Kiyamet

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve EU1 tarafından 5 Şubat 2007 başlatılmıştır.

    5 Şubat 2007
    Konu Sahibi : EU1
  1. EU1

    EU1 Guest

    Nostradamus-Marduk-2012-2025-Sera etkisi- İklim değişikliği derken
    iyice şaşırdık. Neyin ne olduğunu birbirine karıştırır olduk. Kıyamet
    alametleri ve sembolleri nelerdir; bunları nasıl yorumlamalı ve
    anlamalıyız.. Bu yazı dizisi M.T.İ.A Derneği Başkanı Sayın Ergün
    Arıkdal'ın seminer konuşmalarından derlenmiştir.(Ruh ve Madde cilt 31-
    Sayı 363-364-365-366)

    NEFSİN SEMBOLÜ YECÜC ve MECÜC


    "Her devirde İnsanlık Ailesinin gelişim sürecine uygun bir uyku ve
    sonradan uyanıklık dönemi yaşanmıştır. Uykudan genel uyanmaya geçmeden
    önce menfi imajinasyon ve menfi düşünce çoğalır, otomatizma yayılır
    nefsin hakimiyeti artar.


    Dünya insanlığının bugün içinde bulunduğu ıstırap manzarası aslında
    hepimize çok şey söylüyor: İnsanoğlunun günlük yaşamında büyük bir
    huzursuzluk ve elem duyması, işlerinin hep ters gitmesi gibi
    oluşumlar, menfi yani olumsuz bir durum içinde olmasından ileri
    gelmektedir. Ve bu nedenle Yecüc Mecüc' ün yeryüzünü kaplaması deyimi
    zaten şu anda yaşanan bir gerçekliği ifade etmektedir.


    Yecüc ve Mecüc çoktan ortaya çıkmış ve yeryüzünü sarmıştır bile...


    Eciş bücüş adamların çıkıp da her tarafı saracağını bekleyenler daha
    çok bekler. Zira o bütün tezahürleriyle ortadadır. İnsanlar negatif
    duygusallığın, hissiliğin her çeşidini yaşamaktadır. Bu, nefsani
    azgınlık olarak tabir edilir. Nefsani azgınlığın Kutsal kitaplardaki
    sembolü, Yecüc ve Mecüc'tür.


    Çağımızda çığırından çıkmış durumda olan şuursuz, otomatik ve
    nefsani yaşayış her şeyiyle bütün dünyayı etkisi altına almıştır. Ve
    bu etki insanı öyle kandırır, öyle ikna eder ki, kurtulmak çok
    zordur.O halde Yecüc ve Mecüc'ün ortaya çıkışını, nefsin azması olarak
    açıklayabiliriz. Bağlı şuurla ilgili benliğin, egonun azgın hale
    gelmesi demektir. Toplum olaylarının % 99'u, azgın nefsin
    saldırılarından meydana gelen bir fenomenler zincirinden ibarettir. Bu
    epeydir sürmekte olan ve muhakkak ki, genel bir uyanmaya gitmekte olan
    insanlık için bir değişimin başlangıcını oluşturur."


    VESVESE-ŞÜPHECİLİK


    VESVESE ORTAMINDA BİLGİ ve BİLGELİK DEĞERİNİ KAYBEDER


    "Kıyamet alametlerinden biri de "vesvese" yani sistemli
    şüpheciliktir. "Sistematik şüphecilik" toplumlarda yaygınlaşmıştır.
    Kuran'da bu kavram "vesvasil" diye geçer. Vesvese, her şeyin değerini
    aşağılamak, küçültmek, düşürmek, alçaltmak manasına gelir. İnsan kendi
    özünü bu şekilde kaybeder. Bu durumu açıklamak için "sağır ve kör
    olmak" tabiri de kullanılmıştır. Sağır ve Kör olmak, kendi özünü
    yitirmek demektir.


    Vesvese, vicdan ve kalp güzelliğini yada hassasiyetini perdeler;
    insanın ruhsal yönünü karartır ve öz varlığına kadar ulaşan bir kurda
    benzer. Vesvese, insanın içini kemiren kurt gibidir. Ve şimdi yaygın
    bir durumdadır. Dikkat edilecek olursa, yeryüzünde fizik hastalıklara
    taş çıkartacak şekilde psikiyatrik rahatsızlıklar hızla
    yükselmektedir. Bunun sebebi, hemen hemen bütün insanlarda vesvese ile
    ifade edilecek ruhi bir çöküntünün mevcudiyeti, değer yargılarının
    adileşmesi, değerlendirmelerin en kaba şekilde oluşu ve bir vesvese
    halinin kemirici bir kurt gibi insanın içini sarmış olmasıdır


    İnsanların doğadan kopup fizik güzelliklere, fizik iyiliklere ve
    fizik algılamalara, özellikle ve en çok fizik ihtiyaçlara bağımlılık
    şeklinde, bir nevi hastalık derecesinde bağlı bulunmaları nefsi bir
    azgınlığın ifadesidir.Ve insan nefsi, bir nevi çıldırma tarzında,
    yani hiç bir akli, hiç bir düşünsel ve hiçbir olumlu imajinasyonun
    engel olamayacağı bir saldırı biçiminde, bu yolda ilerlemektedir.


    Bu, Kuran'daki ifadesiyle "Yecüc ve Mecüc" tür.


    Böyle zamanlarda yani uyanış zamanlarında "Bilgi ve Bilgelik",
    "Hikmet ve Hakimlik" değerini kaybeder. Yani, saf bilgi ve saf
    bilgiyle kendini doyurma işi ve bilge kişi değerini çoktan
    kaybetmiştir; öyle ki, hiç bir yerde yeterince ortaya çıkamaz hale
    gelmiştir. Bilgi ve bilgelik oluşamaz.


    Neden? Çünkü daha önce sözünü ettiğimiz gibi, her şeyin değeri
    aşağılanmaktadır. Aşağılayan nedir? Menfi imajinasyondur, menfi
    düşüncedir. otomatizmadır, vesvesedir; yani sistematik şüpheciliktir,
    şaşırtıcı bilgiler yoluyla bir nevi iblisin iğvasıdır.


