Oğluma ..................

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve 1BukeT tarafından 13 Nisan 2007 başlatılmıştır.

    13 Nisan 2007
    Konu Sahibi : 1BukeT
  1. 1BukeT

    1BukeT Popüler Üye Üye

    Katılım:
    21 Eylül 2006
    Mesajlar:
    1.454
    Beğenildi:
    15
    Ödül Puanları:
    106
    Düşünüyorum da, edebiyata olan merakım, kalemle bir türlü kuramadığım daimi dostluk, yüreğimde seninle yaptığım bitip tükenmez hasbihallerle buluşabilseydi, herhalde ciltler dolusu kitap olurdu. "Ciltler dolusu kitap" ifadesi sana abartı gelmesin yavrucuğum. Daha hamile bile kalmamış, hattâ henüz evlenmemiş bir anne adayının; Doğmamış Çocuğa Mektuplar'ı bir kitap ediyorsa, seninle birlikteliğimizin meyvelerinin ciltleri doldurmasına şaşırmamalısın.
    Her damlası başka başka mineral, enerji, katkı maddesi yüklü koca bir okyanus tahlil edilebilir mi sence? Haydi tahlil etmeye kalkıştığımızı düşünelim. Hangi kıyısından, hangi ucundan başlayabiliriz bu altından kalkılmaz işin? Yüreğimi, yüreğimdeki bana sınırsız gelen şefkati dile getirmeye çalışırken, kullandığım terimlere bakıp da yine abarttığımı düşünmeyesin sakın. Fakat elbette, varlık âlemindeki bütün okyanusları toplasan yüreğimdekinin bir damlası bile edemeyeceğini nereden bileceksin?
    [​IMG]
    Artık yetişkin bir erkeğinkine dönen sesinle, "anlatmadınız ki, nereden bilebilirim" dediğini duyar gibiyim bebeğim. Lütfen dudağının köşesini yine öyle kıvırma. Bir anne için evlâdı bir yetişkin olduğunda dahi hâlâ bebektir.

    Ah yavrucuğum!.. Çoğu zaman sana rağmen, seni, kendi seçtiğim kalıplara uydurmaya çalışacağıma, keşke seninle bunları konuşsaydım. Sana, seninle dopdolu beni anlatabilip, senin seni anlatmalarını dinleyebilseydim keşke. Çok mu geç oldu dersin? Sanmıyorum. Her şeyin bir telâfisi, belli ölçüde de olsa mutlaka vardır.

    Bedenime misafirliğinin altıncı ayında bile hâlâ bazı şeylerden tiksindiğimi gören komşular, yüzlerindeki en bildik ifadelerle, "saçlanıyor gari..." dediklerinde, seninle dolu karnımı kucaklamamak için kendimi zor tutmuştum. Her ikimiz için de çok zor bir yolculuğun sonunda yanıma seni yatırdıklarında, o günlerde mideme rahatsızlık veren saçların simsiyah, pırıl pırıl parlıyordu. Ya beni hâlâ göremeyen yumuk gözlerin? O gözlerin açılıp da beni görmesini, beni bilmesini yüreğimdeki okyanusa dokunmasını nasıl da heyecanla beklemiştim güzel yavrum. Ya uzattığım parmağımı hemen kavrayan minicik parmakların. Gül pembesi teninin kokusu hâlâ burnumda... Göğsüne dayanıp da soğurmaya başladığım o cennet kokusu, zahirde kaybolsa da yüreğimdeki okyanusun üstünde bir buhurdanlık gibi tüter durur.

    Ah evlâtçığım!.. Bana Rabbim'in gönderdiği en büyük hediye, karşılığı çok yüksek bir vazife olan en büyük hediye idin. Ve hâlâ da öylesin. Fakat şu gecenin karanlığında kalemimle paylaştığım hasbihalimi, dizinin dibine çökerek, sana yakararak yaptığım bir özür kabul et ne olursun. Senin gibi eşsiz bir hediyenin, dünya nimetlerinin en tatlısının, vazifelerin en ücreti peşin ödenmişinin ve en kutsalının kıymetini bilemedim. Hayır yapmayacağım; "sen çocuk, ben çocuk... Bir de üstüne hayatın bitip tükenmez gaileleri... Ne yapaydım?" demeyeceğim. Artık yüreğim özgür. Savunma mekânizmalarına sığınmayacağım.

    Kara gözlerinin ışıltısı, "sizi kutlarım anneciğim" der gibi bedenime, yüreğime yayıldı hemen.

