Masallar

Konusu 'Anaokulu & Okul Öncesi Eğitim' forumundadır ve DryaSzr tarafından 18 Aralık 2008 başlatılmıştır.

    18 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  1. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    ETKİLİ MASAL ANLATMANIN PÜF NOKTALARI


    * Anne ve babaya düşen en önemli görev masalı sabırla okumak ya da anlatmaktır. Çocuğunuz aynı masalı beş kere istediyse beş kere okumak zorundasınız.

    * Şiddet içeren kitapları okumayın.

    * Kitaptaki resimler üzerine konuşun; ama ilk önce çocuğunuzun fikrini alın.

    * Mimiklerinizi canlı tutun. Bir tiyatro sanatçısı gibi davranmanız gerekmiyor elbette; ama en azından el kol hareketleriyle canlılık kazandırabilirsiniz.

    * Masalı her gün okumayı alışkanlık haline getirin.

    * Masalı, kapıyı açmak, yemeğin altını kapatmak için kestiğinizde ve sayfayı çevirirken çocuğunuzu “Ay! Bakalım neler olmuş?” şeklinde cümleler kurarak meraklandırın.

    * Masalı çocuğunuz oyun oynamaktan yorulduğu zamanlarda okumak daha iyi netice verir.

    * Çocuğunuzun okuduğunuz masal üzerinde düşünmesini sağlayın. Sorularınıza cevap verirken ne demek istediğini tam olarak anlatamıyorsa bile sakın “ne dediğini hiç anlamadım” gibi bir cümle kurmayın. Başınızla onu onaylayın ve masalın ana fikrini anlatın.

    * Çocuğunuzun bir kitabı okumasını istiyorsanız, asla emretmeyin. “Şöyle bir kitap okudum. Çok güzeldi. Senin de okumanı isterdim.” deyip kitabı çocuğunuzun odasına bırakın ve çıkın. Emin olun ki çocuğunuz o kitabı okuyacaktır.

    * Kitap okuma saatlerini kendiniz için de bir zevk haline getirin. Yerlere minderler koyun, meyve tabakları hazırlayın ve çocuklarla aynı hizada oturmaya dikkat edin.

    * Masal kahramanını tarif ederken “aynı senin gibi” ya da “teyzene çok benziyor” gibi cümleler kullanırsanız çocuğunuzun hayal gücünü sınırlamış olursunuz.

    * Bütün enerjinizle orada olun. Çocuklar sizin masalı sıkılarak anlattığınızı anında fark ederler. Çocuğunuz uyumak üzereyse yumuşak, hareketliyse canlı bir ses tonu kullanın. Kelimeleri ne çok yayın ne de çok hızlı okuyun. Çocuğunuzun algılama düzeyini kontrol edin.
     
  2. 18 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  3. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    Bir varmış, bir yokmuş,

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,

    Allah’ın yarattıkları buğday tanesinden çokmuş.

    Kimi kavak gibi uzun, kimi kabak gibi tombulmuş, Kimi yürürken tıs tıs eder, kimi kuş gibi uçarmış.



    Yeşil mi yeşil, güzel mi güzel bir orman içinde iki arkadaş kaplumbağa yaşarmış. Birinin adı Meyşa diğerininki ise Tişni imiş. Meyşa ile Tişni çok iyi arkadaşmış.



    Meyşa hareketli, yardımsever, çalışkan, dost canlısı bir kaplumbağaymış. Tişni ise tembel, dünyayı umursamayan, herkesten uzak durmayı seven bir kaplumbağaymış. Tek ar*kadaşı Meyşa imiş. Meyşa ve Tişni her akşam aynı ağacın altında buluşurlarmış.



    Meyşa her gün sabah uzun uzun yürür, yolda gördüğü hayvan*larla tanışır, arkadaş olurmuş. Tisni’ninse her gün yaptığı tek şey bol bol yemek yemek ve uyumakmış.

    Meyşa, Tişni’ge devamlı olarak;

    — Haydi, Tişni sen de biraz gez, hareket et, çok şişmanla*dın, dermiş. Tişni ise;

    — Biz kaplumbağalar zaten yavaş hayvanlarız; bizim ha*reketimizden ne olacak, diyerek yatarmış. Sürekli yemek ye*diğinden çok obur bir kaplumbağa olup çıkmış. Bulduğu her otu yiyormuş. Meyşa ona;

    — Her otu yeme zehirlenirsin, dermiş ama o bildiğinden hiç şaşmaz, kimsenin sözüne kulak asmazmış.

    Bir gün Meyşa, Tişni’yi ormanda gezmeye ikna etmiş. Bir*kaç adım gidince Tişni “Yoruldum!” diye şikâyet etmiş.

