Kıssadan Hisse

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve Mune tarafından 19 Temmuz 2006 başlatılmıştır.

    19 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  1. Mune

    Mune Administrator Yönetici

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    27.604
    Beğenildi:
    58.719
    Ödül Puanları:
    663
    Günün birinde küçük ruh heyecan içinde Tanrı`ya gitti ve ona "Ben kim olduğumu biliyorum" dedi.
    Tanrı, "Peki sen kimsin?" dedi.
    Küçük ruh "Ben ışığım" dedi.
    Ve Tanrı, "Doğru, sen ışıksın!" dedi.
    Ruh bir an düşünür ve sonra "ama ben ışık OLMAK istiyorum."dedi. Tanrı, "Ama sen IŞIKSIN." dedi.
    Ruh, "Işık olduğumu biliyorum, ama ışık OLMAK istiyorum. Işık olmayı kendim deneyimlemek istiyorum. Kendi deneyimlerimle bilmek istiyorum." dedi.
    Tanrı, "Anladım, sen halihazırda olduğun şeyi deneyimlemek istiyorsun." dedi.
    Küçük Ruh, "Evet, istediğim budur. Kendimi ışık olarak deneyimlemek istiyorum - sadece bilmek yetmiyor. Işık olmayı yaşamak istiyorum." dedi.
    Tanrı dedi ki, "Bunu anlayabiliyorum, ancak bu çok zor bir iş. Çünkü yarattığım ışıktan başka bir şey yok ortada. Ve senin ışığın güneşin içindeki bir mum gibi. Sen orda milyarlarca ve milyarlarca başka mumların arasındasın ve hepiniz birlikte güneşi oluşturuyorsunuz. Bu mumlardan bir tanesi dahi olmasa güneş de olmaz. Işıkların arasında ışığını fark etmek istiyorsun ki bu oldukça karışık bir bilmece."
    "ıyi ama sen Tanrı`sın, bir çözüm bulursun." dedi küçük Ruh. "Düşündüm ve buldum." dedi Tanrı. "Kendini ışıkların içinde bir ışık olarak farketmen imkansız olduğuna göre seni, senin olmadığın bir şeyle kuşatacağız. Birlikte senin olmadığın bir şeyi hayal edip seni onunla saracağız ve bunun adını karanlık koyacağız. Seni bu karanlıkla saracağız. Seni senin tam zıddın olan bir şeyle sararak senin ne kadar parlak bir ışık olduğunu deneyimlemeni sağlayacağız."
    Küçük Ruh, "Tamam, ben karanlığı getirmeye razıyım, böylece ışık olabileceğim."
    Tanrı, "Bunu senin için istedim. Seni karanlıkla kuşatacağım ama kendini karanlıkla kuşatılmış bulduğun an yumruğunu kaldırıp, göklere küfretme, sadece karanlığı aydınlatan bir ışık ol ki gerçekten ışık olduğunu bilebilesin. Ve dokunduğun yaşamların hepsi de senin ne olduğunu bilebilsinler. ınsanların önünde parlamalısın ki onlar kendi ışıklarının yansımalarını sende görebilsinler. Bunu sahip olduğun ilahi veçhelerin herhangi biri ile yapabilirsin. Şimdi yaşam formu içinde iken "ruh amacı" olarak seçtiğin ve yaşamlar boyunca seçmeye devam edeceğin veçhelerimden herhangi birini dikkatlice seç. ıyi ve akıllı bir seçim yap. Evet söyle bakalım önündeki yaşam için neyi seçiyorsun?" diye sordu.
    Küçük Ruh büyük bir heyecanla, "Herhangi bir veçhen olabilirim." dedi.
    Tanrı, "Evet ama bu senin seçimin olmalı, hangisi," diye sordu. Küçük Ruh, "Yani önümüzdeki yaşam için, mutluluk, neşe, akıl, barış, sevgi ya da bir başka şey olabilir miyim," diye sordu. "Haklısın," dedi Tanrı.
    Küçük Ruh, "Seçtim!" diye bağırdı, "Seçtim. Ne olmak istediğimi, neyi deneyimleyeceğimi seçtim."
