Osmanlıda Saray Kadınları

Konusu 'Kitap Tavsiyeleri' forumundadır ve Zehranur tarafından 20 Ocak 2010 başlatılmıştır.

    20 Ocak 2010
    Konu Sahibi : Zehranur
  1. Zehranur

    Zehranur Popüler Üye Üye

    Katılım:
    16 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    820
    Beğenildi:
    84
    Ödül Puanları:
    113
    Osmanlı saray kadınlarının hayır yarışı

    Osmanlı Harem denilince kimilerinin aklında oryantalist imajlarların doğurduğu imgeler canlansa da orada yaşayan kadınların yaptıkları hayır kurumlarından hâlâ milyonlarca kişi yararlanıyor ve onlara dua ediyor..


    19. asırda hüküm süren padişahlardan dördü, sadece 27 vakıf kurmuştu; fakat aynı dönemde yaşayan beş kadın sulta*nın kurduğu vakıf sayısı 45'tir. Sultan II. Mahmud'un kızı olan Âdile Sultan, 41 yıl içinde 14 vakıf tesis etmişti. Bu şefkatli sul*tan, sahip olduğu ekonomik imkânı, kurduğu vakıflar sayesinde toplumun hizmetine sunmuş, saray ve köşklerini her tabakadan insana, -özellikle kadınlara- açarak, onların görgü ve bilgilerinin artmasını sağlamıştı.

    Rakamlara bakıldığı zaman Osmanlı Sarayındaki kadınların yaptığı hayır işlerinin büyüklüğü ortaya çıkıyor. Osmanlı Saraylarının hayırda yarışan hanım sultanlarını kitaplaştıran yazar, Can Alpgüvenç, "Tarihimizi öğrendikçe kendimizi tanıyacağız. Dinimiz, dili*miz, kültür ve medeniyetimiz, sanatımız, mimârîmiz, musikîmiz; kısaca iftihar edeceğimiz bütün değerlerimiz mazimizde saklıdır. Şunu unutmayalım ki; tarihimizden koparsak, yok oluruz! Düş*manımızın istediği de budur!" diyor.

    Kitabı niçin kaleme aldığını şu ifadeleri ile açılımlıyor Alpgüvenç, "Hayırda Yarışan Kadın Sultanlar"la, sizleri şanlı mazimi*zin az bilinen bir dünyasına, Harem-i Hümayun'a taşıyarak, milletimize kasıtlı olarak yanlış aksettirilen bu mütevazı dünyayı tanıtmak istedim. Ömürleri boyunca bütün düşüncesini hayır ve hasenata hasreden bu "Mehd-i Ulya-yı Saltanat"ların yaşadıkları acı tatlı olayları, maceralı hayat hikâyelerini, bazen çevrelerindeki olaylardan hareketle, bazen kendi söz ve mektuplarından kesitler sunarak anlatmaya çalıştım. Fedakâr saray kadınlarının bugün yı*kılıp giden veya hâlâ yaşayan vakıf eserlerini yer yer ayrıntılarıyla tanıtmaya, sizleri o âbidelere farklı pencerelerden baktırmaya gayret gösterdim. Gönül isterdi ki kitabıma hayırlı hizmetlerde bulunan bütün saray kadınlarını taşıyabileyim; ancak bu esere yüzlerce kadın sultandan sadece dokuzunu sığdırabildim. Ümit ediyorum ki, kısa bir gelecekte farklı isimlerin hayat hikâyeleri ve eserleri de topluma tanıtılır"

    İLK VALİDE SULTAN HAFSA SULTAN

    İstanbul'un fethinden önce, "Valide Sultanlık" diye bir un*van veya makam yoktu. Fetih gerçekleştiğinde Fâtih'in validesi vefat etmiş olduğundan, Topkapı Sarayı'na yerleşen ilk padişah validesi, Sultan II. Bayezid'in annesi Gülbahar Hatun olmuştu.
    Kanunî Sultan Süleyman, cülûsundan kısa bir süre sonra, annesi Hafsa Sultan'ı İstanbul'a getirterek, ona makam ve itibar sağlamış, Osmanlı sarayında ilk defa nüfuzlu bir "Valide Sul*tanlık" makamı ihdas etmişti. Yâni "Valide Sultanlık" makamı Osmanlı'da ilk defa, Kanunî'nin annesi Hafsa Sultan'la başla*mıştır, denilebilir.

    Haremin En Seçkin Gözdesi

    Hafsa Sultan, -muhtemelen- 1488- 89 yılları civarında, Tatar akıncılarının Ukrayna ya da Polonya içlerine yapnğı akınlarda esir alınarak, Osmanlı'nın zeki ve kalıba sığmaz şehzadesi Selim'in, Trabzon sarayındaki haremine takdim edilmişti.
    Ayşe Hafsa adı verilen bu güzel cariye, saraydaki tecrübeli hocaların nezaretinde, kısa zamanda eğitilerek, Şehzade Selim'in haremine lâyık bir seviyeye getirildi.
    Aradan beş yıl geçti. Küçük Hafsa büyüdü, serpildi, güzelleşti. Öyle ki, güzelliğiyle harem halkının gözlerini kamaştırıyor; zekâsı, kabiliyeti ve ağırbaşlılığıyla bütün dikkatleri üzerinde topluyordu.