    Dinlenmek için bir yerde durmuşlar. Sürekli boğazını düşünen Tişni, yiyecek bulmak için etrafa bakmaya başlamış. Daha önce görmediği kırmızı meyveli bir sarmaşık görmüş. Yemek için meyvelere doğru ilerlemiş. Meyşa;

    _ Hayır, Tişni onları yememeliyiz. Ne olduğunu bilmiyo-

    ruz, zararlı olabilirler, demiş.

    _ Baksana kırmızı kırmızı meyveler. Ne kadar da güzel

    Görünüyor, gel sen de ye, demiş Tişni,

    Meyşa yememesi için çok yalvardıysa da Tişni’yi vazge-

    çiremernis. Tişni hem yiyor hem de Meyşa’yı;

    — Gel gel, sen de ye çok lezzetli, diye çağırıyormuş.



    Tişni tıka basa yedikten sonra uyumaya gitmiş. Daha yeni uykuya dalmış ki dayanılmaz bir karın ağrısiyla uyanmış.

    Meyşa, arkadaşının yanına koşmuş; ama elinden gelen hiçbir şey yokmuş. Tişni karın ağrısıyla kıvranıyormuş. Meyşa ne yapacağını şaşırmış. Aklına arkadaşı geyiği çağırmak gel*miş. Geyik hastalıklardan anlarmış. Koşa koşa geyiğin yanı*na gitmiş. Tişni’nin başına gelenleri ona anlatmış. Geyik şifalı otlardan bir ilaç hazırlamış. Tişni’ye bunu içirmiş.

    Tişni o günden sonra bir daha asla bilmediği yiyecekleri yememiş. Meyşa ile birlikte her gün ormanda uzun yürüyüş*ler yapmış. Meyşa artık onun çok yemesine de engel oluyor*muş. Tişni şişmanlıktan kurtulmuş, sağlıklı bir kaplumbağa ol*muş. İki arkadaş ormanda uzun yıllar yaşamışlar.
     
  4. 18 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  5. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG]

    Bir varmış, bir yokmuş,

    Allah’ın kulu mısır tanesinden çokmuş.

    Yeşil olmalı, al olmalı, masallar masal olmalı.

    Her masalda bir ibret var, Gerçeğe misal olmalı.

    Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı.

    Ben diyeyim uzakta, siz deyin yakında, Gülşen ve Nurşen adında iki kız kardeş yaşarmış. Bu kişi kardeşmiş ama Patlıcan ile soğan kadar bile birbirlerine benzemezlermiş. Gülşen çok güzel, Nurşen de çok çirkinmiş.

    İkisini yan yana görenler kardeş olduğuna inanmazlar, Gülşen’e bakıp; “Ne kadar güzel bir kız!” der ve övgüler yağdırırken, Nurşen’e bakıp;”Bu da kardeşimi? Hiç ablasına benzemiyor, pek çirkin.” Derlermiş.

    Nurşen bu duruma çok üzülüyormuş. Güzel olmayı elbet o da çok istermiş, fakat elinden bir şey gelmezmiş. Gülşen, güzel olduğu için çok kibirlenirmiş. Kardeşine kızdığı zamanlarda çirkinliği ile alay edermiş hep.

    Yine böyle bir gün zavallı kardeşiyle alay etmiş. Nurşen ağlayarak evden çıkmış, Ormana doğru koşmaya başlamış. Ormanda da uzun süre koşmuş. Yorgunluktan bitkin bir hale düştükten sonra durup etrafına bakmış. Hiç görmediği bir yermiş burası. Evlerine dönmeyi istemiş ama yolu bulamamış. Ormanda kaybolduğunu anlayınca korkarak geceyi geçireceği bir yer aramaya başlamış. Bir de bakmış ki karşısında süslü, çok güzel bir kulübe duruyor. Sevinçle kapısını çalmış. Kapıyı dünyalar güzeli bir kız açmış. Nurşen hayranlıkla ona bakarak;

    **—Affedersiniz, ormanda yolumu kaybettim, geceyi burada geçirebilirliyim? Diye sormuş.

    —Hayır, diyerek kapıyı yüzüne kapatmış güzel kız.

    Nurşen çaresizlikle ne yapacağını düşünürken kapı tekrar açılmış.

    Güzel kız;

    —Eğer elinden iş gelirse, temizlik ve yemek yaparsan kalabilirsin, demiş.

    Nurşen çaresiz;

    —Yaparım, demiş. İçeri girmiş.

    Kız, Nurşen’in dinlenmesine fırsat vermeden önüne kova ile süpürge koymuş. Nurşen pislikten berbat olan kulübeyi pırıl pırıl temizlemiş. Sonrada bir güzel yemek yapmış. Bütün işleri bitirdiğinde güzel kız, ona yaptığı yemeklerden vermeyerek sadece kuru bir dilim ekmek vermiş.