    Tanrı, "Evet" dedi, "bu senin için büyük bir gün çünkü sen bağışlamayı seçtin, sen bağışlama olacaksın."
    "Evet, evet" dedi küçük Ruh, "olmak istediğim bu. Kendimi bağışlama olarak deneyimlemek istiyorum."
    "Kulağa hoş geliyor" dedi Tanrı. "Yalnız bir sorun var. Ortada bağışlanacak kimse yok!"
    "Hiç kimse yok mu?" dedi küçük Ruh.
    Tanrı yanıtladı: "Etrafına bir bak. Senden daha az mükemmel, daha az parlak kimse görüyor musun?"
    Küçük Ruh döndü, evrenin dört bir yanından olan biteni seyretmeye gelen diğer ruhlara baktı. Tek görebildiği hepsinin de en az kendi kadar mükemmel, parlak ve bütün olduğu idi. Etrafındaki bu mükemmelliği gören küçük Ruh, "Etrafımda mükemmellikten başka hiçbir şey göremiyorum. O zaman ben kimi bağışlayacağım? Benden daha az mükemmel olan tek bir varlık yoksa ortalıkta ben mükemmelliği nasıl deneyimleyeceğim?"
    Tam o sırada bir Ruh dostça kalabalığın önüne çıktı. "Üzülme, beni bağışlayabilirsin." dedi.
    Küçük Ruh, "sen kimsin" diye sordu.
    Dost Ruh, "Ben kalabalığın içinden herhangi biriyim, sadece bir adım öne çıkmayı seçtim. Sana önündeki yaşam süreci içinde bağışlanacak birisini temin edeceğim, sana öyle bir şey yapacağım ki sen de bağışlamayı deneyimleyebileceksin."
    "Ne, ne yapacaksın? Nasıl yapacaksın?" diye sordu küçük Ruh.
    "Bir şeyler düşünürüz," diye yanıtladı dost Ruh.
    "Ama neden? Neden bunu yapacaksın, sen de en az benim olduğum gibi tam bir mükemmeliyetsin, bir güzelliksin, ışığın parlak kişiliğinin simgesi olarak parıldarken, niye böyle bir şey yapasın ki? Titreşimlerinin hızı sana öyle bir parlak kazandırıyor ki gözlerimi kamaştırıyorsun. Bu titreşim düzeyini yavaşlatmayy istemeni anlayamıyorum. Böyle korkunç bir şeyi yaparak kendini niye ağırlaştırasın ki?"
    "Çünkü," dedi dost Ruh, "Çok basit. Bunu yapacağım, çünkü seni seviyorum. Öyle şaşırmış bakma bana. Hatırlamıyor musun, sen de benim için aynısını yapmıştın. Bu kadar çabuk mu unuttun? Bu dansı seninle birlikte, ikimiz daha önce de yaptık. Hatırlasana seninle her şey olduk. Yukarısına da çıktık, aşağısına da indik, soluna, sağına, öncesine, sonrasına gittik. Her şeyin iyi ve kötü yanları olduk. Her ikimiz de bir diğerimiz için bir diğer yanı oluşturduk. Mutlaka hatırlarsın, sen benim katilim, ben de senin katilin olmadık mı? Hatırlasana... Evet bir noktada haklısın. Titreşimi senin tanımladığın şekilde düşürmek hiç de kolay olmayacak. Kolay bir konu değil bu, ama olsun, ben de senden bir başka yaşam süreci için benzer bir şey isterim. .... yeter ki sen bağışlama olabil."
    "Ne istersen yaparım" dedi küçük Ruh. "Kendimin ne olduğunu öğrenmek için ne gerekirse yaparım. Söyle, karşılığında ne istiyorsun?"
    Dost Ruh şöyle dedi: "Sana vursam da, yüzüne tükürsem de, sana olabilecek en büyük kötülüğü yapsam da, aynı anda benim gerçekte kim olduğumu anımsa. Eğer beni şimdi olduğu gibi unutursan, ben de kendimi hatırlayamam. Daha da kötüsü sen de kim olduğunu unutursun ve ikimiz de unuttuğumuz zaman bize bunu hatırlatacak bir üçüncüye ihtiyaç duyarız..."

