Nurullah Genç Siirleri

Konusu 'Şiir' forumundadır ve rabiayuksel tarafından 15 Ocak 2007 başlatılmıştır.

    15 Ocak 2007
    Konu Sahibi : rabiayuksel
  1. rabiayuksel

    rabiayuksel Aktif Üye Üye

    Katılım:
    2 Kasım 2006
    Mesajlar:
    90
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    GÖZLERİN ÇAĞIRIYOR BENİ

    Eflatun sular süzülüyor aynalardan
    Damlacıklarında hicranlı yüzün
    Ben kapıları aldatıyorum gün be gün
    Sen pencereleri
    Ben denizlere bakarak martılara yalanlar söylüyorum
    Sen gemilere
    Sonra liman bilmez korsanlara terk edip
    Issız adalara sürüyorsun dizelerimi
    Gitmek istiyorum çakıp da kaybolan şimşekler gibi
    Gel gör ki, önümde hatıralar mahzeni
    Parmak uçlarımda paslı çiviler
    Bütün zindanları yıkarak birer birer
    Gözlerin çağırıyor beni

    Gözlerin en soylu atların koştuğu bir bahar gezegeni
    Çeşmelerin bakınca gülümsediği
    Irgatların göklere yöneldiği
    Latince bilenlerin nergis akşamlarında
    Göllere meydan okuyup
    Kıyısında şarkılar dinlediği
    Tutkular değirmeni

    İnciterek aşk kitaplığındaki bütün harfleri
    Kirpiklerinde efsane şairlerin mağrur kalemleri
    Gözlerin çağırıyor beni
    Kaşlarının cilveli bir ahu gibi
    Ömrümüze düştüğü günden beri
    Köleleri ağlattın ey sevda semenderi

    Adı konulmamış yıldızlardan koparak
    Vadilerde biriken yalnızlığım
    Kalbimi avuçlarına almış
    Tutuyor sana doğru

    Çölde bir kuyuya mı bırakayım ellerimi
    Geceye otağ mı kurayım buzullar ortasında
    Ne yapayım bilmiyorum ey acılar bedesteni
    Biraz ateş ve hüzün
    Biraz köpük ve leylak
    Gözlerin çağırıyor beni

    Gittim son ışığından bakışlarının
    Kırdım kanatlarını bin bir gece masallarında
    Zümrüdüanka kuşlarının
    Şimdi nasıl da yürüyorum dağlara karşı farkında mısın
    Umursamıyorum boğazımda düğümlenen yolları
    Bulutları susturuyorsun söylemesinler diye
    Turnaların toprağa dökülen eşsiz definelerini
    Damıt kalbini kuşkulu yokuşlardan
    Kurtul karanlığından fotoğrafların
    Her köşede ısırgan edalı kan evleri
    Her menzilde leylayı küçümseyen kaktüsler
    Ne seni görüyorum hayatın boşluğunda
    Ne de son anlarında resmini büyütüyor
    Yokluğunla savaşan intihar temrinleri

    Gizlenme ardına fesleğenlerin
    Bahaneden bıkmıştır bezirganlar, mevsimler
    Yüzeyde ve sancılı haykırışlar uğruna
    Derinden ve telaşsız bir uyanıştır şiir
    Bu yüzden zehre batmış urganlar gül kokulu
    Bu yüzden gözlerine ayarlıdır saatler

    O öpüp okşadığın yaprak akkorsa şimdi
    Kim bilir hangi zaman gönlüme uğramıştır
    Kollarına aldığın mutluluk servileri
    Bana dokunduğunda sessizce ağlamıştır
    Simyası bozulduysa dilimin, kelimeler
    Bir volkandan geriye kalan ırmaklar gibi
    Bilinmez ki nereden akmıştır yüreğime