    Bu müstesna güzellik; korku nedir bilmeyen, sert mizacı, cesareti ve ataklığı sebebiyle "Yavuz" lakabıyla tanınan, üstün bir enerji ve azim sahibi olan genç şehzadenin de gözünden kaçmadı. Ayşe Hafsa, kısa zamanda haremin en seçkin gözdesi oldu. (Kitaptan)

    Ehemmiyetini, imparatorluğun devamı süresince her dö*nemde hissettiren bu mukaddes makam, kudretini ta yıkılışa kadar, asırlarca sürdürmeyi başarmıştır. Harem-i Hümayun'un başı veya âmiri olan Valide Sultan*lar, tarih mütalaasından anlayan, sanatkâr ruhlu, hüsnü hatta meraklı, şiir ve musikiden hoşlanan kimselerdi. Bunlar küçük yaştan itibaren saraydaki özel hocaların nezaretinde yetişirler, son derece akıllı, zeki ve kabiliyetli olduklarından saray âdâbını küçükten öğrenirlerdi.

    Gerek Valide Sultanlar, gerekse diğer saray kadınları, -bir ikisi müstesna- Osmanoğulları'nın kadim geleneğine uygun ha*reket ederek siyasete bulaşmadılar, hiçbir entrika ve desisenin içinde yer almadılar. Kendilerini dünyevî hırslardan alıkoymaya muvaffak olup, ihtiraslarının esiri olmadılar. Ne hasekilikleri, ne valide sultanlıkları döneminde devlet işlerine karışmadılar, acı olaylara sebep olacak hiçbir icraatın içinde olmadılar. Hükümdar annelerine yakışır biçimde davranıp, kendilerinden sonrakilere örnek oldular.

    Özellikle Hatice Turhan Sultan, bizzat yaşadığı acı tecrübe*ler sonucu, kadınların siyasete karışmamaları gerektiği terbiyesi*ni, Harem-i Hümayun'a, öylesine köklü bir şekilde yerleştirdi ki, bu anlayış, Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti.
    Can Alpgüvenç, "Onlar Allah'a (c.c.), O'nun sevgili Peygamberine (sallallahu aleyhi ve sellem), ve İslâmiyet'e bütün kalbiyle bağlanıp, halka hizmeti hayatlarının gayesi haline getirdiler. Bu dindar, şefkatli ve merhametli sultanlar, âdeta eşleri ve oğullarıyla yarışırcası*na, memleketin çeşitli yerlerinde cami, mescit, medrese, sıbyan mektebi, çeşitli seviyelerde ihtisas okulları, çeşme, sebil, hastane, imaret, kervansaray, tabhane ve daha birçok vakıf eseri yaptıra*rak hayırda yarıştılar. İslâm'ın, ihtiyaç içinde bulunanlara yardım etmekle ilgili emir ve prensiplerinden hareketle kurdukları vakıf*larla, toplumdaki sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamaya, cemiyetteki iktisadi dengeyi temine yöneldiler" diyor onlar için.

    ESERLERİ HÂLÂ ŞİFA VE HAYIR SAÇIYOR

    Adını Batı dünyasına büyük harflerle yazdıran "Muhte*şem Süleyman", tanınmış Bizantolog Diehl'in "Jüstinyen'in katedralinden (Ayasofya) daha etkili!" dediği mimârî harikası Süleymaniye'yi inşa ettirirken, validesi Hafsa Sultan Manisa'da şehrin sosyal ve ekonomik tarihinde önemli bir yere sahip olan Sultaniye Külliyesi'ni yaptırdı.
    Sultan II. Selim, sadece Osmanlı mimârîsinin değil, dünya mimârîsinin de şaheserlerinin kabul edilen Selimiye'yi inşa etti*rirken, zevcesi Nurbânu Valide, kendisine tahsis edilen haslarla Üsküdar Toptaşı'nda, tasarımı Mimar Sinan'a ait olan "Atik Va*lide Külliyesi"ni yaptırdı. Bu âbidevî külliye, camisi, medresesi, imareti, hastanesi ve kervansarayı ile şehir plânında yer alan, çok fonksiyonlu bir sosyal kurumdu.

    Devlet-i Âliye'yi, acı olaylarla geçen beş uzun yıl büyük bir azim ve metanetle yöneten Hatice Turhan Sultan, Mimâr Mustafa Ağa'ya, Eminönü'ndeki "Yenicami " adıyla bilinen muhteşem camiyi ve çevresindeki külliyeyi yaptırırken, 47 yıl sonra gelini Gülnûş Valide, Üsküdar'daki "Yeni Valide Camii Külliyesi'ni inşa ettiriyordu.

    Şefkat ve merhamet timsali bir hanım olan Bezmialem Vali*de, devletin kendisine tahsis ettiği imkânları, fakirleri doyurmak, onların ihtiyaçlarını gidermek için harcadı. Mahalle aralarında dolaşarak muhtaçlara yardım elini uzattı, yetim ve kimsesiz kızla*rı evlendirdi. "Vakıf Gureba Hastanesi" ve "Dolmabahçe Camii" toplumumuza onun birer hediyesidir.

