KIRILMIŞ KALPLER(arkası yarın)

Konusu 'Hiçbir başlığa uymayan yazılar !' forumundadır ve asiyah tarafından 21 Mart 2008 başlatılmıştır.

    21 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  1. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    Gidecek hiçbir yeri yoktu!..

    Denizden gelen iyot kokusu şerbet gibi bir sonbahar akşamının tamamlayıcısı olarak yemyeşil parkın ulu çam ağaçlarının kokularına karışmış, batan güneşin kızıllığı ise gökyüzünün rengini bir alev topuna çevirmişti. Gülcan doğadaki bu ihtişamın farkına bile varmadan ürkek adımlarla çevresine bakınarak yürüyor, arada bir kuşkuyla arkasına dönüyordu. Hava hızla kararmakta olduğu için genç kadının yüzünün çizgileri keskinleşerek bakışlarındaki tedirginlik artıyordu. Üzerindeki ince, triko hırkaya daha fazla sarınarak ağaçlığa doğru ilerledi. Hafif bir rüzgar çıkmıştı. Büyük bir çam ağacının altına gelip durdu. Gözlerinde korku vardı. Çevresini dikkatle kolaçan ettikten sonra yavaşça çömeldi. Ağacın dibine oturdu. Narin vücudu titriyordu. Dudakları tek bir çizgi halini almıştı. Kumral, omuzlarına kadar inen saçlarını annesinden kalma bir eşarpla bağlamıştı. Ellerini hırkasının cebine sokarak iyice büzüldü. Sabahtan beri yürüyordu ve hiçbir şey yememişti. Ağzının, dilinin kuruduğunu hissediyordu. Parkın girişindeki çeşmeden iki avuç su içmişti. Bütün gün midesine giden tek gıda buydu. Ağaçlığın birkaç metre ilerisindeki taşlı yoldan iki kişi geçti. Gülcan onlar geçerken adeta yok olmak istermişçesine küçüldü, iyice sokuldu ağacın gövdesine. Gidecek hiçbir yeri yoktu. Bu ağacın altında sabahlamayı düşünüyordu. Birazdan güneş iyice kaybolunca çökecek karanlık, şimdiden korkutmaya başlamıştı genç kadını. On sekiz yaşındaydı. Zayıf çelimsiz vücudu uzun basma eteği ve triko hırkasının içinde kaybolmuş gibiydi. Yeşile çalan iri gözlerindeki kuşku dolu bakışlar aynı zamanda inanılmaz hüzün doluydu. Küçük bir burnu, biçimli bir ağzı vardı. Sağ yanağındaki gamzesi her yutkunuşunda belirginleşiyordu... Bir kişi daha geçti yoldan. Tuhaf bir bakışla süzdü genç kadını. Gülcan titrediğini hissetti. Artık uçan kuştan bile korkar hale gelmişti. Dakikalar ilerledikçe koyu bir karanlık çökmeye başladı. Birkaç dakika sonra sadece parkın cılız ışıkları aydınlatır olmuştu her yeri. Biraz gevşedi vücudu. Yorgunluktan her yanı ağrıyordu. Bacaklarının her hücresi zonkluyor, tabanları adeta yokmuş gibi hissizleşiyordu. Yavaşça uzattı bacaklarını. İyice yerleşti toprağın üzerine. Kendi kendine mırıldandı:
    - Hayırlısıyla bir sabah olsa...
    Ne saatten haberi vardı, ne de nerede olduğundan. Sabah ezanıyla birlikte çıkmıştı evden. Arkasına bile bakmamıştı. Hiçbir eşya da almamıştı yanına. Önce gücünün yettiği kadar koşmuş, sonra yorgunluktan göğsüne sancılar saplanınca durup biraz soluklanmış ve yürümeye başlamıştı. Durmadan, dinlenmeden saatler boyu yürümüştü. Hızını arttıran rüzgar ağaçların dallarını sağa sola eğiyor, koruluktan insanı ürperten bir hışırtı yayılıyordu. Açlıktan başı dönmeye başlamıştı. Düşünmemeye çalışarak gözlerini kapattı. Uyandığı zaman her şeyin bir rüya olduğunu görmeyi ne kadar çok isterdi. Yorgunluk ve açlığın etkisiyle göz kapakları ağırlaştı. Sanki binlerce kiloluk taşlar bağlanmış gibi kapanıyordu gözleri. İrkilerek açtı gözlerini. Korkuyla bakındı etrafa, dikkatle dinledi çevreyi.
    “Uyumamam lazım” diye söylendi kendi kendine...

    O günü hiç unutamadı!

    Oturuş biçimini değiştirerek dayandı ağacın gövdesine Gülcan... On sekiz yıllık hayatını düşünmeye başladı. Bütün yaşananlar neyin bedeliydi ve bunun sorumlusu kimdi? Yitip giden bir hayatın sorgulamasını yapmak kolay değildi. Acıyla çekti içini. Hatırlayabildiği en eskiden bu zaman kadar bir film izlemeye hazırlanıyor gibi dudaklarını ısırarak düşünmeye başladı. Hüzün dolu bir hayatın hikayesiydi bu...
    ***
    Evin içine giren çıkan belli değildi. Gülcan dört yaşında olmasına rağmen sanki büyük bir insanmış gibi bir köşede sessizce oturuyor, kendisine yaklaşıp acıyarak bakan komşu teyzeleri, tanımadığı kadınları ve akrabalarının merhamet dolu sözlerini, şefkatli dokunuşlarını ifadesizce kabul ediyordu. Bir gece önce babasının feryadı ile eve koşmuştu. Bahçede oynuyordu o sırada. Babasını halının üzerinde boylu boyunca yatan annesinin yanında ağlarken buldu. Küçücük kafasında o anda şimşekler çaktı. Daha bir gün önce aynı babası annesini acımasızca dövmüş, yerlerde sürüklemişti. Korkuyla kapının kenarına çekilip büzüldü. Babasının feryatlarını duyan komşular bir anda evi doldurmuşlardı. Gözleri bir ara halıda yatan annesine kaymıştı. Hayatının en son anına kadar unutamayacağı bir manzaraydı o anda gördükleri. Biricik annesi pembe beyaz yüzünde sanki o güne kadar yaşamadığı bir huzuru yaşıyormuş gibi hafifçe gülümseyen bir mutluluk ifadesi ile sessiz ve hareketsiz yatıyordu. Gözleri yarı aralıktı. Her zaman sevgi dolu sözcüklerden başka bir şey duymadığı dudaklarının kenarından hafif bir kan sızmaktaydı. Korkuyla baktı Gülcan. Ölümün ne olduğunu orada öğrendi. Ölüm annesini alıp götüren ve bir daha geri dönmesine asla izin vermeyecek bir gerçekti... Birileri kendisini kucaklayıp bahçeye çıkarttığı zaman artık her şeyin çok farklı olacağını anlamıştı. O günü hiç unutmadı. Babasının haykırışları, birkaç saat sonra halasının gelişi, evlerinin o güne kadar hiç görmediği kadar kalabalık oluşu, komşu kadınların kendisini okşarken söylediği acıma dolu sözler, döktükleri gözyaşları zaman ilerledikçe kısalıp birbirinden kopan parçalar haline de gelse hep hatırladığı bir manzara olarak kalacaktı. Annesini üzeri yeşil örtü örtülmüş bir kutunun içinde evden çıkardıkları zaman da bahçenin bir kenarına gizlenmiş seyrediyordu merasimi. Kimse onun farkına bile varmamıştı. O anda özlemenin ne olduğunu öğrendi. İçinden fırlayıp ellerin üzerinde götürülen sandukayı alıp kaçmak, ve annesini alıp uzaklara, çok uzaklara gitmek istedi. Onun yüzünü görmek, sesini duymak istedi. Hayatla erkenden tanışmaya başlamıştı Gülcan. Omuzlarına duyguların büyük yükleri yüklenmeye başladıkça saniyeler içinde büyüdü, olgunlaştı... Ardından bir keşmekeşin içinde buldu kendini. Her anını bahçede, her zaman oynadığı köşede geçirmeye başlamıştı. Evden yükselen hıçkırıklar, hoca efendinin okuduğu Kur’ân-ı kerim, dualar ve giren çıkanın belli olmadığı bir kalabalık içinde geçen birkaç gün... Kimse ilgilenmiyordu onunla. Elinde anneciğinin diktiği bez bebeği ile köşesinde oturuyor, kendi kendine düşünüyordu. Gece uykusu gelince yine bulunduğu yerde kıvrılıp yatıyor, uykuya dalıyordu. Gözleri annesini arıyor ama onu bir daha asla göremeyeceğinin bilincinde yeni tanıştığı özlem duygusunu yaşıyordu...

    Gözyaşları pembe yanaklarını ıslattı...