    Geçerek en azılı köprülerden, duraksız
    Varmak için sevdanın tükendiği ülkeye
    Duygularına ölüm yüklüyorum ömrümün
    Yaklaştığım her sahil tutuyor ellerimi
    mor bir yangın, hercai dalgalar, kum taneleri
    Çakallar iniyor dağlardan apansız
    Ardımsıra gölgeler, gökkuşağı
    Rengarenk uçurtmalar gibi kaplıyor göklerimi
    Gözlerin çağırıyor beni

    Oysa ben hiç görmedim dünyada gözlerini
    Takılmadım engellerine nilüfer bakışlarının
    Bir ses beklediysem yankılansın diye evrenimde
    Kalbinden benim adıma
    Sevdalı bir vuruşun özlemiydi süsleyen
    Sokaklarımı, şehirlerimi
    Gözlerin çağırsa da beni
    Çağırmadan kalbin çatlayan gözlerimi
    Görmeden ellerinde hangi toprakların yayılıp
    Hangi tohumların yeşerdiğini
    Tutunmayacağım zamana dilenci gibi
    Hala uzaklardan işaret parmağıyla
    Gözlerin çağırsa da beni
    Gidiyorum; adımlarım yaz kurdu, güz kefeni

    Nurullah Genç
     
  2. 30 Mart 2007
    Konu Sahibi : rabiayuksel
  3. zzeyy

    zzeyy Aktif Üye Üye

    Katılım:
    30 Ekim 2006
    Mesajlar:
    285
    Beğenildi:
    5
    Ödül Puanları:
    86
    / Nurullah Genç

    Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
    Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
    Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
    Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
    Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
    En müstesna doğuşa hamiledir kainat

    Yıllardır bozu bulanık suları yudumladım
    Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
    Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

    Hasretin alev alev içime bir an düştü
    Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü
    Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
    Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

    İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
    Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
    Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
    Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
    Evlerin arasına dikilir yesil bayrak
    Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

    Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
    Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
    Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydim

    Yağmur, gülsenimize sensiz, baldiran düştü
    Düşmanlik içimizde; dostluklar yaban düştü
    Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
    Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

    Bir güzide mektuptur, çağlarin ötesinden
    Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
    Yayılır o en büyük mustu, pazartesinden
    Beyazlik dokunmuştur gecenin siyahina
    Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
    Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin

    Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
    Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamiş, mazide
    Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydim

    Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
    Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü
    Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
    En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

    Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
    Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
    Mutluluk nağmeleri işitirler Hiradan
    Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
    Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
    Paramparça, ateşler sahinin hayalleri

    Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
    O mücella çehreni izleseydim ebedi
    Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

    Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
    Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
    Katil sinekler deldi hicabın perdesini
    İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü
    Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında
    Tablosunu yapardim yıkılan her kulenin
    Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
    Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin
    Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü
    On asırlık ocağın savururdum külünü

    Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım
    Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
    Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

    Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
    Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
    Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
    Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü

    Badiye yaylasında koklasaydım izini
    Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar
    Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
    Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar
    Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
    Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

    Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
    Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
    Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

    Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
    Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
    Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi
    Hakların temeline sanki bir volkan düştü

    Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
    Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
    Erdemin, bereketin doldurur haneleri
    Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
    Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
    Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

    Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
    Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
    Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

    Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
    İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
    Güvenilen dağlara kar yağdi birer birer
    Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

    Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
    Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
    Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
    Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
    Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
    Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

    Madeni arzuların ardında seyre daldım
    Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
    Senin için görülen bir düş de ben olsaydim

    Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü
    Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
    Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
    Hazindir ki; dertleri asmaya umman düştü

    Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
    Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
    Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
    Sesini duymayanlar girdabında boğulur
    Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
    Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

    Saatlerin ardında hep kendimi aradim
    Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
    Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

    Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
    Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü
    Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
    Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

    Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
    Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
    Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
    Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray
    Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
    Mekanın fırçasında solmayan resim senin

    Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım
    Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
    Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

    Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
    Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
    İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
    Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

    Islaklığı sanadır ahımın, efgahımın
    İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
    Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın
    Nazarın ok misali karanlıkları deler
    Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
    Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

    Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
    Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
    Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

    Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
    Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
    Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
    Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

    Nefsinle yeniden çizilecek desenler
    Çehreler yepyeni bir degişim geçirecek
    Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
    Anneler çocuklara hep seni içirecek
    Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
    Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin

    Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
    Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
    Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

    Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü
    Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
    Şarrkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
    İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

    Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
    Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
    Dokunduğun küçük bir nakiş da ben olsaydım
    Sana sırılsıklam bir bakiş da ben olsaydım
    Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
    Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
    Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
    Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
    Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
    Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
    Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
    Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
    Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
    Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

    ( Ezgi olarak dinleyin!!!)
     