    Güzel kız bütün bir gecede asık bir yüzle “Yalnızlıktan sıkıldım,” Deyip durmuş. Onun bu halini görmek istemeyen Nurşen ertesi sabah erkenden kulübeden ayrılmış. Akşama kadar ormanda dolaşmış. Hava kararmaya başladığında çaresizlikle etrafa bakınırken başka bir kulübe görmüş. Kulübenin üzeri pek çok kuşla doluymuş. Hemen kapıyı çalmış. Çirkin bir kız açmış kapıyı.

    Nurşen içinden “Bu da benim gibi çirkin.” Diye düşünürken;

    —Af edersiniz, ormanda yolumu kaybettim, geceyi burada geçirebilirliyim? Diye sormuş.

    —Tabi çok memnun olurum demiş kız; Onu içeriye almış.

    İçeride bir aslan, bir kaplan, bir ayı ve bir yılan varmış. Dostlarım dediği hayvanlarla Nurşen’i tanıştırmış. Çirkin kız Nurşen’in önüne çeşit çeşit yiyecekler koymuş. İyiliksever kızın adı Zülfiye’ymiş. Nurşen, Zulfiye’ye ormandaki güzel kızdan söz etmiş.

    —O benim kız kardeşim, demiş Zülfiye. Biz vezirin kızlarıydık. Kardeşim büyük bir hata yaptı, hatası anlaşılınca da suçunu bana yüklemeye çalıştı. Padişah kızdı ve ikimiz ide cezalandırdı. Bir süre ormanda yalnız yaşamamıza karar verdi.

    Nurşen;

    —Geçekten çok üzüldüm bu olanlara demiş.

    —Hayır, üzülme diye yanıtlamış kız. Ben ormanda çok mutluyum. Benim burada hayvan arkadaşlarım var ve onları çok seviyorum, deyip gülümsemiş sonra.

    Nurşen gece rahat bir uyku uyumuş. Sabah uyandığında kulübeye başka hayvanlarda gelmiş. Zulfiye, sevgi ve şefkatle yaralı bir tavşanın ayağını sarıyormuş. Nurşen, Zülfiye’ye baktığında onun çok güzel olduğunu düşünmüş bir an. Oysa ilk gördüğünde onu çirkin bulduğunu hatırlayınca şaşırmış. Birden kuşlar gibi hafiflemiş. Nurşen; “Güzelliğin sırrını buldum.” Diye koşarak Zülfiye’nin boynuna sarılmış ve ona teşekkür etmiş. Birkaç gün daha kulübede kaldıktan sonra Zülfiye’nin arkadaşı güvercinin yardımıyla evine dönmüş. Nurşen çok mutluymuş.

    O günden sonra Nurşen kimsenin ona çirkin demesine aldırış etmemiş. Onu tanıyanlar o nu daha çok sevmeye başlamışlar. Gülşen de kardeşiyle alay ettiğinde, kardeşini artık neden kendisine kızmadığını hep merak etmiş.

     
  6. 18 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  7. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG]Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.
    Bir gün pncereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş.
    “Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.
    Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.
    Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.
    “Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”
    Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.
    “O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.
    Birkaç haftasonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş.
    Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.
    Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını percereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.
    Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.
    Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.
    Rapunzelönce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifce kızararak.
    Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.
    Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca herşey ortaya çıkmış.
    “Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.
    O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince. cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.
    Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.
    Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.
    “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış.
    Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.

     
  8. 18 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  9. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG]
    Bir zamanlar bir prens varmış. Bu prens evlenmek istiyormuş, ama evleneceği kişi gerçek bir prenses olmalıymış. Böyle birini bulmak için bütün dünyayı dolaşmış, ama çok büyük bir hayal kırıklığına uğramış. Çünkü, karşısına çıkan prenseslerin hakiki olup olmadığını bir türlü anlayamıyormuş. Hep eksik bir şeyler bir şeyler oluyormuş. Sonunda üzüntü ve umutsuzluk içinde yurduna dönmüş.
    Bir gece korkunç bir fırtına çıkmış; şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, kıyametler kopuyormuş. Derken sarayın kapısı çalınmış, yaşlı kral gidip kapıyı açmış. Fakat, o da ne kapıda, yağmurdan ve fırtınadan perişan olmuş bir zavallı bir kız duruyormuş. Üstelik her tarafından sular akan, tepeden tırnağa sırılsıklam olmuş bu kızgerçek bir prenses olduğunu söylüyormuş.
    “Eh, anlarız bakalım!” diye düşünmüş yaşlı kraliçe, ama kimseye bir şey söylememiş. Yatak odasına gitmiş, yere bir bezelye tanesi koymuş. Bu bezelye tanesinin üzerine yirmi tane döşek, döşeklerin üzerine de yirmi tane kaz tüyü yatak koymuş.
    Gece olunca prenses bu yatakta yatmış.
    Sabah olunca kıza, gece nasıl uyuduğunu sormuşlar.
    “Ah, korkunç bir şeydi!” demiş prenses. “Bütün gece gözümü bile kırpmadım! Allah bilir ne vardı yatak ta! Sert bir şeyin üstünde yatmışım gibi, her yerim çürüdü, mosmor kesildi! Gerçekten berbattı!”
    Böylece anlaşılmış ki, yirmi döşek ve yirmi kaz tüyü yatağın altındaki bezelye tanesini hissedecek kadar nazlı, narin olduğuna göre, bu prenses hakiki bir prensestir!
    Prens onunla evlenmiş. O bezelye tanesini de müzeye koymuşlar. Eğer kimse almadıysa, bugün bile gidip görebilirsiniz onu.