    Birkaç gün sonra eve giren çıkan azalmaya başlamış ve küçük kızın varlığı nihayet fark edilmişti. Halası gelip kucakladı Gülcan’ı:
    - Ah benim öksüzüm, sübyanım... diyerek sarıldı. Oldukça kilolu bir kadındı. Yakın bir köyde oturuyordu. Güzelce yıkadı küçük kızı. Bir yandan da ağlıyordu. Babası ise ortalarda yoktu. Elbiseleri toplandı ve halasıyla birlikte onun köyüne gittiler. Yeni bir hayat başlamıştı artık... Birkaç gün sonra da babası geldi yanlarına. Artık burada yaşayacaklarını düşünmeye başladı Gülcan. Babası her zaman olduğu gibi ilgisiz ve kendisini umursamaz tavırlarıyla eski babası oluvermişti yeniden. Kendisini yapayalnız ve korumasız hissediyordu. Halasının kocasını hiç sevmezdi. Korkardı Hasan Efendi’den. Artık sevgisiz, durgun ve anlamsız günlerle geçmeye başlamıştı hayatı...
    ***
    Halasının yanında geçen bir senenin sonunda bir akşam eve yabancı bir kadın geldi. Sıska, kara kuru bir kadındı. Sivri bir burnu, iri siyah gözleri vardı. Yapmacık bir gülümsemeyle okşadı küçük kızın yanağını. Gülcan bu dokunuştaki sevgisizliği hemen sezdi. Omuzlarını kaldırarak kaçtı kadından. O anda babasının sert sesiyle irkildi:
    - Terbiyesizlik yapma Gülcan! Safiye annenle iyi geçinecek ve onun sözünden çıkmayacaksın artık. Bundan sonra o senin annen olacak.
    İrkildi küçük kız. Yediremedi, hazmedemedi bu sözleri. Sessizce boyun eğmekten başka çaresi olmadığı için usulca yaklaştı sıska kadına. Safiye bilmiş bir tavırla bir kahkaha attı:
    - İşimiz var seninle herhalde küçük hanım...
    Birkaç dakika odada durduktan sonra bahçeye çıktı. Yanından hiç ayırmadığı bez bebeğiyle birlikte kapının önünde oturdu ve annesinin ölümünden beri ilk defa ağladı... İnci taneleri gibi dökülen gözyaşları, pembe, yumuşacık yanaklarını ıslattı. Annesinin gülen, şefkat dolu yüzü geldi gözlerinin önüne. Kendi kendine mırıldandı boşluğa doğru:
    - Neden ben de ölmüyorum? Neden?!..
    Arkasında duyduğu ayak sesleriyle toparlandı. Halasıydı yaklaşan.
    - Ne yapıyorsun bakayım burada?
    - Hiç, oturuyorum hala...
    - Haydi içeriye gir. Safiye annenin yanında otur bakalım. Bir an evvel evlense de şu baban, başımdan gitseniz... Yoruldum, bunaldım artık. Bu yaştan sonra çocuk bakmak benim neyime!..
    Suçlu kendisiymiş gibi yavaşça kalktı yerinden içeriye girdi. Babası ve Safiye kahkahalar atıyorlardı. Halit mutlu görünüyordu. Kapının ağzında ayakta duran kızını görünce eliyle işaret etti;
    - Gel bakalım bıcırık! Artık buradan gidiyoruz. Büyük şehre taşınacağız. Orada okula gideceksin. Yeni bir evin olacak. Babanın kıymetini bil... Herkese nasip olmaz bu!
    Safiye sehpanın üzerinde duran kuru yemişlerden birkaç tane attı ağzına:
    - Umarım söz dinlersin, yaramazlık yapmazsın.
    Gülcan şaşkın ve çaresiz bir şekilde baktı onların yüzüne. Ağlamamak için zor tutuyordu kendisini. Başını iki yana salladı:
    - Yapmam...
    - Aferin... Her zaman akıllı, uslu bir kız ol.
    Halit saatine baktı:
    - Haydi Safiye, biz kalkalım, yarın çok işimiz var. Seni götüreyim. Sabah erkenden gelir alırım, kasabaya iner nikah işini hallederiz. >

    arkası yarın................. NETTEN ALINTIDIR
     
    Son düzenleme: 21 Mart 2008
  2. 21 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  3. elmayra:)

    elmayra:) Aktif Üye Üye

    Katılım:
    20 Ocak 2008
    Mesajlar:
    235
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    86
    teşekürler arkadaşım paylaşımın için takip edeceğim :kahve: alıntı mı bu yoksa kendin mi yazdın
     
  4. 21 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  5. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    netten alıntı ilginize teşekkürler
     
  6. 22 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  7. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    Kurulmuş bir robot gibiydi!

    Gülcan bir köşeye oturmuştu... Küçücük beyni bütün olan bitenin farkındaydı. Babası yeniden evleniyordu ve hayatının bundan sonrasında üvey annesinin yanında yaşayacaklardı. İçini kemiren bir kurt annesine haksızlık yapıldığını söylüyor, isyan etmek, bağırmak, kaçmak istiyordu. O gece sabaha kadar sessizce ağladı. Sabaha karşı güçsüz bedeni dayanamayıp uykuya yenik düştüğünde gözleri davul gibi şişmişti...
    ***
    İstanbul’un varoşlarındaki bir mahallede tek katlı gecekondu olan yeni evlerine geldikleri zaman Gülcan tedirgin gözlerle etrafı süzmüş, yeni evine alışmaya çalışmıştı. İki odalı gecekondunun duvarları rutubetten kabarmıştı. Mavi çivitli kireçle boyanmış dış yüzeyinde zemine doğru yer yer yosunlar oluşmuştu. Odalardan birinde babası ve Safiye kalacaktı. Oturma odası olarak kullandıkları odada da her akşam güçsüz kollarıyla yüklenip yaydığı yer yatağında da Gülcan yatacaktı. İki insanın zor sığacağı bir mutfak, yine ondan pek büyük olmayan bir banyo ve tuvaletten oluşan gecekondunun yolu da yoktu. Bir çamur deryasının içinden geçerek ulaşılabiliyordu eve. Gülcan bütün gününü pencerenin kenarındaki sedirde oturup, dışarıda oynayan çocukları seyrederek geçiriyordu. Safiye çalışıyordu. Evlere temizliğe gidiyor, sabah çıkıp akşam geliyordu. Halit ise İstanbul’a geldiklerinin ertesi günü sabahtan çıkmaya başlamıştı evden. Kahveye gidiyor, akşama kadar orada oturuyordu. Safiye’den sonra eve giriyor, akşam yemeğinden sonra karısını alıp odalarına çekiliyorlardı. Gülcan ise uykusu gelmişse yatıyor, gelmemişse karanlıkta yine pencerenin kenarına oturup çamur deryası halindeki sokağı seyrediyordu. Birkaç gün sonra Safiye diklenmeye başladı:
    - Akşama kadar evde oturuyorsun Gülcan... Bari bir işe yara, temizlik yap, sofrayı hazırla... Senin yaşında çok kız tanıyorum, annelerinin ellerini sıcak sudan soğuk suya sokturmuyorlar.
    Gülcan ifadesiz bir yüzle dinlemişti kadının sözlerini.
    “Ben daha beş buçuk yaşındayım...” bile diyememişti. Babası da Safiye’ye destek verdi:
    - Tabii ya... Annen haklı, kız gibi işe yara. O ne öyle bütün gün elinde kıytırık bir bebek, oturup duruyorsun. Burası büyük şehir kızım, boş oturulmaz... İşe yarayacaksın, çalışacaksın...
    Küçük kız “Ya sen baba! Sen bütün gün kahvede oturuyorsun, sen neden çalışmıyorsun?” diyemedi... Safiye çorbayı doldururken bir dilim ekmek koydu küçük kızın önüne:
    - Al bakalım, bunu idareli ye. Para kazanmak için kendimi helak ediyorum. Bundan sonra ben evden gidince mis gibi yapacaksın evi. Yapa yapa öğrenirsin. Bedavadan asalak gibi yaşamak yok öyle...
    Böylece Gülcan kendini aşan duygulardan sonra yine kendini aşan fiilleri de öğrenmiş oldu. Artık sabah herkes evden gidince küçücük bedeni hiç oturmadan çalışıyor, ev temizliyor, silip süpürüyor, çamaşır yıkıyordu. Geceleri pencerenin önünde oturamaz olmuştu. Yorgunluktan daha akşam yemeğinde başı düşüyor, uykudan gözleri kapanıyordu. Akşam bulaşığını yıkadıktan sonra hiçbir şey yapamadan devrilip yatıyordu. Kimsenin dikkat etmediği bir şey vardı. Hiç gülmüyor, kendiliğinden hiç konuşmuyordu Gülcan. Kurulmuş bir robot gibiydi. Babası ve analığı onu anlamaktan aciz insanlardı. Hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı...

