Orhan Seyfi Orhon Siirleri

Konusu 'Şiir' forumundadır ve Elif tarafından 23 Ağustos 2006 başlatılmıştır.

    23 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  1. Elif

    Elif Onur Üyesi Pro Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    24.653
    Beğenildi:
    5.191
    Ödül Puanları:
    438
    23 Ekim 1890'da İstanbul'da doğdu. 22 Ağustos 1972'de İstanbul'da öldü. Hukuk Mektebi'ni bitirdi. Meclis-i Mesuban'ın Kavanin Kalemi'nde memurluk, ardından gazetecilik ve öğretmenlik yaptı. 1950'de gazeteciliğe döndü. Hayatının son döneminde Son Havadis gazetesinde yazarlık yaptı. 1917'de Yeni Mecmua'da çıkan şiirleriyle adını duyurdu. Türk şiirinde "5 Hececiler" diye bilinen şairlerimizdendir. Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul Hükümeti'ni destekleyen "Aydede" dergisinde çalıştı. Yusuf Ziya Ortaç'la birlikte Papağan, Güneş, Ayda Bir, Çınaraltı dergilerini çıkardı. Aruzla başladığı şiirde, Milli Edebiyat ve Genç Kalemler akımlarının etkisinde kalarak hece veznine döndü.

    Şiir kitapları: Fırtına ve Kar (1919) Peri Kızı ile Çoban Hikayesi (1919) Gönülden Sesler (1922) O Beyaz Bir Kuştu (1941) Kervan (1946) İşte Sevdiğim Dünya (1965)

    Anadolu Toprağı

    Senelerce sana hasret taşıyan,
    Bir gönülle kollarına atılsam.
    Ben de bir gün kucağında yaşayan,
    Bahtiyarlar araşma katılsana.

    En bakımsız, en kuytu bir bucağın,
    Bence "İrem bağı" gibi güzeldir.
    Bir yıkılmış evin harap ocağın,
    Şu heybetli saraylara bedeldir.

    Kadir Mevlâm, eğer senden uzakta,
    Bana takdir eylemişse ölümü;
    Rahat etmem bu yabancı toprakta,
    Cennette de avutamam gönlümü.

    Anladım ki: Sevda, gençlik, şeref, şan.
    Asılsızmış şu yalancı dünyada.
    Hasretinle yadellerde dolaşan,
    Hızrı bulsa yine ermez murada.

    Yalnız senin tatlı esen havanda,
    Kendi millî gururumu sezerim.
    Yalnız senin dağında, ya ovanda,
    Başım gökte, alnım açık gezerim.

    Hürüm, derim, eskisinden daha hür,
    Zincirinle bağlansa da ayağım.
    Şimdikinden daha ferah görünür,
    Zindanında olsa bile durağım.

    Bir gün olup kucağına ulaşsam,
    Gözlerimden döksem sevinç yaşını,
    Sancağının gölgesinde dolaşsam,
    Öpsem, öpsem toprağını, taşını!

    Beyaz Bir Kuştu

    O, beyaz bir kuştu, uzun kanatlı
    Ardında ışıktan bir iz bıraktı
    Yel gibi dağları aştı bir atlı
    Arada bir engin deniz bıraktı

    Uzaktan gelirken derin akisler
    Kapadı geçtiğim yolları sisler
    Tutuştu içimde birikmiş hisler
    Gönlümü o kadar temiz bıraktı

    O, beyaz bir kuştu ak kanatlıydı
    Yel gibi dağları aşan atlıydı
    Hayaldi, hayalden bile tatlıydı
    Ne ışık bıraktı, ne iz bıraktı

    Diyorlar

    Ölürsem yazıktır sana kanmadan
    Kollarım boynunda halkalanmadan
    Bir günüm geçmiyor seni anmadan
    Derdine katlandım hiç usanmadan
    Diyorlar: "Kül olmaz ateş yanmadan
    Denizler durulmaz dalgalanmadan!"

    Saadet benziyor boş bir seraba
    Düşüyor her seven gönül azaba
    Gelmiyor çekilen dertler hesaba
    Diyorum: "Sebep ne bu ızdıraba?"
    Diyorlar: "Kül olmaz ateş yanmadan
    Denizler durulmaz dalgalanmadan!"