     
  10. 19 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  11. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG]
    Sıcak bir yaz günüydü. Oya kırlara çiçek toplamaya çıkmıştı.
    Yorulunca bir ağaca yaslandı. Derken uyuyakaldı. Rüya görmeye başladı.

    Rüyasında çok güzel rengarenk bir kelebek gördü. Kelebeğin kanatlarında yıldızlar parlıyordu. Kırmızı benekleri vardı. Durmadan dans ediyor ve şarkı söylüyordu.

    Oya kelebeğin dansını hayranlıkla seyretti ve şarkılarını dinledi.

    Uyandığında kırmızı benekli kelebek gitmişti.

    Oya doğru eve gitti.

    - Anne, kırmızı benekli kelebek nerde? diye sordu.

    Annesi:

    - Ne kelebeği? dedi.

    Oya :

    - Kırmızı benekli güzel kelebek , dedi. O dans edip bana şarkılar söyledi.

    Oya’nın annesi güldü:

    - Herhalde sen rüya gördün. Kırmızı benekli kelebek yalnız rüya kelebeğidir.

    Oya onun kanatlarında parlayan yıldızları hatırladı ve :

    - O kelebek gerçek olmalı, dedi. Onu bulmaya gideceğim.

    Oya önce arkadaşlarına sordu.

    - Kırmızı benekli kelebeği gördünüz mü?

    Arkadaşları :

    - Hayır, dediler. Öyle bir kelebek olamaz.

    Fakat Oya kırmızı benekli kelebeği aramaya devam etti. Gide gide kartalın yuvasına vardı. Kartal tek başına duruyordu.

    Oya bütün gün güzel kelebeği aradı durdu. Fakat ona bir türlü rastlamadı. Sonunda eve döndü. Çok yorulmuştu. Hemen uyudu. Rüyasında kırmızı benekli kelebeği yeniden gördü. Kelebek yine durmadan dans ediyor, şarkı söylüyordu.

    Oya kelebeğe sordu:

    - Hep seni aradım. Neredeydin? dedi.

    Kelebek cevap vermedi. Dans etmeye devam etti..

    Sabahleyin Oya olanları babasına anlattı:

    - Bu kelebeğin gerçek olduğuna inanıyorum, dedi.

    Babası ona:

    - Bir rüya görmüş olacaksın. Çünkü kırmızı benekli kelebek olmaz, dedi.

    Oya diretti:

    - Yine de arayıp bulacağım.

    Oya bütün gün yine kırmızı benekli kelebeği aradı. Ama bulamadı. Eve döndüğünde gece olmuştu. Gökyüzünde yıldızlar parlıyordu. Oya güzel kelebeğin kanatlarındaki yıldızları düşündü.

    - Uyursam yine güzel kelebeği görebilirim, dedi.

    Fakat o gece rüyasında güzel kelebeği görmedi. Dere kenarını ve yüzen ördekleri gördü.

    Ertesi gün Oya dere kenarına yürüdü. Yüzen yeşil ördeklere baktı. Birden ördeklerin başında dans eden kırmızı benekli kelebeği gördü. Kelebek şarkı söylüyordu. Oya sevinçle bağırdı:

    - Senin gerçek bir kelebek olduğunu biliyordum! Benimle dost ol; birlikte oynayalım, dedi.

    Kelebek Oya’nın avucuna kondu. Oya onu eve götürüp annesine, sonra arkadaşlarına gösterdi.

    Bir gün arkadaşı Afacan kelebeği avucuna aldı. Ona şarkı söyletti. Sonra birlikte dans ettiler.