    Hiç arkadaşı yoktu Gülcan’ın

    Günler bu monotonluk içinde süratle akıp gidiyordu. Gülcan altı yaşını doldurunca Safiye onu elinden tutup okula götürdü. Kaydını yaptırdı. Halit’e kalsa gerek yoktu okumasına ama uzun süredir İstanbul’da yaşayan Safiye bunun suç olduğunu, çocuklarını ilk okula göndermeyen aileler hakkında ceza kesildiğini anlatmıştı kocasına. Böylece mecburiyet karşısında okula başladı Gülcan. Artık hayatında yeni bir dönem açılmıştı. Sessiz, çekingen, durgun bir çocuktu. Hep pasifti. Ama okulu sevmişti. Artık sırtındaki yük ikiye katlanmıştı. Sabah okula gidiyor, döner dönmez evin işlerini yapıyor, yemeği hazırlıyor, sonra da ders çalışıyordu. Bu sırada Halit ve Safiye arasında tartışmalar, zaman zaman şiddete varan kavgalar başlamıştı. Evin hakimi Safiye gibi görünüyordu. Gülcan bütün olan biteni sessizce izliyordu...
    ***
    Gülcan başarılı bir talebeydi. Derslerini dikkatle dinliyor, öğretmeninin her söylediğini bir teyp gibi beynine kaydediyordu. Öğretmeni Müşerref Hanım bu küçük kızın yüreğinde kopan fırtınaları çözümlemeye çalışan, anlayışlı ve sevecen bir kadındı. Gülcan’a yaklaşmaya çalışıyor, onunla bir dost gibi diyalog kurmaya uğraşıyordu. Onun hayatındaki gelişmeleri ondan başka kimseden öğrenemezdi. Bu nedenle küçük kızı arka sıralardan öne almıştı. Ders anlatırken aniden ona sorular sormaya başlamıştı. Teneffüslerde bu sessizce bir köşeye çekilen kızı takip ediyordu. Gülcan büyüdükçe içine kapanıyordu. Kendisinden istenen her şeyi hiç itiraz etmeden yapıyor, kimseye karşı gelmiyordu. Hiç arkadaşı yoktu. Zamanını okulda da evde de tek başına geçiriyordu. Müşerref Hanım bir gün zil çaldıktan sonra yanına çağırdı küçük kızı:
    - Gülcan, annene söyle de gelip benimle bir görüşsün. Sakın unutma. Ona soracağım bazı şeyler var.
    Gülcan irkildi. Göz bebeklerine yerleşiveren korku öğretmen hanımı rahatsız etti:
    - Kötü şeyler değil Gülcan, seni çok seviyorum biliyorsun, çok da çalışkansın. Ama annenle konuşacağım şeyler seninle ilgili değil kızım.
    Bir rahatlama hisseti küçük kızın bakışlarında. Sevgiyle yanağını okşadı. Gülcan o akşam sofrada söyledi öğretmeninin isteğini:
    - Öğretmen sizi okula çağırıyor.
    Safiye haykırdı adeta:
    - Neden? Ne yaptın? Kim bilir ne yaramazlık yaptın da çağırıyor beni... Rahat duramaz mısın sen? Saçımı süpürge ediyorum, akşama kadar koşturuyorum. Ne zorum var benim?
    Yan gözle Halit’e baktı:
    - Sen de, baban da başıma asalak oldunuz.
    Halit homurdandı. Yemeğine devam etti. Safiye devam etti:
    - Yalan mı? Akşama kadar baba kız yiyip içiyorsunuz? Mecbur muyum?
    Halit ters ters baktı karısına. Dişlerinin arasından fısıldadı:
    - Kapa çeneni de otur yemeğini ye!
    Gülcan korkuyla titredi. Birazdan artık olağanlaşan şeyler olacaktı. Babası sinirlenecek, Safiye haykıracak, bağıracak, iş şiddete dökülecekti. Korkuyla atıldı:
    - Benimle ilgili değilmiş söyleyecekleri...
    Safiye durakladı:
    - Seninle ilgili değil mi? Eee, ne demeye çağırıyor beni?
    Gülcan fısıldadı:
    - Bilmiyorum. Annenle konuşacağım dedi.
    Safiye homurdanmaya başladı:
    - İşimin gücümün arasında... Tövbe, tövbe... Yarın işe giderken uğrarım.
    Ters bir şekilde kocasına baktı. Halit yemek yemekle meşguldü. Yemekten sonra Gülcan bulaşıkları yıkayıp ödevlerini yaptı. Safiye’yle babasının odasından münakaşa sesleri geliyordu. Yine babasının boş gezmesinden şikayetçiydi analığı... Hüzünle içini çekti. Duymamaya çalıştı bağırışları...

    “Bana kim sevgi göstersin?”

    Müşerref Öğretmen kolunun altında kitaplar, okulun koridorunda hızlı adımlarla yürürken arkasından kendisine seslenildiğini duyarak durakladı. Safiye nefes nefese yaklaştı yanına:
    - Öğretmen Hanım, beni çağırtmışsınız. İşten izin alıp geldim... Bizim kız yine bir şeyler mi yaptı yoksa? Bütün gece uyumadım inanın.
    Müşerref Öğretmen gülümsedi:
    - Hayır, şikayet amacıyla çağırtmadım sizi. Ben Gülcan’dan çok memnunum. Çok sessiz, çok çalışkan bir çocuk. Ama konuşmak istediğim şey onun ruh haliyle ilgili. Çok içine kapanık bir çocuk. Çok yalnız. Bir sıkıntısı var gibi geliyor bana.
    Safiye şaşırmıştı. Kekeledi:
    - Yok öğretmen Hanım, ne derdi olacak. Yoksa size şikayet mi etti?
    Öğretmen kaşlarını kaldırdı:
    - Hayır, asla... Bu sadece benim gözlemim. Biz öğretmenler sadece öğretimden değil, eğitimden de sorumluyuz. Eğitim yalnızca ders anlatmak, onlara ilim öğretmek değil. Onların sağlıklı düşüncelere sahip bireyler olmasını sağlamak. Ben de bütün öğrencilerimi kişilik olarak gözlemlerim. Bu benim görevim. Gülcan’ın yaşının çocuğu olmadığını görüyorum. Gözlerinde sürekli bir hüzün var. Onun evdeki durumunu öğrenmek istedim. Başka kardeşi var mı?
    Safiye başını kaldırdı:
    - Yok. Gülcan yalnız. Ben de öz annesi değilim zaten. Üvey annesiyim. Babası tembelin biridir. İşsiz. Ben çalışıp bakıyorum ikisine de. Bilsen neler çekiyorum öğretmen Hanım. Bu kıza da rahat batıyor herhalde...
    Müşerref Öğretmen dudaklarını ısırdı. Şimdi çok daha iyi tahlil edebiliyordu küçük kızın durumunu.
    - Biraz sevgi ve ilgiye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
    Safiye öfkelendi:
    - Bana kim sevgi göstersin? Ben durmadan koşturuyorum. Hiçbir şeye halim de vaktim de yok. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında. Başka da bir şey yapamam.
    Öğretmen başını salladı. Farklı bir tepki beklemiyordu zaten. Hafifçe ama anlamlı bir şekilde gülümsedi:
    - Anlıyorum. Ben sadece belirgin bir sorun var mı diye öğrenmek istedim. Şimdi derse girmek zorundayım.
    Safiye’nin canı sıkılmıştı. İçinden “beni bunu söylemek için mi getirtti buralara kadar bu kadın!” diye söylenerek veda etti. Hızlı adımlarla, geldiği gibi çıktı okuldan. Ne Gülcan’ı ne de Halit’i düşünecek hali vardı. Zaten şikayetleri dağları aşmıştı. Kocasının avareliğinden bıkmış usanmıştı. Başında bir erkek olsun, ona sahip çıksın diye evlenmişti. Ama evde erkek olan da, eve de, kendine de sahip çıkan kendisi olmuştu.
    - Ne değişti ki? Diye düşündü. Kendine bakıyordum zaten iyi kötü, evlendim, iki boğaz daha yüklendi üzerime. Bıktım, usandım artık. Kızını da alsın, defolup gitsin başımdan... diye mırıldanarak hızlı adımlarla ilerledi. Gülcan hakkında öğretmen hanımın söylediklerini duyduğu zaman da hafif bir kıskançlık duymuştu. Onun terbiyesinden, çalışkanlığından bahsetmişti öğretmen. Küçücük kıza bile değer veriliyor, takdir ediliyordu ama koşturan, durmadan çalışan kendisi olduğu halde bugüne kadar hiç kimse tarafından takdir görmemişti. Sıkıntısı öfkesiyle karışarak yerleşti, beyninin bir köşesine.

    arkası yarın.....NETTEN ALINTIDIR
     
  8. 23 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  9. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    “Senin suyun ısındı artık!..”