    Demek ki, bilgi ve bilgeliğin değerini kaybettiğini hissettiğimiz
    her ortam, her konuşma, her tavırlaşma bize bir sistematik şüpheciliği
    çağrıştırmalı ve uyanık olmalıyız. Kendimizi bir an önce böyle bir
    ortamdan kurtarmanın ve tekrar olumlu düşünmenin bir yolunu
    bulamazsak, bizde aynı vesveseye hizmet etmiş oluruz.


    Evet! Dedik ki, vesvese ortamında bilgi ve bilgelik değerini
    kaybeder. Belki tek tük mevcuttur, ama bu, binlerce hektarlık tarlada
    birkaç tane gelincik çiçeği misalidir; oysa her taraf eğrelti otuyla
    doludur.


    Onlar da bu negatif akım karşısında, boyunlarını çaresiz
    büküverirler...Ya da yapayalnız, her türlü acıya, sıkıntıya göğüs gerip
    ayakta kalmaya çalışırlar!..."


    İNSANIN UYANIŞI(İsrafil'in Borusu)


    "Ruhsal Dünya'nın uyarıları ve yardımlarıyla. kapalı şuur halinden,
    uyur-gezerlikten, sarhoşluktan, gerçek uyanıklık haline, ayıklığa
    geçilir. Menfi imajinasyon ve menfi düşüncelerin hakim olduğu nefsani
    şuur yok olursa, vesvese de ortadan kalkar. Bunun sembolü "İsrafil'in
    Borusu"nu, yani Kalk Borusu'nu; Uyan Borusu'nu çalmasıdır.


    Borunun ismi şuurdur. İsrafil'in Sur'u ötecektir, denir. Bu boru
    öttüğü zaman öyle bir ses çıkarırmış ki, onu dinleyenin kulaklarının
    zarı patlar, göğsü daralır, beyni allak bullak olurmuş ve herkesin
    işitebileceği bir sesmiş. Sur'un üflenmesi, kıyametin kopması
    demekmiş. "Nefn", Arapça üflemek, boru çalmak anlamına gelir. "Nefh-i
    Sür", İsrafil'in Sur'u anlamındadır.


    O halde, İsrafil tarafından Sur'un çalınması, o borunun öttürülmesi.
    yani bir nevi uyan, ayağa kalk borusunun üflenmesi, artık apaçık bir
    hale gelmektedir. İsrafil'in borusu, genel şuur uyanıklığına götüren
    maddi ve manevi tesirler süreci demektir.


    İsrafil'in Sur'u iki defa çalar. Biri, bireysel şuur uyanıklığı
    içindir. Diğeri ise, genel uyanıklık içindir. Sakın ola ki, birisinin
    upuzun bir boru alıp öttürmesi ve milletin ayağa kalkması akla
    gelmesin. Elbette ki, lavların fışkırması, denizin kabarması vb.
    tarzında maddi tesirler olabilir; ama bir de, insanın içinde meydana
    gelen birtakım değişiklikler vardır ki bunlar bir manevi tesirle
    beraber gelir. Tesir tek şekilde gelmez. Bu şuna benzer: Okuma yazması
    bile olmayan birinden Ziya Paşa'nın bir beytini açıklamasını
    istiyorsunuz ve bunu başaramayınca da onu dövüyorsunuz. Şimdi bu kişi
    sopadan sonra o beyit'i açıklayabilir mi? Ne öğrendi? İşte, kıyameti
    tek başına fiziki bir tesir halinde düşünmek de aynen buna benzer. Ama
    siz, ona, aynı zamanda manevi tesiri, yani Ziya Paşa'nın şiirlerini
    okuyup anlayabilecek bilgiyi de vermişseniz, sadece Ziya Paşa'nın
    değil, başka bir şiir de yazsanız, onu anlayacak ve kendine göre bir
    anlam çıkaracaktır."


    DABBET ÜL ARZIN ORTAYA ÇIKIŞI


    "Dabbet-ül arz, Arapça bir tamlamadır. Dabbe, hayvan veya binek
    hayvanı manasına gelir. Dabbet-ül arz ise, kıyamet vakti yaklaşınca
    yerden çıkacak olan korkunç bir hayvan anlamındadır.


    Buna benzer korkunç bir varlık, Yuhanna'nın vahyinde de geçer.
    Fiziki kıyamet vakti yaklaşınca canavarın yerden çıkacak olan
    tarifleri, dünya işlerinin tamamen Ruhsal Alem'e bağlanacağım ifade
    eder. İnsan tabiatında Ruhsallıktan verilmiş olan bilgilere,
    öğretilere, uyanlara karşı bir emniyet şuuru ortaya çıkacaktır. Şimdi
    ise Ruhsallık tanınmıyor; ayrıca insanlarda güven de yok. Ama bu güven
    hali yeniden meydana gelecektir.


    Kıyamet sembolleri arasında, kıyamete yakın dünyaya inecek,saçları
    kızıl ve tek gözlü olarak tasvir edilen bir kötülük simgesi daha var.
    O da; Deccal. Deccal yeryüzüne indikten sonra insanlar ikiye
    ayrılacak, inananlar ve inanmayanlar, Deccal kötülükleriyle insanlığın
    çok büyük bir bölümünü etkileyecek ve kontrolü altına alacak durum
    böyleyken mehdi ortaya çıkacak az sayıda olan inananları himayesi
    altına alıp deccal'la savaşacaklar ve savaş sırasında deccal'i ,
    iyileri kurtarmak üzere yeryüzüne bedenlenmiş olan Mehdi öldürecek
    ondan sonra dünyada adalet hüküm sürecek. Bu sembolik anlatım da tıpkı
    diğerindeki gibi uyanış öncesinde insanın kendi nefsi ile
    karşılaşmasını ve tüm nefsani davranışların azgınlaşacağı hatta bu tip
    davranışların beğeni toplayacağı bir dönemi işaret ediyor ki, o
    dönemi de zaten yaşıyoruz.Anlaşılıyor ki, ancak bu dönemin ihtiyaçları
    karşılandıktan sonra tekrar ruhsallığa dönüş olabilecek. Yani Deccal
    bir süre daha bizi sınamaya devam edecek.