    Oya Afacan’a çok kızdı:

    - Seninle oynamasına izin veremem. Çünkü o benim kelebeğim, dedi.

    Afacan :

    - Ne olur biraz benimle kalsın! diye rica etti.

    Fakat Oya :

    - Hayır, imkansız! diyerek kelebeği alıp gitti.

    Oya dere boyunca yürüdü. Çok yorulunca kartalın yuvasına oturdu. Kartal yoktu. Oya kelebeğe :

    - Haydi güzel kelebeğim. Şimdi benim için dans edip şarkı söyle, dedi.

    Dedi ama kelebek yerinden bile kımıldamadı. Bütün gün çalının üstüne kondu durdu.

    Oya kelebeği orada bırakıp eve koştu. Olanları annesine anlattı.

    Annesi ona :

    - Arkadaşlarınla oynamasına izin vermeliydin. Onun için kelebek sana küsmüştür, dedi.

    Sonra devam etti:

    - Sen kötü bir kızsın. Sevdiğin bir şeyi arkadaşlarınla paylaşmalısın.

    Oya annesine hak verdi:

    - Peki anneciğim. Bundan sonra iyi bir kız olacağım, dedi.

    Doğru kartalın yuvasına koştu. Ama kelebek orada yoktu. Kartal onu yemiş olmalıydı.

    Oya çok üzüldü. Yaptığı kötülükten de çok utandı. Kendi kendine iyi bir kız olmaya karar verdi.

    Birkaç gün sonra Oya kırlara çiçek toplamaya çıktı. Sonra da bir ağacın altında uıuyakaldı. Rüyasında kırmızı benekli kelebeğini gördü. Çok sevindi.

    - Geldiğin için teşekkür ederim. Git, arkadaşlarımla da oyna. Onlara dans edip şarkı söyle , dedi.

    Kırmızı benekli kelebek Oya’nın dediklerini aynen yaptı.

     
  12. 19 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  13. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    uyku cücesi
    Bir varmış bir yokmuş, Evvel zaman içinde kalbur saman içinde Uykular ülkesinde, uykuların en derin yerinde bir uyku cücesi varmış. Uykular ülkesindeki evinde sabah akşam uyuklarmış. Dünya üzerindeki çocuklardan biri uyumak istemediğinde uyku cücesinin kulakları çın çın çınlar, gözleri fal taşı gibi açılır, yerinden fırlayıp o çocuğun bulunduğu eve gidermiş. Çocuğun odasına girdiğinde, elindeki değneği çocuğun gözlerine doğru uzatır, kirpiklerine bir iki kere vururmuş. Böylece uyumayan çocuk,horul horul uyurmuş.

    Günlerden bir gün Barış adlı bir çocuk televizyonun karşısında biraz fazla kalmış, böyle olunca da uyku saatini kaçırmış. Bu sırada uykular ülkesindeki uyumakta olan uyku cücesinin kulakları çınlamaya, gözleri faltaşı gibi açılmaya başlamış. Hoplamış, zıplamış bir adımda Barış’ın odasına gelmiş. Elindeki uyku değneğini çocuğun gözlerine doğru uzatıp, kirpiklerine bir iki kere vurmuş. Barış gözlerini daha çok açıp uyku cücesine bakmış. Uyku cücesi elindeki değneği tekrar ona doğru uzatmış, Barış değneği eliyle şöyle bir tutmuş ve gülmeye başlamış. Uyku cücesinin başına daha önce hiç böyle bir şey gelmemiş, o yüzden şaşırmış, afallamış değneğini Barış’ın elinden almak için çekmiş. Barış kıkır kıkır gülmeye başlamış. O kadar çok gülüyormuş ki, uyku cücesi telaşlanmış. Çünkü biraz sonra Barış’ın annesi odanın kapısını açmış. Uyku cücesi kendini yatağın altına atıp, saklanmış. Günün birinde çocukların dışında biri uyku cücesini görürse, bir daha uykular ülkesinden çıkamazmış.

    Annesi Barış’ı yanaklarından öpmüş ve uyuması için ona bir masal anlatmış bu arada bizim uyku cücesi, annenin anlattığı masaldan çok etkilenip, yatağın altında uyuyakalmış. Bir saat kadar sonra Barış yatağından aşağı inmiş, uyku cücesinin kulağının dibine yaklaşıp “Aaaaaaaaa” diye bağırmış. Uyku cücesi aniden uyanınca kafasını yatağa çarpmış sonra da Barış’ın ağzını kapatmış. Barış ağzı kapalı olduğu halde gülmeye devam etmiş, o kadar çok gülüyormuş ki, Uyku cücesi Barış’ın annesi odaya tekrar gelir diye telaşa kapılmış. Hayatında ilk defa bir çocuğu uyutmayı başaramıyormuş. Barış’ın karşısına çıkıp, eliyle sus işareti yapmış, Barış susmuş, ondan sonra takla atmaya başlamış, Barış merakla onu izliyormuş, uyku cücesi birden bire Barış’ın yanına hoplayıp, gözkapaklarını elleriyle çekiştirmeye başlamış, Barış gözlerini açmaya çalışıyor, uyku cücesi kapatmaya çalışıyormuş.