    Gönlüm

    Benim gönlüm bir kelebek
    Dolaşıyor çiçek çiçek
    Tükenecek ömrü böyle
    Çırpınarak, titreyerek

    Ne şerefli bir adı var
    Ne bir büyük maksadı var
    Hergün biraz zedelenen
    İki ipek kanadı var

    Sabırlıdır, gözü toktur
    Zavallının derdi çoktur
    Yorulunca konacağı
    Bir yuvası bile yoktur

    Her şey ona karşı durur
    Güneş yakar, kış dondurur
    Bazı tutar kanadından
    Bir fırtına yere vurur

    Benim gönlüm bir kelebek
    Dolaşıyor titreyerek
    Zavallının bir baharlık
    Ömrü böyle tükenecek

    Kış Gecelerinde

    Bütün şehir nihayetsiz bir nur içinde
    Kış mehtabı daha parlak, daha lekesiz
    Ne buluttan bir eser var, ne bir küçük iz
    Gülümsüyor gibi sema sürûr içinde

    Şu saatte kesilmemiş henüz gözyaşım
    Penceremin kenarına dayalı başım
    En küçük bir teselliden, ümitten uzak
    Hep o eski günlerimi hatırlayarak
    Ben sabahı bekliyorum fütur içinde

    Bütün şehir nihayetsiz bir sûr içinde
    Karşı evlerde bir saadet yuvası yine
    Ayın beyaz ışıkları dolmuş içine
    Şimdi çiftler uyuyorlar bu nur içinde

    Bu saatte sade ben bir tek başımayım
    Ben Yarabbi, bu uzlette nasıl yaşayayım
    Düşünmeden ayrılığın nihayetini
    Hissettiğim dakikada hıyanetini
    Seni nasıl terketmiştim gurur içinde

    Bütün şehir nihayetsiz bir nur içinde
    Yıldızlardan semada görünmüyor eser
    Salmış uzak alemlere gizli akisler
    Birer katre ziya gibi billur içinde


    Sancağa

    Ellerde dolaşan bu siyah sancak,
    Göklere yükselen bir âh olmasın!
    Doğru mu bu kadar ye'se kapılmak,
    Korkarım, bu matem günah olmasın!

    Milletin kalbinde yer etmez keder;
    Asırlar değişir, seneler geçer...
    Ne kadar karanlık olsa geceler,
    Mümkün mü sonunda sabah olmasın.

    Dilerse, her yüzde keder görünsün,
    Yıldızlar yerlere düşüp sürünsün...
    Dilerse, her taraf ye'se burunsun;
    Sade senin yüzün siyah olmasın!

    Bir kızıl alevdin gökde bir zaman;
    Solardı renginden nuru güneşin.
    Şimdi bir dumansın, kara bir duman;
    Sinmiş gönüllere sanki ateşin.

    Ağlıyor uzaktan bakan rengine,
    Diyor: "Matemde mi öz vatanımız?.."
    Biz seni boyarız o kan rengine,
    Var damarımızda hâlâ kanımız!

    Ey güzel sancağım, solmasın yüzün,
    Biz henüz yaşarken ye'se bürünme!
    Hicrana takati yok gönlümüzün,
    Bu matem yüzüyle bize görünme!

    Ey güzel sancağım, o "ay yıldız"m,
    Sana tarihinden kaldı hediye,
    Üstünden eksilme vatanımızın,
    Dalgalan bu "iller benimdir!" diye.

    Veda


    Hani, o bırakıp giderken seni
    Bu öksüz tavrını takmayacaktın
    Alnına koyarken veda buseni
    Yüzüme bu türlü bakmayacaktın

    Hani, ey gözlerim bu son vedada
    Yolunu kaybeden yolcunun dağda
    Birini çağırmak için imdada
    Yaktığı ateşi yakmayacaktın

    Gelse de an acı sözler dilime
    Uçacak sanırım birkaç kelime
    Bir alev halinde düştün elime
    Hani, ey gözyaşım akmayacaktın

    Yolculuk

    Veda ettim gençliğimin gamsız geçen rüyasına
    Çıktım aşkın nihayeti bulunmayan sahrasına

    Bilmiyordum yol neresi? Varacağım yer neresi
    Dayanarak gidiyordum ilhamımın asâsına

    Bu sahranın kanat germiş her yerine ıssızlıklar
    Ufuklardan yalnız iki yıldız doğmuş semasına

    İki yıldız... işte benim rehberim bu, yürüyordum
    Nihayetsiz gecelerin daldım zulmet deryasına

    Yürüyordum; dağlar geçip uçurumlar atlıyordum
    Tâbi oldum saçlarımda esen sevda havasına