    RUHSALLIĞA GÜVEN


    Ruhsal Otorite'ye güven şuuru, bencil işlerin terkine sebeptir ki;
    bu da, uyanıklığın başlaması demektir.Yani insan, yavaş
    yavaş,"İnşallah" sözünün şuuruna varır; "Tanrı'nın izniyle" demenin
    manasını anlamaya başlar.


    Kanunlar ne demektir; nasıl çalışıyor? Kaza ve kader nasıl teşekkül
    ediyor? Nasipler nasıl oluyor? Uğraşıyor, didiniyorsun ve hiç bir şey
    elde edemiyorsun. Ya da hiç ummadığın bir zamanda da bir şey çıkıp
    geliyor. "Bu da neyin nesi? Akıl sır ermiyor!" diyorsunuz. Yani
    "inşallah" sözünü anlamaya başlıyorsunuz.


    "İnşallah" demek, "Ben Göğe ve Tanrı Kanunları'na güveniyorum."
    demektir. Bu güvenin oluşması kolay değildir. Bu sözü lafzen
    söylüyoruz, ama ruhen yatkın değiliz.


    "İnşallah", Tanrı'nın izniyle anlamına gelir ve ilahi bir otorite'yi
    kabul etmek demektir. Eğer insanın kalbinde ilahi otorite'ye karşı
    gerçek bir iman yoksa, kuru kuru sayı sayar gibi, "inşallah" demesi
    hiç bir şey ifade etmez. "Bizim işlerimiz de hep inşallah ile maşallah
    ile gidiyor." diyen materyalistik cahiller, akılları sıra insanlarla
    alay ederler.Tabii ki, her iş inşallah'la gider; her olay ilahi
    otorite'ye bağlı olarak cereyan eder. Kim geleceğini garanti etmiştir?
    Kimin geleceği hakkında elinde senedi vardır?


    Bu, bir iman ve bilgi meselesidir. Bu söz dillere pelesenk edilmiş
    olabilir, daima tekrarlanabilir. Ama bunu bilerek söyleyebilmek,büyük
    bir meseledir. "inşallah mal mülk sahibi olurum, inşallah işlerim
    tıkırında gider, vs." tarzındaki sözlerle insan, kendi maddi
    ihtiyaçlarının tatmini için, nefsinin doyurulması için Gökyüzünün arka
    çıkmasını bekliyor. Eğer gerçek bir inancı varsa, insan, "inşallah"
    diyemez. Acaba onun arzusu ile ilahi Arzu bir araya mı gelmiş oluyor
    ki, O'nu kendisi ile şahit tutuyor, teşrikçi kılıyor?"


    KIYAMET DEVRİNDE İNSANLAR AÇIK BİLGİYE KAVUŞURLAR


    "Ruhsal Otorite'ye güven şuuru, uyaklığın gözükmesi, bencil işlerin
    terkine sebep olur. Böylece şuurlanmış olan insanlar; kendileri, dünya
    ve evren hakkında ince bilgilere kavuşurlar; Dünya Okulu'nun açık
    bilgilerine ulaşırlar. Kutsal Ruh, ruhsallıktan gelen açık bilgilerle
    yaşanır.İnsanlar aldanma şuurundan, tasdik şuuruna geçerler, yani
    verilen bilgilerin doğruluğuna bizzat kani olurlar; iman, bilgiye
    dönmüştür.


    Buna eski dilde "Refik-i ala" denir. En yüksek arkadaş demektir, yani
    artık bir tasdik vardır. İman, bilgi haline geçmiştir ve bu aynı
    zamanda Ruhsallığın insan aracılığıyla "Yeryüzüne inişi" demektir.
    Bu bilme işi bir ihsandır, bir fazilettir, bir inayettir. Yani
    kurtarıcı bir husustur iman ile hareket edenlerin bilgiye
    kavuşmalarıdır. Hatadan çıkıp doğruya kavuşmaktır.


    Ruhsal hiyerarşinin kudret ve yüceliği o kadar büyüktür ki, insan
    şuurları bir türlü ona tam olarak iman edemez. Bu imansızlığın
    azalması için, binlerce yıldan beri uyarı ve bilgi faaliyetleri
    sürdürülmektedir. Ama dünyada yaşanan şuur darlığı bu bilgileri
    anlayıp benimsemeye yetmemektedir. Bunun İçin şuurları uyandıran
    tesirin gelmesi gerekir.


    İnsan ruhu maddeye olan şuursuz ve otomatik bağlantısından
    kurtulunca, nefsin takıntılarından sıyrılınca keşif sahibi olacaktır.
    Bu ise kendi bilgisini ve Ruhsal Dünya'nın bilgisini arılayıp,
    uygulaması anlamına gelir.


    İÇ UYANIKLIK


    Demek oluyor ki, her birimiz için bir Dabbe'nin çıkması lazımdır.
    Yani Ruhsal Alem'e bağlılığı ifade eden bir iç uyanıklığın meydana
    gelmesi lazımdır. İnsanlığın şimdiki durumunda öyle bir uyanma yoktur.
    Bugün aldanma devresi içinde bulunan insanlıkta, uyumakta olan bir
    insanlık aleminin vicdanında, henüz Ruhsallığa karşı bir emniyet şuuru
    ortaya çıkmamıştır. Eğer bir küçük kıyamet kopacaksa, kendimizde bir
    değişiklik olmaya başlayacaksa, kendi nefsimizde böyle bir şey
    aramamız lazımdır.


    Kendimizde göğe karşı böyle bir emniyet şuuru doğuyor mu? Rutubetin
    yayılması gibi, bizde uyanıklığa doğru giden bir gelişme başlamış
    mıdır? Eğer böyle bir hal teşekkül etmeye başlarsa, uyanmaya doğru,
    kıyama doğru, bir gidiş var demektir.


    Sufiler arasında, en yüksek makam, Abid'lik makamıdır. Abid, sadece
    ibadet eden, yani hakiki kul olan demektir. Bir sürü düşünceden,
    rütbeden ve sıfattan sıyrılmış olarak sadece kulluk yapar. Onun
    üzerinde bir tek ağırlık bile kalmamıştır.insanın kul olduğunu idrak
    etmesi lazım. Ama biz kendimizin kul olduğunu idrak ediyor muyuz?
    Elimize biraz para, biraz mevki, biraz kudret geçse, yapamayacağımız
    şey yoktur; aslan kesiliriz birbirimize karşı..."


