Kadın Hayatın Özüdür... ( Lütfen Okuyun, Eşlerinize Okutturun )

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve iLk tarafından 15 Mayıs 2009 başlatılmıştır.

    15 Mayıs 2009
    Konu Sahibi : iLk
  1. iLk

    iLk AkreP Pro Üye

    Katılım:
    5 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    1.012
    Beğenildi:
    2
    Ödül Puanları:
    148
    Lütfen sıkılmadan okuyun...
    Eşinize / Sevgilinize / Çocuğunuza / Arkadaşınıza, çevrenizdeki herkese özellikle erkeklere Okutun ya da anlatın;


    Kadın hayatın özüdür, varlığın taşıyıcısıdır. Allah, onun rahmine kutsiyet atfetmiştir. (Nisa/1). Bu sebeple bütün dinlerde yüceltilmiştir.


    Yahudilikte ‘nesep’ anne ile devam eder. İbrahim (as)’a hikmeti ilk fısıldayan annesidir. Hz. Meryem, ‘İmran’ın kızı’dır. Ve İsa (as), Meryem’in oğludur… Üç dinde de anne kutsaldır. Bismillahirrahmanirrahim’deki ‘rahim’ dahi, maddi ve manevi anlamda sadece annede tezahür etmiştir.


    Evet, ‘anne’ kutsaldır, bir günle geçiştirilmeyecek, bir eşarp, bir mutfak robotu, bir demet çiçekle geçiştirilmeyecek kadar önemlidir.

    Buna karşılık ‘kadın’ bütün dinlerde, nerede ise Şeytan’ın başyardımcısı sayılmıştır. Onun şerrinden, belasından ve fitnesinden Allah’a sığınılmıştır.

    Acaba bu yalnızca, ilahi metinlerin hep erkekler tarafından tefsir edilmiş olmasından mı kaynaklanmıştır? Yani kadın, aslında ‘iyi’dir de, ona karşı ‘zaaf’lı yaratılmış erkekler, tanrıya karşı işledikleri günahlarının suçunu yüklemek için mi onu öyle vasfettiler?


    Bütün bunların da bir payı olabilir elbette ama mesele sadece bu olmasa gerek. Çünkü kadın ‘öteki yüz’dür; yani ‘mâsiva’… Kadın dünyadır, kadın ekmektir, kadın hazdır. Camın sırlı yüzüdür. Eşyayı, ‘harf’ olmaktan çıkarıp ‘isme’ dönüştüren bir simyacıdır. Nefsin, ‘tanrılık halleri’nden almak istediği tadların makarrıdır…


    Allah onu, azamet ve hüsnünün perdesi, ikram ve lütfunun haziresi, var etme kudretinin mahzeni, kullarına ikram ettiği haz ve lezzetin teni kılmıştır. O varlık ve bereketin sembolüdür.


    ‘Soyut’u kavramakta zorlanan eski kavimler o yüzden zaman zaman onu ‘Hayatı var eden ve onu varlık halinde tutan’ Yaratıcı ile karıştırdılar. Nitekim pagan kültürlerin tüm tanrıları dişidir…


    “Antik Yunanlılar ona Kaos diyorlardı. Önce O vardı. Sonra onun bağrından ilk varlık çıkageldi. İsmi Gaea idi. Gaea, tüm evrenin yaratıcısı... Gaea, Uranüs'ü yarattı ve onunla evlendi. Bu evlilikten Kronos ve Rhea doğdu. Rhea, daha sonra "dünya" adını alacak büyük bir toprak parçası yarattı. Dev bir dağ ve daha küçük kaya parçalarıyla bu toprağa geldi. Kayaları kullanarak Zeus'u ve diğer tanrıları yarattı. Böylece dünyanın ve tüm tanrıların "Magna Mater"i yani "Ulu Anne"si ünvanını aldı. İnsanlar, uygarlık tarihi boyunca Astarte (Suriye), Ceres (Roma), Kybele (Frigya), Demeter (Yunanistan), Iştar (Babil) ve İsis (Mısır) gibi isimler verdiler Rhea'ya.


    Görülüyor ki insan beninin tevhidi arayışında ‘kadın’ hep ‘şaşırtıcı ve saptırıcı’ rol oynamış.


    Aslında eşya, yaratıcısını gösterecek kadar ‘şeffaf’tır. Basiret sahibi her insan muhit, mutlak ve muktedir bir yaratıcının varlığını idrak eder. Fakat murad-ı ilahi farklı olduğu için araya perde koydu. Sınavı ancak hak edenlerin geçmesi için varlığın bir yüzünü kadınla sırladı. Nefs ne zaman eşyaya baktıysa Rabbini göreceğine aynada kendisini gördü. Eserden müessire gidemedi. Basar masnuatı gördü; basiret Sanii görmedi.


    Ve böylece ilahi sıfatların birçoğunu kendinde barındıran kadın, aynı zamanda basiret tutulmasına da neden olan en güçlü manyetik fırtına oldu insan aklı ve idraki için. İşte kadın bu yönüyle ‘şeytan’a benzetildi.


    * * *

    Cenab-ı Hakk’ın, inananlar ile inanmayanları ayırt etmek için insanların önüne çıkardığı iki tür sınav vardır. Bunların birinin adı ‘be-le-ve’ kökünden gelen ‘bela’dır. Diğeri de ‘fe-te-ne’ kökünden gelen ‘fitne’dir.


    “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak(li-yebluvekum) için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk/2)


    “Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa fitneye atılıyorlar ‘yuftenun)…” (Tevbe/126)


    ‘Bela’ savuşturulabilirlik açısından ‘fitne’den daha zayıftır. Fitne, nefs için, kaybetme ihtimali yüksek olan bir sınavdır. O yüzden de fitne, katl fiilinden bile daha tehlikeli bulunmuştur.