  4. 31 Mart 2007
    Konu Sahibi : rabiayuksel
  5. nur05

    nur05 Aktif Üye Üye

    Katılım:
    20 Şubat 2007
    Mesajlar:
    20
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    paylaşımın için teşekürler emeğine sağlık
     
  6. 1 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : rabiayuksel
  7. Eski_dxuxnya

    Eski_dxuxnya Aktif Üye Üye

    Katılım:
    28 Mart 2007
    Mesajlar:
    329
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    86
    Rüveyda
    fezayi baglayarak yorgun kanatlarina
    bir güvercin uçurup kitalar arasindan
    çagirdin beni
    geçerek birer birer sürgün kanyonlarini
    derbeder kosup geldim isildayan tahtina
    yarim koyup bir bardak kursun rengi çayimi
    yikarak yalnizliga kurdugum sarayimi
    yetim çigliklarimi duyurmak üzere sana
    kosup geldim; ilistir beni memnu bahtina

    adini söylemek istemiyorum
    her hecesi amansiz bir kor dudaklarimda
    her harfine yillardir simseklerle yaristim
    zindanlara karistim, ölümlerle tanistim
    adini söylemek istemiyorum
    Rüveyda dedigim zaman
    anla ki, senin için yürüyor kelimeler
    çigligimin atardamarlarindan

    hangi yildizdir bilmem, gözlerin
    kayar da üzerime Rüveyda
    önce tuhaf bir deprem yayilir bedenime
    sonra açilir önümde istirab vadileri
    silik renkleriyle adimlarima
    çözülmeye yüz tutan bir mazi mühürlenir
    hayalin bittigi menfeze dogru
    alaca bir at kosar içimde
    zamansiz, mekansiz nefese dogru

    uslanmaz bir yürek tasidigima dair
    yaygin bir kanaat dolasir aynalarda
    oysa Rüveyda
    bastan basa ben
    kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim

    kitaplara sürdügüm kapkara lekelerden
    bir anlatsam nasil utandigimi
    bir dogrulsam egrildigim yerden
    agarir tanyeri nilüferlerin
    alaca bir at kosar içimde
    ezer toynaklariyla anilarimi

    sular köpürmemeliydi Rüveyda
    kirilmamaliydi islak dallari hasret selvilerinin
    ben zehire aliskinim, serbete degil
    rüyalar nefret eder avare durusumdan
    kabuslar çekerek ancak derdimi yeryüzünde
    sen gün boyu simsiyah bir ufukla beraber
    ben her gece bir mehdi türküsüyle çilekes
    yargilamak için zeval kayitlarini
    inkilap bekliyorum

    hangi umut çiçegidir bilmem, ellerin
    uzanir da gönlüme Rüveyda
    derinden bir ok saplanir bagrima
    beynimi çagiran bir sese dogru
    alaca bir at kosar içimde
    zamansiz, mekansiz nefese dogru

    varligin cinayettir memleketimde islenen
    akitir kanini asil pehlivanlarin
    yoklugun sükunettir kusatir evrenimi
    varligin ve yoklugun ölümüdür baharin

    artik eskisi gibi bakamiyorsun
    göklerinde bir belkis otururdu Rüveyda
    binlerce gökkusagi olurdu kirpiklerin
    günes bir ane gibi dururdu basucunda
    artik dokunamiyor kakülün bulutlara
    karalara bürünmüs saçlarinda dolunay
    ben bu kadar zulme layik miyim Rüveyda
    hangi ressami vurur bilmem, endamin
    sarar da benligimi
    ben beni tanimam kaldirimlarda
    kafesleri yutan kafese dogru
    alaca bir at kosar içimde
    zamansiz, mekansiz nefese dogru