    ALINTIDIR
     
    Son düzenleme: 26 Mayıs 2009
  2. 19 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  3. MsscooL

    MsscooL Guest

    Ders alınacak bir yazı. Bu güzel paylaşımın için teşekkürler munecim...
     
  4. 19 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  5. Mune

    Mune Administrator Yönetici

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    27.604
    Beğenildi:
    58.719
    Ödül Puanları:
    663
    İndra, Hint Mitolojisin deki Tanrılar’dan biridir. Bir gün çamur banyosu alan domuzları gördü ve domuzlar bundan ne zevk alırı merak etti. Diğer Tanrılar’a da sordu ise de cevabını bulamadı.

    Bir zamanlar Tanrılar’ın kralı İndra pislikler içinde yaşayan bir domuzun bedenine girdi ve Tanrı olduğunu unuttu. Domuz bir eşi ve çok sevdiği yavruları oldu, yaşamından çok mutlu idi. Sonra bazı Tanrılar o’nun bu halini gördüler ve yanına gelerek, ‘sen bütün Tanrılar’ın kralısın, bütün Tanrılar senin emrin altında olduğu halde, sen neden buradasın’ diye sordular. Fakat İndra ne domuz hayatını, ne de domuz yavrularını bırakmak istemedi. Tanrılar ne yapacaklarını şaşırıp, İndra’yı geri döndürmek için bütün domuzuları öldürmeye başladılar. Bütün domuzlar öldüğü zaman, İndra ağlamaya ve yas tutmaya başladı. O zaman Tanrılar o’nun domuz bedenini yırtıp açtılar ve İndra dışarı çıktı.

    Ne kadar kötü bir rüya gördüğünü, Tanrılar’ın kralı olan kendisinin, bir domuz olduğunu ve bir domuz gibi yaşamanın tek yaşam şekli olduğunu kabul ettiğini anladığı zaman, gülmeye başladı. Hatta o dönemde, bütün evrenin kendisinin ki gibi bir domuz yaşamı sürmesini dilediğini hatırladı…

    Göğe döndüğü zaman İndra başından geçen bu serüvene çok güldü ama domuzların balçığı neden sevdiğini hiç bir zaman anlayamadı….

    Atman da kendisini doğa ile özdeştirdiği zaman, saf ve sonsuz olduğunu unutur. Atman sevmez, çünkü o sevginin kendisidir. Atman var olmaz, çünkü o varlığın kendisidir. Atman bilmez çünkü, bilginin kendisidir. Atman’ın sevdiğini, varolduğunu veya bildiğini söylemek yanlıştır. Sevgi, var olmakve bilgi Atman’ın nitelikleri değil, özüdür. Onlar bir şeyin üzerine yansıdıkları zaman, onlara ‘ o şeyin nitelikleri ‘ adını verebilirsiniz.Ancak kendi ihtişamı içinde oturan, doğumu veya ölümü olmayan sonsuz Atman’ın nitelikleri yoktur, çünkü tüm oluşumlar o’nun özüdür.
     
  6. 19 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  7. Mune

    Mune Administrator Yönetici

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    27.604
    Beğenildi:
    58.719
    Ödül Puanları:
    663
    TARİHTEKİ DRACULA: VLAD III TEPES, 1431-1476

    Çoğu kişi, Bram Stoker' ın ölümsüz klasiği Dracula' yı yaratırken, gerçekten yaşamış olan tarihsel bir figürden etkilendiğini bilir: Vlad III Dracula ( Tepes );15.yy' da yaşamış, Basarab ailesinden gelen bir Eflak prensi. Eflak, Romanya' nın bir eyaletiydi ve kuzeyinde Transilvanya ve Moldavya ile, doğuda Karadeniz' le, güneyde de Bulgaristan' la çevriliydi. Eflak, 13.yy' da, Doğu Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Balkanlarda dalga dalga yayılan karmaşa sırasında ilk politik varlığını göstermiş bir bölgeydi. İlk Eflak prensi (veya voyvoda da denir) Dracula' nın atalarından Büyük Basarab' dı.(1310-1352) Ailenin iki düşman klana bölünmesine rağmen, Osmanlıların bir eyaleti oluncaya kadar, Eflak prensliğini Basarab ailesinin üyeleri yönetti. Dracula, özgür Eflak' ın son prensiydi.