    Bilindiği gibi Şeytan da bir fitnedir. Kendi zatında müessir olan bir varlık olmadığı halde çoğu nefs onun iğvalarıyla yoldan çıkıp helak olur. Oysa o sadece, içimizde saklı olan niyetlerimizi açığa çıkaran bir turnusoldür. Biz onu lanetleriz. Oysa o olmasaydı, Firavun firavun olmaz, Musa ‘musa’ olmazdı. Ebu Cehil, ‘cehlin babası’ kalmaz, Ebu Bekir ‘sıddık’ olmazdı.


    Bu dahi Rabbin bir hikmetidir ki, suret taparlar ile hakikat erlerinin ruhlarını birbirinden ayırt etmeye yarayan Rahmani bir düzenektir.


    * * *

    Her şey gibi kadının da ‘üç yüzü’ vardır. Biri Yaratıcı’nın esmasına bakar, O’nun sıfatlarını gösterir. Bu yönüyle kadın, Hak âşıklarının aşk ummanına dalmak için ilk denemelerini yaptıkları bir havuzdur. Onu sevmeyi bilmeyen, ALLAH' A VARAMAZ…

    Kadının ikinci yüzü kendi ‘hakikatine’ bakar ki o, doğurganlıktır. Bu yönüyle dünya ve ahiretin tarlasıdır kadın. Cennet nimetlerinin mezraası, rahmetin mezheresi; yani dünya ve cennetimizi süsleyecek bir gül fidanlığıdır.

    Üçüncü yüzü, nefsin hevesâtına bakar. Bu yönüyle o, eşyanın üzerine serilen bir gaflet perdesidir. Ehl-i dünyanın eğlencesi, nefislerin tuzağı, heveslerin oyuncağı, suretperestliğin mabedidir. Şu yüz çirkindir. Çünkü fânîdir, geçicidir, elemlidir, aldatır. İşte, ehl-i hakikatin nefret ettiği, bütün günahları yüklediği, kadının bu yönüdür.


    Bu açıdan kadın, ilahi merkezli çekimin, merkezkaç kuvvetidir. Onu yaratmasaydı, ilahi çekim, hiçbir şeyin merkezden ayrılmasına fırsat vermeyecekti. Benzetmede hata olmasın, mesela, güneş dünyayı kendine çeker, dünya da ondan kaçar. Bu çekim ve merkezkaçtan öyle bir denge oluşmuştur ki, işte o bu dünya hayatıdır. Ve sayısız nimetlerin menbaı olmuştur

    Kaçış güçlü olsa, dünya yörüngeden çıkacak ve tüm kabiliyetlerini kaybedecek… Çekim güçlü olsa, bu kere de dünya yine yörüngesinden çıkıp güneşin bağrına düşecekti ve o zaman da bu hayat olmayacaktı.

    İşte bu yönüyle kadın ilahi ‘med’din ‘cezir’idir ki hayatın doğmasına ve dünyanın yaşanabilir olmasına yol açmıştır. Kadının bu niteliğine yapılacak hiçbir övgü yeterli olmayacak… Onu ihmal etmiş hiçbir toplum abâd olmamış, onu abad etmeyen hiçbir medeniyet ayakta kalmamıştır.

    Kadının bu yönünü sevmeyen, dünyaya ait hiçbir şeyi sevmez. Hatta rabbini de sevmez. Ne buyurdu, yaratılmışların en güzeli? “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadın Güzel koku ve gözümün nuru namaz!”

    Gördünüz mü Resullerin hatemi, kadını nereye oturtuyor?


    Çünkü o hayırlı ve güzel olan her şeyin temelidir. Hayatın ve ölümün kaynağıdır. İnsanlığın manevi emellerinin manevi ve tabii esasıdır.

    O bizim için acı çeker. Bizi alın terleri içinde dünyaya getirir. Biz yaşlandığımız zaman bile bizi küçücük bir çocuk edasıyla sever ve bizim için endişe eder. Karşılık beklemeden vermek ve sevmek Allah’tan sonra bir tek kadın yüreğine nasip edilmiştir. Anneyi yüceltmek ve sevmek doğrudan Rabbin hatırını gözetmek anlamına gelir.


    Eşlerinizi de sevin, çünkü onlar da sizden sonrakilerin annesidir. Eş olan kadını sevmek insanı ‘necip’ yapar. Anne ve eş, Rabbin kullarına verdiği en büyük armağandır.

    Herkes sizi terk ettiğinde sizi terk etmeyecek biri olsun diye Allah anneyi yarattı. Hiç kimse sizi anlamadığında yine de sizi anlayıp yüceltecek biri olsun diye kadını size eş yaptı.

    Hz. İsa (as) “İşte bu yüzden ben size diyorum ki, Allah’tan sonra en iyi fikirleriniz kadınlarla ilgili olmalıdır. Kadın sizin için kolayca tam saadete ermek için var edilmiş tanrı mabedidir. Kendi manevi değerlerinizi bu mabetten alınız; orada siz kederleriniz ve başarısızlıklarınızı unutur; tükenmiş güçlerinizi yeniden kazanırsınız. Onu aşağılamayın. Onu aşağılarsanız, yalnız kendinizi aşağılamakla kalmaz, onsuz yeryüzünde hiçbir şeyin varlığını sürdüremeyeceği sevgi duygunuzu da kaybedersiniz….” der. (Tibet İncili, XII/18-20)

    Köşe Yazısı Alıntı : Mehmet Ali BULUT