    Yürüyordum, gök gürlüyor... yürüyordum, fırtına var
    Yürüyordum, göğüs germiş bu dağların borasına

    Bir ses duydum uzaklardan: "Seyfi, diyor, bir âfetin
    "Düştün siyah gözlerinin yine kara sevdasına"
     
  2. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  3. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Annemle Hasbihal

    Anne, zannetme ki günler geçti de değişti evvelki
    huyum gitgide
    Bir hırçın çocuğum, değişmez huyum
    Seneler geçse de ben yine buyum
    Senden umuyorum teselli yine
    Bugün şefkatine, muhabbetine zanneder misin ki yok
    ihtiyacım?
    Belki eskisinden daha muhtacım
    Dünyanın tükenmez kederlerinden kalbim kırılsa da
    böyle derinden
    Hayatım büsbütün ye'se kapılmaz
    Teselli bulurum içimde biraz, o derin sevgini
    hatırlarım da
    Her gece hıçkıran dudaklarımda hasretle anılan senin
    adın var
    Anne, hayatımda bir tek kadın var.
    Beni aldatmadı, sevdi daima
    Gittikçe ruhumu saran bu humma başka sevgilerden
    yadigar anne!
    Sevmeyen sevenden bahtiyar anne!
    Sorma ki başımdan çok şey geçti mi?
    Ah... eğer anlatsam sergüzeştimi, nasıl terkedildim
    Nasıl atıldım
    Anne aldatıldım, aldatıldım
    Belki her zamankinden fazla severken, bir lahza
    bahtiyar olayım derken
    Bilmezsin kaç gece böyle ağladım
    Şimdi tecrübem var artık anladım
    Aşk, o bir masal, yalanmış meğer
    Seven bir kalp için sığınılacak yer
    Yalnız o kucakmış, yalnız o dizmiş
    İnsanlar ne kadar merhametsizmiş
     
  4. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  5. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    İhtiyarlar

    İhtiyar ansızın içinden coştu,
    Galiba o akşam biraz sarhoştu,

    Dönüp karısına dedi gizlice
    Beni seviyorsan gönülden eğer
    Sözümü kırmazsın işte bu sefer
    Gel, yalnız bırakma beni bu gece

    İçimde var yeni bir heyecanım,
    O kadar coşkun ki bu akşam kanım

    Karısı sözünü kesip dedi ki:
    'Yetişir, anladım nedir maksadın...
    Galiba sen hala uslanmadın?
    Neyse, bu seferlik razıyım; peki!'

    Sofrada toplandı bütün aile.
    İkisi umulmaz bir sevinç ile

    Çok yemek yediler, çok gülüştüler.
    Bu çapkın erkeğin yaşı doksandı.
    Kadının on sene daha noksandı.
    Yemekten kalkınca yorgun düştüler.

    Horozlar, o sabah güneş doğarken
    Bir çılgın kahkaha kopardı birden.

    Geldi bir alaycı yüz güneşe de.
    Uyandı hayretle iki ihtiyar;
    Çünkü ikisi de sabaha kadar
    Horlayıp durmuştu birer köşede!..
     
  6. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  7. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    İstanbul'un Fethi

    Beş yüzüncü yıldönümü için:

    I

    Gün batmada İstanbulun üstünde Haliçten,
    Bir renge bürünmüş yanıyor Marmara içten.
    Durgunlaşıp engin, silinirken kırışıklar,
    Oklar gibi fışkırmada her yandan ışıklar...
    Bir penbe bulut bağrı delinmiş kanamakta,
    Yorgun uyuyan tekneler altında uzakta.
    Altındır ufuk çizgisi, altındır akisler,
    Altın tozlu hainde iner her yana sisler...
    Durgun sular üstünde kesik vakvakalarla,
    Uçmakta gümüş martılar, altın gagalarla.
    Gök şimdi yeşil, şimdi kızıl, şimdi turuncu,
    Camilerin andırmada mermerleri tuncu
    Kandır dağılan şimdi günün battığı terden,
    Kandır sızan etrafa alev pencerelerden.
    Kandır görünen Fatihin altın aleminde,
    Fethin yine İstanbul o en kanlı deminde:

