Osmanlı'da Bayram - Ramazan Bayramı - Kurban Bayramı

Konusu 'Türk ve Türkiye Tarihi' forumundadır ve mehtaps tarafından 26 Temmuz 2010 başlatılmıştır.

    26 Temmuz 2010
    Konu Sahibi : mehtaps
  1. mehtaps

    mehtaps İlim & Bilim Üye

    Katılım:
    24 Temmuz 2010
    Mesajlar:
    206
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    41
    Bayram, ‘Dini ve milli açıdan özel önemi olan ve milletçe kutlanan gün’ demektir. Bayram kelimesinin Arapça’sı, sözlüklerde ‘adet halini alan sevinç ve keder; bir araya toplanma günü’ anlamlarıyla karşılanan îd’dir(el-ıyd).


    Bu kelimenin aslının ise ıvd olduğu ve ‘tekrar dönmek’ anlamını taşıdığı, lügatçılar tarafından, “çünkü o her yıl yeni bir sevinçle döner” şeklinde yorumlanarak mevsimlerin dönmesine bağlandığı bilinmektedir.

    Geleneğimizde Ramazan ve Kurban bayramları çok müstesna bir yer tutar. Her kesimden insan bu dini bayramlara değer verir, kutlar.

    İslam geleneğinde Bayram törenleri, camilerde ve musalla denilen geniş alanlarda kılınan bayram namazından sonra başlardı. Bugün olduğu gibi Osmanlı’nın ilk günlerinde de bayram merasimlerinde küçükler büyüklerin ellerinden öperdi. Büyükler de küçükleri öper, onlara çeşitli hediyeler verirlerdi, kapıya bayramlaşmaya gelen bekçi, çöpçü, tulumbacı, davulcu gibi hizmetlilere bayram bahşişi verilirdi. Memurlar amirlerinin evlerine bayram ziyaretlerine giderlerdi. Bu ziyaretler masraflı olduğu gerekçesiyle 1845’te kaldırılmış, memurların çalıştıkları yerlerde bayramlaşmaları ve amirlerinin evlerine gitmemeleri bir kararname ile hükme bağlanmıştır.

    Fatih Sultan Mehmed döneminde sarayda yapılan bayram kutlamalarına kanuni bir biçim verilmiş, b12_1.jpgbelli usuller getirilmiştir. Padişah bayram sabahı sabah namazını sarayda Hırka-i Saadet dairesinde kılardı. Hırka/i Saadet kapısı önüne bir kafes konulur, içeriye de taht kurulurdu. Padişah oturduktan sonra orada hazır bulunan imam ve hatipler birer aşr-ı şerif okurlardı. Hazinedarbaşı bunlara hediye ve caizelerini verir, arkasından mehter çalmaya başlardı. Mehter çalarken oradakiler “Ve hemişe bunun emsali eyyama erişmek nimeti müyesser ola!” diye alkış tutarlardı. Duacı çavuşlarda hep bir ağızdan duaya başlarlardı.
    Padişahın bayramını tebrik edeceklerin isimleri önceden belirlenirdi. Devletin ileri gelenleri Padişahın bayramını tebrik ettikten sonra teşrifatçı efendi merasimin sona erdiğini padişaha arz ederdi. Bundan sora padişah bayram namazına gitmek üzere hazırlanmak için has odaya geçerdi. Bayram namazı için başta Ayasofya olmak üzere Sultan Ahmed veya Süleymaniye’ye giderdi. Bayram alayından sonra padişah Has oda önüne kurulan tahtına oturur ve saray nedimleri, müsahibleri birbirlerinden güzel nüktelerle padişahı eğlendirirlerdi. O sırada altın ve gümüş tabaklarla helvalar getirilir, vezirlere, Şeyhülislama ve meşayihe dağıtılırdı. Daha sonra topluca yemek yenilirdi. Bazı bayramlarda padişahlar halka açık büyük şenlikler düzenlettirirlerdi. Bunlardan birisi de 25-28 Nisan 1866 tarihinde Sultan Abdülaziz’in düzenlettiği şenliktir. Kurban bayramında yapılan bu şenlik gösterileri öğleden sonra başlardı. Haliç’te Galata köprüsü ve Sarayburnu’nda düzenlenen gösterilerde İstanbul esnafı çeşitli hünerler göstermiş, orta oyuncuları, usta hayalbazlar ve meddahlar çeşitli semtlerde halkı eğlendirmişlerdir. Bu şenliklerde güreşçiler önemli yer tutardı.