    Vlad Dracula' nın hayatını anlamak için, öncelikle Eflak toplumunun ve siyasetinin yapısını anlamak gerekir. Eflak tahtı miras yoluyla yeni sahibine geçerdi; ama bu babadan oğula olmazdı. Soylular, kraliyet ailesinden uygun birini voyvoda olarak seçerdi. Orta çağdaki pek çok seçimli monarşide olduğu gibi, merkezi yönetim, kraliyet ailesi üyeleri taht için yarışırken, soyluların arasında paylaşılmış gibiydi. Ayrıca Eflak siyaseti oldukça kanlıydı. Suikast, rakipleri elemenin yaygın bir yoluydu ve pek çok voyvoda erken yaşta ve vahşice öldürüldü. 15.yy sonlarında, Basarab ailesi ikiye bölündü. Prens Dan' ın takipçileri ve yaşlı prens Mircea' nın (Dracula' nın büyükbabası) takipçileri. Kraliyet ailesinin bu iki dalı, birbirlerine rakiptiler. Hem Dracula hem de babası Vlad II Dracul, tahta çıkana kadar Danestilerden ortaya çıkan rakiplerini öldürdüler.


    Eflak siyasinde önemli bir etkisi olan ikinci faktör güçlü komşulardı. İslamiyetin yaklaşık olarak binyıl kadar Avrupa' ya girmesini engelleyen Bizans' ın son kalıntıları, 1453' te Fatih Sultan Mehmet' in Konstantinapol' ü fethetmesiyle yıkılmıştı. Konstantinapol' un düşmesinden çok çok önce Osmanlılar Balkanların derinliklerine girmişti. Dracula' nın büyükbabası, Yaşlı Mircea, 15.yy' ın başlarında Sultan' a vergi ödemek zorunda kalmıştı. Eflak' ın kuzeyi ve batısını çevreleyen Macaristan İmparatorluğu, 15.yy da gücünün doruğuna erişmişti ve Hıristiyanlığın koruyucuğu görevini, yıkılan Konstantinapol' den devralmıştı. 14. ve 15. yy boyunca Eflak prensleri, sadakatlarını, sürekli olarak bu iki güçlü komşu arasında değiştirerek, belli belirsiz bir bağımsızlık elde etmeye çalıştılar.



    Dracula, üç defa Eflak prensliği tahtına oturdu. İlki, 1448' te, Türk' lerin yardımıyla oldu. Bu ilk seferde, sadece iki ay yönetebildi. Macaristan destekli Danesti oyunu ile tahtından indirildi ve sürgüne gönderildi. Birkaç yıl sonra, bu sefer Macar' larların yardımıyla, Danesti prensi Vladislov II' yi öldürerek tekrar tahta oturdu. Dracula' nın bu ikinci yönetim dönemi 1456 -1462 yılları arasındaydı. Dracula' nın Türk' lere karşı en ünlü askeri kahramanlıklarını ve aynı zamanda en korkunç canavarlıklarını gerçekleştirdiği dönemdi.


    1462' de, Türk orduları Eflak' ı işgal ettiğinde, Dracula Transilvanya' ya, Macar Kralından yardım istemek için kaçmak zorunda kaldı. Beklediği yardımı almak yerine, Macar Kralı tarafından hapse atıldı. Bir kaç yıl, Macar Kralı Matthius Corvinus' un esiri olarak yaşadı. Dracula' nın yokluğunda Eflak' ı, kardeşi ve aynı zamanda Osmanlı Sultanı' nın kuklası olan Yakışıklı Radu yönetti. 1474-1475 gibi Radu ölünce, Sultan Danesti klanının bir üyesi olan Yaşlı Basarab' ı prens olarak atadı.


    Sonunda Dracula, Macar Kralı' nın desteğini kazanmayı başardı. 1476' da Eflak' ı yeniden ele geçirdi. Küçük ordusu, az sayıda sadık Eflak'lı, kuzeni Moldavya prensi Büyük Stephen tarafından gönderilen Moldavya' lılar ve Transilvanya prensi Stephen Bathory' e bağlı Transilvanyalılardan oluşuyordu. Müttefikler, Basarab' ı ülkenin dışına gönderdiler ve Dracula' yı da tahta oturttular.(Kasım 1476) . Bununla birlikte, Dracula bir kez daha kontolü eline almış olsa da, Stephen Bawory Dracula' nın ordusunun çoğunu da yanına alarak Transilvanya' ya döndü. Türkler, daha güçlü bir orduyla karşı saldırıda bulundu ve Dracula, Aralık 1476' da Bucherest yakınlarında Türklerle girdiği savaşta öldü. Kafası İstanbul' a gönderildi ve Sultan kafayı, Kazıklı' nın öldüğüne kanıt olması için bir kazığa geçirip sergiledi.

