Okumakla birşey kaybetmezsiniz...!

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve candanay tarafından 20 Kasım 2007 başlatılmıştır.

    20 Kasım 2007
    Konu Sahibi : candanay
  1. candanay

    candanay Aktif Üye Üye

    Katılım:
    11 Ekim 2007
    Mesajlar:
    24
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    BİR KOMANDO SUBAYI' NIN KALEMİNDEN; senağlama

    .....ili kırsalında teröristlerin dur ihtarına
    ateşle karşılık
    vermesi
    sonucu çıkan çatışmada.güvenli görevlisi şehit
    oldu.

    Ya da

    ......ilinde devriye görevini yerine getiren
    ..aracına açılan
    ateş
    sonucu..güvenlik görevlisi şehit oldu.

    Ya da

    ......ili kırsalında teröristlerce döşenen
    mayının patlaması
    sonucu.asker
    yaralandı..

    Bu nasıl başlar biliyor musunuz?

    Hava o kadar sıcaktır ki beyninizdeki sıvının
    buharlaşıp uçtuğunu
    düşünürsünüz. Oluştuğu anda kuruyup giden ter
    damlacıklarından
    geriye
    kalan tuzlar yüzünüzün ve hatta elbisenizin her
    yanını kaplamıştır.

    Avucunuzun içindeki ter, yüzünüzdeki gibi kolay
    kurumadığı için
    elinizdeki tüfeğinizin metal kısmı avucunuzun
    içinde vıcık, vıcık
    oynar.
    Ter ile ıslanan çeliğin kokusu avucunuzun içine
    ve elinizi
    sürdüğünüz
    her
    yere siner.

    Önünüzde yürüyen adamın, ayağının kuru toprakla
    her temas
    edişinde
    çıkan toz, ağzınızın kupkuru olmasına ve zor nefes
    almanıza sebep
    olur.

    Sırt çantanızın askı kayışları yüzünden
    omuzlarınızı
    hissetmezsiniz.
    Kült
    ağrıları ancak çantayı sırtınızdan
    çıkardığınızda fark edersiniz.

    Bastığınız her taş parçası, her çalı ve bir
    ayağınızın
    kaplayabildiğ i
    her
    yeryüzü parçasından çıkan sesi duyarsınız.

    Yürüdüğünüz yerdeki her Ağustos böceğinin
    sesini, dallardaki
    kuşları, yüzünüzün etrafında ürkütücü devriye
    uçuşları yapan
    arıların kanat seslerini, ağzınıza ve yüzünüze
    ya da herhangi bir
    yerinizdeki küçük yaraların üzerine konmaya
    çalışan sineklerin
    vızıltılarını, ayağınızı bastığınız yerden
    havalanan yeşil
    çekirgenin küçücük cüssesine rağmen çıkardığı
    tok kanat sesini en
    ince
    ayrıntısına kadar duyarsınız.

    Sonra, kendi teçhizatınızın ve önünüzdeki
    arkadaşınızın ve
    arkanızdaki arkadaşınızın teçhizatlarının
    çıkardığı düzensiz
    seslerin her birini
    ayrı
    ayrı duyarsınız.

    Ve aynı anda önünüzdeki arkadaşınızın nefes
    alışlarını
    duyarsınız,
    öksürmesini ve hapşırmasını da duyarsınız.

    Telsizinizden çıkan seslerin ve cızırtıların her
    biri ayrı ayrı katılır bu senfoniye.

    Ter ve tozun birleşmesinden oluşan kaygan çamur,
    postalın
    içindeki
    tüm ayağınızı kaplamıştır, çoraplar önce su
    toplayıp sonra
    patlayan
    yerlere
    adeta bir deri gibi yapışmıştır.

    En çok yapmak istediğiniz şey ayaklarınızı
    yıkayıp, çoraplarınızı
    değiştirmektir. Ama bu çok büyük bir lükstür o
    anda.

    Çünkü...

    Çünkü hangi çalının dibinde, hangi kayanın
    arkasında sizi
    beklediğini bilmediğiniz ihaneti arayıp bulmanız
    ve yok etmeniz
    gerekmektedir.

    Bütün masumların hayatı ve huzuru size emanet
    diye, öğretmenler
    bayrak direğine asılmasın diye, kundaktaki
    bebekler
    kurşunlanmasın
    diye, binlerce yıllık emanete halel gelmesin
    diye kahpeliği ve
    ihaneti yok etmeniz gerekmektedir.

    Çünkü bunun için bayrağın, silahın, namusun ve
    şerefin üzerine
    yemin etmişsinizdir.

    Çünkü önemli olan ayağınız değil, ülkeniz,
    bayrağınız ve
    onurunuzdur.

    İşte bu yüzden lükstür ayak yıkamak, çorap
    değiştirmek. İşte bu
    yüzden senfoniye dönüşmüştür bütün o düzensiz
    sesler güruhu.

    Sonra!..

