Neden Yaşıyoruz?

Konusu 'İlişkiler, Duygular ve Hayatın İçinden' forumundadır ve Exorcist tarafından 18 Aralık 2006 başlatılmıştır.

    18 Aralık 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  1. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    Yalnızdı, yalnızılığın yorgunluğundaydı. Dudaklarının yukarıya çeken, gülümsemeyi tutan görünmez iplikleri görmek için psikolog olmaya gerek yoktu. Gönül gözü anlamak için yeterliydi.

    Aslında o da farkındaydı oynadığı rolün. "Neşeli, mutlu, yeterli, güvenli",ama sıkılmıştı da bu oyundan. Oyunun hep aynı perdesini tekrarlayan oyuncu gibiydi. Bir türlü diğer sahneye geçemiyor. Gerçekleri seyirciye gösteremiyordu sanki.

    Sahneye her yeni oyuncu katılışında, gözlerinde bir an ışık parlıyor," tamam bu işte, şimdi her şey değişecek" duygusu uyanıyor, sonra hayal kırıklığı ile omuzları çöküyordu. Sorun para ya da iş değil di ki, "geçer gider, çalışır çözerim" dersin.Saygı ya da sevgi de değildi. İstediğinde olmasa da, dilediğince yaşayamayacağını kabul ederek, tattığı sevgilerle yetinmeyi çoktan öğrenmişti. Hissettiği yalnızlığın ve karmaşanın bir ucunun buna dayandığını bilmekle beraber, kaosun daha öte anlamları olduğunu da seziyordu.

    "Hayatın anlamını" düşünüyordu o. "Niye yaşıyorum?" sorusunun karşılığı yoktu zihninde. Yoo, öyle intihar fikri falan yoktu. Sadece varlığının amacını, var oluşunun anlamını sorguluyordu. Anlayamadığı, kavrayamadığı bir süreçti bu.

    Kimi zaman, sıradan sıkıntıların ya da hoşlukların arasında kaynayıp gitse de bu soru, hiç kaybolmuyordu.

    Anlamak için, kitaplar okuyordu. Öğrendiklerini zihninde süzüyor, konuşabildiği birkaç insanla tartışıyor, bir sonuca ulaşmaya çalışıyordu. Bir işi sevdikleri olmanın, elde ettiklerinin ötesinde bir anlamı olmalıydı hayatın, hayatının.

    İç açıcı bir düşünme biçimi değildi bu. Diğer insanlar gibi gündelik kaygılarla uğraşmak daha kolaydı. "Kim ne demiş, ne yapmış, o ne almış, neden kendisi yapamamış?"

    Hayır bunlar olamazdı sorunun karşılığı. Daha derin bir anlamı olmalıydı insan olmanın. Peki, bir gün, hem de ne zaman olacağını bilmediği bir gün sona erecek yaşamını, bu sorunun karşılığını arayarak mı geçirecekti? Hayır, böyle yaşamak istemiyordu.

    "Doğduk işte, ölünceye dek ne yapsak kârdır" da uygun değildi zihin yapısına. Sanki soru yokmuş gibi de davranamazdı, var olanı nasıl yok saysındı ki?

    Sorulara boğulduğu bir gece kitapları karıştırırken, "Nazım'ın bir şiiri ile buluştu yine.
    Yaşamak şakaya gelmez / büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın /
    bir sincap gibi mesela / yani, yaşamının dışında ve ötesinde hiçbir şey
    beklemeden / yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

    Düşündü, cevap buydu. Ne yaşıyorsan, farkında olarak yaşamak. Kabak çekirdeğini bile zevkle yemek, soluk aldığında havanın bedenindeki yolculuğunu hissetmek, laf olsun diye değil kocaman öpmek uzanan yanağı, en kötü anda şükredebilmek yaşadığına.

    Bencillikten uzaklaşıp, bireyselleğini yaşarken diğerlerinin de farkında olmak. Paylaştıkça çoğalacağını hissetmek ve daha çok insanı içeren hedefler koyabilmek.

    Karşına her an yeni bir şeyin çıkacağını bilmek, bir kamyon çarpması örneğin. Taş da çıkabilir açılan kapıdan, balonlar da, ama ne çıkarsa çıksın, ansızın geleni güzellikle karşılamak. En kötünün bile iyeye dönüşeceğini kavramak, yeterince çabalandığında.

    Umut etmek, umudu büyütmek ve yaşarken yaşatmak, fakat sadece umut edilenin gerçekleşmesini beklemek de değil. Var olan her neyse, onu yaşamak olabildiğince.