     
  8. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  9. Che

    Che Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.708
    Beğenildi:
    10
    Ödül Puanları:
    106
    ders alınacak çok anlamlı bir yazı emeğine sağlık canım...
     
  10. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  11. Che

    Che Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.708
    Beğenildi:
    10
    Ödül Puanları:
    106
    canım emeğine sağlık çok güzel bir paylaşımdı. özellikle bu bölümüne hayran kaldım.
    Atman da kendisini doğa ile özdeştirdiği zaman, saf ve sonsuz olduğunu unutur. Atman sevmez, çünkü o sevginin kendisidir. Atman var olmaz, çünkü o varlığın kendisidir. Atman bilmez çünkü, bilginin kendisidir. Atman’ın sevdiğini, varolduğunu veya bildiğini söylemek yanlıştır. Sevgi, var olmakve bilgi Atman’ın nitelikleri değil, özüdür. Onlar bir şeyin üzerine yansıdıkları zaman, onlara ‘ o şeyin nitelikleri ‘ adını verebilirsiniz.Ancak kendi ihtişamı içinde oturan, doğumu veya ölümü olmayan sonsuz Atman’ın nitelikleri yoktur, çünkü tüm oluşumlar o’nun özüdür.
     
  12. 20 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  13. Che

    Che Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.708
    Beğenildi:
    10
    Ödül Puanları:
    106
    çok ilginç doğrusu, bu kadar detayını bilmiyordum. sayende öğrendim. emeğine sağlık...
     
  14. 22 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  15. Mune

    Mune Administrator Yönetici

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    27.604
    Beğenildi:
    58.719
    Ödül Puanları:
    663
    Zeus her zamanki gibi gene güzeller peşinde koşuyordu. Bir gün İnakhos'un mavi gözlü güzeller güzeli kızı İo'yu gördü ve ona aşık oldu. Onunla buluşabilmek için gizlice Olympos'tan aşağıya iniyordu. Bir gün İo'nun yanında her zamankinde fazla oyalanınca Hera durumu fark ederek kıskaçlık ateşiyle yanarak hızla dünyaya indi. Karısının Olympos'tan ayrıldığı haberini alınca Zeus, sevgilisini karısı Hera'nın öfkesinden koruyabilmek için beyaz bir ineğe çevirdi. Hera bu nadir bulunan beyaz ve sevimli ineği görünce hayran kaldı ve onu beraberinde Olympos'a götürmek istedi. Karısının şüphelenmesinden korkan Zeus buna karşı çıkamadı, böylece Hera ineği yanına aldı.

    Fakat hala bir takım şüpheleri vardı, bu yüzden ineği gözlemesi için yüz tane gözü olan sığırtmaç Argos'u başına nöbetçi koydu. Argos öyle bir nöbetçiydi ki hiç uyumazdı, başının çevresini saran gözleri her yeri rahatça görebiliyordu. Bu yüzden Zeus bir türlü sevgilisinin yanına gidemiyordu. Gittiği taktirde Argos onu görecek ve Hera'ya haber verecekti. Ama Zeus sevgilisinin çektiklerine artık dayanamaz olmuştu.

    Zeus son çare oğlu Hermes'ten yardım istedi. Hermes yüz gözlü Argos'u uyutabilmek için gecenin oğlu olan uyku tanrısı Hypnos'tan uyku ilacı aldı. Ve bir gece rüzgar gibi İo ile Argos'un bulunduğu yere girdi. Argos daha ne olduğunu anlayamadan rüzgarla birlikte gelen sihirli ilaçla uykuya daldı.