    Birkaç dakika sonra uyku cücesi Barış’ın gözkapaklarını bırakmış. “Sen neden uyumuyorsun çocuk”? diye sormuş ona. Çocuk biraz da ağlamaklı gözlerle ona bakmış :”Sen kimsin “? Demiş. Uyku cücesi,: “Ben yku cücesiyim, uyuyamayan çocuklara masal anlatır, değneğimle göz kapaklarında dolaşır, onları uyuturum “ demiş.
    Barış tekrar kıkır kıkır gülmeye başlamış.” İyi ama ben bütün gün uyudum zaten, o yüzden uyuyamıyorum “ demiş. Sahiden de Barış o gün okuldan geldikten sonra biraz yatmış ama 6 saattir uyuyormuş zaten, uyku saati biraz karıştığı içinde şimdi uyuyamıyormuş işte….

    Uyku cücesi ona uyku saatlerine dikkat etmenin ne kadar önemli olduğunu anlatmış bütün gece. Çocukların günde en az 12 saat uyumaları gerektiğini, uyku düzenlerini bozduklarında işlerin karışacağını anlatmış. Barış ile birlikte gün ışıyana kadar konuşmuşlar. En sonunda Barış sabaha karşı uyuyakalmış. O gece Barıştan başka hiçbir çocuk uykusuz kalmamış, uyku cücesini bu yüzden çağıran olmamış.

    Uyku cücesi ise hayatında ilk defa karşılaştığı bu olay sayesinde o gece yeni bir şey öğrenmiş. Şimdi nerede miymiş ? Tabiî ki uykular ülkesinde, aranızdan biri uykusuz kalırsa bir gece yanınıza gelecek, küçücük değneğini gözlerinizde gezdirecek, size masallar anlatacakmış…
    Şiiiişşttt uyku cücesi şu anda uyuyor, sessiz olun çocuklar…
     
  14. 19 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  15. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG]
    Kartal yuvasını ihtiyar bir meşe ağacını tepesine yapmıştı. Bir yaban kedisi de bu ağacın ortasındaki bir kovukta yaşıyordu. Yerde ise domuz yavrularıyla birlikte huzur içinde yaşıyordu. Yaban kedisinin hainliği olmasaydı belki her şey daha güzel olabilirdi. Fakat yaban kedisi hainlik peşindeydi. Bir gün kartalın ziyaretine gitti ve “komşum aşağıdaki domuzun ne yaptığını hiç bilmiyorsun… Ağacın kökünü yiyip bitirecek sonra da yavrularımızı öldürecek” dedi.

    Kartal bu haberi duyunca çok telaşlandı. Domuz yavrularını öldürecek diye yuvadan ayrılamaz oldu.

    Yaban kedisi bir süre sonra domuzun ziyaretine gitti. “ Beni dinle dostum dedi, yukarıdaki kartalın yavrularına söylediklerini duydum, kulaklarıma inanamadım. Sen yuvadan ayrılır ayrılmaz senin minik domuzlarınla onlara ziyafet çekecekmiş.

    Domuz telaşlandı, yavrularını bırakıp yiyecek aramaya gidemedi, kartal telaşlandı yiyecek aramaya gitmedi ve ikisinin yavruları da açlıktan öldü. Yaban kedileri ise bu yavruları yem yaptılar kendilerine. Fakat hiç biri fitnecilere karşı uyanık olmak gerektiğini düşünemedi.

     
  16. 22 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  17. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    TATLI KAYISI

    [​IMG]

    Kayısının rengine
    Pek bir bayılmış çocuk.
    Tadını zaten sevmiş,
    Haydi yiyelim çabuk.

    Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde uzun bir yol peşinde güneşin ta içinde, bir uzun yol bulunmuş. Bu yol pek bir soğukmuş, öyle şey olurmuymuş, güneş çok sıcak ama ben de dedim amcama, dinlemedi beni ya. Haydi güneşe doğru yolumuzu alalım, kayısıların içinde, eşimizi bulalım.
    Tatlı bir kayısı varmış ağaçların arasında, herkes çok severmiş onu. Terbiyeli, dürüst, akıllı ve temizmiş. Kayısılar okulunda da parmakla gösterilirmiş. Bizim tatlı kayısı sabah erkenden kalkar, kahvaltısını güzelce yapar, annesini üzmeden okul yoluna çıkarmış. Bütün kayısı anneler, tatlı kayısıyı çocuklarına örnek gösterirlermiş, bu arada bazı çocuklar da onu kıskanır, sırf onu üzmek için canını yakmaya çalışırlarmış.
    Günlerden bir gün tatlı kayısı okuldan dönmüş üstünü çıkarmış, elini yüzünü yıkamış, annesinin kayısı yanağına kocaman bir öpücük kondurmuş, bu arada diğer dallarda yaşayan kayısı çocuklardan biri bulduğu bir taşı ona fırlatmamış mı ? Bizim kayısı bulunduğu dala tutunamamış ve ağaçtan aşağı yuvarlanıvermiş. Ağaçtan düşen kayısılar bir daha ağaca çıkamazlarmış ya bulundukları yerde çürüyüp gidecekler yada birilerinin onları bulup yemesi için dua edecekler, o kadar faydalı şey yaptıktan sonra faydasız bir şekilde çürüyüp gideceğini düşünen kayısı çok üzülmüş. Uzun uzun ailesine ve diğer kayısılara bakmış el sallamış...
    Tam o sırada yolu o meyve bahçesinden geçen sultan'ın küçük oğlu yerdeki kayısıyı görmüş ve atından inip onu eline almış. Sonrada oradaki çeşmede güzelce yıkayıp, afiyetle yemiş. Bunu gören kayısı ağacı ve tüm kayısılar alkışlamaya başlamışlar,tatlı kayısı tam istediği gibi bir sona ulaşmış,kendisini yiyen kişinin vücuduna verdiği vitaminlerle bir fayda sağlamış ve bu onun istediği en önemli şeylerden biriymiş.
    Küçük tatlı kayısının başından geçenleri hala bütün kayısılar konuşurlar, güzel davranışlarının , onu güzele götürdüğünü söylerler," ne de tatlı bir kayısıydı" derlermiş.
    Bu masalın sonunu kayısılar hep bilirmiş.
    Bakın bakın büyük kayısı ne demiş :
    "iyi huylu olmak var, kötü huyu kim ister ?"
    bir kötü huy, bütün güzellikleri siler
     
  18. 23 Aralık 2008
    Konu Sahibi : DryaSzr
  19. DryaSzr

    DryaSzr Edeple gelen lütufla gider Üye

    Katılım:
    24 Ekim 2007
    Mesajlar:
    1.934
    Beğenildi:
    14
    Ödül Puanları:
    148
    [​IMG]
    Biri beyaz, diğeri siyah renkteki kurbağanın huy ve mizacı tıpkı renkleri gibi zıtmış. Ak kurbağa ne kadar iyimserse Karakurbağa o kadar kötümsermiş. Ak kurbağa bir şeye “ak” mı dedi; o hemen atılıp “kara” dermiş. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye o kadar alışmış ki, gördüğü her şeyi eleştirmeyi neredeyse meslek haline getirmiş. Yağmur yağsa, Karakurbağa:

    “Offff! Olacak şey mi şimdi bu?” diye şikayete başlarmış. “Yağmurda ne derenin tadı olur, ne de ortalıkta avlayacak sinek bulunur. Nefret ediyorum yağmurdan!”

    Arkadaşının aksine her şeyin güzel tarafını görmeyi seven Akkurbağa cevap vermeden edemezmiş:

    “Haksızlık etme lütfen! Sırf senin keyfin bozuldu diye güzelim yağmura niye düşman oluyorsun ki? Hem söylesene, yağmur yağmasa bizim evimiz-yurdumuz olan dereler, sazlıklar, bataklıklar kalır mı ortada?”

    Elbette o, bu sözlerini tamamlayamadan Karakurbağa atılırmış:

    “Tamam tamam, bay çok bilmiş kurbağa! Biliyor musun, sen tam da insanların sözünü ettiği şu Polyanna’ya benziyorsun. Mutluluk rolü oynayacağım diye saçma sapan sözler ediyorsun. Hani, uçurumdan aşağı düşsen, ‘bak ne güzel uçuyorum’ diyeceksin neredeyse. Azıcık gerçekçi olsana canım!”

    Akkurbağa genelde bu tür tartışmaları uzatmak istemez ve şöyle dermiş:

    “Gerçeği görmek için asıl kendi kötümser bakışını terk etmelisin.”

