Istanbul Esintileri...

Konusu 'Şiir' forumundadır ve Zepp tarafından 15 Haziran 2007 başlatılmıştır.

    15 Haziran 2007
    Konu Sahibi : Zepp
  1. Zepp

    Zepp Popüler Üye Üye

    Katılım:
    21 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    9.346
    Beğenildi:
    17
    Ödül Puanları:
    146
    [​IMG]


    Deniz Bir Oyundur Usumda

    Bir oyunudur süregelen ışığın
    Pürüzsüz ve alabildiğince kıvrak
    Saklı kıvrımlarında gölgeler çırpınarak
    Kumun ve yansıyan yosunun taşın
    Göğün bulutlu rengi olur
    Paylaşılmaz sevdam olur buracıkta bakakalmak

    Hasret olur uzanır denizler tanrıçası
    Bir adım daha huzurla
    Bir ışık cümbüşü Güneş'in bize attığı
    Seken bin taş olur pırıl pırıl
    Sevinci olur içimizde yansır
    Uzak teknelerin dalga dalga tasası
    Işığı kıran ara sıra
    Mızrak olur taa yüreğimden vurur

    İstanbul akar gözlerimden içeri
    Martıların karabatakların şen şakrak
    Oyunu olur düşüncelerim peşlerinde
    Bir gün daha koşar gelirim ve
    İri taşlarında ev kurarım bu sahilin
    Gözlerimde kızılı batana kadar
    Dalga dalga ve usulca
    Kendimi hep bu sahillere vururum


    Fikret Şahin


    [​IMG]

    Gidiyorum İSTANBUL

    Kıskanıyorum uçuşan martıları
    Kıskanıyorum denize meydan okuyan
    İstanbula kafa tutan Kız Kulesini
    Sırtımı verdim hisara
    Ne vardı diyorum, ne vardı
    Beni böyle bezdiren
    Ne vardı
    Beni bu denli üzen
    Sebepsizmi çöktü gözlerim
    Sebepsizmi kar yagdı saçlarıma
    Adımlarım beni korkutuyor
    Sanki yaşamamışım bunca yıl
    Sanki yoksun, yokum artık
    Düşündükçe çıldırasım geliyor
    Haykırmak istiyorum ucuz istanbula,
    Yitirdiklerimin hesabını
    Ve son kez söylüyorum
    Gidiyorum, gidiyorum ben

    Yasin Demir


    İstanbuL

    Evin içinde bir oda, odada İstanbul
    Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul
    Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı
    Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul
    Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm
    Çekmeğe başladı, oltada İstanbul
    Bu ne biçim su, bu nasıl şehir
    Şişede İstanbul, masada İstanbul
    Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık
    Bir yanda o, bir yanda ben, ortada İstanbul
    İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım
    Nereye gidersen git, orada İstanbul

    Ümit Yaşar Oğuzcan



    Canım İstanbuL

    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
    İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
    Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
    İstanbul benim canım;
    Vatanım da vatanım...
    İstanbul,
    İstanbul...
    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
    Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
    Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at;
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
    Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...
    O manayı bul da bul!
    İlle İstanbul`da bul!
    İstanbul,
    İstanbul...
    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
    Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği.
    Oynak sular yalının alt katına misafir;
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
    Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
    Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
    Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i...
    Kadını keskin bıçak,
    Taze kan gibi sıcak.
    İstanbul,
    İstanbul...
    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
    Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu,
    Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
    Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
    Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
    Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
    Güleni şoyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
    Gecesi sünbül kokan
    Türkçesi bülbül kokan,
    İstanbul,
    İstanbul…

    Necip Fazıl Kısakürek


    İstanbuL Ağrısı

    kanatları parça parça bu ağustos geceleri
    yıldızlar kayarken
    şangur şungur ayaklarımın dibine dökülen
    sen eğer yine İstanbulsan
    yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
    pançak pançak şiirler tüküreceğim
    demek yine ben
    limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
    kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
    Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları
    mavi asfaltlara çökmüş
    diz bağlıyor
    eğer sen yine İstanbulsan
    kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
    Sirkeci Garında tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
    intihar dumanları içindeki Haydarpaşadan
    Anadolu üstlerine bakıp bakıp
    ağlıyan
    sen eğer yine İstanbulsan
    aldanmıyorsam
    yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
    kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
    yine senin emrindeyim
    utanmasam
    gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
    kendimi yani şu bildiğin Attila İlhanı
    zehirleyebilirim
    sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
    Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
    imtihan çığlıkları yükseliyor üniversiteden
    Tophane İskelesinde diesel kamyonları sarhoş
    direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler
    uykusuz dalgalanıyor
    ulan İstanbul sen misin
    senin ellerin mi bu eller
    ulan bu gemiler senin gemilerin mi
    minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
    liman liman götüren
    ulan bu mazut tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
    akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
    neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
    antenlerinden
    neden
    peki İstanbul ya ben
    ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
    gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu Abbas
    ya benim kahrım
    ya senin ağrın
    ağır kabaranlarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
    burgu burgu içime boşalttığın
    o senin ağrın
    o senin
    eğer sen yine İstanbulsan
    yanılmıyorsam
    koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
    Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine
    satır satır okumak istediğim
    sen
    eğer yine İstanbulsan
    eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
    ulan yine sen kazandın İstanbul
    sen kazandın ben yenildim
    kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
    yine emrindeyim
    ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
    parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
    hiçbir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
    yanılmıyorsam
    sen eğer yine İstanbulsan
    senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
    gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
    bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
    ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
    kaç kere yazdım kimbilir
    kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
    1949 Eylülünde birader mırç ve ben
    sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık
    sana taptık ulan
    unuttun mu
    sana taptık

    Attila İlhan