    II. Abdülhamid döneminde ve 20.yüzyılın başlarında bayramlar daha sade bir biçimde kutlanmakla birlikte aynı usul devam etmiştir. Bayram arefe günü top atışlarıyla başlar ve bayramın son gününün ikindisinde atılan topla sona ererdi. Ramazan gecelerinde olduğu gibi ramazan bayramını müjdeleyen davul sesleri hem çocukları, hem de büyükleri sevindirirdi. Büyükler ve çocuklar sabah erkenden bayramlık elbiselerini giyerler ve yakınlarında bulunan bir camiye bayram namazını kılmaya giderlerdi. Namazdan sonra camide yapılan bayramlaşmayı eve dönünce aile fertleriyle yapılan bayramlaşma takip ederdi. Büyükler birbirlerine hediyeler verir, küçüklere de şeker ve lokum ile bayram harçlığı verilirdi. Mahallenin bekçisi de davulcuyla birlikte gelir bahşişini alırdı. Bahşişler toplanırken davulcu:





    “Buna bayram ayı derler





    Bal ile şekerden yerler





    Eskiden adet olmuş





    Bekçiye bahşiş verirler”





    gibi maniler söylerdi.

    Yabancı Gözüyle Bayramlarımız
    Fransız Seyyahı Gerard De Nerval 1843’te ziyaret ettiği İstanbul’da Sultan Abdülmecid devrinde yaşadığı Ramazan Bayramı’nı şöyle tasvir eder:

    “Bayram sabahı, güneş doğarken, gemilerden ve bütün hisarlardan atılan toplar şehri inletti. Binlerce minarelerden yükselen ezan sesleri her tarafa yankılandı. Merasim yeri Atmeydanı idi...

    Meydanın bir yanında Sultanahmed Camii var. Padişah Abdülmecid hazretleri, bayram namazını kılmak için işte bu camiye gelecekti. Sabah, İstanbul, Üsküdar ve Pera’dan gelen, belki bir milyon insandan fasla olan muazzam bir kalabalık Sarayburnu’na kadar uzanan sahayı doldurdu. Kaldığım han buraya çok uzak olmadığı için, kalabalığa karışıp Atmeydanı’na kadar gidebildim. Ayasofya’yı dolanan yolda yapılan resmigeçit en az bir saat sürdü. Fakat kıyafetleri bir Frenk için hiç de merak uyandırıcı değildi. Çünkü başlarındaki kırmızı fesler bir yana bırakılırsa, hemen hemen bütün birlikler Avrupai tarzda giyinmişti. Paşaların Üniforması, tıpkı bizimkiler gibi, dikiş yerlerinden altın yaldızlı tellerle süslüydü. Fakat her tarafta mavi redingotlar göze çarpıyordu.


    Beyoğlu’nda oturan Avrupalılar’ın çoğu bu kalabalığa karışmıştı. Çünkü bayram günleri, diğer dinlerden olanlar da Müslümanlar’ın merasimine iştirak ederler, onlarda bayram yaparlar. İslami merasime kalben katılmayanlar için bile, bu bir bayramdı. Sultanın, Donizetti’nin kardeşi tarafından yönetilen Muzikay-ı Humayun’u çok güzel marşlar çalıyordu ve bu marşlar Şark usulüne uyguh olarak “unisson” şeklinde, yani çok çalgının bir ses oluşturması şeklinde icra ediliyordu. Resmi geçitin en ilgi çekici yanı, Muhafız Birliği’nin geçişi oldu. Bunların miğferleri uzun sorguçlarla süslüydü, ayrıca mavi panaşları vardı. İnsan onları seyrederken, Macbeth’deki gibi bir ormanın yürüdüğünü görür gibi oluyordu.

    Nihayet padişah geldi. Çok sade giyinmişti, yalnız sarığının üzerinde küçük bir elmas parlıyordu. Fakat bindiği atın eyer ve takımları altın ve elmaslar içindeydi, herkesin gözünü kamaştırıyordu. Peşinden gelen ve seyislerin idaresinde olan atların koşumları da aynı şekilde zengin süslerle pırıl pırıldı. Nazırlar, seraskerler, kazaskerler, ulema ve diğer yüksek dereceli memurlar, hükümdarın ardında yürüyüşe katıldılar. Daha sonra yeni birlikler geçti ve geçit sona erdi.

    Meydan, oyuncakçılarla, her çeşit yiyecek ve şerbet satanlarla doluydu... Çörekler, şekerli kaymaklar, kızartmalar ve halkın en çok yediği kebaplar pek boldu. Kızartmalar kalın ekmek dilimlerinin içine bol maydanoz ile birlikte konuyor ve bedava dağıtılıyordu. Parasını yüksek ve zengin şahsiyetler ödüyormuş. Ayrıca, herkes istediği eve girer, sofraya oturur ve ikram görür. Fakir, zengin bütün Müslümanlar, evlerine gelen insanların dini, ırkı, sosyal durumu ne olursa olsun, kendi varlık durumlarına göre ziyafet verirler, onları memnun etmeye çalışırlar. Bayramın ikinci ve üçüncü günleri şenlik devam ederdi.” (Çev, Refik Özdek)


    Ecdat, bayramları böylesi bir coşku ile yaşıyordu.

    Tekrar o coşkulu ama manevi deriliği kaybolmayan bayramlara kavuşmak duasıyla.

    ÖMER NACİ YILMAZ