    İşte böyle iki zıt kutupmuş bu iki kurbağa…

    Günlerden birgün canları sıkılınca derenin yakınındaki köye doğru gitmeye karar vermişler. Akkurbağa:

    “İstersen fazla yaklaşmayalım, biliyorsun yaramaz çocuklar bizi görürse canımızı acıtabilirler” dediyse de, Karakurbağa ısrar etmiş:

    “Akşamın bu karanlığında çocuklar bizi nereden görecek Allah aşkına! Şu en yakındaki evin oraya kadar gidelim, sonra geri döneriz. Korkaklığı bırak şimdi.”

    Akkurbağa, korkaklıkla suçlanmaktan çekindiğinden, çaresiz kabul etmiş. Köye girmişler ve evin yanına gelmişler. Akkurbağa sıkıntılı bir vıraklama ile “Hadi, artık dönelim, içimde kötü duygular var!” demiş demesine, ama Karakurbağa heyecanla atılmış:

    “Gel bir oyun oynayıp öyle dönelim. Şuradaki yüksek kovayı görüyor musun? İkimiz aynı anda üstünden zıplayacağız. Bakalım yarışmayı kim kazanacak?”

    “Akşamın bu vaktinde bırak böyle çocuklukları lütfen!” diye itiraz edecek olmuş Akkurbağa, ancak yaramaz arkadaşı bir türlü fikrinden vazgeçmemiş. Hatta “Dediğimi yapmazsan, seninle artık arkadaş olmam!” diye tehdit bile savurmuş. Bunca yıllık arkadaşını kaybetmek istemeyen Akkurbağa bu teklifi de istemeye istemeye kabul etmiş.

    İki kurbağa hızla koşup zıplamışlar. Ama ne olduysa o zaman olmuş ve tam kova dedikleri şeyin üzerinde çarpışıp içine düşmüşler! Acı gerçeği o zaman anlamışlar: üzerinden atlamaya çalıştıkları o şey, yarısına kadar dolu kocaman bir süt güğümü değil miymiş meğer!
    Yorulana kadar giriştikleri denemelerin sonucunda başka bir gerçeği daha anlamışlar: Güğümün kenarları zıplayıp çıkmalarına imkân vermeyecek kadar yüksekmiş. Karakurbağa ümitsizlik içinde haykırmış:

    “Mahvolduk! Buradan çıkmamız mümkün değil! Bu güğümün içinde ölüp gideceğiz.”

    “O kadar kolay pes etme bakalım” diye karşılık vermiş Akkurbağa. “Çıkmadık candan ümit kesilmez. Kim bilir, hiç ummadığımız bir anda imdadımıza yardımsever bir el yetişir belki de.”
    Karakurbağa acı bir kahkaha attıktan sonra şöyle demiş:

    “Benim kurbağa Polyannam! Neler sayıklıyorsun sen? Bari böylesi bir haldeyken hayal görmekten vazgeç.”

    “Ben hayal filan görmüyorum. Nasıl bilmiyorum, ama buradan kurtulacakmışız gibi bir his var içimde. Kendini koyuverme sakın!”

    Ne yazık ki, Karakurbağa’nın ümitsizliği her geçen dakika bütün kalbini daha çok kaplamış ve ümitsizliği arttıkça bacaklarındaki güç ve kuvvet de azaldıkça azalmış. Ve en sonunda:

    “Bacaklarımda derman kalmamış. Hakkını helal et kardeşim!” deyip sütte yüzmekten vazgeçmiş. Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş…

    Akkurbağa arkadaşının bu kadar kolay vazgeçip ölmesine çok üzülmüş, fakat ümidini hiç yitirmemiş. Sürekli şu şekilde yalvarmış Allah’a:

    “Darda kalanların sesini ancak Sen duyar, onların imdadına ancak Sen koşarsın! Senin rahmet ve şefkatin süt güğümüne düşmüş zavallı bir kurbağaya da yetişir elbet! Kurtar beni Allahım!”

    Akkurbağa bu şekilde yalvarırken, bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle çırpınmış. Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe düşmeden… çırpınmış, çırpınmış… Bu hal dakikalarca devam etmiş. Bir ara arka tarafından ayağına birşey çarpmış. Dönüp baktığında bunun irice bir tereyağı topağı olduğunu görmüş. Oraya nereden geldiğini düşününce, bu tereyağının farkında olmadan kendi çırpınışlarıyla meydana geldiğini anlamış. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi olabilirmiş!

    Azalmaya yüz tutan gücü, ummadığı kadar artmış. Bu defa niçin yaptığını bilerek bacaklarını yine çırpıp durmuş. Bir saat kadar sonra tere yağ topağı o kadar büyümüş ki, onun üstüne basıp zıpladığı gibi güğümün dışına atlamış ve ilk sözü şu olmuş:

    “Rahmetinden ümidimi kestirmediğin ve imdadıma yetiştiğin için Sana şükürler olsun Allah’ım!”