaş kaybetti. Dış dünyayla savaşılabilirdi insan, bütün gücüyle. Zaten büyükannesi ona yetişirken artık yoruluyordu. Poposuna hızla çarpan bir terlikle savaşmak hiç de zor değildi. Ya kendisiyle savaşmak... Bütün uğraşlarınla çok büyük olduğu düşünürken aslında bir hiç olduğunu anlamak… Piercing'ini çıkardı. Bütün o rengârenk elbiselerini çıkarıp fırlattı bir köşeye. İnsanın hayal kırıklıkları olurdu, ya hayal kırığı kendisi olursa nereden başlardı tamire?

    Artık güç falan istemiyordu. Herkesin imrenerek baktığı o şeyin bomboş, kendisinin yalan olduğunu anladığında ne kadar acıdı içi. Tek isteği gerçek olmaktı artık. Güçlülük oyunu onun sadece hayatını eksilmişti. Bunu gördüğünde yirmi yaşındaydı. O zaman anladı ki yaşamaya herkes gibi yine geriden başlayacaktı.

    İnsanın kendisiyle savaşı nereden başlardı acaba, ya da hangi sonuç bu savaşta ateşkes imzalatabilirdi?


    alıntı...