    Sonra birden tüm sesler kesilir, bıçağın dalı
    kestiği gibi,
    makasın kâğıdı, pensenin bir hoparlör kablosunu
    kestiği gibi...
    Bir
    anda...
    Kuşların sesleri, arıların ve sineklerin
    vızıltıları, çekirgenin
    kanat sesleri hepsi bir anda biter.

    Gözlerinizi açtığınızda önünüzdeki arkadaşınızı
    değil, gökyüzünü
    görürsünüz, yere düşmüş olduğunuzu anlamanız
    birkaç saniye sürer.

    Tek hissettiğiniz kesif bir barut ve yanık et
    kokusudur,
    yüzünüzün
    toprak
    parçalarıyla kaplandığını fark edersiniz,
    temizlemek için
    çalışmazsınız.

    Arkadaşlarınızın bağırarak koşuşturduğunu görür
    ama kulağınızdaki
    çınlama ve uğultudan seslerini duyamazsınız. Sesleri
    yavaş yavaş
    duymaya
    başladığınızda ayağa kalkmaya çalışırsınız ama
    başaramazsınız.

    Yine birkaç saniye sonra arkadaşlarınızın
    sesleri arasında
    "mayın"
    kelimesini ayırt eder ve kalkmaya çalıştığınızda
    ayağınızdaki
    yoğun ağrıyı fark edersiniz.

    Ayağınız yoktur ama yine de ağrıdığını
    hissedersiniz.

    Ne olduğunu anlamak için baktığınızda ise
    parçalanmış
    pantolonunuzun
    ve kopmuş ayağınızın farkına varırsınız. İşte her
    şey o anda başlar.

    Avazınız çıktığı kadar bağırırsınız. Sonra,
    nefesiniz biter.
    Sonra, yeniden nefes alırsınız ve yeniden
    bağırmaya başlarsınız.
    Sonra yine nefesiniz biter ve yeniden, yeniden
    ve yine...

    Yanınıza ilk gelen arkadaşınız size, "fazla bir
    şey yok, sadece
    küçük
    bir
    yara" gibi telkinlerde bulunur. Ama siz
    arkadaşınız konuşurken
    de,
    helikopterle hastaneye götürülürken de artık bir
    ayağınızın
    olmadığını biliyorsunuzdur. Hep bir soru çınlar
    kafanızın içinde
    "neden ben,
    neden
    ben, neden ben ?"

    Hastanede geçen aylar, tedavi ve terapilerde
    geçen yıllar
    sonunda,
    dizkapağınızın on iki santim altından takılı
    olan ve her akşam
    yatarken
    veya banyoya girerken çıkarıp kenara koyduğunuz
    takma bacak artık
    bir uzvunuz olmuştur.

    Ama bunun önemi yoktur çünkü bu fedakârlığınız
    sayesinde vatan
    var
    olacaktır. Sizin bir bacağınızın ne önemi vardır
    ki!

    Artık koşamayacak olmanızın, yazın herkes gibi
    havuza, denize
    giremeyecek olmanızın da hiç önemi yoktur. Vatan sağ
    olsun yeter.

    Sonra birilerinin, sizin ödediğiniz vergilerle
    Fransız
    televizyonları nda,
    uğruna yarım kaldığınız vatan hudutlarını hiçe
    sayan programlara
    finans
    sağladığını okursunuz. Aynı dillerin bundan
    pişmanlık
    duymadıklarını söylediklerini de okursunuz.

    Pamuk'ları, Dink'leri, okursunuz, Bizans
    çocuğuyum diyenleri
    duyar,
    Ali
    Kemallere tanık olursunuz, "koçlar gibi
    satanları"görürsünüz. .

    Türk Bayraklarının yakıldığını, görürsünüz.
    Başlarına çuvallar
    geçirilip
    aşağılanarak elleri arkalarından bağlanan Türk
    askerlerini
    görürsünüz.

    Bu aşağılanmaya cevap verecek tankların motor
    seslerini,
    helikopterlerin kanat seslerini, piyadelerin intikam
    yeminlerini
    duymayı beklersiniz ama duyamazsınız.

    Onun yerine hainlerin cesetlerinin üstüne
    örtülen çaputlara
    "bayrak"
    diyenleri görürsünüz, "uçaklarını çek", "valiyi
    çek" diyen
    başkanları
    ve
    karşılarında kekeleyen riyaseti görürsünüz.

    Yok, yok bu da yetmez. Askere, polise, öğretmene
    ateş eden, yol
    kesip soygun yapan, köy yakan, okul yıkan, mayın
    döşeyen
    teröristlerin
    sadece
    "ben bir şey yapmadım" demelerinin esas kabul
    edilip, "suçsuz"
    sıfatıyla
    serbest bırakıldığını görürsünüz.

    Susanları, konuşması gerektiği halde susanları
    görürsünüz,
    konuşanlar
    her konuştuğunda, kekeleyenler her kekelediğinde ve
    susanlar her
    sustuğunda siz yeniden vurulursunuz, yeniden
    ölürsünüz her defasında.