    İo kurtulmuştu fakat kıskanç Hera onun peşini bırakmadı, büyük bir sığır sineği göndererek hayvanı göğsünden ısırttı. Hayvan can acısıyla koşmaya başlamıştı. Hiç durmadan koşuyor koşuyordu. Dağları denizleri aştı buna rağmen koşmaya devam etti. Zeus onu Nil nehrinin kıyılarında yakalayarak göğsüne yapışan sineği çekip aldı ve onu eski, mavi gözlü güzeller güzeli İo haline geri getirdi.

    Argos'a gelince Hera onu cezalandırmak için gözlerini alıp onlarla tavus kuşunun kuyruğunu süsledi.
     
  16. 22 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  17. Mune

    Mune Administrator Yönetici

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    27.604
    Beğenildi:
    58.719
    Ödül Puanları:
    663
    Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken buldu.Çocuk babasına,-''Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun'' diye sordu..Zaten yorgun gelen adam,''Bu senin işin değil'' diye cevap verdi.
    Bunun üzerine çocuk''Lütfen babacığım,bilmek istiyorum''diye üsteledi.
    Adam:-''İlla da bilmek istiyorsan 20 milyon''diye cevap verdi.Bunun üzerine çocuk ''Peki bana 10 milyon borç verir misin''diye sordu.Adam iyice sinirlenip,''Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok.Hadi,derhal odana git ve kapını kapat'' dedi.Çocuk sessizce odasına çıkıp kapısını kapattı. Aradan 1 saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmişti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü,''Belki de gerçekten lazımdı''...Çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı.Yatağında olan çocuğuna,''Uyuyor musun'' diye sordu.Çocuk ''Hayır''diye cevap verdi.
    -''Al bakalım,istediğin 10 milyon.Sana az önce sert davrandığım için özür dilerim ama yorucu birgün geçirdim'' dedi... Çocuk sevinçle haykırdı,''Teşekkürler babacığım''..Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı.Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.
    Bunu gören adam iyice sinirlenerek,''Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?...Benim,senin saçma oyuncaklarına ayıracak vaktim yok''diye azarladı.Çocuk:-''Param vardı ama yeterince yoktu'' diyerek yüzünde mahçup bir ifadeyle paraları babasına uzattı;-İşte 20 milyon...
    -''Şimdi 1 saatini alabilir miyim babacığım?.....
     
  18. 23 Temmuz 2006
    Konu Sahibi : Mune
  19. Mune

    Mune Administrator Yönetici

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    27.604
    Beğenildi:
    58.719
    Ödül Puanları:
    663
    Aaron Hacker'in emlak bürosunun önünde New York plâkalı kırmızı, spor bir araba durdu. Arabadan inen şişman adam büroya doğru yürüdü. Sıcaktan ter, ince elbisesinin üstüne kadar çıkmıştı. 50 yaşında görünüyordu.Yüzü heyecandan kızarmış, fakat kısık gözlerindeki kararlı, donuk bakış değişmemişti. İçeriye girince başıyla Aaron'a selâm verdi. "Bay Hacker?" Aaron gülümseyerek "Evet benim, sizin için ne yapabilirim?" diye sordu. Şişman adam, "Dili" diyerek kendisini tanıttı. "Zamanım çok az, hemen konuya girsek iyi olacak!" dedi, "Benim için de iyi olur Bay Dili. İlgilendiğiniz belli bir yer var mı?" "Doğrusunu isterseniz, evet. Kasabanın kenarındaki eski bina." "Sütunlu ev mi?" "Tâ kendisi. Yanılmıyorsam üzerinde SATILIK tabelâsı var." Aaron kuru bir sesle, "Evet!" dedi, "Bizim satış listemizdedir." Kalınca bir defterin yapraklarını karıştırdı. Sonra daktiloyla yazılmış bir sayfayı işaret etti: "760 yıllık bina. 8 odası, 2 banyosu, otomatik gaz fırını, geniş terasları, çevresinde ağaçları var. Çarşıya, okula yakın. 750.000 dolar!"diye okudu ve ekledi: "Hâlâ ilgileniyor musunuz?" Adam oturduğu yerde rahatsız olmuş gibi kıpırdandı: "Neden olmasın? Olumsuz bir yanı mı var?" Aaron, "Aslına bakarsanız..." dedi, "Bu evi defterime yalnızca yaşlı Sade Grim'in hatırı için kaydettim. Ev asla onun istediği kadar etmez. Uzun zamandır onarım görmemiş çok eski bir binadır. Kirişlerden kimi birkaç yıl içinde çökecek durumda. Bodrumu yılın yarısında suyla doludur." "Öyleyse sahibesi neden bu kadar çok istiyor?" Aaron omuz silkti. "Herhalde kendisi için manevi değeri olacak. Çok eskiden beri ailesine aitmiş." Şişman adam gözlerini yerde gezdirdi. "Bu çok kötü!" dedi. Başını kaldırıp Aaron'a baktı ve çekingen şekilde gülümsedi: "Hoşuma gitmişti. O, nasıl söylesem bilemiyorum, tam aradığım evdi." Aaron güldü. "100.000 dolara belki iyi bir alışveriş olurdu ama 750.000 dolara... Sanırım Sade'in düşüncesini de anlıyorum. Hiçbir zaman fazla parası olmadı. Kendisine şehirde çalışan oğlu bakıyordu. Sonra adam 5 yıl önce öldü. Onun için ev satmanın akıllıca bir iş olacağını biliyor. Fakat gönlü bir türlü evden ayrılmaya razı olamıyor. Bu yüzden eve kimsenin almaya yanaşamayacağı bir fiyat koyuyor. Böylece kendini avutuyor.1' Üzgün bir ifadeyle başını salladı. "Dünya ne kadar garip değil mi?" Dili soğuk bir sesle "Evet!" dedi. Sonra ayağa kalktı: "Kendisini bulup fiyatı biraz düşürmesini isteyeceğim" Otomobilini Bn. Grim'in evinin önündeki yıkık dökük ve çürümüş tahta parmaklıkların önüne parketti. Evin çevresini bütünüyle yabanî otlar kaplamıştı.