    II

    Mevsim mayısın sonları, yaz başlamış artık,
    Gittikçe açılmakta, dağılmakta karanlık.
    Her şey hareketsiz, ağaran tan yeri sessiz,
    Kalmış gibi şehrin sarılan bağrı nefessiz...
    Bir korkulu rüyayı yataklarda sayıklar,
    Dalgın uyuyanlar beraber uyanıklar...
    Bir saltanatın son gününün korkusudur bu!
    " - Türkler hareketsiz duruyor, bir pusudur bu!"
    Kostantin ümitsiz, saray erkanı telaşta
    Surlarda Bizans askeri, Jüstinyani başta!
    Çarpmakta bugün bir yeni korkuyla yürekler,
    Zağnos Paşa bir yanda hücum emrini bekler.
    TURHAN Bey uzaklarda yakıp yıkmada hâlâ!
    Bir yandan o Beylerbeyi korkunç Karaca'yla,
    Türk ordusu İstanbulu sarmış çepeçevre,
    Dünya girecektir bu sabah bir yeni devre!

    III

    Birdenbire gökkubbe dolar velvelelerle,
    Atlar koşar ön safta kabarmış yelelerle!
    Tozlarla, dumanlarla karışmakta ateş, kan...,
    Yer yer tutuşur toprağın altındaki volkan!
    Mızraklar uçar, oklar uçar, taşlar uçarken,
    Burçlar yıkılırken, kesilen başlar uçarken,
    Etrafa saçılmakta cehennemden alevler,
    Tunç topların ağzıyla homurdanmada devler...
    Her hamleyi bir hamle kucaklar yeni baştan,
    Jüstinyani bir sedyede kaçmakta savaştan!
    Bir burca zafer sancağı dikmiş Ulubatlı...
    İlk hızla girer Topkapıdan yirmi bin atlı!
    "Türkler geliyor!" çığlığı aksetmede dağ dağ,
    Bir çağ kapanır böylece, başlar yeni bir çağ
    Rum Kayseri'nin kellesi bir mızrak ucunda,
    Şarkın eşi yok incisi Türkün avucunda!

    IV

    Ey Kayser, öğünsen yeridir kanlı başınla,
    Tarihe adın geçti o erkek savaşınla!
    Ey Fatih, iraden gibi kuvvetli bir elde,
    Dünyanın asırlar boyu göz koyduğu belde!
    Ey ünlü kumandan paşalar, tuğlu vezirler,
    Ey tulgalı erler, ağalar, beyler, emirler...
    Haşmetli zafer menkibeniz geçti şafaktan,
    Gördüm, düşünürken sizi beş yüz yıl uzaktan!
    Ey mutlu ışık beldesi, nurunla yıkansın,
    Her türlü hiyanet dolu tarihi Bizansın!
    Artık savaşın hüsnüne hayranlık içindir,
    Artık zaferin şi'r için, insanlık içindir.
    Sihrinle, füsununla, gururunla, nazınla,
    Altın Halicin, Marmaran, aşık Boğazınla,
    Endamını sarmakta ipek tüllü karanlık,
    Türkün güzel İstanbulu mesut uyu artık!
     
  8. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  9. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Vasiyet

    Dostlarım, toplanın öldüğüm zaman;
    Riyayı, o günluk bir yana atın!
    Tutunuz tabutumun bir kenarından;
    Bir derin çukura beni fırlatın!
    Kalınca büsbütün sizden uzakta,
    Vücudum çürürken kara toprakta,
    Uzanın rahatça sıcak yatakta
    Yaşamak gururu içinde yatın!

    Yüzyüze getirmez bizi asırlar,
    Meydana vurulsun saklanan sırlar
    Sayılsın şahsıma ait kusurlar.
    Korkmayın içine yalan da katın!

    Anlayım: Kimlermiş dost sandıklarım;
    Muhabbetlerini kıskandıklarım?
    Anlayım: Ne boşmuş inadıklarım;
    Şu yalan hayatı bana anlatın!

    Dostlarım, anmayın artık adımı!
    Siliniz gönülden eski yadımı!
    Kırınız, sonuncu itimadımı:
    Ölünce bir daha beni aldatın!
     
  10. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  11. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Sadâbâd

    I

    Baygın bir ihtizaz ile bîhûş akar dere
    Sahillerinde kızlar uzanmış çemenlere...
    Narin dudaklarında mücevher piyaleler...
    Açmış kuz-caklarındaki aşüfte laleler...
    Mestane nağmelerle bakarlar, pür ihtiras,
    Bekler sıcak göğüsleri şehvetli bir temas...