    O akşam Safiye eve geldiği zaman suratı beş karıştı. Ne kocasıyla ne de Gülcan’la tek kelime konuşmadı. Gülcan her zamanki gibi yemeği pişirmiş, salatayı yapmış, sofrayı hazırlamıştı. Safiye’nin tavırlı hareketleri Halit’in dikkatini çekmiş olacak ki seslendi:
    - Ne bu afra, tafra gene?
    Safiye kızgınlıkla baktı kocasının suratına:
    - Ne tafrası? Benden bu kadar! Asalak gibi emdiniz kanımı. Canım çıkıyor akşama kadar. Ya bir işe girer çalışırsın, ya da alır kızını çeker gidersin. Sen ayrı dertsin, kızın ayrı dert. Gidip şikayet etmiş okulda. Mutlu değilim, bana şefkat göstermiyorlar falan demiş. Kadın da çağırmış bana dikleniyor, neden ilgilenmiyorsun diye... Bak hele! Benimle kim ilgilensin, bir güzel söz mü duydum evlendim evleneli...Bir takdir mi gördüm? Yok ama yetti... Bıçak kemiğe dayandı.
    Halit ve Gülcan şaşkındı. Hiç beklemedikleri bir anda bir isyanla karşılaşmışlardı. Halit yan gözle kızına baktı. Karısının söylediklerine mazeret bulamadığı için Gülcan’a yüklendi:
    - Bana bak kız, sen gidip bizi mi şikayet ettin?
    Gülcan korkuyla kekeledi:
    - Yok baba! Ben bir şey söylemedim.
    Safiye gözlerini kıstı, ellerine beline koyup dikildi kızın karşısına:
    - Söylemedin de nereden çıkarttı o kadın bu lafları? Yok kimseyle konuşmuyormuşsun, yok mutsuzmuşsun, yok hep yalnız başına köşelerde bucaklarda oturuyormuşsun!..
    Küçük kız dudaklarını ısırdı. Bir anda Halit’in şiddetli bir tokadı patladı sol yanağında. Küçük, çelimsiz vücudu bu darbeye dayanamadı, odanın bir köşesine yuvarlandı. Dudağının kenarından ince bir kan sızıyordu. Titreyen parmakları ile sildi kanı. Halit’in kükrer gibi bağırışı duyuldu:
    - El âleme bizi şikayet edeceğine anana yardım et. Senin suyun ısındı herhalde. Ben dedim okul neyine bunun diye? Adam gibi evinde oturup sonra da bir kocaya gideydi ya! Ama ben bilirim yapacağımı...
    Safiye gizli bir memnuniyetle kocasına karşı hemen yumuşadı:
    - Sinirlenme canım, biliyorsun okula yollamazsan cezası var. Bitirsin ilkokulu ondan sonra sokarız bir işe.
    - Anayı babayı şikayet etmek neymiş ben gösteririm. Hele bir zayıf getir karnende bak ben ne yapıyorum seni. Şerefsizim adımını atamazsın okula falan. Yıkıl karşımdan şimdi...
    Gülcan sessizce süzüldü odadan dışarı. Mutfağa girdi. Gidecek başka yer yoktu. Analığı ile babasının odasına giremezdi. Safiye kızıyordu oraya girdiği zaman. Büzüldü bir kenara. Yüreğinde tarifsiz kırgınlık vardı. Öğretmeninin olmayan bir şeyi oldu gibi anlatmasına anlam verememişti. Hiçbir şey konuşmamıştı Müşerref Öğretmenle. Sanki hayattaki tek tutunduğu dal kırılmış gibi bir hüsran içindeydi. Güvensizliğin ne olduğunu öğrendi o anda. Hâlâ yediği tokadın etkisiyle alev gibi yanan yanağını tuttu. Yaklaşık bir saate yakın kaldı mutfakta. Üşümeye başlamıştı. Neden sonra analığının kahkahalarını duydu. İyice sokuldu bulunduğu yere. Babasının gürültülü bir şekilde boğazını temizleyerek yatak odalarına girdiğini gördü Birkaç dakika sonra Safiye’nin de sesi kesildi. Usulca çıktı mutfaktan, odaya girip yatağını yapmaya başladı...

    Müşerref öğretmen ürperdiğini hissetti!

    O günden sonra Gülcan daha da içine kapandı. Sanki hiç duyguları yokmuş gibi davranıyordu. Bir robot gibi kim ne söylerse itiraz etmeden yapıyor, haklı haksız söylenen her şeye boyun eğiyordu. Ama yüreğinde büyüyen isyanlar zaman zaman taşma noktasına geliyor, bir anda çılgınlaşıp feryat etmek, bağırmak, doyasıya ağlamak geçiyordu içinden. Fakat duygularını kontrol etmesini de öğrenmişti. Öğretmeninden iyice uzaklaşmıştı. Müşerref Hanımın bütün yaklaşma çabaları boşa çıkıyor, adeta bucak bucak kaçıyordu kadından. Kimseye güveni yoktu. Ne sonunu görebiliyor, ne de hayal kurabiliyordu. Onun yaşındaki bir çocuğun beyninde dans eden düşüncelerden küçük kızın haberi bile olmamıştı. O ne bir rengin cazibesini, ne bir görüntünün güzelliğini, ne bir oyuncağın çekiciliğini yaşamıştı. O küçücük yaşında insanların çoğunun yüklenemediği duyguları öğrenmiş ve yüklenmişti. Yaşıtlarına imrenmek gibi bir düşüncesi de olamazdı. Onların nasıl mutlu olduklarını bilmiyordu ki... Tatil geldiği zaman karnesini uzatan öğretmenine başını kaldırmadan teşekkür etti. Müşerref Hanım onun yanağını okşadı:
    - Seni çok seviyorum Gülcan! Sana yakın olmak, seninle dost olmak istedim ama anlamadığım bir nedenle buna asla izin vermedin güzel kızım. Ama yine de ben buradayım. Bana ihtiyacın olursa her zaman yanındayım. Bunu hiç unutma olur mu?
    Acı dolu bakışlarını kaldırıp dikkatle gözlerinin içine baktı öğretmeninin. Müşerref Hanım ürperdiğini hissetti. Bu bakışların ardında anlatılmak istenenlerin hiç de olumlu şeyler olmadığını anlıyordu.
    - Bana söylemek istediğin bir şey var mı Gülcan?
    Küçük kız o anda haykırmak istedi:
    “Öğretmenim, neden yalan söylediniz analığıma, ben hiç size ailemi şikayet ettim mi? Bana sevgi göstermiyorlar dedim mi?” Diye hesap sormak istedi. Ama boğazına düğümlenen bir yumruk sözcüklerin çıkmasına izin vermedi. Yutkundu:
    - Teşekkür ederim... diye fısıldadı sadece. Karnesini alıp eve geldi. Hemen mutfağa girdi, yemeği hazırladı. Ortalığı topladı. Küçüklüğünden beri elinden bırakmadığı, oyuncaktan ziyade tek arkadaşı olan bez bebeğini alıp sedire oturdu. Dalgın bir şekilde dışarıyı seyretmeye başladı. Akşam babası ve analığı gelince sofra hazırdı. Safiye ceketini çıkartırken sordu:
    - Karne aldın mı? Getir bakalım...
    Hem karnesini hem de takdirnamesini getirip uzattı. Bir kusur bulmak istermiş gibi dikkatle inceledi Safiye. Sonra uzattı:
    - Güzel... Artık tatil başladı. Okul mokul yok. Ev kızı gibi işe yarayacaksın. Sana iş bakacağım. Yazın çalış. Yarım gün bile olsa yeter. Kalan zamanında da evle meşgul olursun.
    Kocasına döndü, onay bekleyerek soru dolu gözlerle baktı. Halit kızının karnesiyle ilgilenmemişti bile. Sofradaki salatadan atıştırıyordu. Lokmasını yuttuktan sonra başını salladı:
    - Annen haklı, biraz para kazan ev için. Ben iş bulamıyorum bak! Ama sen bulursun. Sigortan yok bir şeyin yok. Daha kolay iş verirler sana. Hem de hayatı öğrenirsin. Hayat öyle okula falan gitmekle öğrenilmiyor. Hayat bambaşka... Haydi bakalım, koyun şu yemeği de yiyelim artık.
    Gülcan bütün bu olanlar karşısında hayal kırıklığına uğramadı. Farklı hiçbir beklentisi yoktu zaten...