    kirmizi bir kurdela baglayarak alnina
    duydun mu orkideye dua eden birini
    bu ismarlama yüzler yok mu Rüveyda
    bu yapmacik bebekler
    gözyasi akitirken gülenler yok mu
    beni kahrediyor geceler boyu

    hangi çagin gelisidir bilmem, gülüsün
    soluk bir dünyanin mezarlarina
    gömerek gurbetimi
    kapadi karanliga Yesrib, kapilarini
    meydan okuyusun çagin ordularina
    bilmem hangi mevsimin baslangicidir
    doruklarindan öte hevese dogru
    alaca bir at kosar içimde
    zamansiz, mekansiz nefese dogru

    yasini tutuyorum kararttigim düslerin
    yipranmis divaneler gibiyim sokaklarda
    amansiz bir ütopya üfleyen pencereler
    lif lif yoluyor dram seyyahi bedenimi
    önümde, haksizligin hesaba çekildigi
    hiç kimsenin kimseyi tanimadigi mahser
    arkamda, kare kare ömrümü belirleyen
    hatirladikça yanip tutustugum resimler

    söyle, nasil asarim pismanlik daglarini
    yeniden bir Nil olup tasar miyim çölllere
    kim giydirir basima tacini nihayetin
    kim takar bilegime hürriyet künyesini
    karada balik gibi nasil yasarim, söyle
    Rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadi
    ama dur, bosaltayim bütün çigliklarimi
    asirlardir köhne barinaklarda
    küflenen, çürüyen çigliklarimi

    at vuruldu içim paramparça Rüveyda
    gölgelerin ardina sakladim kusurumu
    sen orada kayitsizca gülümsüyor gibisin
    ben burda damla damla eriyip akiyorum
    yine de, çignetmem kimseye gururumu
    istenmedigim yeri sessizce terk ederim
    hatira kalsin diye birakir da ruhumu
    mahzun bir dervis gibi boyun büker, giderim

    Nurullah Genç
     
  8. 5 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : rabiayuksel
  9. ilkay...

    ilkay... Guest

    seni benim kadar sevecek olan
    başını taşlarda çürütmelidir
    yarasına dikenleri sarmalı
    kalbinde dağları yürütmelidir

    gözleri her sabah başka bir çeşme
    her akşam krater, her gece duman
    gökleri günboyu alevlenirken
    boynunda bir kement olmalı zaman

    yollar düğüm düğüm boğmalı onu
    ızdırap sızmalı baktığı yerden
    kaplan tutuşmalı, kurt inlemeli
    saçından bir teli yaktığı yerden

    sana benim kadar tutulmak demek
    vurulmak demektir kartallar gibi
    tâcını, tahtını kaybetse bile
    gülümseyebilmek krallar gibi

    seni benim kadar sevecek olan
    ruhunu kapından kovabilir mi
    seni benim kadar sevemeyenler
    seni benden fazla sevebilir mi


    Nurullah Genç
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 15 Haziran 2008
  10. 2 Temmuz 2007
    Konu Sahibi : rabiayuksel
  11. xxAyxsxeGxuxlxx

    xxAyxsxeGxuxlxx Aktif Üye Üye

    Katılım:
    8 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    403
    Beğenildi:
    2
    Ödül Puanları:
    86
    ellerine sağlık canım ayrıca yüreğine sağlık.
     
  12. 3 Temmuz 2007
    Konu Sahibi : rabiayuksel
  13. Eski_dxuxnya

    Eski_dxuxnya Aktif Üye Üye

    Katılım:
    28 Mart 2007
    Mesajlar:
    329
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    86
    nurullah gencin bütün şiirlerini zevkle okurum ama YAĞMUR şiirinin yeri bir başkadır, sağolasın buraya aktardığın için canım, mehmet emin ay dan dinlenmesini tavsiye ederima.s.
     