    II

    Akşam... silindi çehreler artık birer birer,
    Etrafa indi gölgeden, asude cümleler...
    Rakkaseler uzandı açılmış kucaklara,
    Sessiz çekildi, kol kola, çiftler uzaklara.
    Leyl oldu, akmıyor, dere sahilde dinliyor...
    Baygın, kesik nefesler, uzaklarda inliyor...
    ***********************
    Tereddüt

    Sarahaten, acaba, söylesem darilmaz mi?
    Darilmak adeti, bilmem ki çapkinin naz mi?
    Desem ki: 'Ben, seni...' ,yok, dinlemez ki, hiddet eder!
    Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?
    Desem ki: 'Ben, seni pek...' Ya kizar, konuşmazsa?
    Derim: 'Bu çektigim insaf edin, eger azsa...'
    Desem ki: 'Ben, seni pek çok...' hayir, kizar bilirim,
    Tereddütüm acaba hiddetinden az mi elim?
    Desem ki: 'Ben, seni pek çok...' Sakin gücenme emi,
    Sakin gücenme, eger anladinsa sevdigimi…
     
  12. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  13. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Geldigin Günün Hatirasi

    Sana nasil anlatilir
    Sensiz hayatin boşlugu,
    Bir zindanin agir agir
    Çöker üzerime loşlugu.
    Dünya her mihnete bedel
    Sen oldugun için güzel
    Hayat, hayal, ümit, emel
    Senden aliyor hoşlugu.
    Ariyorum seni uzak
    Bir şehirde sallanarak
    Hala geldigin günün bak
    Üzerimde sarhoşlugu.
    ******************
    Düşünce

    Yillar var ben onu hiç unutmadim
    O beni sorar mi hatirlar mi ki?
    Büsbütün silinip gitti mi adim?
    Gönlünün vefasi bu kadar mi ki?

    Döktügü yaşlari unutmuş mudur?
    Kendini aldatip avutmuş mudur?
    Vaadini tutmuş mu unutmuş mudur?
    Şimdi başkasina meyli var mi ki?

    Bilsem uzaklarda kimler agliyor
    Kimlerin kalbini aşki dagliyor?
    Acep kederli mi yas mi bagliyor?
    Yoksa eskisinden bahtiyar mi ki?
     
  14. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  15. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Çengelköy

    Boğazın her yeri bir parça değişmiş şimdi,
    Yine Çengelköyü lakin öyle!
    Bahçeler, bağlar, ağaçlar, evler...
    Yine sessiz, yine sakin öyle!
    Elli yıl köyden uzak kalmışken
    Tanıdım: İşte benim doğduğum ev!
    İşte, en eski mahallem, sokağım!
    Geçiyor aynı sokaktan hâlâ
    Kendi halinde vakur insanlar...
    İşte hiç fasılasız dört mevsim
    Köye lezzet dağıtan bostanlar!
    İşte tılsımlı o bağlar ki bütün dünyada
    Yoktur eşi!
    Sonbahar oldu mu dallar eğilir,
    Sararır ayvalar altınlaşarak,
    Meyve halinde verirler güneşi.
    Tanıdım: Çarşının en ihtiyarı
    Başı göklerde asırlık çınarı.
    Bir tevekkül katıyor manzaraya.
    Çekilen eski kayıklar karaya.
    Öyle hoş bir yüzü vardır ki köyün,
    Bir gören artık unutmaz neresi?
    İşte, kış vakti coşup çağlarken,
    Yaz gelip kupkuru kalmış deresi!
    Tanıdım: Şevk ile erken uyanıp
    Gittiğim camii bayramlarda!
    Karabaş nesli tükenmiş artık
    Kediler damlarda...
    Gözlerim daldı yine,
    Bir hayal alemine!
    Elli yıl önceki tipler geçiyor karşımdan:
    Kamil Ağa... göğsü açıktır kış, yaz,
    Karda, yağmurda da hep böyle gezer aldırmaz.
    Yaşı yetmişse de hâlâ gençtir,
    Dağılır, parçalanır göğsüne çarpan yıllar...
    Bir avuç taze köpüktür sanki
    Şu ağarmış kıllar!
    Sami bey... ismi tanınmış hattat.
    Bizce İzzetle Yesari'ye de üstün kat kat.
    Huyu hırçıncadır amma severiz
    "O bizim hattatımızdır" diyerek
    Övünür, hem överiz.
    Hatemi bey ki Meşihatteydi,
    "Molla bey!" derdik ona.
    Şıktı, bir parça da hatta züppe!
    Başta bir ince sarık, sırtta ipek bir cüppe,
    Elde mercan tesbih,
    Şal yelek, incecik altın köstek...
    Şıktı velhasılı pek!
    Komşumuz Miralay Ahmet bey ki:
    Unutulmaz daha genç yaşta ölen
    O güzeller güzeli Eşi Növber Hanımın iç acısı!
    Kerim Ağa... hamlacı, Abdülmecidin hamlacısı.
    Anılır ismi, sayar gençler onu,
    Boğazın eski kürek şampiyonu!