    Her geçen yıl biraz daha güzelleşiyordu

    O yaz ve ondan sonra gelen yazlarda Gülcan bir konfeksiyon atölyesinde çalıştı. Önce getir götür işlerini yaparken daha sonra konfeksiyona geçti. Tekdüze hayatı akıp gidiyor, aynı küçüklüğündeki gibi sessizliği, içine kapanıklığı devam ediyordu. İlkokulu bitirdiği zaman ilk defa babasından bir şey istedi. Diplomasını babasına uzattıktan sonra korkarak fısıldadı:
    - Baba, okumak istiyorum... Yine çalışırım, hiçbir şeyinizi eksik etmem. Ama beni ortaokula da gönder!
    Halit şaşırmıştı. Bugüne kadar kendisinden hiçbir şey istemeyen kızının bu arzusu, arzusunun içeriğinden ziyade bir şey istemiş olması şaşırtmıştı adamı. Bir an ne diyeceğini bilemedi. Safiye’ye baktı ister istemez. Safiye kaşlarını çoktan çatmıştı bile:
    - Seni okula gönderecek ne param var, ne de halim... Ben karışmam. Sonra başıma kakarsın falan. Ama benden zırnık işlemez. Okula gitmek senin yaptığın gibi gidip gelmek değil küçük hanım, okul demek para demek. Safiye çalışsın kazansın, siz yiyin. Oh!
    Gülcan dudaklarını ısırdı. Halit hemen diklendi:
    - Yok öyle şey, annen haklı, halimiz meydanda. On iki yaşına geldin, artık çalışma zamanı. Okumayı yazmayı öğrendin işte. Yeter bu kadar.
    Gülcan ne dese onların bu fikrinin değişmeyeceğini bildiği için boyun eğdi. Bütün hayatı boyunca bu kadar çok istediği tek şey olmuştu okumak. Ama biliyordu ki asla gerçekleşmeyecekti. Önünü göremediği için şaşkındı. Ertesi gün Safiye hemen her yaz çalıştığı konfeksiyonla konuşup sürekli olarak işe aldırdı Gülcan’ı. Artık sabahtan akşama kadar çalışıyor, akşam eve geldiği zaman yemek ve temizlik işine girişiyordu. Pazar günleri tatildi ve o günlerde de yine çamaşır ve ütüyle geçiyordu zaman. Daha yorucu başka bir tekdüzelik başlamıştı. Büyüyüp serpildikçe Safiye ile arası da gerginleşiyordu. Güzel bir kız olmuştu. Ergenliğin verdiği tazelik güzelliğini daha da belirginleştiriyordu. Yeşile çalan gözleri, biçimli yüzü ve pırıl pırıl parlayan kumral saçları, zayıf, düzgün vücudu ile çevredekilerin dikkatini çekmeye başlamıştı. Halit ise avareliği ve sorumsuzluğu had safhaya çıkartmış, kızının kazandığı parayı olduğu gibi onun elinden alarak biraz da olsa kendine güven sahibi olmuş, kumar oynamaya başlamıştı. Safiye seslenmiyordu. Hiç olmazsa kazandığı kendisine kaldığı için bu kadarına da razıydı. Nasıl olsa sabah kahvaltısını ve öğlen yemeklerini temizliğe gittiği evlerde tıka basa yediği için öyle bir problemi de yoktu. Gülcan’ın çalışmasıyla rahatlamıştı. Gülcan ise hızla büyüyüp serpiliyor, her geçen yıl biraz daha güzelleşiyordu. Boyu da uzamaya başlamıştı. On beş yaşına geldiği zaman artık görenlerin “maşallah” dediği bir genç kız olmuştu. Alışmıştı genç kız yaşadığı hayata. Başka bir alternatifi tanımıyordu. Kimseyle ilgili değildi. Kimseyi kıskanmıyor, hiçbir şeye gıpta etmiyordu. Kabullenmişti yaşadığı hayatı... Zaman zaman kendi kendine kaldığı zamanlarda beklentilerini sorguluyor, kendisi de hayretler içinde kalarak hiçbir hayalinin olmadığını dehşetle görüyordu. Sanki son nefesini verene kadar bu evde kalacak, konfeksiyona gidip gelecek, boş zamanında ev temizleyecek, bulaşık yıkayacak, yemek yapacaktı. On beş yaşına gelmiş, bir kez bile sinemaya gitmemişti. Ne bir çay bahçesi biliyordu ne de bir deniz kenarı. Gittiği en uzak yer konfeksiyon atölyesiydi. İş yerinde kızların konuşmalarını başka bir dünyanın insanıymış gibi dinliyor, üzerinde düşünemiyordu bile. Bu minvalde giden hayatının sonunu bekliyor gibiydi...

    arkası yarın........NETTEN ALINTIDIR
     
  10. 23 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  11. elmayra:)

    elmayra:) Aktif Üye Üye

    Katılım:
    20 Ocak 2008
    Mesajlar:
    235
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    86
    Eline sağlık arkadaşım a.s.
     
  12. 24 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  13. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    Onlardan başka kimsesi yoktu

    Gülcan on yedi yaşına girdiği zaman o yılın hayatının akışını tümüyle değiştireceğini asla tahmin edemezdi. Aynı konfeksiyon atölyesinde neredeyse beş senedir çalışmaktaydı. Artık işinde ehil olmuş, yeni giren kızları yetiştirmeye başlamıştı. Patronu yaşlı bir adamdı ve oldukça sert karakterliydi. Gülcan’ın çalışmasından memnundu. O nedenle belli etmese de genç kızı takip eder ve korurdu. bir seneye kadar sigortasını da yapmaya söz vermişti. Safiye ise her zamankinden daha çok konuşmaya başlamıştı. Gülcan büyüyüp serpildikçe onun gençliğini, güzelliğini kıskanır olmuştu. Genç kızın her yaptığına bir kusur buluyor, sürekli, tenkit ediyordu. Gülcan ise bunların hiç birine aldırmıyordu. Hayatın olumsuzluklarına öylesine alışmıştı ki... Halit ise iyice zıvanadan çıkmıştı. Artık gece yarılarına kadar kahvede okey masasındaydı. Sabah kahvaltısından sonra gidiyor, sanki mesaili iş yapıyormuş gibi hiç kalkmadan akşama kadar taş oynuyordu. Safiye ise işten gelir gelmez komşulara gidiyor, geç vakte kadar onlarla birlikte oturuyordu. Gülcan işte olduğu gibi evde de yalnızdı. Zaten yorgun oluyordu. Atölye evlerine yürüyerek kırk dakika kadar bir uzaklıktaydı. Sabah akşam yürüyordu genç kız.
    ***
    Mehmet Ali Demir, sahibi olduğu tekstil fabrikasının tezgahlarını gezdikten sonra idare binasındaki çalışma odasına gelip sekreterine telefon ederek bol köpüklü bir sade kahve istedi. Saatine baktı, akşam olmak üzereydi. Bugün kızı ve karısı Bodrum’dan geleceklerdi. Tatil için gitmişler, neredeyse üç haftadır orada kalmışlardı. İkisini de özlemişti Mehmet Ali Bey. Onlardan başka kimsesi yoktu. Bir tek akrabası bile kalmamıştı hayatta. Zaten hayatı boyunca bütün varlığını kızına vermişti. Genç kız üniversiteyi Amerika’da tekstil üzerine okumuştu. Mehmet Ali Bey birkaç sene sonra sahibi olduğu ipekli tekstil fabrikalarının bütün yönetimini kızına devretmeyi düşünüyordu. Evlendikten uzun yıllar sonra sahip olduğu evladı onun için hayattaki en kıymetli varlıktı. İşinin patronu canından çok sevdiği, gözbebeği olan kızı Ebru olacaktı. Gözünün içine bakarak büyütmüştü evladını. Gerek karısı Melahat Hanım olsun, gerek kendisi olsun onun bir dediğini iki etmemişlerdi. Bir ay kadar önce Amerika’dan tatile gelmişti Ebru. Okul bitmiş, ihtisasını yapıyordu orada. Bir seneye kalmadan temelli dönecek ve fabrikaların başına geçecekti...
    Arkasına yaslandı Mehmet Ali Bey. Babacan görünüşü, son yıllarda aldığı kiloların etkisiyle büyüyen göbeği daha bir sevimli etki yapıyordu karşısındaki insanlarda. Geniş, iri kemikli bir yüzü vardı. Saçları alnının oldukça üstüne kadar açılmıştı. Bembeyazdı zaten. Yaşından biraz daha genç gösteriyordu aslında. Neredeyse yetmişe merdiven dayamıştı. Bu sırada sekreter kız kahvesini getirdi. Gülümsedi yaşlı adam:
    - Sağ ol kızım... Şoföre de tembih et. Bir saate kadar çıkacağım. Bugün kızım ve karım dönüyor. Erkenden evde olmak istiyorum.
    Sekreter kız gülümsedi:
    - Gözünüz aydın efendim. Hemen iletirim şoförünüze.
    Kapıyı kapatarak odadan çıktı. Höpürdeterek bir yudum aldı Mehmet Ali Bey kahvesinden. Kavuşma zamanı yaklaştıkça heyecanı artıyordu. Aceleyle içti kahvesini. Daha fazla duramadı. Onları evde bekleyecekti. Ceketini alıp çıktı. Az sonra son model siyah arabasına kurulmuştu. Şoför saygıyla kapıyı kapattı. Mehmet Ali Bey doğruca eve gitmesini istedi. Hızla hareket ettiler. >

    Araba kontrolden çıkmıştı artık!