    HER İNSANIN ZAYIF YÖNLERİ VARDIR


    "Derler ki: "Derecesine göre, satın alınamayacak kimse yoktur. Yeter
    ki. sen fiyatını biç!" Bu, insanlar için çok önemli bir realitedir.
    Demek ki, herkes realite realitedir ve herkesin zayıf bir noktası
    vardır; orada kalakalır. O noktada artık bir şey yapamaz ve daha üst
    mertebede olan, ona istediğini yaptırabilir. Demek ki, iğvaya
    düşmeyecek İnsan yoktur. Bunu maddi olarak değil de daha geniş anlamda
    alalım. İğvaya düşmeyecek, sapıtmayacak, şaşırmayacak insan yoktur
    demek, her birimizin kendimize göre bir şeytanı vardır demektir.


    Sembolik olarak ifade edecek olursak, farkına bile varmadan, onun
    taktığı çelme ile tepe üstü yere düşeriz. Doğrulduğumuz zaman,
    hayretle gene yere düştüğümüzü anlarız. Oysa, daha önce bir daha
    düşmeyeceğimize dair kendi kendimize söz vermiştik: mücadelede kesin
    kararlıydık. Ama ne oldu? Tekrar yere düştük... Artık, o oyunu bir daha
    bize tekrar etmezler. Fakat iblisin oyunu biter mi? Onu bırakır ve
    öbür oyunu dener. Bizim bilmediğimiz ne oyunlar var... Bu, genel
    oyunları öğreninceye kadar sürer.


    Umumi oyun ise, nefsi ya da kendini tanımanın içinden geçer.
    Kendimizi tanıdığımız zaman, şaşırtıcı, saptırıcı ve kandırıcı
    iblis'in,yani mekanik nefsin, otomatik hayatın da işleyişini
    öğreniriz.


    UYUYAN İNSAN SEVEMEZ


    Uyuyan insan sevgi gösterileriyle aslında kendi nefsini okşar.
    Kendimizi aldatmanın hiç gereği yok. İnsanlar sevemez. İnsanların
    sevgisi egosantriktir. Ne yaparsanız yapınız, o döner dolaşır size
    gelir. İnsan kendi sevgisinin merkezindedir, yani kendini sever. Çünkü
    o kapasite henüz gelişmemiştir. İnsanlar hiç bir şeyi terk edemez.
    Yani fen'a dediğimiz hadise meydana gelmemiştir. Sevgi bile bir
    başkasını kendisine esir etmek için değil midir? Tutku ile aşk ile
    seviyor; romanlar, şiirler yazılıyor ve cinayetler işleniyor.
    Çelişkiye bakın.


    Yeryüzünde sevmek demek, kişinin kendisine ait bir şey bulması
    demektir. Bu, önder kabul edilen büyük insanları sevmekte de vardır.
    İnsanlar kolay kolay sevemez. Realite icabı, bizim, gerçek sevgiyle
    bir ilişkimiz yoktur. Bu, bir kusur değildir, ama bunu bilmemek
    kusurdur. Biz ancak nefsimizi severiz. Nefsimize uygun, meşrebimize
    uygun, bize yumuşak gelen şey bizim için iyidir. Katı realiteler,
    gerçekler, bizim için iyi değildir. İnsanın sevebilmesi için gerçekten
    uyanması ve her türlü hale karşı dayanıklı olması gerekir."


    ...bunu onlara bir tabak içinde vermeyin, bırakın kendi emekleri ile
    kazansınlar; bu suretle onu daha iyi takdir edeceklerdir. Kolayca
    gelenin değeri anlaşılmaz, zorlukla yapılabilen en büyük mükafatı
    getirir...


    Silver Birch


    MADDİ VE MANEVİ BİR ARADA


    "Maddi olanla manevi olan bir arada olmak gerekir. Tek başına hiç
    bir şey olmaz. Çünkü insan tek bir ünite değildir; insan, ruh ve
    maddeden oluşmuş üçüncü bir varlıktır.


    O halde insanın, iki dili vardır, maddi ve manevi olmak üzere iki
    tane beyni vardır. Bunların her ikisine birden hitap etmek
    zorundasınız. Sadece birine hitap edildiği zaman diğeri cüce kalır,
    yarım kalır, kadük olur, dejenere olur ve hiçbir şeye yaramaz. Her iki
    beynin beraberce gelişmesi gerekir. Genel şuur uyanıklığına götüren
    maddi ve manevi tesirler sürecine ise, "İsrafil'in borusu" denir.


    Şuur uyanıklığına geçmek, nefsin terki ile olur. Bu çok zordur, çok
    acılıdır ve çok korkunçtur. İşte, kıyametin kopuşunu anlatan tasvirler
    bu fiilleri temsil eder. Bir çok zorluklar vardır; dağlar yürür,
    ormanlar yanar, hayvanlar kaçışır, insanlar perişan olur, çocuklar
    gider, buna benzer şekilde hatıra gelebilecek her türlü felaket,
    korkunç olan ve bizim duyularımızın algılayabildiği, beynimize sokulan
    menfi imajinasyonların her türlüsü nefsin terkini anlatır.


    Bizim için en acı şey nefsaniyetimizi terk edebilmektir. Büyük
    azaplar çekilir. Kıskanç bir insanın, fasık bir insanın kıskançlıktan
    vazgeçmesinin, fesatlıktan vazgeçmesinin ne demek olduğunu bilir
    misiniz? Çocuğun elinden süt şişesini alırsanız ne olur? Evinize
    hırsız girse neler hissedersiniz? Canınıza kasteden biri sırtınıza
    bıçağı dayasa ne hissedersiniz? Suratınıza alev püskürse ne
    hissedersiniz? İşte, bütün bunların hepsi, bu sefer içeriden dışarıya
    doğru taşmaya başlar. Yani dışarıdan bir müdahale olmadan siz kendi
    kendinizle hesaplaşmaya başlarsınız. Bunu niçin yaparsınız? Değişmek
    için, yenilenmek için... yani Kıyam etmek için, Uyanmak için...


    Öyle bir şuur uyanıklığına geçmeniz lazım ki, sizi uyuşuk halde
    tutan, sizi bağlayan, yani dar şuur fiilinde tutan her şeyden, farkına
    varıp, anlayıp, uzaklaşma keyfiyeti başlasın. Zor iş!...