  14. 1 Ağustos 2011
    Konu Sahibi : rabiayuksel
  15. injiva

    injiva Aktif Üye Üye

    Katılım:
    28 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    6
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    31
    Yürüyelim Seninle İstanbul'da

    Kırmızıyı sevdiğini bilseydim
    hayallerim kıpkırmızı olurdu

    İstanbul hala güneşin ardında
    ufuklarında birkaç kara leke
    birkaç kan pıhtısı dudaklarında
    İstanbul hala sevimli mi sevimli
    ve hala bir tomucuk tadında
    yürüyelim seninle İstanbul'da

    korkusuz bir rüyadır
    bekler bizi Beykoz'da, Üsküdar'da
    birkaç kuğu, birkaç mahzun kuştüyü
    yenilgisiz bir muamma gibidir
    arar bulusmayan ellerimizi
    deli rüzgar yine sarhoş, hovarda

    tam orada, Çamlıca yokuşunda
    birkaç bulut çekelim gökyüzünden
    damarlarımızdan geçirelim ve birden
    bırakalım suların üzerine
    sen bir defa konuş, sen bir defa gül
    kumlu ebrular yapalım seninle
    serpmeli ebrular, bülbülyuvası
    hercaimenekşe, gonca ve sümbül

    yüzün bir ay gibi parlarken gecenin ortasında
    yürüyelim seninle İstanbul'da
    boğaziçi magrur türkülerini
    gözlerine baka baka söyleyin
    martılar üşüyünce
    denizin sıcağında bulsunlar kalbimizi

    anlayabilir misin
    neden çıban gibi büyür bağrımda
    büyürde kelebek olur bu sızı
    kırmızıyı sevdiğini söyledin
    bu yüzden mi günlerdir
    İstanbul'da gül kokusu yayılan
    tepeler kırmızı, sular kırmızı

    İstanbul bilmeli ki, sahillerine
    mehtabı taşıyan senin bakışlarındır
    İstanbul bilmeliki, limanlardan gemiler
    önce senin yüreğine açılır
    uzaklarda bir yerde
    toprağı öpmek için eğilen bahçıvanın
    parmaklarında hüzün
    sana doğru akan nehrin
    ağlayan suretidir

    bir elimizde umut
    bir elimizde sevda
    yürüyelim seninle İstanbul'da
    musiki kesilsin, tükensin yazı
    çaresiz kalınca mızrap ve şiir
    ozan bir kenara bıraksın sazı
    ressam fırçasına neden mi kızgın
    tuvalde çizgiler, renkler kırmızı
    kırmızıyı sevdiğini bilince
    çekilir mi artık güllerin nazı

    Anadolukavağı'nda her akşam
    burcu burcu bir rüyadır hayalin
    karanlık, hüznünü düşürür dağa
    kuşlar kanat çırpar, yıldızlar ağlar
    endamın her sabah iner toprağa

    hasret, yanlızlığı çoğaltan deniz
    ayrılık acıyla süzülür kandan
    nefesin fermandır Topkapı Sarayı'nda
    dönüşünü bekliyor rıhtımda şehzadeler
    öylesine yorgun, mahzun ve candan

    İstanbul bir yanımda, sen bir yanımda
    uykusundan uyanınca fırtına
    dalgalar türkümüze aşina olur
    yüzümüze bakınca deniz fenerleri
    sahibini arayan gemilerin
    çığlığıyla vurulur

    tarih heyelandır hainlerin ardında
    İstanbul tarihin soylu anası
    biz bu yürüyüşü çiğdemlerden almışız
    sevdayı kız kulesi'nden
    yalıların burukluğu altında
    geçiyoruz sokaklardan delice

    anlayabilir misin
    beyoğlu'nda gezinen
    hayal kırıklığının benden türediğini
    anlayabilir misin
    kırmızı neden böyle
    doldurur aynalara inleyen yüreğimi

    sana giden yolların kavşağında
    bir adam direniyor izini bulmak için
    siliyor tanyerine akan alın terini
    ufkunda sapsarı umudun rengi
    mavi yitik, beyaz kızgın ve siyah
    arıyor sessizce kaybolan günlerini