    Ebru dikiz aynasına bakarak sinyalini verdi. Sağa döndü. Vitesini değiştirip gaza bastı. Altındaki son model spor araba yaylanarak atıldı ileriye. Genç kız eliyle güneş gözlüklerini düzeltti. Dikkatle yola bakıyordu. Yanında oturan Melahat Hanım saatine baktı:
    - Bir aksilik çıkmazsa saat yedi sularında evde oluruz. Acelemiz yok kızım, yavaş kullan.
    Ebru gülümsedi:
    - Sen merak etme Melahat Sultan... Geze geze gidiyoruz işte. Özlemişim yurdumda araba kullanmayı. Şu manzaranın güzelliğine bak. Babam da bekliyordur. Onu da o kadar özledim ki...
    Melahat Hanım gülümsedi:
    - O da özlemiş bizi. Dün akşam telefonda sesi titriyordu. Biliyor musun yaşlandı artık. İyice sana düşkün oldu. Evvelden beri düşkündü ama şimdi daha bir başka. Yaşlandıkça duygusallaşıyor.
    Ebru dikkatle kıvırdı direksiyonu.
    - Az kaldı anne. Seneye bu zamanlar bitmiş olacak bu gurbet. Yanınızda olacağım.
    Melahat Hanım başını dışarıya çevirerek mırıldandı:
    - İnşallah yavrum, inşallah!
    Yanlarından hızla bir kamyon geçti. Ebru ani bir refleksle frene basarak arabayı sağa kaçırdı. Melahat Hanım heyecanlanmıştı:
    - Nasıl araba kullanıyor bunlar böyle? Allah korusun...
    Ebru arkasından gelen olup olmadığına baktı ve hızlandı. Sinirleri bozulmuştu:
    - Önüne gelene ehliyet verilirse böyle olur işte anne. Kimseye saygısı yok bunların. Yaklaşık yarım saattir arkamdaydı. İşaret bile vermeden geçti.
    Bir müddet konuşmadılar. Hızla ilerliyordu asfalt yol altlarında. On dakika sonra biraz önce hızla geçen kamyona yetiştiler. Kamyon yavaşlamıştı. Ebru kornaya basarak yol istedi. Kamyon sağa çekildi. Genç kız sinyalini verdikten sonra solladı arabayı. Tam yan tarafa geçerken kamyon aniden direksiyonu üzerine kırdı. Ebru telaşla kornaya dayadı elini ve frene bastı. Resmen oyun oynuyordu kendisiyle kamyon. Sinirlenmişti. Asabi bir şekilde kornaya basmaya devam ederek gazladı genç kız. Hızla fırladı araba. Kamyonun soluna geçti. Bu telaş ve sinir arasında karşıdan gelen başka bir kamyonu görememişti. İkisinin arasında kaldı. Bir an ne yapacağına karar veremedi. Fren yapsa arkasından gelen vuracaktı. Gaza yüklense karşıdan gelenin altında kalacaktı. Melahat Hanımın çığlığı duyuldu:
    - Ebru kızım, çarpacağız.
    Hızla direksiyonu en sola kırdı. Araba kontrolden çıkmıştı sanki. Yolun yan tarafında zıplayarak ilerliyordu. Birden direksiyon ellerinin arasından kayarak dönmeye başladı. Hızla şarampolden aşağıya iniyorlardı. Melahat Hanımın feryatları çınlatıyordu etrafı. Büyük bir sarsıntıyla yuvarlandı araba. Takla atmaya başladı. Her şey birkaç dakikada olup bitmişti. Araba yolun aşağısında devrilmiş bir şekilde güçlükle durabildi. Ses seda kesilmişti. Karşıdan gelen kamyon şoförü sağa çekmiş ve inmişti arabasından. Spor arabadan dumanlar çıkıyordu. Hiçbir hayat belirtisi yoktu...

    Araba kontrolden çıkmıştı artık!

    Ebru dikiz aynasına bakarak sinyalini verdi. Sağa döndü. Vitesini değiştirip gaza bastı. Altındaki son model spor araba yaylanarak atıldı ileriye. Genç kız eliyle güneş gözlüklerini düzeltti. Dikkatle yola bakıyordu. Yanında oturan Melahat Hanım saatine baktı:
    - Bir aksilik çıkmazsa saat yedi sularında evde oluruz. Acelemiz yok kızım, yavaş kullan.
    Ebru gülümsedi:
    - Sen merak etme Melahat Sultan... Geze geze gidiyoruz işte. Özlemişim yurdumda araba kullanmayı. Şu manzaranın güzelliğine bak. Babam da bekliyordur. Onu da o kadar özledim ki...
    Melahat Hanım gülümsedi:
    - O da özlemiş bizi. Dün akşam telefonda sesi titriyordu. Biliyor musun yaşlandı artık. İyice sana düşkün oldu. Evvelden beri düşkündü ama şimdi daha bir başka. Yaşlandıkça duygusallaşıyor.
    Ebru dikkatle kıvırdı direksiyonu.
    - Az kaldı anne. Seneye bu zamanlar bitmiş olacak bu gurbet. Yanınızda olacağım.
    Melahat Hanım başını dışarıya çevirerek mırıldandı:
    - İnşallah yavrum, inşallah!
    Yanlarından hızla bir kamyon geçti. Ebru ani bir refleksle frene basarak arabayı sağa kaçırdı. Melahat Hanım heyecanlanmıştı:
    - Nasıl araba kullanıyor bunlar böyle? Allah korusun...
    Ebru arkasından gelen olup olmadığına baktı ve hızlandı. Sinirleri bozulmuştu:
    - Önüne gelene ehliyet verilirse böyle olur işte anne. Kimseye saygısı yok bunların. Yaklaşık yarım saattir arkamdaydı. İşaret bile vermeden geçti.
    Bir müddet konuşmadılar. Hızla ilerliyordu asfalt yol altlarında. On dakika sonra biraz önce hızla geçen kamyona yetiştiler. Kamyon yavaşlamıştı. Ebru kornaya basarak yol istedi. Kamyon sağa çekildi. Genç kız sinyalini verdikten sonra solladı arabayı. Tam yan tarafa geçerken kamyon aniden direksiyonu üzerine kırdı. Ebru telaşla kornaya dayadı elini ve frene bastı. Resmen oyun oynuyordu kendisiyle kamyon. Sinirlenmişti. Asabi bir şekilde kornaya basmaya devam ederek gazladı genç kız. Hızla fırladı araba. Kamyonun soluna geçti. Bu telaş ve sinir arasında karşıdan gelen başka bir kamyonu görememişti. İkisinin arasında kaldı. Bir an ne yapacağına karar veremedi. Fren yapsa arkasından gelen vuracaktı. Gaza yüklense karşıdan gelenin altında kalacaktı. Melahat Hanımın çığlığı duyuldu:
    - Ebru kızım, çarpacağız.
    Hızla direksiyonu en sola kırdı. Araba kontrolden çıkmıştı sanki. Yolun yan tarafında zıplayarak ilerliyordu. Birden direksiyon ellerinin arasından kayarak dönmeye başladı. Hızla şarampolden aşağıya iniyorlardı. Melahat Hanımın feryatları çınlatıyordu etrafı. Büyük bir sarsıntıyla yuvarlandı araba. Takla atmaya başladı. Her şey birkaç dakikada olup bitmişti. Araba yolun aşağısında devrilmiş bir şekilde güçlükle durabildi. Ses seda kesilmişti. Karşıdan gelen kamyon şoförü sağa çekmiş ve inmişti arabasından. Spor arabadan dumanlar çıkıyordu. Hiçbir hayat belirtisi yoktu...

    Korkuyla hizmetçinin yüzüne bakıyordu!

    Mehmet Ali Bey hizmetçinin getirdiği kahvesinden bir yudum daha aldı. Televizyonda haberleri dinlemek için yerinden kalktı. Düğmeye bastı. Ekrana bakıyordu ama söylenenleri duymuyordu. Aklı yolda olan kızı ve karısındaydı. Saat sekize yaklaşmıştı. Sabredemeyerek pencereye gitti. Boğazın en güzel semtlerinden biri olan Tarabya’da, otuz senelik villasındaydı. Büyük bir bahçenin içindeki villa iki katlıydı. Beş sene önce büyük bir tadilat yapmışlar, dış cephesini ve içini yenilemişlerdi. Mehmet Ali Bey sahibi olduğu büyük serveti dişiyle, tırnağıyla kazanmış dürüst bir iş adamıydı. Zaman zaman memleketin ekonomisinde oluşan krizleri dürüstlüğü ve akıllı kararları sayesinde çok etkilenmeden atlatabilmiş, hiçbir zaman zora düşmemişti. Babasının manifaturacılık yaparak girdiği tekstil hayatında onun kendisine bıraktığı bir atölyeyi geliştirerek biri Bursa’da, diğeri de İstanbul’da iki fabrikanın sahibi olmuştu. Kahvesinin son yudumunu da içerek fincanını sehpaya bıraktı. Salonun sağ tarafındaki yemek masası hazırdı. Yanlarından çalışan aşçısı evin hanımı ve küçük hanım şerefine bütün hünerlerini döktürmüşe benziyordu. Zaman ilerledikçe yaşlı adam tedirgin olmaya başladı. Dayanamayarak telefona uzandı. Kızının ve karısını Bodrum’da kaldığı otelin numarasını çevirdi. Biraz sonra kibar bir ses cevap verdi:
    - Buyurun Yıldız Motel?
    - Eee, iyi akşamlar, ben Mehmet Ali Demir.
    - Buyurun Mehmet Ali Bey...
    - Bizimkiler saat kaçta ayrıldılar motelden?
    Birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra görevlinin sesi tekrar duyuldu:
    - Saat dokuzda çıkmışlar efendim.
    - Teşekkür ederim. Neredeyse gelirler o zaman...
    - İyi akşamlar efendim.
    Telefonu yerine koydu. Aklından hesap yapmaya koyuldu. Dört saatte İzmir’e varsalar, oradan da yedi saat sürse neredeyse gelmek üzere olmaları gerekiyordu. Tekrar pencereye gidip beklemeye başladı. Yoldan hiç aramamışlardı. Gelince kızına da karısına da sitem etmeye karar verdi. Dakikalar hızla akıp gidiyordu. Saat neredeyse dokuz olmak üzereydi. Mehmet Ali Bey artık oturamıyor, salonun içinde aşağı yukarı dolaşıyordu. Ulaşabileceği hiçbir yer yoktu. O sırada içeri giren hizmetli yavaşça yaklaştı yanına:
    - Küçük hanım ve hanımefendi geç kaldılar efendim.
    - Evet Rasim. Ben de merak ediyorum.
    - Belki gezerek, konaklayarak geliyorlardır efendim. Endişelenmeyin.
    Yaşlı adam omuzlarını kaldırdı:
    - Bu kadınlar neden düşünemiyorlar acaba? İnsan bir yerden durup telefon eder, haber verir hiç olmazsa...
    Tam bu sırada telefon çaldı. Rasim yaklaşık on iki yıldır Mehmet Ali Demir’in yanında görev yapıyordu. Zarif bir tavırla dönüp ahizeyi kaldırdı:
    - Mehmet Ali Demir Beyin evi, buyurun efendim?
    Yaşı adam telaşla uşağının yüzüne bakıyordu. Rasim’in sakin hatları bir anda gerildi. Yüzünün rengi değişti. Korkuyla Mehmet Ali Beyin yüzüne baktı. Yaşlı adam bir saniyede yanına gelmiş, ahizeyi elinden almıştı...

