Orhan Kemal - Cemile

Konusu 'e-Kitap Roman, Öykü ve Anı' forumundadır ve Elif tarafından 31 Aralık 2006 başlatılmıştır.

    31 Aralık 2006
    Konu Sahibi : Elif
  1. Elif

    Elif Onur Üyesi Pro Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    24.620
    Beğenildi:
    5.148
    Ödül Puanları:
    438
    1934 yılı Eylül sonlarının berrak bir gecesiydi.

    Kuvvetli ayın altında bembeyaz pamuk tarlaları göz
    alabildiğine uzanıyor, köyleri şehre bağlıyan tozlu yollarda
    kütlü denilen, tohumlu pamuk hararları yüklü Doçlar,
    Şevroleler, Fordlar, yağsız tekerleklerinin gıcırtısı aydınlık
    geceyi dolduran öküz, camız arabaları, İnegöl çift atlıları,
    yüklü deve dizileri şehre akıyordu.

    Deveci Çopur Halil, dokuz deveyi çekmekte olan eşeğinden
    yere atladı, kara donunun cebinden Serkdoryan
    cıgara paketini çıkardı, bir cıgara yaktıktan sonra çöpü
    baş ve şahadet parmaklariyle kırıp fırlattı.

    Testekerlek ay ta yukardaydı.

    YoI boyunca uzanan meşeliğin hemen gerisinde tok
    bir çakal, hazdan gerilmiş sırtıyla yumuşak toprakta debelenmekte,
    arada şehvete gelerek, ince ve bembeyaz
    dişleriyle ava doğru pavlamaktaydı.

    Çakal tekrar pavlayınca, uzaklarda bir köpek gürler
    gibi sesiyle havlamağa başladı. Bunun üzerine sağdan
    soldan, inceli kalınlı köpek sesleri çoğaldı. Çakal safi
    kulak kesilmişti. Böcek çıtırtıları yüklü geceyi huzursuzlukla
    dinledi.

    Tam bu sırada esen nemli bir rüzgar Deveci Halil'i
    içten içe titretmişti ki, karşıda, ta karşıdaki kalabalık meşeliğin
    hemen gerisinden kalkan dört insan karaltısına
    dikkat etti. Karaltılardan üçü ayrı yönlerde kaybolurken,
    dördüncü karaltı yola indi, bir cıgara yaktı.

    Şehir uzaklarda bir çizgi, ışıktan bir çizgi gibi gözükmekteydi.

    Klevand pamuğunun devşirildiği bu mevsimde tarlalar
    insan dolu olduğu için, Deveci Halil aldırış etmediyse
    de, geçenlerde şehrin burnunun dibinde çevrilip soyulan
    otomobili hatırlayarak, eli kara donunun sağ cebindeki
    parlak demirli sustalısına gitti.

    Yolun kenarındaki adamın hizasına gelince:

    - Selamünaleyküm! dedi.

    Kasketi ensesine yıkılı adamın yüzü pek belli olmuyordu.
    Makinist kılıklı, uzun boylu, zayıf biri.

    - Aleykümselam, Halil ağa!

    Cevabını verince, Deveci Halil durdu, eğildi, adamın
    yüzünü görmeğe çalıştı.

    Beriki:

    - Ne o dedi, tanıyamadın mı ne?

    Sivri çeneli, uzunca bir yüzdü.

    Sesten alan Deveci Halil:

    - Vay, dedi. İzzet ustaymış! Ben de belledim ki...

    Beriki güldü:

    - Ne belledin? Eşkiya mı?

    - Olur olur...

    - Olsa napardın?

    Parlak demirli sustalısını şakırtıyla açan Deveci Halil:

    - Habibini şaşırırdım! dedi.

    Gülüştüler.

    Deveci Halil:

    - Bu saatta buralarda ne arıyon? diye sordu.

    - Hiç.. Şu karşı çiftliğin bozuk Hanomağını tamir
    ettim, piston rektifiyesi..

    - Niye? Fabrikadan ayrıldın mı?

    devamı için tıklayın