    Gülhane'de simit satan çocuklar
    nasıl anlasınlar ellerimizin
    neden böyle çekingen olduğunu
    Ayasofya önünde tramvay bekleyenler
    gökyüzüne dokunurken bu acı
    kimdir diye sorsunlar içlerinden
    birlikte yürüyen iki yabancı

    biz gitsek de, İstanbul'da yine de
    yıllar yılı gezinmeli bu sızı
    benden bir yaralı şiir kalmalı
    senden bir tebessüm, bir de kırmızı
     
  16. 1 Ağustos 2011
    Konu Sahibi : rabiayuksel
  17. AmyWinehouse

    AmyWinehouse ♧Yaşamın Kıyısında♧ Pro Üye

    Katılım:
    10 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    5.793
    Beğenildi:
    2.964
    Ödül Puanları:
    118


    Yağmur

    Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
    Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
    Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
    Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
    Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
    En müstesna doğuşa hamiledir kainat

    Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
    Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
    Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

    Hasretin alev alev içime bir an düştü
    Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü
    Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
    Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

    İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
    Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
    Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
    Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
    Evlerin arasına dikilir yesil bayrak
    Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

    Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
    Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
    Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydim

    Yağmur, gülsenimize sensiz, baldiran düştü
    Düşmanlik içimizde; dostluklar yaban düştü
    Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
    Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

    Bir güzide mektuptur, çağlarin ötesinden
    Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
    Yayılır o en büyük mustu, pazartesinden
    Beyazlik dokunmuştur gecenin siyahina
    Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
    Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin

    Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
    Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamiş, mazide
    Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydim

    Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
    Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü
    Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
    En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

    Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
    Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
    Mutluluk nağmeleri işitirler Hiradan
    Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
    Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
    Paramparça, ateşler sahinin hayalleri

    Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
    O mücella çehreni izleseydim ebedi
    Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

    Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
    Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
    Katil sinekler deldi hicabın perdesini
    İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü
    Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında
    Tablosunu yapardim yıkılan her kulenin
    Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
    Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin
    Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü
    On asırlık ocağın savururdum külünü

    Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım
    Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
    Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

    Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
    Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
    Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
    Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü

    Badiye yaylasında koklasaydım izini
    Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar
    Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
    Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar
    Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
    Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

    Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
    Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
    Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

    Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
    Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
    Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi
    Hakların temeline sanki bir volkan düştü

    Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
    Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
    Erdemin, bereketin doldurur haneleri
    Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
    Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
    Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

    Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
    Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
    Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

    Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
    İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
    Güvenilen dağlara kar yağdi birer birer
    Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

    Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
    Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
    Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
    Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
    Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
    Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

    Madeni arzuların ardında seyre daldım
    Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
    Senin için görülen bir düş de ben olsaydim

    Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü
    Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
    Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
    Hazindir ki; dertleri asmaya umman düştü

    Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
    Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
    Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
    Sesini duymayanlar girdabında boğulur
    Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
    Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

    Saatlerin ardında hep kendimi aradim
    Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
    Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

    Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
    Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü
    Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
    Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

    Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
    Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
    Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
    Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray
    Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
    Mekanın fırçasında solmayan resim senin

    Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım
    Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
    Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

    Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
    Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
    İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
    Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

    Islaklığı sanadır ahımın, efgahımın
    İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
    Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın
    Nazarın ok misali karanlıkları deler
    Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
    Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

    Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
    Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
    Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

    Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
    Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
    Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
    Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

    Nefsinle yeniden çizilecek desenler
    Çehreler yepyeni bir degişim geçirecek
    Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
    Anneler çocuklara hep seni içirecek
    Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
    Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin

    Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
    Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
    Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

    Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü
    Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
    Şarrkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
    İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

    Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
    Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
    Dokunduğun küçük bir nakiş da ben olsaydım
    Sana sırılsıklam bir bakiş da ben olsaydım
    Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
    Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
    Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
    Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
    Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
    Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
    Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
    Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
    Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
    Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım


    Nurullah Genç....