    Her zaman kaşları öfkeyle çatık,
    Yüzü hep böyle asık,
    İşte en sert baba: Çerkes Ali bey!
    Köyde sessiz yapılırken her şey,
    İki haylaz çocuğun terbiyesi
    Duyulur her gece çığlık, çığlık!

    İşte ilk sevgilim, ilk aşkım,
    O güzel Naile ki,
    Hepimiz gizlice aşıktık ona!
    Titreyen perdelerin ardından
    Arıyorken biz onun gölgesini,
    Ansızın gökten uçan bir yıldız
    Gibi bir gün bırakıp gitti bizi!

    İşte, gayetle temiz,
    İşte, gayetle titiz
    Ebe İlhame Hanım!
    Severiz, bizleri paylar da yine!
    Çünkü biz dünlü çocuklar, hepimiz
    Doğmuşuz ellerine!

    Elde bir çanta uzaktan görünür,
    Köyün en hazik olan, diplomasız
    Cerrah Mustafendi!
    Evvela çanta gider, sonra peşinden kendi.

    İhtiyar Angeli aktar küçücük dükkanda,
    Sürme, laden, kına hep ayrı durur bir yanda.
    Kutular ayrı, paketler, kavanozlar ayrı.
    "Ne arasan bulunur derde devadan gayrı!"

    Ve nihayet
    Sokağın bekçisi sadık Karabaş!
    Bizi bir gördü mü gözler parlar,
    Duyulur tatlı, kesik havlamalar.
    Köyde herkesle yakından tanışır,
    Dili yok, söyleyemez söz amma,
    Sallanan kuyruğu dildir konuşur!

    İşte rüyası hayalimde kalan Çengelköy!
    Elli yıl önceki tipler işte!
    İşte bağ semti, Çakaldağ, Maslak...
    İşte, İcadiye!
    İşte, mehtabı yakından
    Bir gümüş ayna gibi
    Seyreden Tarlabaşı!
    İşte, tarihe bakan gözlerle
    Ceneviz devrini görmüş çarşı!
    Yine rüyalara dalmış uyuyor,
    Küçücük koydaki sessiz yalılar,
    Yine herkes tanıyor birbirini,
    Yine eş, dost öyle!
    Bir benim sade uzaktan gelmiş,
    Bir benim sade köyün bilmediği,
    Bir benim el sayılan!

    Beklerdim bir tanıdık yüz boşuna,
    Bekledim boş yere bir dost bakışı,
    Bir dost gülüşü...
    "Göçtü çoktan!" dediler
    Anarak ismini sordumsa kimi!
    Daracık, kuytu sokaklarda gezip,
    Aradım gençliğimi!
     
  16. 16 Eylül 2006
    Konu Sahibi : Elif
  17. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Orhan Seyfi Orhon

    Üç Dünya

    İnsan,
    Yaşar, üç türlü şu üç dünyada:
    Evvela:
    "Şunu sevdim, bunu sevdim!" diyerek
    Ömrü sevmekle geçer.
    Sözde olgunlaşır ondan sonra:
    "Şunu yaptım, bunu yaptım!"diyerek
    Ömrü saymakla geçer.
    İhtiyarlıkta tanır dünyayı:
    "Kahbe dünya!" diyerek
    "Hey gidi dünya!" diyerek
    Ömrü sövmekle geçer
     
  18. 16 Eylül 2006
    Konu Sahibi : Elif
  19. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108

    Körfezde Mehtap


    Bir ağustos gecesi,
    Geçiyorken Boğazın üstünden,
    Bakar etrafa ki mehtap, uyuyor İstanbul!
    Su uyur, rüzgar uyur, yaprak uyur.
    Yine rüyalara dalmış kayalar, toprak uyur.
    Süzülür gizlice ay, gökteki tahtından iner,
    Serv-i siminde yürür,
    Gezinir sahilde...

    Soyunup sonra Emirgandaki tenha koruda,
    O da körfezde çırılçıplak uyur!