    Ah ruhum!.. Başladım artık, hiç olmazsa azıcık devam edeyim. Kim bilir, bu belki de seninle oluşturacağımız kitabın ilk harfi olur. Böyle bir harfle başlayan kitap biter mi dersin? Olsun! Bitmese de çocuğunun anası devam eder. Hatimesi olmayan bu kitabı bütün analar kıyamete kadar yazar dururlar.

    Ne diyordum? Üç-dört yaşlarında ne kadar kıpırdak, ne kadar hareketli, o zamanlardaki deyimimle ne kadar yaramaz bir çocuktun. Sanki ben işe "yarar" bir anneymişim gibi, nasıl da yaftayı geçirivermiştim boynuna. Ben de çok genç ve enerji doluydum ama, senin bitip tükenmez enerjinle yarışamıyordum bir türlü.

    Kitaplığımızdaki kitaplar, yani boyunun yetişebildiği yere kadar olanlar; her gün en az bir kere yere dökülürdü. Kim bilir o raflarda, sana yabancı kâğıt yığınları arasında ne arıyordun? Onlardaki muammayı çözebilmek için kendince yaptığın, yapabildiğin tek şeydi onları dökmek. Resimli bir masalla seni onların ülkesine gezintiye çıkarmak yerine, işaret parmağımı gözüne sokarcasına sallayarak, emirler ve tehditler yağdırdım. Ne kötü talih. Yani evvelce senin sonra da benim için. Halbuki masallar ülkesine yapacağımız bir yolculuk her ikimizi de ne kadar rahatlatırdı, kim bilir?

    Ya oyuncaklarını devamlı kırışın, bozuşun... Ve benim tavrım. Sendeki merak, o renkli ve büyülü şeyleri anlama duygusu öyle yoğundu ki... Küçük otomobilinin motorunu görebilmek için, onu kırmaktan başka çaren var mıydı? Ya da kardeşinin ağlayan bebeğinin sırrını, o plâstik bedendeki kutucuğu yerinden çıkarmadan nasıl keşfedecektin? Seni merakından ve benim toyluğumdan yalnızca Rabbim korudu güzel çocuğum.

    O arabaların süratle gelip geçtiği yollarda, sıkı sıkı ellerimi tutan minik ellerinin yerinde, artık gelişmiş bir erkeğin güçlü elleri var. Artık yollarda ellerimi sığınmak ve korunmak için değil, korumak için tutuyorlar. Bir zamanlar belime gelen başına bakmak için, başımı yukarılara kaldırıyorum artık. Tuvaletini söylemen; ellerini, yüzünü yıkamayı öğrenmen için ne kadar uğraşmış, ne hayal kırıklıkları yaşamıştım. Oysa şimdi öylesine titiz bir delikanlı oldun ki, zaman zaman beni bile beğenmiyorsun. Ne güzel değil mi çocuğum? Artık prizlere çivi sokmaktan vazgeçtin. Evimizdeki elektrik arızalarını sen tamir ediyorsun. Yapmak istediğin elektronik âlet fikrini anlata anlata bitiremedin. Sana bir sır vereyim mi? Seni çok iyi dinledim ama, o kadar çok kendine has terim kullanıyorsun ki; anlar gibi göründüğüm anlattıklarının, bir çoğunu anlamadım.

    Sonu gelmez soruların, sonu gelmez anlatımlara dönüştü. O sorularının hepsini tamamıyla dinleyememiş ve cevap verememiştim ama, şimdilerde seni can kulağıyla dinliyorum. Ne garip, hep annelerin çocuklarını eğittikleri söylenir. İzninle ben bunun tersini söyleyeceğim. Seni eğitiyor gibi görünürken eğitilen hep bendim güzel çocuğum. Bak dinlemeyi bile öğrettin bana.

    "Ana hakkı ödenmez." derler. Ak saçlı, eli nasır tutmuş anacağımın hakkını ödeyebileceğim gibi bir kanaatim yok. Sizler gibi bir hediyeyi, küçük gönlüme okyanusları sığdıran Rabbimi anlamamda bana rehberlik yapan sizleri, ihmal ettim. Vazifemi hakkıyla yapamadım. Gönlümdeki okyanuslardan; edep, ilim, ölçü tuğlalarıyla örülmüş arklar yapıp gönlünüze boşaltamadım. Fakat hiçbir şey için geç değil, öyle değil mi? Artık perdeyi araladım ya... Bu da bir şeydir. Artık ilk harfi yazdım ya, gerisi gelir. Canlarım, güzellerim, sizi böyle güzelliklerle donatanın aşkına, annenize hakkınızı helâl edebilecek misiniz?

    Zehra FİDAN