    Bu, insanın cebindeki parasını dağıtmaya benzemez, evindeki eşyayı da
    dağıtmaya benzemez. Onları verir, kurtulursunuz, ama varlığınız kalır
    hiç olmazsa. Burada ise can pazara gidiyor. Zor iştir. İşte, kıyamet
    budur. Gerçekten uyanmak zor iştir. Bütün kıyamet tasvirlerinin esası,
    nefsin terkidir. Ağlasak da, sızlasak da, bağırsak da,çağırsak da, bu
    terk işlemi yapılacaktır. Bu defterin dürülme vakti geliyor.


    Kapalı şuur halinden, otomatik şuur halinden, uyurgezerlikten, el
    yordamı ile yaşamaktan, bir nevi sarhoşluktan, maddeye bağlanmış
    olmanın verdiği hazların sarhoşluğundan gerçek uyanıklık haline;
    ayıklığa geçmek,nefsin terki ile olur. Çok zordur, çok acıklıdır,çok
    korkunçtur. Ama hiçbir şey insan için imkansız değildir. Burası
    imkanlar alemi, burada her şey mümkün..."


    PUTLARA TAPMAK


    "Eskiler insanı uyanışa götüren yola, "kan ve ateş yolu" demişlerdir.
    Bu öyle bir yol ki, ancak içinizin kan ağlamasına bakar. Çünkü çok
    şeyleri bırakıyorsunuz, çok sevdiğiniz varlığınızın bir çok bağlarını
    koparıyorsunuz. Bu, insanın putlarından vazgeçmesi demektir. Tanrı'ya
    inanıyoruz diye hiç övünmeyelim, zira bir bakıma hepimiz putperestiz.
    Putperestlik demek, Tanrı'ya şirk koşmak, ortak koşmak, bir başka
    Tanrı edinmek manasına gelmez. Haşa! Olacak iş değil. Putperestliğin
    gerçek anlamı, kendi kendimize yarattığımız kıymetlerdir, yani nefsin
    her türlü bağlılığı puttur, putperestliktir. Ve bu da tip tiptir. Hep
    değişir; yaştan yaşa, seneden seneye, işten işe değişir. Belli bir
    süre belli bir puta bağlanırsanız;o biter, bir diğerine bağlanırsınız
    ve bu böylece birinden diğerine atlayarak gider.


    Bu putlar arasında incelik farkı olabilir, yani daha kabasından daha
    ince putlara gidilebilir. Fakat insan öyle çelişkili bir varlıktır ki,
    Yaradan'ına ibadet ederken veya O'na içinden gelerek kulluk ederken
    dahi etrafta Yecüc Mecüc ler, yani putları dolaşır durur. İnsan,
    başkasını bırakıp kendi hayatını gözünün önüne getirecek olursa,
    Yecüc Mecüc'ün hep çevresinde olduğunu görür. Biz, birtakım putların
    gerçekleşmesi için dua ederiz. ''Yarabbi, senden sağlıktan başka bir
    şey istemiyorum." ne demektir? Bu dua şu anlama gelir: "Ne olur beni
    öldürme. Burada bu kadar güzellikler var, elbiseler var, para pul var,
    yiyecekler var, iyice yiyip içeyim, giyineyim, eğleneyim vb:'. Baştaki
    sözlerin arkasında bu yatar.


    Kendimize dürüst davranacak olursak görürüz ki, yapılan ibadet bile
    Tanrı için değil, kendimiz içindir. Tanrı'nın ibadete, benim
    tapınmama, benim duama ihtiyacı yoktur ki! Yaradan'ın mahlukundan
    böyle muhtaçlığı olur mu? Yaradan herhangi bir şeye muhtaç olur mu?
    Demek ki, muhtaç olan benim. Ben O'ndan bir şeyler koparmak istiyorum.
    Onu yapmakla, O benden bir şey istemiyor; ben olmasam da O var.
    Birtakım sapık sufi yun, "İnsanoğlu olmasaydı, Tanrı olmazdı." diyor.
    Oysa onun böyle düşünmesine bile sebep Tanrı'dır, ona o beyni veren
    O'dur. İnsan, olsa ne olur, olmasa ne olur. O isteseydi,ne o kelimeyi
    insana verirdi, ne de o beyni insanda teşekkül ettirirdi. Ve o kendini
    bilmez sufi de böyle saçmalamazdı.


    Demek ki, menfi imajinasyon, menfi düşünce ve otomatizmanın
    yayılması, nefsin azması ve vesvese halinin her tarafı kaplaması,Yecüc
    Mecüc sembolü ile ifade edilmiştir.


    İsrafil'in Sur'u ise, genel şuur uyanıklığına götüren maddi ve
    manevi tesirlerin süreci demektir. İsrafil, bütün bu süreci tanzim
    eden bir tabiat kuvvetidir. Buradaki tabiat kuvveti, fiziki tabiat
    kuvveti değil de, yaratılışla alakalı dört büyük ilahi kuvvet'ten bir
    tanesidir."


    DECCAL'İN ORTAYA ÇIKIŞI


    "Kıyamet alametlerinin en önemlisi daha önce de sözünü ettiğimiz
    gibi, Deccal'in ortaya çıkışıdır. O yüzden bu kavramı çok iyi
    anlamak ve zihnimizde netleştirmek için tekrar kısaca ele almakta
    yarar vardır.


    Deccal aldatıcı anlamına gelir. Bu durum şöyle tasvir edilir:
    Solunda cennet, sağında cehennem olan (halbuki Kuran'da cennet
    sağdadır) ve iki kaşı arasında kafir yazılı bir varlık, yani bir küfr
    ehli ortaya çıkar. Demek ki, bu bir varlık değildir. Bir insanın
    solunda cennet, sağında cehennem olur mu? Ne demektir bu? Yani, sol
    tarafında bütün hazlar, sağ tarafında bütün elemler ve ortasında da
    küfr var. "Deccal, kendisine iman edenlere su içirip, yemek yedirir.
    Yiyen ve içen artık iflah olmaz." derler.