    Sultan Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Valide Sultan, Medine-i Münevvere'de sadece kadınların istifadesi için 400 yataklı, kaloriferle ısıtılan, modern ve büyük bir vakıf hastane yaptırarak örnek bir hayırsever, numune-i imtisal bir Türk ka*dını olduğunu gösterdi. Aksaray'da yaptırdığı "Valide Camii ve Külliyesi" ondan kalan yadigârlar arasındadır.

    KİTAPTAN PASAJLAR

    Mekke-i Mükerreme Hastanesi
    "Bezmiâlem Valide Sultan'ın vakfiyelerinde yer almamasına rağmen, bazı kaynaklarda Valide Sultan'ın Mekke'de de bir 'Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi' yaptırmış olduğu belirtilir. Valide Sultan'ın dünya gözüyle göremediği bu eserini daha sonra Sultan II. Abdülhamid, (1303) 1885'te bir kat ilavesiyle tamamlamış ve 'Ayn-ı Zübeyde' su mecrasından bir masura da su getirtmişti. Yapılan araştırmalar neticesinde bu hastanenin, Fülfiil (Biber) kalesinin askerî hastaneye çevrilerek kullanılan yapı olduğu anlaşılmıştır. 
    Ayrıca belgelerde, Valide Sultan'ın, Medine-yi Münevvere'de Dârü'l-ziyafe mahallesindeki bir arsa üzerinde bir hastane inşa ettirdiği kaydına da rastlanmıştır."

    Hastaların Namazlarını da Düşündü

    "Bezmiâlem Valide Sultan'ın yaptırdığı eserlerden biri de Gurebâ Hastanesi'nin yanında yaptırdığı ve hastane ile birlikte açılan 'Gurebâ Hastanesi Camii' veya 'Bezmiâlem Valide Sultan Camii'dir. Hastanenin bir birimi gibi tasarlanan cami kâgir olup dikdörtgen bir plan üzerine inşa edilmişti. Çatısı ve minberi ahşaptı. Giriş cephesinin sağ köşesinde kesme taştan yapılmış ince bir minare yer alıyordu....
    ... Caminin en önemli mimarî özelliği, yanındaki hastanenin içinden merdivenle çıkılan ve bir pencerenin arkasında hastaların da cemaate katılmalarına imkân veren 20 metre karelik üçüncü bir mahfilin bulunmasıdır.
    ***
    Erkek Olsaydım, Padişah Bendim
    ... Adile Sultan, ağabeyi Sultan Abdülmecid'den sonra, Hânedan-ı Al-i Osman'ın en yaşlısı ve kıdemlisi olması sebebiyle, erkek olsa idi, saltanat ve hilâfet makamında bulunacak bir Sultan efendiydi. Babasının asabiyet ve celadet hisleri kendisine intikal etmiş olan Sultanın, sarayındaki hareket tarzı ve idaresi de padişah sarayındaki ile hemen hemen aynı idi.
    İtibarlı ve vakur bir kişiliğe sahip olan Adile Sultan, hanedan meseleleriyle de yakından ilgilenir, gerektiğinde padişah olan kardeşlerini ikaz etmekten çekinmezdi. Kardeşi Abdülaziz'in bir mesele karşısında kararsızlık göstermesi üzerine tavrını koyarak: "Unutma ki, erkek olsaydım şimdi padişah bendim!" dediği aktarılır.
    ***
    Altından Araba Geçen Medrese

    Atik Valide Kiilliyesi'ne dâhil yapılardan birisi olan medrese, camiin kuzey yönünde ve şadırvan avlusunun önündedir. Dördü batıda, ikisi doğuda ve on ikisi kuzeyde olmak üzere toplam on sekiz kubbeli hücreden (oda) meydana gelir. Vakfiyeye göre; hücrelerden on beşi talebeye, ikisi muidlere, birisi de bevvaba (kapıcıya) tahsis edilmişti.
    Kesme taştan yapılan, kare plânlı dershane ise, fevkânî bir mekân niteliğinde olup, altından "Valide Kethüdası" sokağı geçer. Dershane, altından arabaların geçip gittiği sokağı tıkamadığı gibi, çevreye farklı bir mimârî unsur da kazandırır. İçine küçük bir çeşmenin kondurulmuş olması ise, bu tonozlu geçidi daha da çekici kılar.
    Camiden dört yıl önce, 1579'da hizmete açılan medresenin ilk müderrisi Dökmecizâde Mehmet Efendi'ydi. Vakıflar İdaresi'nce 1964'de onarılan medrese, bir hizmete tahsis edilmediği için, kısa süre sonra yoksul ailelerce işgal edilmişti.
    Bunlar Habar 7 kitap Dünyası sayfası olarak sizlere kitaptan göz kirası olarak seçtiğimiz, tadımlık çerez bilgiler.. Meraklısı daha fazlasını değerli tarihçi Can Alpgüvenç'in kitabında bulacaktır.