    Gövdenizden o toprağa akan kan, bu defa içinize
    akar,
    inandıklarınıza, uğrunda savaşarak kendi
    kanınızı akıtmak
    pahasına
    tertemiz tuttuğunuz değerlerinize akar.

    Sizin kaya arkalarında, çalı diplerinde
    aradığınız ihanet gelir
    aklınıza,
    o mayınları yerleştiren eller gelir. Sorgulamaya
    başlarsınız:
    "Biz
    bu ihaneti doğru yerde mi aradık, kuyruğunda
    dolaştığımız yılanın
    başı,
    hep
    gözümüzün önünde miydi yoksa?"diye sorarsınız
    kendinize.

    Onlara verilen maaş'ın sizin vergilerinizden
    ödendiğini, içinize
    sindiremezsiniz, uykularınız kaçar, neden bu
    vatanı sizin kadar
    sevmediklerini düşünürsünüz.

    Bu vatan onların da vatanı değil mi?

    Onlar da, tıpkı benim gibi namusun ve şerefin
    üstüne yemin etmedi
    mi?
    diye sorarsınız kendi kendinize.

    Sinirlenirsiniz, üzülürsünüz, on beş yaşında bir
    askeri okul
    öğrencisi iken her adımda söylediğiniz,
    beyninize ve yüreğinize
    nakşettiğiniz sözler gelir aklınıza": VATAN,
    SANA CANIM FEDA"

    Geri kalan tüm hayatınızın ilk beş dakikası,
    böyle başlayacak
    işte
    ve hayatınız böyle devam edecektir. Son
    nefesinize kadar
    savaşacaksınız ihanetle, her şeye ve herkese
    rağmen, bu yolda
    ölene ya da bu ihaneti bitirene kadar.

    Siz diyorum, çünkü bu vatan için bedel ödeyen
    insanların neler
    yaşadığını, neler hissettiğini, size rağmen ve
    sizin için neler
    yaptıklarını, neler yapabileceklerini bilin
    istiyorum. Okuduğunuz
    ya
    da
    televizyonda duyduğunuzdan daha fazladır
    yaşananlar.

    Yani aslında gazetelerin iç sayfalarındaki,
    minicik karelerde
    okuduğunuz;
    "...ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının
    patlaması
    sonucu,
    bir güvenlik görevlisi yaralandı!" haberi
    aslında o kadar da kısa
    değildir.

    Sizin, daha okuduğunuz gazetenin arka sayfasına
    geçerken
    unuttuğunuz,
    falanca mankenin otel odası maceralarına, ya da
    uyuşturucu komasından
    ölen oğluna "şehit" deyip Türk bayrağı örten kadının
    haberine
    ayırdığınızdan daha uzun zaman ayırmadığınız bu
    küçük haber,
    birileri için bir ömür boyu sürecek ve asla
    unutulmayacaktı r.

    Ve siz unuttuktan sonra da başka birileri, "ne
    için?" dendiğinde
    "vatan
    için" diyecekleri fedakârlıklarını size rağmen
    yapmaya devam
    edeceklerdir.

    Sizin uyuşmuşluğunuza, duyarsızlığınıza rağmen,
    sizin
    rahatlığınıza, sizin vicdanlarınıza rağmen bu
    kahramanca
    fedakârlıklar ve bu ilk beş dakikalar yaşanmaya
    devam edecektir.

    Asla unutmayınız başınızın üstündeki egemenlik
    örtüsünün
    payandası
    kopan bacaklar, bedeli ise size rağmen bu vatan için
    akan kanlar,
    feda
    edilen canlar, sıcak yuvalarını, babalarının
    yüzlerini unutan küçücük
    çocuklarını düşünmeden vakfedilen hayatlardır.

    Ne kadarını anlayabilirsiniz veya anlamak sizin
    umurunuzda mı
    bilmiyorum,
    ama birileri bunları yaşadı, birileri hala
    yaşıyor ve emin olun
    yaşlı dünya döndükçe, Türk vatanı ve Türk
    Bayrağı için birileri
    daha tüm bunları yaşayacak.

    Gördüğünüz gibi size bir hayli uzak bir yaşam
    biçimi bu.
    Masalarda
    oturup "aydınca" sohbetler etmeye hiç benzemiyor
    değil mi?

    Bir an için bile olsa kendinizi onların yerine
    koyasınız diye
    "siz"
    diyerek yazdım, sizin onlardan biri
    olamayacağınızı biliyorum.

    "Siz" kim misiniz?
    Siz kendinizi çok iyi biliyorsunuz!
    Biz de, biz de sizi çok iyi biliyoruz.
    "Siz" de bilin ki biz asla unutmayacağız.

    "VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN"

    VATAN SİZE MİNETTARDIR.. .

    alıntıdır.
     
  2. 20 Kasım 2007
    Konu Sahibi : candanay
  3. candanay

    candanay Aktif Üye Üye

    Katılım:
    11 Ekim 2007
    Mesajlar:
    24
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    Bu vatan uğruna herşeyini feda edenler,biz de size minnettarız