    "Bazı insanlar, bazı varlıklar, Deccal'in suyundan içmemek ve
    yemeğinden yememek için ot kökü yiyerek Deccal'in zararlarından
    kendilerini kurtarabilirler." deniyor. Dikkat edilirse, bütün
    anlatılanlar teşbihidir, benzetim yoluyla ifade edilmektedir.


    "Deccal yeryüzünü gezer. Mekke ve Medine hariç her tarafı dolaşır;
    yalnız oralara giremez. Dımışk yakınlarındaki beyaz minareye Hz. İsa
    indirilir. Hz. İsa'nın elinde süngü vardır. Deccal, Hz. İsa'yı görünce
    tuzun suda eridiği gibi erir gider. Hz. Isa, Deccal 'i süngüyle vurur
    ve öldürür. Böylece Deccal ortadan kalkar." diye anlatılır.


    DECCAL NEFSANİYETİ TEMSİL EDER


    Şimdi bu, tasvir edilmiş bir tablodur. Acaba bu olayın küçük kıyamet
    olarak anlamı nedir? Çünkü insana lazım olan budur. Deccal, içgüdüsel
    ve otomatik hissiyatı, nefsaniyeti temsil eder.


    Kıyamet döneminde yaşanan kargaşa, nefsin tam manasıyla baş
    kaldırması demektir.Yani, yanlış olanı, doğru olana karıştırmak
    demektir. Daha önce İblis' ten bahsetmiştik. Kıyamet zamanı,
    karıştırıcı, iltibas edici İblis'in hakimiyeti ortaya çıkar. Deccal
    ile iblis hakimiyeti arasında çok yakın bir alaka vardır. Çünkü bunun
    sonucunda genel bir teşevvüş (şaşkınlık) devri meydana gelmiştir.


    Demek ki Deccal, dünyanın içinde bulunduğu genel teşevvüş halini
    ifade eder. Ve Deccal çoktan çıkmıştır. Geldi, gelecek diye beklemeye
    hiç gerek yok. O mevcuttur. Şu anda insanlar bir şaşkınlık
    içerisindeler. Yani, yanlış olanı doğru olandan ayırt edememe hali
    içindeyiz.


    Bu devir, bir nevi sapıtma, yolunu şaşırma, Sırat-ı Müstakim'den
    ayrılmış olma devridir. Yani Sırat Köprüsünden, vicdanla nefs
    arasındaki o kıl kadar ince ayırım köprüsünden ayrılma, yolunu şaşırma
    devridir.


    Teşevvüş içinde Deccal ismini alan, azgın nefs ve teşevvüşe, bir
    bakıma insanın şeytanı da denmektedir. Genel teşevvüşe paralel olarak
    azgın nefsin ya da nefsani aşırılığın durumu Deccal'in ifadesidir.
    Bunların hepsi de hali hazırda çevremizde mevcuttur."


    DOĞRULUĞUN ÖNEMİNİ YİTİRMESİ


    Deccal, insan nefsaniyetinin vicdan ve sevgiden yoksun olarak,
    bilgisizce, körlük ve sağırlık içinde geri tesirlerin başarılı
    olmasına hizmet etmesi ve insana kötülüğü emretmesidir. İşte teşevvüş
    (şaşkınlık) budur. DeccaIi seviyedeki insan yani bu denli kendini
    şaşırmış insan, Deccal 'e göre, her türlü şer işleriyle cennete,
    iyilikle uğraşarak yani uygunsuz işlerle olan alakasını keserek de
    cehenneme gider. Her türlü kötülüğü yaptığı zaman Deccal'in
    cennetindedir; doğru ameller ise insanı Deccal'in cehennemine
    götürmektedir. Yani, vicdanı ortaya çıktığı zaman, insan, ıstırap
    çekiyor; nefsi ile hareket edip, vicdansızca davrandığı zaman da huzur
    duyuyor. İnsanın böyle şaşırtılması, iyiliğin, doğruluğun,
    dürüstlüğün, inancın neredeyse ayıp kabul edilmesi devri, "Kıyamet
    devridir".


    "Ben sana ne iyilik ettim ki, sen bana kötülük yapıyorsun." ifadesi
    tam Deccal ifadesidir. Bu bir teşevvüş-şaşkınlık-iyiyi/doğruyu ayırt
    edememe-ne yaptığını bilememe halidir. Bu davranışlar belki de
    isteyerek yapılmıyor, zira insanoğlu derin bir teşevvüşün içindedir.
    Ne yaptığının farkında değildir, çünkü Deccal 'i bir seviyede
    bulunuyor. Her türlü şer işleriyle cennet hayatı yaşıyor; esrar,
    eroin, döviz kaçakçılığı, gümrük kaçakçılığı, adam öldürmek vs. gibi
    akla gelebilecek her türlü kötülük yapılıyor. İnsanın değeri maddi
    kıymete göre tartılıyor. "Kaç paralık adamsın" deyimi ile insan değeri
    ölçülüyor, sarraflık yapılıyor.


    Uygunsuz işlerle olan alakanızı keserseniz dürüst hareket ederseniz,
    vicdanlı davranırsanız, dedikodu yapmazsanız, iki küsü
    barıştırırsanız, iki yanlış işi doğrultursanız, birine hizmet
    ederseniz, insanlara sevecenlik gösterirseniz, Deccal sizi cehennemine
    atar. Fesatlık yaparsanız,hain olursanız onun cennetine gidersiniz.
    Ama bu, teşevvüş içerisinde bulunan Deccal 'i bir cennettir. Dünyanın
    şimdiki hali budur. Kötülüğe, şerre, nefsaniyete prim veriliyor.


    "Doğru sözlü dokuz köyden kovuluyor." Esasında bu, düşünen insan
    için, teşevvüş alametinden başka bir şey değildir; şaşkınlığın bir
    sonucudur. İnsanın kim olduğunu unutmuş olması anlamına gelir."