    Kapıya çıkan kadın kısa boylu, beyaz saçlıydı. Yüzündeki hatlar küçük inatçı görünüşlü çenesine kadar iniyordu. Havanın sıcak olmasına rağmen sırtında kalın, yün bir örme hırka vardı. "Bay Dili olmalısınız!" dedi, "Aaron Hacker buraya gelmekte olduğunuzu telefonda söyledi. İçeri girmez misiniz?" Dili "Dışarısı korkunç derecede sıcak!" diye söylendi, "Öyleyse içeri girin. Buzluğa Jbiraz limonata koymuştum. İçeriz." İçerisi loş ve serindi. Pan-curlar kapatılmıştı. Eski tarz geniş koltuklarla döşenmiş büyük bir salona girdiler. Yaşlı kadın ellerini sıkı kenetleyerek sallanan bir sandalyeye oturdu. Şişman adam öksürdü: "Bn. Grim! Az önce emlakçınızla konuştum." Kadın "Hepsinden haberim var!" diye sözünü kesti, "Aaron fikrimi değiştirebileceğiniz düşüncesiyle sizi buraya yollamakla akılsızlık etmiş. Doğrusunu isterseniz amacımın bu olduğuna da pek emin değilim." "Bn. Grim! Sizinle biraz konuşabileceğimi sanmıştım!" Bn. Grim sallanan sandalyesini gıcırdatarak arkasına yaslandı. "Konuşmak için para alınmaz, ne istiyorsanız söyleyin." "Evet, haklısınız!" Adam beyaz bir mendille yüzünün terini sildi: "İzin verirseniz anlatayım. Bir iş adamıyım. Bekârım. Uzun yıllar çalıştım ve iyi bir servet yaptım. Artık dinlenmeyi hakettim. Hayatımın sonlarını geçirebileceğim sakin bir yer arıyorum. Burayı sevdim. Birkaç yıl önce Albany'ye giderken buradan geçmiştim. O zaman birgün buraya yerleşebileceğimi düşünmüştüm. Bugün kasabadan tekrar geçerken burayı gördüm. Tam istediğim yerdi." "Burayı ben de severim Bay Dili. Böyle oldukça yüksek bir fiyat isteyişimin sebebi de bu zaten." Dili gözlerini kaldırıp yaşlı kadına baktı. "Oldukça yüksek bir fiyat değil mi? Kabul etmelisiniz ki Bn.Grim, bu günlerde böyle bir ev en fazla..." "Yeter!" diye bağırdı İcadın: "Bay Dili! Bu konuda sizinle asla tartışmak istemiyorum. Eğer istediğim parayı vermeyecekseniz, üzerinde durmayalım." "Fakat Bn. Grim..." "İyi günler Bay Dili." Adamın da aynı şeyleri yapmasını belirten bir tavırla ayağa kalktı. Fakat adam kalkmadı. "Bir dakika bayan, delilik olduğunu biliyorum ama istediğiniz parayı ödeyeceğim!" Yaşlı kadın uzun süre adama baktı. "Emin misiniz Bay Dili?" "Katiyetle, yeterince param var. Eğer evi satmanızın tek yolu buysa, parayı alacaksınız." Grim hafifçe gülümsedi. "Sanırım limonata iyice