    ARKASI YARIN..........NETTEN ALINTIDIR
     
  14. 25 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  15. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
    Araba, korkunç bir süratle gidiyordu!

    Siyah lüks araba otobanda son süratle ilerliyordu. Mehmet Ali Bey şoförün yanına oturmuş gözlerini yola dikmiş sanki arabanın ön camından fırlayacak, koşacakmış gibi koltuğun ucunda oturuyor, dudaklarını ısırıyordu. Manisa Devlet Hastanesinden aramışlardı. Karısı ve kızının geçirdiği kazayı haber vermişler, durumlarının ciddi olduğunu iletmişlerdi. Bu saate kadar yaralıların ailelerine ulaşmaya çabalamışlar ama ikisinin de bilinci yerinde olmadığı için ancak şimdi ulaşmaları mümkün olabilmişti. Mehmet Ali Bey olayı öğrenince deliye dönmüştü. Rasim hemen toparlayıcı bir şekilde Türk Hava Yollarını aramış, ama hiçbir uçakta yer bulamamıştı. İzmir üzerinden Manisa’ya ulaşabileceğini düşünmüştü beyefendinin. Ama mümkün olamayınca yapılacak tek şey arabayla hemen yola çıkmaktı. Hemen şoför uyandırılmış, on dakika içinde yola çıkmıştı Mehmet Ali Bey. Korkunç bir süratle gidiyordu araba. Mehmet Ali Bey kilitlenmiş gibiydi. Gittiği yerde neyle karşılaşacağını bilmiyor, durmadan dua ediyordu. İçindeki ümidi kaybetmemek için durmadan telkin ediyordu kendisine. Sabaha karşı üç buçuk sularında Manisa Devlet Hastanesinden içeri girdi siyah araba. Sekiz saatlik yolu altı buçuk saatte gelmişlerdi. Koşarak geçti koridorları. Müracaattaki adama kimliğini söyledi. Biraz sonra genç bir hemşirenin ardında yürüyordu. Hemşire onu nöbetçi doktorun bulunduğu odaya getirdi:
    - Doktor bey içeride. Görüşün efendim.
    Mehmet Ali Bey bitkin bir halde girdi içeriye. Doktor, uzun boylu, kumral, genç bir adamdı. Ayağa kalkarak elini sıktı yaşlı adamın:
    - Buyurun Mehmet Ali Bey. Size çok geç ulaşabildik kusura bakmayın. Olay Manisa Akhisar arasında olmuş. Saat bir buçuk sularında.
    Mehmet Ali Bey adeta inledi:
    - Bırakın ayrıntıları doktor, kızım ve karım nasıl?
    Doktor önüne baktı. Gülümsemeye çalıştı. Kendini zorladığı belli oluyordu. Derin bir nefes aldı:
    - Mehmet Ali Bey, biliyorum merak içindesiniz. Karınız şu anda yoğun bakımda. Bir beyin ameliyatı geçirmek zorunda. Ama hemen ameliyata alamıyoruz. Sanıyorum kendisini Ege Üniversitesi Hastanesine nakledeceğiz. Kızınıza gelince...
    Durakladı. Bir kez daha yutkundu ve ardından fısıldadı:
    - Onun için yapacak bir şeyimiz yok efendim. Maalesef bize getirildiği zaman hayatını yitirmişti.
    Dünyanın ayaklarının altından çekildiğini ve boşlukta sallandığını hissetti yaşlı adam. Boş gözlerle doktora bakıyordu. Söylenenlerin ciddiyetini kavrayamamış gibi şaşkın bakışlardı bunlar. Doktor yerinden kalkıp onun yanına geldi ve elini omzuna koydu:
    - Biliyorum, çok zor ama kader bu...
    - Kızım, kızım... Ebru’m öldü mü yani?
    Doktor dudaklarını ısırarak yere çevirdi gözlerini. Mehmet Ali Bey bütün kanının çekildiğini fark etti. Boğuk bir feryat boğazında düğümlendi, sesi çıkmıyordu. Elleri, dudakları titremeye başlamıştı. Anlaşılmaz bir şekilde dudakları kıpırdıyor ama ses çıkmıyordu. Doktor hemen hemşireye haber vererek bir sakinleştirici hazırlamasını istedi. Biraz sonra gereken ilaç verilmişti yaşlı adama. Yüzü bembeyazdı...

    Dayanılması zor bir acıyla karşı karşıya!

    Mehmet Ali Bey hemşirelerin yardımıyla dışarıya çıkartıldı. Koskoca adam artık hiçbir şeyin farkında değildi. Omuzları sarsılarak hıçkırıyor, içinin acısını gözyaşlarıyla yansıtıyordu. Karısını görmesine izin verilmiyordu. Melahat Hanımın durumu ağırdı ve yoğun bakımdaydı. Şu anda hareket ettirilmesi sakıncalı görüldüğü için Ege Üniversitesi Hastanesine nakledilemiyordu. Doktor durum bu şekilde giderse ameliyatın da bu hastanede yapılması gerektiğini söylemişti. Mehmet Ali Bey ise karar verme yeteneğini kaybetmiş gibiydi. Şoförü Muhsin olanları İstanbul’a bildirmiş, İstanbul’daki aile doktorları yola çıkmıştı bile. Fabrikanın genel müdürü olan Metin Bey de geliyordu ilk uçakla. Yaşlı adam kendisine yapılan sakinleştiricilerin etkisiyle uyur gezer gibi oturuyordu yoğun bakım ünitesinin önündeki bekleme salonunda. Sabah olmuştu. Şoför Muhsin yavaşça yaklaştı:
    - Bir fincan kahve getireyim mi size beyefendi?
    Mehmet Ali Bey çaresizce baktı şoförüne:
    - Ebru’m yok artık Muhsin, kızım öldü Muhsin, ben ne yapacağım şimdi? Nasıl dayanacağım bu acıya?
    Muhsin üzgün bir şekilde önüne baktı. Biliyordu ki hayatta bir insanın başına gelebilecek dayanılması en zor acıyla karşı karşıyaydı bu yaşlı adam. Teselli kâr etmeyecekti. Ne söylese onun acısını bir zerre olsun dindirmesi mümkün değildi. Bunun bilinciyle sustu. Bir saat sonra Genel Müdür Metin Bey ve yirmi yıllık aile doktorları Ferruh Tunçbilek koşar adımlarla girdiler servise. Metin Bey altmış yaşlarında bir adamdı. Esmer, yeşil gözlü, tıknazca bir yapısı vardı.
    - Beyefendi, mahvolduk duyduğumuz zaman. Ne diyeceğimi bilemiyorum.
    - Kızım, canım, ciğerim gitti Metin... Nasıl dayanırım ben!
    Doktor Ferruh Bey yaklaştı:
    - Beyefendi, kendinizi toparlamanız lazım. Yapılacak bir şey yok. Hanımefendi nasıllar?
    Omuzlarını kaldırdı yaşlı adam çaresizce:
    - Yatıyormuş yoğun bakımda, bir şey bilmiyorum ki...
    Doktor hemen servise doğru yürüdü:
    - Ben bir görüşeyim doktor arkadaşlarla...
    Metin Bey yanına oturdu patronunun. Muhsin birkaç metre ötede ayakta duruyordu... Metin Bey elini yaşlı adamın omzuna koydu:
    - Nasıl olmuş bu iş?
    Mehmet Ali Bey başını iki yana salladı:
    - Bilmiyorum, bilsem neye yarar ki? Giden gitti, aslan gibi, prenses gibi kızım gitti.
    Bu sırada doktor Ferruh Bey yanında hastane doktoruyla yanlarına geldiler. Mehmet Ali Bey gözyaşlarını silerek başını kaldırdı onların yüzüne baktı. Ferruh Beyin yüzü allak bullaktı. Hastane doktoru hafifçe öksürdü, bir şeyler söylemek istediği belliydi:
    - Mehmet Ali Bey, eşiniz...
    Yaşlı adam acı dolu bir bakışla süzdü karşısındaki adamı, usulca fısıldadı:
    - Öldü değil mi? O da öldü değil mi?..
    - ?!.