    HAKİKATİN ÖRTÜLMESİ


    "Nefsaniyetin, şuursuzluk içinde körü körüne, alabildiğine
    yaşanması, hakikatin örtülmesi, karanlık perdenin çekilmesi,
    yoğunlaşması, "küfr" demektir. Kafirler demek, küfr içerisinde olanlar
    demektir. Kuran'da böyle geçer. Kafir başka dinden olan manasına
    gelmez. Gerçekleri örten anlamındaki kafir Kelimesi, Deccal'in iki
    kaşının ortasındaki yazıdır. Demek ki, kıyamet alametlerinden biri de
    budur. Yani, "hakikatleri örteceklerdir" manasına gelir. Her türlü
    vicdan ikazının dinlenmemesi demektir. Küfrün en büyüğü, en belirgin
    olanı, vicdan sesini dinlememektir. Vicdan sesini duymazlıktan gelmek,
    hakiki küfr'dür. Küfr, insanın kendi şuurundaki perdeden dolayı
    doğruyu ve gerçeği görememesi, kendi kendini perdelemesi, örtmesi
    demektir.


    KIYAMET DEVRİ TEŞEVVÜŞ (ŞAŞKINLIK) DEVRİDİR


    Bilgi sahibi, olgun kişi bile, dünyanın bu teşevvüş çağında nefsin
    esaretine düşerek, doğruyu anlayamayacak hale gelmiştir. İrfan sahibi,
    yani açık seçik bilgi sahibi, nefsi ile arkadaşlık etmek zorunda
    bulunmaktadır. Böyle bir gerçeği de ifade etmek gerekir. Denir ki,
    yiyecek ve içecek ancak onun yanında bulunmaktadır. Yani, bir insan
    iman sahibi de olsa, olgun olsa da bu teşevvüş çağının bir icabı
    olarak, nefsinin esaretine düşecek, doğruyu anlamayacak, doğru olanı
    da örtmek zorunda kalacaktır. Çünkü devrin teşevvüşü bazen bunu
    gerektirir. Bu bakımdan kendimizi fazlaca itham etmemeliyiz. Bütün iyi
    niyetimize rağmen, elimizde olmadan bazı sürçmeler, bazı takılmalar
    meydana gelebilir. Bu, genel bir tesirin etkisinden başka da bir şey
    değildir.


    Deccal devri tam anlamıyla sürüyor. İnsan nefsi ile olan cihadını
    kaybetmek üzeredir.Merkez daima kendisidir. Nefsi arzular, bedeni
    hazlar, şehvani lezzetler gibi adi fiil ve zevklerin peşindedir. Bu
    ise, Deccal'in verdiğini almaktır. Deccal'in etkisi altında kalmaktır.


    Bilgiye dayanmayan, ama mubah (geçerli) sayılan yollara fazlasıyla
    sapmak zararlı bir şeydir. Haram değildir, yasak edilmemiştir, ama
    mubah edilmiştir. Nefis terbiyesinde, yapıp yapmamakta, bir şeyi
    yerine getirip getirmemekte vicdani ve ahlaki bir sakınca olmamakla
    beraber, insanın kendisini hür hissetmemesi gerekir. Yani vicdanen ve
    ahlaken o işi işlemenizde bir sakınca yoktur, yasak değildir; yani
    mubahtır. Ama mubahtır diye, normal olarak bir iki defa yapmanız
    gereken o fiili siz alışkanlık haline getirip 50- 100 defa yaparsanız,
    sanki haram, yani yasak edilmiş bir şeyi yapıyormuşçasına aynı sonucu
    verir. Şöyle bir örnek verebiliriz: Kanınızı tahlil ettirdiniz ve
    şeker hastalığınızın olmadığım öğrendiniz. Ve hastaneden çıkar çıkmaz
    soluğu tatlıcıda aldınız; arka arkaya birkaç porsiyon yediniz.
    Şekeriniz yok ya; ertesi gün tekrar, ertesi gün tekrar ve bir ay sonra
    karaciğerin iflası sonucu sarılığa yakalandınız.


    Buna benzer şekilde vicdanen ve aklen, yapmanızda bir sakınca
    olmayan bir şeyi bile çok ölçülü yapmak gerekir. Bu, oto kontroldür.
    Ben hürüm; istediğimi yaparım,kim karışır; kimseye zararım yok,
    tarzındaki davranışlar ölçülü olmadığı taktirde, insanı zarara
    sokabilir. Bu, bütün sistemin kontrol altına, akli bir düzen içerisine
    alınması demektir. Görülüyor ki, bilgiye dayanmayan, ama mubah sayılan
    yollara fazlasıyla sapmak, insanı uykuya sokan boş hayal ve ümitlere
    dalmak, geçici olan tatlara, dünya'nın süslerine, şan ve şöhretine,
    putlarına bağlanmak Deccal'in cennetine girmek gibidir."


    GERÇEK CENNET İNSAN UYANINCA YAŞANIR


    "Deccal cenneti, ıstıraplı uyanış teşevvüşü ile yer yer cehenneme
    döner.Yani, Ruhsal dünya, cenneti cehenneme; cehennemi de cennete
    çevirebilir. Cennetin cehenneme çevrilmesi demek, rüyadaki gibi
    eğlence cennetindeki bir insanın ıstıraplı bir teşevvüşle
    (şaşkınlıkla) uyanmaya başlaması demektir. İnsan, o cennette gördüğü
    her şeyin birer serap, birer aldatmaca, hiç bir işe yaramayan şeyler
    olduğunu; boş hayaller, boş ümitler olduğunu fark etmeye başlıyor.
    Böylelikle cennet cehenneme dönüyor.


    Ruhsal dünya, insanı, cennet hali olarak uyku içerisinde,
    gerçeklerle ilgili olmayan bir tasavvur içerisinde, bir imajinasyon
    içerisinde tutarken, onu realiteyle karşılaştırmaya başladığı vakit,
    cennet cehenneme dönüyor. İnsanlığın bugünkü hali böyledir. Ama bu
    ümit vericidir, zira herkes ıstırap içerisinde, hiç kimse cennet hali
    yaşamıyor.Herkesin bir cehennemi var bugün!...


    Asıl cennet, bu cehennemin ötesindedir. "Cennete giden yol
    cehennemden geçer." Sözü bunu ifade eder. Cehennemi yaşamayan, onu
    görmeyen cennete gidemez. Cehennem ıstırabı, nefsin bağlarından
    kurtulmaktır, bu bağları atabilme gücüdür. Cehennemin geneli de
    dünyadır; mizanıyla, terazisiyle, ateşiyle, küreğiyle mükemmel
    kurulmuştur, insanlar inim inim inlemektedirler.