    soğumuştur. Size getireyim. Siz içerken ben de evi anlatırım." Kadın elinde tepsiyle geriye döndüğünde Dili yine mendille alnındaki terleri siliyordu. Limonatayı zevkle yudumlamaya başladı. Yaşlı kadın sallanan sandalyesine yaslanırken "Bu ev..." diye söze başladı, "1902''den beri aileme aittir. Kasabadaki en sağlam ev olmadığını da biliyorum. Oğlum Michael doğduktan sonra bodrumum su bastı. O günden bu yana da bir türlü kurutamadık. Aaron bazı yerlerin çürüdüğünü de söylüyor. Yine de bu eski evi severim. Bilmem anlatabiliyor muyum?" Dili "Evet!" dedi. "Michael 9 yaşındayken babası öldü. Ondan sonra sıkıntılar başladı. Michael belki de benden çok babasını özlüyordu. Çok vahşî ve haşin bir çocuk olmuştu. Liseyi bitirince kasabayı terkedip şehre gitti. Çok hırslı bir insandı. Şehirde ne yaptığım bilmiyorum. Fakat başarıya ulaşmış olmalıydı. Bana düzenli para gönderirdi." Gözleri nemlenmişti. "Kendisini 9 yıl görmedim. 9 yıl sonra geldiğinde başı dertteydi. Zayıf ve yaşlanmış durumda bir gece yarısı çıka-geldi. Yanında ufak, siyah bir valizden başka bir şey yoktu. Valizi elinden almak istediğim zaman bana vurdu. Bana, annesine vurdu. Ertesi gün birkaç saat için evi terketmemi söyledi. Ne yapmak istediğini açıklamadı. Döndüğümde valiz ortadan yok olmuştu." Şişman adam gözlerini limonata bardağına dikmiş öylece dinliyordu. "O gece evimize bir adam geldi. İçeriye nasıl girdiğini bilmiyorum. Michael'm odasından sesler duydum. Oğlumun içinde bulunduğu tehlikenin ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Kapının arkasından dinlemeye çalıştım. Fakat yalnızca bağrışmalar tehditler ve..." Bir an durakladı. Omuzları sarsılıyordu, "...ve bir silah sesi duydum!" diye devam etti: "İçeriye girdiğim zaman yatak odasının penceresi açıktı ve yabancı gitmişti. Michael'im da yerde yatıyordu. Ölmüştü. Bütün bunlar 5 yıl önce oldu. Ondan sonra polis bana olanları anlattı. Michael ve tanımadığım o adam birçok suç işlemişler. Bir sürü yerlerden birkaç milyon dolar almışlar. Michael parayı alıp kaçmış. Parayı bu evde, hâlâ bilemediğim bir yerde saklamıştı. Sonra diğer adam hissesini almak için oğlumu arayıp bulmuştu. Paranın yok olduğunu görünce de oğlumu öldürmüştü." Başını kaldırıp adama baktı, "İşte o zaman evimi 750.000 dolara satışa çıkardım. Birgün oğlumun katilinin döneceğini biliyordum. O, birgün gelip fiyat ne olursa olsun evi almak isteyecekti. Bütün yapacağım, yaşlı bir kadının köhne evine bu kadar çok para vermeye razı olacak adamı buluncaya kadar beklemekti." Sandalyesini ağır ağır sallıyordu. Dili bardağı yere bıraktı, diliyle dudaklarını yaladı. "Uf!" dedi, "Bu limonata çok acı..." Bakışları canlılığını kaybetti, hafif titremeyle başı omuzunun üzerine cansız düştü.