    Yalnız kalmak ve haykırmak istiyordu!

    Cenazeler İstanbul’a getirilmişti. Mehmet Ali Bey bitkin bir şekildeydi. Kendisini hayata bağlayan tüm bağlar kopmuştu artık. Yapayalnız kalmıştı. Hayatının en değerli iki insanını bir anda kaybetmiş olmanın verdiği acı ile çökmüş, sanki on yaş birden ihtiyarlamıştı. Çevresindeki insanlar artık onun toparlanmasının mümkün olamayacağını düşünüyor, adamın bütün hayat damarlarının kopmuş olduğu görüşünde birleşiyorlardı. Fabrikanın bütün çalışanları katılmıştı cenaze törenine. Gazeteciler, televizyon kameraları, İstanbul’un ünlü iş adamları ile doluydu tören. Çelenkten göz gözü görmüyordu. Bunların hiçbirinin farkında bile değildi Mehmet Ali Bey. Siyah güneş gözlüklerinin ardına gizlediği kıpkırmızı ve şiş gözleri ile acısını o kalabalığın içinde tek başına yaşıyordu. Paylaşmaya gelen insanlara elinden geldiğince saygılı davranıyor, ama yüreğini sıkan bir mengene kendisini bunaltıyor, yalnız kalmak ve alabildiğine haykırmak istiyordu. Kendini sıkmaktan dişleri ağrıyordu. Yumrukları hep kapalıydı. Törenden sonra birkaç arkadaşı ve fabrikanın yönetimindeki üst düzey yöneticiler villaya geldiler. Genel Müdür Metin Bey bir hemşire tutmuştu yaşlı adam için. Doktor Ferruh Bey de devamlı Mehmet Ali Beyin yanındaydı. Ziyaretçilerin çoğunluğu gittikten sonra Metin Bey, Metin Beyin hanımı ve Doktor Ferruh Bey kaldılar salonda. Mehmet Ali Bey bitkin bir şekilde kendini koltuğa bıraktı:
    - İşte hayat bu! Giden gitti... Ancak, Yüce Rabbim insanoğluna hiçbir canlıya vermediği sabrı ihsan etmiş. Dayanamam sanıyorsun, yaşayamam sanıyorsun ama hayat devam ediyor, bu acıyı taşıyor yüreğin. Kaldıramaz gibi gözükse de, her zerresi ıstırapla inlese de yaşıyorsun...
    Acı bir şekilde gülümsedi, ağlamaklı bir sesle devam etti:
    - Her şeyimi kaybettim. Ne para, ne mal, ne mülk! Hiçbir şeyin önemi yok, değeri yok artık. Bir başıma, yapayalnız kaldım dünyada. Bundan sonra benim için ne olabilir ki?... Ümitlerim gitti, hayallerim gitti, sevgililerim gitti...
    Bu ıstırap dolu haykırışa salonda bulunanların verecek cevabı yoktu. Sessizce dinlemekle yetiniyorlardı. Mehmet Ali Bey doktor Ferruh Beye döndü:
    - Sen Ferruh! Dönüp duruyorsun etrafımda. Bana bir şey olmasın diye gözümün içine bakıyorsun... Neye yarar ki... Bundan sonra benim yaşamam için çırpınsan da bana acı vereceksin, başka bir söze hacet var mı?
    Ferruh Bey sevgiyle baktı ona:
    - Allah’ın verdiği canı Allah alır Mehmet Ali Bey... Biraz önce siz söylediniz. Sabır! Başka bir ilacı yok bu acının.
    Mehmet Ali Bey minnetle baktı eski dostuna:
    - Sabır ya Ferruh! Sabır...
    Biraz sonra aldığı ilaçların da etkisiyle iyice durgunlaştı yaşlı adam. Metin Bey karısına işaret ederek ayağa kalktı:
    - Biz izninizle kalkalım beyefendi. Siz de biraz uzanın. Belki uyuyabilirsiniz.
    Hepsi birlikte tekrar taziyelerini sunarak gittiler. Yalnız kalmıştı Mehmet Ali Bey. Koltuklardan birine oturdu. Bomboştu ev. Hiçbir anlamı yoktu. Başını ellerinin arasına alarak hıçkırmaya başladı...


    Gülcan dehşet içinde kalmıştı!

    Gülcan işten çıktıktan sonra hiç oyalanmadan hızlı adımlarla yürümeye başladı. Çarşıya uğrayıp ekmek aldı ve doğruca eve gitti. Hemen mutfağa daldı. Akşam için yemek hazırladı, etrafı topladı, salatayı yapıp sofrayı kurdu. Kendisini yorgun hissediyordu. Safiye henüz ortalarda görünmüyordu. Babası ise zaten herkesten sonra gelir, saat dokuza doğru evde olurdu. Sedirin üzerinde otururken göz kapakları ağırlaşmıştı. Gözlerini yumdu. Narin bedeni sabahın altısından beri çalışmakta olduğu için bu yoğun tempoyu kaldıramıyordu. Tam içi geçmişti ki Safiye’nin sesiyle irkilerek uyandı. Kadın kapıdan içeri girer girmez bağırmaya başlamıştı:
    - Bıktım usandım artık, bıktım usandım!.. Akşama kadar el kapılarında temizlik yapıyorum. Babası kumar masasında, kızı da yan gelmiş yatmış, uyuyor. Nedir benim çilem. İki tane asalak başımda, yetişemiyorum artık.
    Gülcan hayretle baktı kadına. Kekeledi:
    - Safiye anne, ne oldu ki?
    - Bir de soruyor, yan gelmiş yatıyorsun...
    Gülcan şaşkınlıkla gülümsedi:
    - Yemeği yaptım, salatayı hazırladım, sofrayı kurdum. Evi de toparladım...
    Safiye durakladı. Mutfağa girmemiş, odaya girer girmez Gülcan’ın uyuduğunu görünce ön yargıyla veryansın etmişti. Bir şeyler söylemek istedi ama bulamadı. Sonunda haykırmasına daha da tiz bir sesle devam etti:
    - Ya çamaşırlar, kaç gündür çamaşır yıkanmadı. Baban olacak o adamın bütün gömlekleri kirli.
    Gülcan derin bir nefes aldı:
    - Safiye Anne, çamaşırı hafta sonunda yıkayacağım. Bu saatte yıkasam nerede kuruyacak? Pazar günü sabahtan yıkarım, asar, kurutur, ütülerim.
    Safiye yüzünü buruşturdu. Hiçbir şey söylemeden odasına gitti. Üzerini değiştirip geldikten sonra dik dik baktı Gülcan’a:
    - Ben tahammül edemeyeceğim artık bu baban olacak duyarsız adama. Ne para yetişiyor, ne de bir şey. Tembel tembel kahve köşelerinde sürten bir adamı besleyemeyeceğim.
    Gülcan sesini çıkartmadı. Safiye öfke ile söylenerek çıktı odadan.
    “Bu akşam yine kıyamet kopacak...” diye söylendi genç kız. Gerçekten de Halit eve geldiği zaman yer yerinden oynadı. Safiye sınırsız bir şekilde yüklendi kocasına. Ağzına geleni söyledi. Aşağıladı, hakaret etti. Sonunda Halit yerinden fırladığı gibi saçlarına yapıştı kadının. Duvardan duvara vuruyordu Safiye’yi. Kadın çığlıklar içinde feryat ediyordu. Gülcan dehşet içinde odanın bir köşesine büzülmüştü. Müdahale edip kadını babasının ellerinden kurtarmaya kalksa aynı akıbete uğrayacağını adı gibi biliyordu. Sonunda dayanamadı. Babasının birbiri ardına inen tokatlarını durdurabilmek için kolunu tuttu:
    - Baba, yapma yalvarırım, öldüreceksin.
    Halit ağzından köpükler saçarak döndü, bir tokat da kızına attı bütün gücüyle. Gülcan fırlayıp oda kapısının önüne düştü. Safiye yediği onca dayağa rağmen asla susmuyordu. Ağzına geleni söylemeye devam etmekteydi. Sonunda pes eden Halit oldu ve ağza alınmayacak küfürler ederek kapıyı çarpıp gitti.
     
  16. 25 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  17. asiyah

    asiyah özer&berke Üye

    Katılım:
    29 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.890
    Beğenildi:
    12
    Ödül Puanları:
    148
  18. 26 Mart 2008
    Konu Sahibi : asiyah
  19. Daxgx Çiçexgxim

    Daxgx Çiçexgxim hayat gezince güzel:: Üye

    Katılım:
    7 Şubat 2007
    Mesajlar:
    5.073
    Beğenildi:
    4
    Ödül Puanları:
    146
    arkası yarını TRT radyolarından dinlemişimdir ..çok severim ve heyecanla devamını beklerim hani bitişte arkası yarın demeleri yokmu .. yarın olmak bilmez ama artık dinliyemiyorum, asiyah sayende ,buradan okuma fırsatı buldum teşekkürler..