    Burada olanlar yukarıda da olur. Yani fiziki bedeni terk ettikten
    sonra geçtiğimiz spatyom ya da ahirette de, bu işler daha etkili
    olarak mükemmelen devam eder."Burada olanlar,orada olanların suyunun
    suyudur."derler; "Yeryüzündeki ateş, cehennem ateşinin yedi kat
    yıkanmışıdır." derler. Bu ateş, bizim bildiğimiz ateş değildir. Bu
    sözün altında çok büyük bir hakikat vardır. Bizim yeryüzünde
    duyduğumuz ıstırap, acı, pişmanlık, tövbe vs. belli bir dozdadır.
    Bedene bağlı şuurun savunma mekanizmaları, bu acılan bir yerde keser,
    durdurur. Bu ıstırabı fazla yaşamayız. Ağlarız, sızlarız, avunuruz ve
    bir derece olsun onu unuturuz. Ama ruh alemine geçildiği vakit fiziki
    bağlar koptuğu için, koruyucu mekanizmalar da ortadan kalkar. Ve
    varlık vicdanı ile baş başa kalır. Vicdan, ruh alemine geçildiği zaman
    da vardır. Hesap soracak olan da odur. Hiç bir şekilde sorgu meleği
    denen başka bir varlık aramamak gerekir. Ve orada çekilen vicdan
    azabı, göğün ateş misali çok daha acılıdır, zira belirttiğimiz gibi
    savunma mekanizmaları ortadan kalkmıştır.


    Deyim uygunsa, orada kalkan olmadığı için yumruğu direkt yer insan.
    Burada tesirle varlık arasında bazı barajlar vardır; tesirin şiddeti
    azaltılır. Ama spatyomda baraj kalkar. Tesir adeta agrandize olur,
    büyür, yankılanır. Orada sessiz ağlanır. "


    NEFSİYLE SAVAŞAN UYANMA YOLUNDADIR


    "Nefsine karşı baş kaldıran, nefsiyle savaşan, nefsini uslu akıllı
    eden uyanma yolundadır. Hz. Peygamber'in, "Ben şeytanımı Müslüman
    ettim.' demesidir. Şeytan nefsidir."Nefsimi Müslüman ettim." demek,
    "onu selim kıldım, selamet yoluna götürdüm, akıllı kıldım" demektir.
    Yani akla, şeytan varlığını Müslüman dinine dahil etmek gelmemelidir.
    Nefsini uslu eden, sabır ve metanetle vicdanına prim veren Deccal'in
    cehennemindedir, yani orada zulüm görürler. Bu devirde Deccal vardır.
    Nefsinize baş kaldırmayıp onu pohpohluyorsanız; nefis ile savaşmak
    yerine, onunla sulh yapmışsanız; nefsinizi saldırgan halde, sapık
    halde tutuyorsanız; vicdan yerine başka şeylerle meşgul iseniz, cennet
    hali içerisindesiniz yani Deccal'in cennetindesiniz. O zaman zulüm
    görmezsiniz. Yani bu sefer de Deccal zulmetmez de siz kendi kendinize
    zulmedersiniz o ayrı...


    Deccal'in bütün dünyayı dolaşıp durması, nefsin bütün tekamül
    seviyelerinde insanı teşevvüşe düşürmekte olması manasına gelir.
    Elbette ki, nefsinin dizginleri elinde olanlar ile uyanıkların
    seviyesinde bu teşevvüşler olmuyor. Nefs denen Deccal, her kılığa
    girerek gerçeği bilen, bilge kişiyi de sarsar. Bazı vehimlere düşürür.


    Şüphenin, şekillerin, teşevvüşün putların hüküm ve tesirinin
    kesilmesi Hakikat Ruhunun dünyayı sarmasıyla olur ki, simgesi Hz.
    İsa'dır. Hz. İsa'nın diğer bir kozmik ismi de, "Hakikat Ruhu'dur".
    Vicdanı ve sevgiyi sembolize eder.


    Bunun İslam'da da bir menkıbesi vardır. Hz.İsa, ahir zamanda Şam'ın
    kuzeyindeki Beyaz Minare'ye iner ve bir Türk mimari eseri olan o
    minarede ezan okur, nida eder. Yani bütün insanları oradan davet
    edecektir. Beyaz renk de önemlidir; kendisi de beyaz giyinirdi. Beyaz,
    Hakikat Ruhu'nu ifade eder. Minare şeklen semayı, göğü gösterir. Hz.
    İsa'nın oradan nida etmesi, Göklerin insanlara bir nidası, bir çağrısı
    var demektir.Yani sembol açıldığında, Bu doğrudan doğruya vicdandır.


    Bizler için "Hakikat Ruhu", sevgi ve vicdandan ibarettir. Yani,
    insanları sevmek ve vicdanımızın sesini dinlemekle, "Hakikat Ruhu'na"
    bağlanmış oluyoruz.


    Demek ki, uyanış devrinde bütün insanlık arasında artık Deccal'in
    hükmü değil, vicdanın ve insanlık sevgisinin yayıldığı görülecektir.
    Şimdiki gibi, nefsin ve nefretin, düşmanlığın ve kötülüğün, göz
    oyuculuğun ve gırtlak sıkıcılığın değil; gerçekten insanlık sevgisinin
    ve vicdanın hükümran olduğu görülecektir. Yani vicdan sesi, rölatif
    değil, doğrudan doğruya Yukarı'dan gelen, ulühiyete bağlı yüksek
    tesirin insandaki tezahürüdür. Yani vicdan, artık insana kalmış bir
    şey değildir; benim vicdanım, senin vicdanın yok. Yukarı'nın tesiri
    doğrudan doğruya vicdanlarda yansımaya başlıyor. Biz bireysel olarak
    kendi içimizde bu uyanışı şimdi de yaşıyorsak, kıyameti daha evvelden
    yaşar, çeker gideriz...Ya da başkalarına yardım etmek için kalırız..."
     
  2. 3 Haziran 2010
    Konu Sahibi : EU1
  3. papatyam58

    papatyam58 ŞipidikYüzenGurbaa Üye

    Katılım:
    30 Nisan 2010
    Mesajlar:
    2.984
    Beğenildi:
    1
    Ödül Puanları:
    61
    çok güzl bi yazı tamamını okuyamdm ama fırsat buldkça okucam tşk.