kim demiş tarih sıkıcıdır diye...

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve sweetbitter tarafından 29 Eylül 2008 başlatılmıştır.

    29 Eylül 2008
    Konu Sahibi : sweetbitter
  1. sweetbitter

    sweetbitter Aktif Üye Üye

    Katılım:
    22 Eylül 2008
    Mesajlar:
    20
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz
    gibi değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün,
    1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:
    İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs
    ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı . Ama yine de
    kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak
    amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
    Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.
    Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları
    ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak
    ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale
    geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.
    İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği deatmayın'
    (Don't throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.
    Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında
    tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu
    için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler)
    çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen
    hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek
    yağıyor' (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
    Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu.
    Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir
    sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan
    İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.
    Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden
    yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.
    Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı
    zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh)
    seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman
    geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak
    üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'thresh
    hold' (saman tutan; Türkçesi eşik idi.
    Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir
    kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler
    ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam
    yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek
    ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok
    uzun süre kazanda kalıyordu. '
    Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük'
    (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old)
    tekerlemesinin menşei budur. Bazendomuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı .
    Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin
    eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek
    misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna 'yağ çiğnemek' (chew the fat)
    adı veriliyordu.
    Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.
    Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep
    oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler
    buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca
    domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.
    Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun
    yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı . Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten
    yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman
    kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve
    küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların
    ağızlarında 'tabak ağzı' (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
    Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta
    kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.
    Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim
    insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen
    insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar
    birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına
    toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu.
    İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer
    bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor,
    kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı .
    Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri
    olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna
    çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan
    dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu
    mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti 'graveyard shift')
    denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ('saved by the bell') bazıları
    da 'ölü zilci' (dead ringer) olurdu.
    Gerçekler bunlar:

    Kim demiş tarih sıkıcıdır diye:
    Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları
    kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla
    süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı. Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış
    Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli
    kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia' da ise kanunla
    bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.
    Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklaraboşaltma adeti
    17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını
    lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.
    1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma
    ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan
    Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak
    tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti...
     
  2. 29 Eylül 2008
    Konu Sahibi : sweetbitter
  3. sweetbitter

    sweetbitter Aktif Üye Üye

    Katılım:
    22 Eylül 2008
    Mesajlar:
    20
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    geçmişte pek de temiz değilmiş demekki... :1no2: